Rasyonalist Bağlanma – Gaston Bachelard

 

“Bachelard, epistemoloji ve rasyonalizm üzerine düşünmeye devam ediyor: “Birçok kez deneyimlenmiş olan, iyi bilinen, sadıkane, kolayca, hararetle yinelenen şey, rasyonel ve nesnel tutarlılık izlenimi uyandırır. Rasyonalizm de hafif bir okul tadı vermeye başlar… Bunun için, ince girişimlerde bulunup, aklın yalnız kendi yapıtından kuşku duymasına değil, etkinliklerinin her birinde kendini sistemli biçimde bölmesine de yol açmak gerekir. Kısacası, insan aklına kabına sığmazlık ve saldırganlık işlevini geri vermek gerekir.”” Rasyonalist Bağlanma’dan Açılış bölümünü sunuyoruz.

Açılış: Rasyonalizmüstücülük

Belleğin kesinlikle emin olduğu şeylere tekdüzelikle başvurmak ve aklın kesin bir sonuca götürmesi nerdeyse hep karıştırılır. Birçok kez deneyimlenmiş olan, iyi bilinen, sadıkane, kolayca, hararetle yinelenen şey, rasyonel ve nesnel tutarlılık izlenimi uyandırır. Rasyonalizm de hafif bir okul tadı vermeye başlar. İlksel olduğu kadar zahmetlidir de rasyonalizm, hapishane kapısı ne kadar neşeliyse o da o kadar neşelidir, bir gelenek gibi kucak açar. Dostoyevski tinsel bir hapisteymiş gibi “yeraltı”nda yaşadığı ve yaşayan aklın gerçek anlamını bilmediği içindir ki, “Akıl bir tek öğrenmeyi başardığını bilir,” diye yazabilmişti. Ancak, düşünmek için, önce unutmamız gereken o kadar şey var ki!

Rasyonalizmi tinin geçmişinden tinin geleceğine doğru çevirmek, anıdan girişime, ilkselden karmaşığa, mantıktan mantıküstüne çevirmek; tinsel bir devrimin vazgeçemeyeceği uğraşlar bunlardır işte.

Bunun için, ince girişimlerde bulunup, aklın yalnız kendi yapıtından kuşku duymasına değil, etkinliklerinin her birinde kendini sistemli biçimde bölmesine de yol açmak gerekir. Kısacası, insan aklına kabına sığmazlık ve saldırganlık işlevini geri vermek gerekir. Böylelikle, düşünme fırsatlarını kat kat artıracak bir akılüstücülüğün temellerinin atılmasına katkıda bulunmuş olunacaktır. Bu akılüstücülük kendi öğretisine kavuştuğunda, gerçeküstücülükle ilintilendirilebilecektir, çünkü duyarlılık ile aklın her ikisi de, birlikte, kendi akışkanlıklarına yeniden kavuşmuş olacaklardır. Fizik dünya yeni yollarda deneyimlenecektir. Başka biçimde anlaşılacak ve başka biçimde hissedilecektir. Tristan Tzara’nın deneysel düşünün şiirsel özgürlüğü gerçeküstücü biçimde örgütlemesi gibi, gerçeği akılüstü biçimde örgütleyebilecek bir deneysel akıl kurulacaktır. Öyleyse, çağımızın bilimsel gelişiminde, taslak biçiminde olsa da, görülebilen iki tür tinsel görev öngörülebilecektir: akıl, kendi iç diyalektiği uyarınca, kendisi bölünecek- akıl, bir dış diyalektik uyarınca, deneysel engele çarpıp bölünecek. Bu iki diyalektiğin geçişimi de, üçüncü adım olarak, tuhaf bir hareketliliğe sahip, tuhaf bir yenileyici güce sahip ampirizmüstücülükleri belirleyecektir.

Bu üç akılüstücü yapının planlarını hızlıca çizelim.

Rasyonel düşüncenin tümüyle içsel diyalektiği gerçek anlamda ancak 19. yy.’da ortaya çıkar. Felsefe ilke bilimde aynı zamanda ortaya çıksa da bu iki hareket birbirini hiç etkilememiştir: Geometrik düşünceyi diyalektikleştiren Lobaçevski Hegel’i bilmez. Metafizik düşünceyi diyalektikleştiren Hegel de Lobaçevski’yi bilmez elbette. Hatta matematiği bile bilmez. Diyalektik rasyonalizmi Hegel’in izleklerine bağlamak eğilimi ne kadar büyük olsa da bunu kuşkusuz reddetmek gerekir. Hegel’in diyalektiği bizleri a priori bir diyalektikle, tinsel özgürlüğün fazlaca koşulsuz olduğu, fazlaca ıssız bir diyalektikle karşı karşıya bırakır. Genel bir ahlak ve siyasete yol açabilir belki, ama ayrıntılandırılmış ve yeniden dünyaya gelebilecek tinsel özgürlüklerin gündelik kullanımına yol açamaz. Hegel’in diyalektiği her şeyi yapma özgürlüğünün olduğu, ama yapacak hiçbir şeyin olmadığı yaşamdan yoksun toplumlara denk düşer. Dolayısıyla, düşünmekte özgürüzdür, ama düşünülecek bir şey de yoktur. Rastlantı ya da tarihin ortaya (tam da bu nedenden ötürü olumsal olan) bir nosyon, nosyonlar düzeyinde, a posteriori, kurduğu diyalektik çok daha yüksek derecedendir. Lobaçevski paralel nosyonunu diyalektikleştirdiği gün, insan tinini temel nosyonları diyalektik yoldan tamamlamaya davet etti. Aklın etkinliği özsel bir hareketlilik, psişik bir efervesans, tinsel bir sevinç ile ilintilendirildi. Lobaçevski incelikli bir tini geometrik tine uygulayarak geometrik mizahı yaratmış oldu; polemik aklı kurucu akıl mertebesine yükseltti; çelişki ilkesinin uygulanmasını yumuşatarak aklın kendi kendisi karşısındaki özgürlüğünü temellendirdi.

Tüm nosyonları diyalektik yoldan tamamlayarak yenileyebilecek bu özgürlük ne yazık ki olumlu, gerçek, gerçeküstücü biçimde kullanılmadı. Mantıkçılar ve biçimciler ortaya çıktı. Ve de mantıkçılar ve biçimciler tinin böylesi kesin ve parçalı diyalektiklerde denediği rasyonel özgürlüğü gerçekleştirmek, üst-gerçekleştirmek yerine, tam tersini yapıp, yeni tinsel fethi gerçekten arındırdılar, psikolojiden arındırdılar. Ne var ki, her tür düşünceden iyice boşaltılmış bu biçime sokma çabasından, bütün bu hararetli alt-gerçekçilik uğraşından sonra tin daha canlı ve daha atik değil, sevinci daha da tükenmiş ve daha bıkkın oldu.

Akılüstücülüğün ödevi ne öyleyse? Bu ödev mantıkçıların ne de olsa iyice arındırdığı ve ekonomik temelde birbirine eklemlediği bu biçimleri devralmak ve onların içini psikolojik olarak doldurmak, onlara yeniden hareket ve yaşam vermektir. Bunun en kısa yolu da pragmatik ve resmi öğrenimin gölgede bıraktığı çeşitli geometrilerin öğrenimini vermektir. Aklın yaşadığı bir devrimi öğretmekle, tinsel devrimlere yol açacak nedenlerin sayısını da artıracağız. Böylece aklı yeniden bireyselleştirmeye, çeşitli rasyonalist felsefeleri tekilleştirmeye katkıda bulunmuş olacağız. Rasyonalizmi temel bilimsel kültür alanında engelleyen tüm filozofların okullarda okutulan tüm felsefe kitaplarında verdiği ebedi örneği yineleyip duran nasırlaşmış rasyonalizme sahip bir tin var karşınızda: Bir üçgenin açılarının toplamı 180 derecedir. Sakin sakin şu cevabı verirsiniz: “Duruma bağlı.” Gerçekten de, hangi aksiyomların benimsendiğine bağlıdır bu. Böylece kendi ilk öğeleri üstünde kendinde mutlak mülkiyet hakkı gören tümüyle ilksel, pek basit bu aklı bir anda, bir gülümsemeyle hayretler içinde bırakırsınız. Aksiyomatiği temel alarak bu dogmatik aklı yumuşatırsınız. Daha iyi anlamak için öğrenilmişi bırakmayı öğretirsiniz ona. Skleroze olmuş rasyonalizmin bu örgütsüzlüğünde ne kadar da çeşit var! Bunun karşısında bir de akılüstücü izleklerde ne kadar da çok çeşitlenme var; birdenbire diyalektikleşen tinlerde ne kadar da çok ani başkalaşım var!

Rasyonalizm fiziksel deney konusunda da açıkça ve de ne mutlu ki ikircikli bir tavır benimsedi. Rasyonalizm a priorinin bükülmezliğini terk edip a posterioriye kucak açmayı kendi özsel işlevi kabul etti. Öyleyse ilk deneyi yeniden biçimlendirme gereğini deneysel rasyonalizmin genel ilkesi sayabiliriz: Tüm akılüstücü biçimlerin zihinsel açıdan yeniden biçimlendirmelerle üretilmesi gerekir.

Gerçekten de, ilk deneylerimizi temel deneyler saymakta fazla acele ettik. Bütün öteki tarihler gibi bilim tarihinin de, aklın talihsizliklerinin, yanılsamalara karşı verilen aldatıcı mücadelelerin anlatısı olduğunu unutup, bilimsel bir tini basit temeller üstünde, tarihsel temeller üstünde örgütledik. İlerlemek için edinilmiş deneyleri terk etmek, egemen düşüncelere karşı çıkmak gerekti. Kesintisiz tarihsel bir gelişmeye dayalı bu anlayışla işe başladığımız için, bireysel bilimsel kültürü özünde kapitalistleştirici olarak sunduk: Gencecik kişilerken, genel ve parçalanmaz çerçeveler veriliyordu bize, zenginleştirilmesi gereken zihinsel bir mirastı bu. Eğitimin geri kalanı bu çerçeveleri doldurmakla, çeşitli koleksiyonları ve kurutulmuş ot derlemlerini zenginleştirmekle, zaman zaman da ek teoremler çıkarsamakla geçiyordu. Deneysel çoğulculuk aklın ilkelerinin birliğine saygı gösteriyordu. Bir gelenekti akıl.

Bu tekdüze zenginleşme devri bitti gibi. Artık düşünceden çok şeyler bulmaya gerek var. Deney bölünüyor. Basitlik taraf değiştiriyor. Kütlesel olan, biçimi olmayan, artık basit. Bileşik olan da, öğe. Kütlesel biçimin biçimden yoksun olana yöneldiği noktada ilksel biçim çok-biçimli ve yanar-döner olarak kendini gösteriyor. Apansız parıldıyor birlik.

Neyi feda etmek gerekir? Pragmatizmden kaynaklanan emin olduğumuz kaba noktaları mı, yoksa rastgele edinilmiş, yararsız yeni bilgileri mi? Tereddüde mahal yok: En fazla düşündüğümüz tarafa gitmemiz gerekir, en yapay biçimde deney yaptığımız tarafa, düşüncelerin yapışkanlıktan en uzak olduğu tarafa, aklın tehlikede olmayı sevdiği tarafa. Bir deneyde aklı ortaya sürmüyorsak, o deneye kalkışmaya bile değmez.

Aklın yaşayacağı tehlike hep eksiksiz olmalıdır zaten. Deneyin yaşayacağı tehlikenin tümel olması kendi özgül kimliğidir zaten. Ya hep ya hiç. Deney başarılı olursa, tinimi baştan aşağı değiştireceğini biliyorum. Bir fizik deneyi yapıyorsam tinimi değiştirmek için yapıyorum bunu. Zaten bildiğimi, dolayısıyla olduğumu teyit edecek bir deney daha ne işime yarayacak ki? Her gerçek keşif yeni bir yöntemi belirler, daha önceki bir yöntemi çökertmesi gerekir. Başka deyişle, düşünce dünyasında temkinsizlik bir yöntemdir. Temkinsizlikten başka hiçbir şey başarılı olamaz. Zihinsel temkinsizlik bölgelerine olabildiğince çabuk adım atmak gerekir. Sağlıklı başkalaşımların hem geç gerçekleştiğini hem de yönteme ilişkin olduğunu görmüştü Nietzsche. “En değerli görüşler en son ulaşılan görüşlerdir; ama en değerli görüşler yöntemlerdir.” (L’Antéchrist, §13). Uzun zaman boyunca yığılmış, sabırla yan yana getirilmiş, hasisçe korunmuş bilgilere şüpheyle bakmak gerekir. Yavaşlığın, değişmezliğin, konformizmin, temkinli olmanın kara nişanını taşırlar alınlarında.

Böylece iki misli artmış bir ikirciklikle karşı karşıya gelmiş oluruz. A priori nosyonların ilk baştaki diyalektikleri deneysel nosyonların en sondaki diyalektikleri ile karşı karşıya gelmiş olur. İpleri çözülmüş gerçek bizim tinsel özgürlüğümüze karşılık verir. Artık hiçbir şey baskı kuramaz üstümüzde. En başta da, gerçeklik artık bizi haksız çıkarmakla yüklü değildir. Gerçekliğin akıldışılığı, ritmi iyi ayarlanmamış bir akılla karşısına çıkmadıkça da kütlesel kalamaz.

Gene de zafer kazandık diye çok çabuk sevinmemeliyiz. Rasyonel çoğulculuk metafizik açıdan öylesine farklı alanları ilgilendirir ki, karşıtlar arasında basit bireşimler kurup bu çoğulculuğa tutarlılık kazandırabileceğimizi umamayız. Kendi üstüne kapalı metafizik bir sisteme denk düşen bu durağan tutarlılığın hâlâ peşinde olmak gerekiyor mu acaba? Evrim içindeki bir akılda, psişizmin hareketliliğini bile ayarlayacak herhangi bir biçimde dinamik bir tutarlılığa yer yok mu? Bu yüzyılda psişik bir devrimin gerçekleştiği kesin; insanın aklı özgür kaldı, tinsel seyahat başladı artık, bilgi de dolayımsız gerçeğin kıyılarını terk etti. Limanın, emin olmanın, sistemin tadını hâlâ savunmak zamana ters düşmek değil midir? Her şeyi kökene, kaynağa, temele, nedene, akla, kısacası öncellere dayanarak yargılamaya devam etmemiz mi gerekiyor? Bu soruları üst üste yığmak, uygulamalardaki çeşitliliğe rağmen, tinsel bir tekdüzelik istencinden kaynaklandıklarını fark etmeye yeter. Tersine, hareketin bir anda rasyonel diyalektikleri de ele geçirmesi için bu özdeşleşme idealini başımızdan atmamız yeterli olacaktır. Böylece, kapalı rasyonalizm yerini açık rasyonalizme bırakacaktır. Ne mutlu ki henüz tamamlanmamış durumda bulunan akıl bir gelenekte uykuya dalamaz artık; kendi totolojilerini ezbere okumak için belleğine güvenemez artık. Durmadan tanıtlaması ve kendini sınaması gerekir. Başkalarıyla mücadele içindedir, ama en başta kendisiyle mücadele içindedir. Bu kez, genç ve keskin olmayı bir biçimde sağlama almıştır.

(…)

Çevirmen: Alp Tümertekin

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.