Robert Maynard Pirsig – Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

 

“Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı roman, otobiyografi ve felsefi deneme türlerinin sınırlarını genişleten; bütün bir akılcılık geleneğini sorgulayan benzersiz bir “kült kitap”. Hikâye bir adamın, oğlu ve iki arkadaşıyla birlikte yaptığı uzun bir motosiklet yolculuğundan oluşuyor. Yolcular, metalik-plastik yalnızlıkların hüküm sürdüğü, özdeki çirkinliklerin yapay bir “stil” cilasıyla kapatılmaya çalışıldığı, “stilize” nesneler, “stilize” insanlar ve ilişkilerle dolu bir hayatın yaşandığı Amerikan kentlerinden, sapa dağ yollarından, uçsuz bucaksız düzlüklerden geçer, bir dağa tırmanır ve en sonunda okyanusa varırlar. Adam yolculuk boyunca bir de “iç yolculuk” yaşamakta, başka doruklarda gezinmektedir. Kendi “deli” geçmişine, aklın ötesine yolculuk yapmaktadır. “Akılcılık” dediği hayaletin peşinde antik Greklerden modern bilim felsefesine kadar bütün Batı düşüncesini kat eder. Etrafındaki bütün çirkinliğin, sahteliğin sebebi olduğu söylenen teknolojiyi suçlamaz. Sorun, teknoloji üreten insanlarla ürettikleri nesneler arasındaki ilişkidedir. Bunun da temelinde gerçekliği, özne ve nesne diye uzlaşmaz karşı kutuplar koyutlayarak kavramaya çalışan Akıl anlayışındaki “genetik bir bozukluk” yatar. Bu anlayış, Nitelik sorunuyla hesaplaşamaz. Bir sanatçının yapıtını oluşturduğu, bir tamircinin bir motosikleti özenle tamir ettiği saf Nitelik anlarında özne ve nesne özdeştir. Bir yanda insan, bir yanda dünya/nesne yoktur. Değer yoksa olgu da olamaz. “İyi”, gerçekliğin bir biçimi değildir, kendisidir. Pirsig’e göre dünyayı politik programlar oluşturarak düzeltemezsiniz, bunlar ancak temeldeki değerler sisteminin doğru olması durumunda işe yarar. “Dünyayı düzeltmenin yeri önce kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve onlardan çıkan iştir.” Bu yüzden de insanoğlunun yazgısını düzeltmekten değil, motosikletin nasıl onarılacağından söz eden bir kitaptır bu.” Zen ve Motosiklet Sanatı’ndan bir bölüm yayımlıyoruz.

 

Her Chautauqua’nın, anımsanacak önemli şeylerden oluşan, güvenli bir yerde, ileride ihtiyaç olduğunda ya da esin geldiğinde başvurmak için saklanacak bir listesi olmalıdır. Ayrıntılar. Ve şimdi, ötekiler horlayarak, bu güzel sabah güneşini kaçırırken… zaman doldurmak için…

Ben de, bundan sonra Dakota’ya yapacağımız motosiklet gezisi için önemli şeylerin listesini yapayım.

Gün doğana dek uyumadım. Chris öteki yatakta hâlâ derin uykuda. Biraz uyumak için yatıyorum, ama bir horoz sesi duyuyorum ve gezide olduğumuzu, uyumanın anlamı olmadığını fark ediyorum. Duvar bölmesinin öte yanında John’un çıkardığı, testereyle tahta keser gibi sesi duyuyorum… yoksa Slyvia’nın mı… hayır, ses çok yüksek. Lanet olası, zincirli testere gibi bir ses…

Bu tür yolculuklara çıkarken almayı unuttuğum şeylerden bıkkınlık geldi, ben de bunların listesini yapıp, çıkarken kontrol etmek üzere bir dosyaya koydum.

Bunların çoğu sıradan şeylerdir ve açıklama gerektirmez. Bazıları motosiklete özgüdür ve biraz açıklama gerektirir. Bazıları ise tümüyle alışılmamıştır ve epeyce açıklama gerektirir. Liste, dört bölüme ayrılır:

Giysiler, kişisel gereçler, yemek yapma ve kamp gereçleri ve motosiklet gereçleri.

İlk bölüm, giysiler, basittir:

1-İki takım iç çamaşırı.

2-Uzun iç donu.

3-Her birimiz için birer gömlek ve pantolon. Ben ordu malı giysi kullanırım. Bunlar ucuzdur, sağlamdır ve kiri göstermez. Benim listemde önceleri, “normal elbise” diye bir madde daha vardı, ama John bunun altına “smokin” diye yazmış. Ama ben, benzin istasyonu dışında da bir şey giymek istenebileceğini düşünüyordum.

4-Herkese birer süveter ve ceket.

5-Eldiven. Astarsız deri eldivenler en iyisidir, çünkü güneş ışığını keser, teri emer ve ellerinizi serin tutar. Bir-iki saat motosiklet kullanıyorsanız böyle ufak ayrıntılar önemli değildir, ama günlerce, gün boyu kullanıyorsanız fena halde önemlidir.

6-Motosiklet çizmeleri.

7-Yağmur gereçleri.

8-Kask ve güneş siperliği.

9-Yüzü örten tam başlık. Bu bana klostrofobi duygusu verdiği için yalnızca yağmurlu havada kullanırım. Bu olmazsa, yüksek hızda iken yağmur taneleri yüzünüzü, iğne batıyor gibi acıtır.

10-Motosiklet gözlüğü. Rüzgâr siperliğini sevmem; çünkü bu da insanı dünyaya kapatır. En iyisi, İngiliz malı, ince düz camdan motosiklet gözlükleridir. Güneş gözlüğü iyi değildir, çünkü rüzgâr arkasına girer. Plastik motosiklet gözlükleri çizilir ve görüntüyü bozar.

İkinci liste kişisel gereçlerdir.

Taraklar. Cüzdan. Çakı. Adres-telefon defteri. Kalem. Sigara ve kibrit. El feneri. Sabun ve plastik sabun kabı. Diş fırçası ve diş macunu. Makas. Baş ağrısı için aspirin. Sinek kovucu ilaç. Deodorant (motosiklette geçen sıcak bir günün sonunda arkadaşlarınızın size bunu söyleme gereksinimi duymamaları için). Güneş losyonu (motosiklette güneş yanığını durunca fark edersiniz ki artık çok geçtir. Önceden sürmek gerekir). İlkyardım malzemesi. Tuvalet kâğıdı. Sabunlu elbezi (öteki şeyleri ıslatmaması için plastik bir kutuya konmalıdır). Havlu.

Kitaplar. Yanında kitap götüren bir başka motosikletli tanımıyorum. Kitaplar çok yer tutar, ama ben gene de üç tane aldım; aralarında boş yazı kâğıtları var. Bu kitaplar:

a-Motosiklet kullanma kılavuzu.

b-Aklımda tutamadığım her türlü teknik bilgiyi içeren genel bir başvuru kitabı. Bu, Ocee Rich’in yazdığı ve Sears, Roebuck’un bastığı, Chilton’ın Motosiklet Sorunları Rehberi’dir.

c-Thoreau’nun Walden’ı… Bu kitabı Chris hiç duymamış; insan bu kitabı yüz kere bıkmadan okuyabilir. Hep, onun anlayabileceğinin çok üzerinde bir kitap bulup kitabı ona kesintisiz değil, soru-cevap tarzı okumaya çalışırım. Bir ya da iki cümle okuyup onun soru bombardımanını beklerim, yanıtlarım, gene bir ya da iki cümle okurum. Bu yöntemle klasikler gayet iyi okunur. Bu şekilde yazılsalar daha iyi olurdu. Bazen tüm bir geceyi, okumak ve konuşmakla geçirip, sonunda ancak iki-üç sayfa ilerlediğimizi gördüğümüz olmuştur. Bu, bir yüzyıl önce uygulanmış bir okuma tarzıdır… Chautauqua’lar yaygınken.

Bunu denemedikçe ne zevkli bir şey olduğunu düşleyemezsiniz.

Ötede Chris sere serpe uyuyor, vücudunda her zamanki gerilimden eser yok. Sanırım henüz onu uyandırmam gerekmiyor.

Kamp gereçleri şunlar:

1-İki uyku tulumu.

2-İki panço ve bir kilim. Bunlar çadıra dönüşür ve eşyanızı yağmurdan korur.

3-İp.

4-Gezmeyi tasarladığınız bölgeyle ilgili, Birleşik Devletler jeodezi haritası.

5-Kasatura.

6-Pusula.

7-Matara. Evde hiçbir yerde bulamadım. Herhalde çocuklar kaybettiler.

8-Bıçağı, çatalı ve küçük kaşığıyla, ordu malı iki sefertası seti.

9-Orta boyda tüpü olan portatif bir ocak. Bunu denemek için aldım. Henüz kullanmadım. Yağmur yağıyorsa ya da ormandan uzaktaysanız yakacak odun bulmak sorun oluyor.

10-Burgulu kapaklı alüminyum kutular. Domuz yağı, tuz, tereyağı, un, şeker koymak için. Yıllar önce, dağcılık malzemesi satan bir dükkândan almıştım bunları.

11-Temizlik için sünger.

12-Alüminyum iskeletli iki sırt çantası.

Motosiklet gereçleri. Motosikletle birlikte verilen standart alet seti sele çantasında bulundurulur. Ayrıca şunlar eklenir:

Büyük bir İngiliz anahtarı. Bir makinist çekici. Bir keski. Bir perçin kalemi. Bir çift lastik levyesi. Bir lastik onarım seti. Bir bisiklet pompası. Zincir için bir kutu molibden disülfit spreyi (Bu madde, tüm makinelerin iç yüzüne müthiş bir şekilde nüfuz eder ki bu çok önemlidir. Molibden disülfit üstün kaydırıcı özelliği ile bilinir. Ama kuruyunca normal SAE 30 motor yağıyla iyice yağlanmalıdır). Darbeli tornavida. Bir platin eğesi. Mikrometre kumpas. Test lambası.

Yedek parçalar şunlardır:

Bujiler. Gaz, debriyaj ve fren kabloları. Platinler, sigortalar, far ve sinyal ampulleri, zincir bağlantı kuplajı, kopilyalar, balya teli. Yedek zincir (bu eski bir zincir, onu yenisiyle değiştirdiğimde neredeyse bitmişti. Motordaki zincir koparsa hemen bir motosiklet malzemesi dükkânına gitmek gerek).

İşte, listede bunlar var. Ayakkabı bağı yok.

Bunca şeyin ne tür bir yük kutusuna sığdırılacağını merak ediyor insan doğal olarak. Ama sanıldığı kadar büyük kutu gerekmez.

Öteki karakterler, korkarım bıraksam gün boyu uyuyacaklar. Dışarda gökyüzü pırıl pırıl, tertemiz, bunu kaçırmak ayıp doğrusu.

Sonunda gidip Chris’i dürtüyorum. Gözleri hemen açılıyor, ne olduğunu anlamadan hemen doğrulup oturuyor.

“Duş vakti,” diyorum.

Dışarı çıkıyorum. Hava insanı canlandırıyor. Aslında –aman Tanrım!– soğuk dışarısı. Sutherland’lerin kapısını çalıyorum.

“Eeveet,” John’un uykulu sesi geldi kapıdan. “Hımmm, eeveet.”

Sonbahar gibi. Motosikletler çiğden ıslanmış. Bugün yağmur yok. Ama sıcaklık dört-beş derece civarında olmalı.

Onları beklerken motor yağını, lastikleri, cıvataları ve zincirin gerginliğini kontrol ediyorum. Biraz gevşeklik var, alet setini çıkarıp sıkıştırıyorum. Gitmek için gerçekten sabırsızlanıyorum.

Chris’in kalın giyindiğini görüyorum ve yola koyuluyoruz; hava adamakıllı soğuk. Birkaç dakika sonra rüzgâr, kalın giysilerin verdiği sıcaklığı alıp götürüyor. Tir tir titriyorum. Buz gibi.

Güneş gökyüzünde yükselir yükselmez havanın ısınması gerek. Yaklaşık yarım saat daha gittikten sonra Ellendale’de kahvaltı için duracağız. Bugün bu dümdüz yollarda bayağı gideceğiz.

Şu berbat soğuk olmasa harika bir gezi olacak. Eğik gelen şafak güneşinin vurduğu tarlalar sanki kırağı ile kaplı gibi görünüyor, ama sanırım bu yalnızca gizemli görünüşlü çiğin parıldaması. Şafağın gölgelediği her yer, sanki dünkü kadar düz değilmiş gibi görünüyor. Hepsi bizim için sanki. Kimse uyanmamış henüz, öyle görünüyor. Saatim altı buçuğu gösteriyor. Saatin üzerindeki eski eldiven, üzeri buz tutmuş gibi duruyor, ama bu, geceki ıslanmadan kaldı herhalde. Yılların eskitemediği eldivenler. Soğuktan öyle katılaşmışlar ki elimi açmakta zorluk çekiyorum.

Dün, özen göstermek konusunda konuşmuştum; bu eski, küflü motosiklet eldivenlerine özen gösteriyorum. Onların benimle birlikte rüzgârda uçmaları beni güldürüyor; çünkü öyle eski, öyle yorgun, öyle yıpranmışlar ki komik görünüyorlar. Yağ, ter ve kir doldular; içlerinden kimbilir kaç böcek çıktı; bir masa üzerine koyduğumda, soğuk olmasalar da düz duramıyorlar artık. Onların da kendi anıları oldu. Yalnızca üç dolar ediyorlar ve öyle çok sökülüp dikildiler ki neredeyse onarması olanaksız duruma gelecekler; onarmak için daha çok zaman harcayıp daha çok zahmete girsem de, onların yerini yeni bir çift eldivenin almasını düşünemiyorum. Bu pek pratik değil, ama pratiklik eldivenler için, ya da başka şeyler için hiç de en önemli şey değildir.

Motosiklet de aynı duyguları taşır. Onunla 27 bin mil aşmışsanız, bir uzun mesafe koşucusuna, yollarda ondan yaşlı sürüyle motor olmasına karşın, kıdemli bir dosta dönüşür sanki. Ama kilometreler geçtikçe her bir motosikletten, başkalarına değil yalnızca ona özgü farklı duygular alırsınız; sanırım motosikleti olan çoğu kimse bunu onaylayacaktır. Bir arkadaşımın benimkiyle aynı marka, aynı tip bir motosikleti vardı ve hatta aynı yıl onarıma götürmüştük ve sonradan onun motorunu denemek için kullandığımda, inanması güç, ama fabrika yapım yılının da aynı olduğunu anlamıştım. Açıkça sezdim ki, motorda çok uzun süreden beri, ona özgü bir duygu, bir gidiş, bir ses yerleşmişti. Benimkinden kötü değil, ama farklı.

Sanırım buna kişilik denebilir. Her motosikletin, belki onun hakkında bildiğiniz ya da duyumsadığınız her şeyin sezgisel bir toplamı olarak nitelenebilecek, ona ait ve kendine özgü bir kişiliği vardır. Bu kişilik durmaksızın değişir; bu değişim genellikle kötüye, ama bazen şaşırtıcı bir şekilde iyiye doğrudur ve motosiklet bakımının gerçek amacı bu kişiliği geliştirmektir. Yeni motosiklet güzel görünüşlü bir yabancı olarak işe başlar ve ona nasıl davranıldığına bağlı olarak, ya hızla dejenere olup kötü huylu bir mızmıza, hatta bir sakata; ya da sağlıklı, iyi huylu, uzun süreli bir arkadaşa dönüşür. Benim motorum o sözde tamircilerin canice muamelesine karşın kendine gelmiş gibi görünüyor ve zaman geçtikçe giderek daha az onarıma gerek gösteriyor.

İşte, Ellendale!

Sabah güneşinde yüksek su deposu, ağaçlıklar ve aralarında evler. Tüm yol boyunca neredeyse hiç durmadan titremekten yoruldum. Saat yedi on beşi gösteriyor.

Birkaç dakika sonra eski, tuğlalı yapıların yanına park ediyoruz. Arkamıza gelmiş olan John ve Sylvia’ya dönüp “Amma soğuktu!” diyorum.

Boş boş bakıyorlar bana.

“Buz gibi, değil mi?” diyorum. Yanıt yok.

Motordan inmelerini bekliyorum, ama John’un, tüm eşyasını çözmeye başladığını görüyorum. Bir düğümle uğraşıyor. Vazgeçiyor; hepimiz lokantaya doğru yürümeye başlıyoruz.

Yeniden deniyorum. Yolun verdiği bir tür çılgınlık duygusuyla, onların önünde, lokantaya doğru geri geri yürüyor, ellerimi ovuşturuyorum ve gülümsüyorum. “Sylvia, konuş benimle!” Gülümsemiyor bile.

Sanırım gerçekten çok üşümüşler.

Bana bakmadan kahvaltılarını ısmarlıyorlar.

Kahvaltı bitiyor ve sonunda, “Ee, şimdi ne yapacağız?” diyorum.

John, yavaşça ve düşünerek, “Hava ısınıncaya dek buradan ayrılmayacağız,” diyor. Günbatımında konuşan bir şerif tonu var sesinde ve bunun son cümle olduğunu gösteriyor.

John, Sylvia ve Chris, restorana bitişik otel lobisinde oturur ve ısınırlarken ben yürüyüşe çıkıyorum.

Sanırım, onları böylesine erken kaldırıp motosiklete bindirdiğim için adeta çıldırdılar. Böyle bitişik yaşayınca küçük karakter farkları öne çıkıyor. Onlarla öğleden sonra saat bir ya da ikiden önce hiç motor sürmemiş olduğumuzu ancak şimdi anımsıyorum; oysa ben en çok şafakta ya da sabah erken motor kullanmayı severim.

Kasaba temiz, canlı ve sabah uyandığımız yere hiç benzemiyor. Ortalıkta dolaşan, dükkânlarını açan, birbirlerine “Günaydın,” diyen ve havanın soğukluğu hakkında konuşan insanlar var. Caddenin gölgeli yanındaki iki termometreden biri 5.5, öteki 7.5 dereceyi gösteriyor. Güneş altındaki bir termometrede ise 18 derece okunuyor.

Anacadde birkaç blok sonra, iki şeritli, çamurlu, kötü bir yola dönüşüp bir tarlanın içinden geçiyor, tarım makineleri ve onarım gereçleriyle dolu bir metal barakayı geçip bir tarlada bitiyor. Belki de metal barakanın içine baktığım için, tarlanın ortasında dikilen bir adam, orada ne aradığımı merak edercesine, kuşkuyla izliyor beni. Caddeden geri dönüyorum, soğuk bir banka oturup motosiklete bakıyorum, yapacak bir şey yok.

Tamam, hava soğuk, ama o kadar da değil. John ve Sylvia Minnesota kışında olsalar ne yaparlar acaba? Merak ediyorum. Burada çok açık bir çelişki var, öyle açık ki görmemek olanaksız. Hem fiziksel rahatsızlığa hem de teknolojiye dayanamıyorsanız, bir orta yol bulmak zorundasınız. Onlar hem teknolojiye bağımlı kalıyorlar, ama aynı zamanda onu lanetliyorlar da. Kuşkusuz, bu çelişkinin farkındalar ve bu, genel durumdan duydukları hoşnutsuzluğu daha da artırıyor. Mantıksal bir tez öne sürmüyorlar, yalnızca ondan yakınıyorlar. Ama şu anda üç köylü, yepyeni kamyonetlerine binmiş, virajı dönüp kasabaya giriyorlar. Onların teknolojiye tam ters kutuptan baktıklarına bahse girerim. Onlar kamyonlarıyla, traktörleriyle ve yeni çamaşır makineleriyle gösteriş yaparlar, bu makineler bozulursa onarmak için aletleri vardır ve bu aletleri nasıl kullanacaklarını bilirler. Onlar teknolojiye değer verirler. Ve ona en az gerek duyanlar onlardır. Yarın tüm teknoloji ortadan kalksa bu insanlar nasıl yaşayacaklarını bilirler. Zor olur belki, ama yaşamlarını sürdürürler. John, Sylvia, Chris ve ben bir haftada ölür gideriz. Teknolojiyi kınamaları nankörlük, başka hiçbir şey değil.

Çıkmaz sokak gene de. Birisi nankörse ve siz ona nankör olduğunu söylerseniz, en fazla ona bir ad takmış olursunuz, ama hiçbir şeyi çözmüş olmazsınız.

Yarım saat sonra otel kapısındaki termometre 12 dereceyi gösteriyor. Otelin boş ana yemek salonunda onları buluyorum, uykusuz bakıyorlar. Ama, görünüşlerine bakılırsa daha iyi bir ruh halindeler, John iyimserlikle, “Neyim varsa giyeceğim, o zaman sorun kalmaz,” diyor.

John dışarı çıkıp motosiklete gidiyor, döndüğünde, “Tüm eşyayı çözüp çıkarmaktan nefret ediyorum ve bir daha da bu şekilde motor sürmek istemiyorum,” diyor. Erkekler tuvaletinin buz gibi olduğunu söylüyor ve yemek salonunda bizden başkası olmadığından, soyunup giyinmek için, arkamızdaki bir masanın arkasına geçiyor; ben masada oturup Sylvia ile konuşuyorum, sonra dönüp bakıyorum, John soluk mavi uzun iç donu ve takımıyla tam donanmış halde. Komik görünümünden ötürü, otuz iki dişi meydanda, sırıtıyor. John’un gözlüklerinin masada durduğunu görüyorum ve Sylvia’ya şöyle diyorum:

“Biliyor musun, az önce burada oturmuş Clark Kent* ile konuşuyorduk… bak, gözlükleri burada… ve şimdi birdenbire… Lois,** düşünebiliyor musun?

John “CHICKENMAN!”*** diye bağırıyor.

Lobinin cilalı döşemesinde buz patencisi gibi kayıyor, bir perende atıyor ve gene kayarak geri gidiyor. Kolunun birini yukarı kaldırıyor ve göğe uçmaya hazırlanır gibi çömeliyor. “Hazırım, işte gidiyorum.” Üzgün bir şekilde başını sallıyor, “Moruk, bu güzel tavanı delmek hoşuma gitmiyor, ama X ışınlı gözlerimle, birisinin başının dertte olduğunu görüyorum.” Chris kıkırdıyor.

“Üstüne bir şeyler giymezsen hepimizin başı dertte olacak,” diyor Sylvia.

John gülüyor. “Vay! Bir ihbarcı! Ellendale muhbiri!” Biraz daha şov yaptıktan sonra, iç çamaşırlarının üstüne giysilerini giymeye başlıyor. Bir yandan da söyleniyor: “Hayır, hayır, bunu yapmayacaklardı. Chickenman ve polis durumu anladı. Kimin yasalardan, düzenden, adaletten, terbiyeden, adam kayırmamaktan yana olduğunu biliyorlar artık.”

Anayola vurduğumuzda hava hâlâ soğuktu, ama önceki gibi değil. Birçok kasabadan geçtik ve güneş yavaşça, pek hissettirmeden, bizi ağır ağır ısıttı, bedenimle birlikte duygularım da ısındı. Yorulmuş duygular tümüyle eridi, şimdi rüzgâr ve güneş iyi geliyor. Bunlar yalnızca güneşin ısıtmasıyla yol, yeşil çayırlıklar ve tokat gibi çarpan rüzgârın da bir araya gelmesiyle oldu. Yol boyunca güzel bir sıcaklık, rüzgâr, hız ve güneşten başka bir şey yok. Sabahın son soğukları da sıcak havayla çözülüp gitti. Rüzgâr, daha çok güneş ve daha düzgün yollar.

Bu yaz ne kadar yeşil, ne kadar taze…

Eski bir tel çitin önündeki çayırların arasında beyaz ve altın rengi papatyalar, içinde inekleriyle bir çayır ve uzağa doğru, arazinin hafiften yükseltisi üzerinde altın rengi bir şeyler. Ne olduğunu anlamak zor, ama gerekli de değil.

Yolun hafifçe yokuş olduğu yerde motorun sesi ağırlaşıyor. Yükseliyoruz, önümüzde yeni bir açıklık görüyoruz ve motorun sesi yeniden düzeliyor. Çayırlar. Sakin ve özgür.

Daha sonra durduğumuzda Sylvia, rüzgârdan ötürü gözlerinde yaşlar, kollarını geriyor ve “Ne güzel,” diyor, “nasıl da bomboş.”

Chris’in ceketini yere yayıp, yastık olarak da fazla gömleklerden birini kullanmasını söylüyorum. Hiç uykusu yok, ama ben gene de uzanmasını söylüyorum, dinlenmesi gerek. Havada uçan ısı dalgalarından daha çok yararlanmak için ceketimin önünü açıyorum. John fotoğraf makinesini çıkarıyor.

Bir süre sonra John, “Biliyor musun,” diyor, “dünyada en zor şey ısının fotoğrafını çekmek. Neredeyse üç yüz altmış derecelik bir objektif gerekir. Onu görürsün, buzlu camda da yakalarsın, ama bu hiçbir anlam taşımaz. Onu sınırladığın anda da ölür gider.”

“Arabadayken bunu göremezsin herhalde,” diyorum.

Sylvia, “Ben,” diyor, “on yaşlarındayken böyle bir yol kıyısında durmuştuk ve ben yarım makara film harcayarak bir sürü fotoğraf çekmiştim. Ve fotoğraflar geldiğinde oturup ağladım. Resimlerde hiçbir şey yoktu.”

“Ne zaman gideceğiz?” diyor Chris.

“Acelen ne?” diyorum.

“Gitmek istiyorum yalnızca.”

“İlerde, buradan daha iyi bir şey yok.”

Somurtarak yere bakıyor, “Bu gece kamp yapacak mıyız?” diye soruyor. Sutherland’ler endişe ile bana bakıyor.

“Yapacak mıyız?” diye yineliyor.

“Sonra düşünürüz,” diyorum.

“Neden sonra?”

“Çünkü şu anda bilmiyorum.”

“Neden şu anda bilmiyorsun?”

“Şu anda bilmediğim için şu anda bilmiyorum.”

John omuzlarını silkeleyerek kabul ettiğini belirtiyor.

“Kamp yapmak için en iyi yer değil bu bölge,” diyorum. “Ağaçlık yok, su yok.” Ama birden ekliyorum, “Peki, bu gece kamp yapabiliriz.” Daha önce bu konuda konuşmuştuk.

Böylece, bomboş yollarda yeniden gidiyoruz. Bu çayırlara sahip olmak, fotoğraflarını çekmek ya da değiştirmek istemiyorum, durmak ya da yola devam etmek istemiyorum. Bomboş yollarda öylece gidiyoruz.

 (…)

* Süpermen’in toplum içindeki adı. (ç.n.)

** Süpermen’in sevgilisi. (ç.n.)

*** Süpermen’in bir düşmanı. (ç.n.)

*Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’nın 40-48 sayfaları arasındaki bu bölümün yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

ROBERT M. PIRSIG: 1928’de Minneapolis’te doğan Robert Maynard Pirsig Minnesota Üniversitesi’nde felsefe, kimya ve gazetecilik öğrenimi gördü. Hindistan’daki Benares Hindu Üniversitesi’nde Doğu felsefesi üzerine çalıştı. 1959 ile 1962 yılları arasında Montana ve Illinois’daki çeşitli üniversitelerde kompozisyon ve retorik dersleri verdi. Bu dönemin sonunda ağır bir sinir krizi geçirdi ve elektrik şoku terapisi gördü. Pirsig, 1963 ile 1967 arasında Minneapolis’te teknik yazar olarak çalıştı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.