Robinson’un Mavi Evi

 

“Robinson’un Mavi Evi, Robinsonların sonuncusunun, artık var olmayan ihtimaller dünyasındaki masalı. Güney Pasifik’ten, Londra’nın zindanlarına, Varşova’da bir tren istasyonundan İstanbul’da sır küpü bir otele… Robinson Cuma’sını arıyor. Bir gün sular altında kalmış bir kilise, bir gün ıvır zıvırla dolu bir tavan arası ya da süpürgelerin tıkıldığı odacıklardan oluşan bir krallık… Robinson’un evi hangisi? Belki de hepsi? Hayat kılıç dişli bir kaplansa eğer, ardına bakmadan kaçmak belki de en iyisi. Çağdaş Alman edebiyatının büyük yazarı Ernst Augustin hiç görmediğiniz renklerden bir dünya kuruyor; bira rengi tabelalar, çay rengi bir ışık, panik kırmızısı, kahverengi kadifeden tangolar… Üç yıl önce gözlerini kaybeden yazarın, dünyanın dört bir köşesinden topladığı ruh iklimlerinin tabloları.” Robinson’un Mavi Evi’nden bir okuma parçası sunuyoruz.

Daniel Defoe, bu öykünün eski, epeyce gerilerde kalmış bir uyarlamasında en inanılmaz, en maceralı hayatı kendisinin yaşadığını söyler.

Ben diyorum ki: Ben de!

Ölüm, Grevesmühlen’e giden trende karşımda oturan ufak tefek, güler yüzlü bir adam kimliğinde karşıma çıktı; üstelik acelesi de yoktu, işlerimi yoluna koyabilmem için bana zaman tanıdı. Özellikle de dostum, sana hatırı sayılır bir miras bırakabilmem için zaman verdi bana. Bu sana bıraktığım, miktarı ve hacmi açısından ifade edilmesi zor diyebileceğim miras, her şeyin ötesinde bir kıssadan hissedir ve sen en sonunda korkarım bununla tek başına kalakalacaksın. Sevgili dostum.

On bir ya da on iki yaşlarımdayken, babam beni bir gün yanına oturtmuş ve şöyle demişti: Gün gelecek, çok zorluk çekeceksin oğlum. Hiç dostun olmayacak. Yalnız olduğunu, bir adada tek başına kaldığını fark edeceksin. Şunu hiç unutma oğlum, kendini bir okyanusun ortasında bulacaksın ve çevren bir ağızdan bağırarak konuşan ve her biri farklı şeyler söyleyen bir kalabalıkla sarılı olacak. Hepsi de –istediği kadar kutsanmış olsun– seni adandan kaçırmak için ellerinden geleni yapacak, altı milyarı birden. Bunun ne demek olduğunu anlayabiliyor musun?

Evet, baba.

Hayır, demişti babam.

Babamın maun rengi yarı karanlık çalışma odasında geçen ancak anlamadığım o konuşmayı hiç unutmadım. O oda her zaman yarı karanlıktı, çalışma masasının üzerindeki kehribardan yapılmış masa lambası daima yanardı. Dışarıdan tramvay geçerdi. Hafızamda kalanlar çok silik, duvarlardaki Maorilerin  dövmeli kafaları, Mandel mağazasından alınmış deri koltuklar, yaslandığımda çok ağır olduğunu duyumsadığım koyu renkli ağaçtan büyük fil… Bu odaya girmek için zor izin koparırdım, çünkü babam çok çalışırdı ve koltuğunun altına sıkıştırdığı kocaman kâğıt desteleriyle gelirdi. Bunlar zengin olduğunuzu gösteren işaretlerdi, ben hep babamın zengin biri olduğuna inandım. Odaya ne zaman girsem, Schweidnitzer caddesindeki Mandel katlı mağazasından aldığımız deri takımlar hâlâ yeni gibi kokarlardı. Zaten her zaman da yeniydiler.

Babam hilebazlardan söz ederdi, şu “üçkâğıtçı” denilen adamlardan. Ancak o ismin onlara uymadığını anlatırdı, ona göre öyle anılmayı hak etmiyorlardı. Babam eski Hindistan’dan bir hikâye anlatırdı, boğucu sıcakta, karanlıklar içinde geçen, bir sürü kolları ve bacakları olan bir Tanrı’nın yer aldığı bir hikâyeydi bu. Bir de kötü adamlar vardı, bunlar Tanrı’ya hürmeten kurban ettikleri kişileri ipek fularlarla boğarlardı. Babam bunları anlatırken maun masanın arkasındaki deri koltuğuna kurulur, purosunu içerdi. Purosu açık kahverengi ve çok uzun olurdu, bu da bir zenginlik işaretiydi. Yani purosu ve açık kahverengi takım elbisesi. Babam, hilebazların ne dolaplar çevirdik-lerini ve sanatlarına neden “sanat” dediklerini anlatırdı. Haksız yere.

Çünkü gerçek hilebazlar –babam burada sesini yükseltirdi– eski Hindistan’daki gerçek üçkâğıtçılar, zenginlerin değerli eşyalarını bir yerden bir yere taşıyan kişilermiş. İyi ve namuslu adamlarmış, kendilerine emanet edilen malları eksiksiz yerlerine ulaştırırlarmış. Yol boyunca bataklıklara girip çıkarlar, yılan kaynayan çöllerden geçerler, insanı içine çeken akarsuları ve ölümün göz kırptığı uçurumları aşarlarmış. Bunlar yürekli, her şeyden öte saygıdeğer adamlarmış, dahası en saygın namı hak eden esnaf kişilermiş. Bunu asla göz ardı etme, oğlum, derdi babam.

Ben de o yarı karanlık çalışma odasında, gözümde uzaklardaki bir ülkeyi canlandırırdım; hayalimde çuvallar dolusu para, sandıklar dolusu altın durmadan bir yerden bir yere taşınır, gel gelelim asla varacakları yere ulaşamazdı. Adamlar sürekli tehlikeyle burun buruna olurlarmış –babam burada yine sesini yükseltirdi– peşlerine her zaman soyguncu ayaktakımı düşermiş. Ayrıca soygunculukla edindikleri yol üzerindeki saraylarında oturan güçlü azgın beyler de pusuya yatarmış; üstelik bu korkunç beyleri kandırmaya kalkmak, ölümü göze almak demekmiş. Bu adamlar ölümü göze alabilen insanlarmış, kaybedecek hiçbir şeyleri yokmuş. Tek sahip oldukları şey, doğrulukları ve rol yapma sanatlarıymış, kurnaz, gözü pek ve tekinsizlermiş: Dilenci kılığına girerlermiş, uzaklara doğru yola koyulmuş parasız pulsuz hısım, alacaklıdan kaçan borçlu, suçlu, ya da parya kimliğine bürünürlermiş. Dahası ölü taklidi bile yaparlarmış.

Babam bu noktada parmağını havaya kaldırırdı.

Namuslu olmayı asla akıllarından çıkarmadan, her zaman sadakatle, anlıyor musun sevgili oğlum, son nefeslerine kadar sadakatle hizmet ederlerdi. Babamın kutsar gibi yücelterek anlattığı bu hikâyeleri dinlemeyi çok severdim. Öyle ya, yüzyıllar boyunca böylesine sadakatle elde edilen bir servet kim bilir ne kadar büyüktü! Hem insan malını sadakatli birinden başka kime emanet edebilirdi ki!

Sonra babam taşınmak üzere verilen malları sayardı: Yüzükler, kolyeler, ödeme aracı olarak bileklikler, gönderilen ve karşı tarafın verdiği armağanlar, düğün takıları, büyük ve küçük taçlar, hepsinin ötesinde boy boy çuvallar dolusu paralar, paralar ve altınlar, kapakları lehimli yuvarlak ve kare sandıklar içinde şerit şeklinde sikkeler, Maratha döneminden altınlar, Bennar döneminden altınlar, külçe altınlar, törenlerde kullanılan altınlar ve altından muazzam filler sırıklara bağlanıp taşınırmış, ancak sonuncusu yani fillerin nakli çok ciddi tebdili kıyafet gerektirirmiş. Hayalimde canlandırdığım bütün bu eşyaların, sadece küçücük kehribar lambanın aydınlattığı akşam karanlığında, maun mobilyalar ve Mandel katlı mağazasından satın alınan deri koltuk takımları arasından süzülüp gittiklerini görürdüm.

Böyleydi, böyle olmuştu ve böyle devam edecektir. Ancak, diye sözlerini bitirirdi babam –hikâyelerinden bir ders çıkarmayı ihmal etmezdi- şunu mutlaka öğrenmelisin sevgili oğlum, doğruluğun karşılığı mutlaka alınır. Ne var ki önce doğruluğun icat edilmesi gerekiyordu. Çünkü o olmadan, günümüzde uygulanan ve karşılıklı güven üzerine kurulu bankacılık sistemi mümkün olamazdı. Sözünü ettiğim sistem, hem belgelenmiş hem de mermerden ve granitten yapılanmış olarak her köşede hepimizin karşısına çıkar, sevgili oğlum.

Bunu babam bilmeyecekti de kim bilecekti, sonuçta Lübeck’in Robmarkt semtindeki kredi ve depozit bankasına her sabah dakikası dakikasına aynı saatte giden oydu. Üstelik babam Hintliye benzemezdi, hele düz kesilmiş saçları ve solgun yüzüyle ölümü göze almış birine hiç mi hiç benzemezdi. O günlerde saçını yandan ayırırdı, bir de küçük bir bıyık bırakmıştı. Sonraları saç ayrımından da bıyıktan da vazgeçmişti, babam dış görüntüsünü arada sırada değiştirmeyi seven biriydi. Şimdi baktığımda, babamın dış görüntüsünün, her zaman aynı aralıklarla değiştirilmek koşuluyla, çağa ayak uydurduğunu görüyorum. Babam artık hayatta değil.

*

Sevgili dostum.

Hayat, kılıç dişli bir kaplandır. Yok, bundan firarda olduğum anlaşılmasın, öyle denemez. Gel gelelim trende karşımda oturan şu ufak tefek, güler yüzlü yaşlıca adam az önce öyle bir hata yaptı ki, korkularımı doğruladı. Grevesmühlen’e giden trende yolculuk yapıyor olmasına karşın, bu trenin ne zaman geleceğini sordu.

Adam Hagenow’dan beri dikkatimi çekiyor, aslında Güstrow’dan beri ya da etraflıca düşünürsem ta Schwerin’den beri. Oysa gözüme batanlar önemli şeyler değil, fotoğrafa bir şekilde uymayan küçük tutarsızlıklar sadece. Daha doğrusu ortada bir şey yok, ama sonra bakıyorum da, aslında çok şey var. Örneğin adam şapka takmış ve bunu insanın gözüne gözüne sokuyor, bu şapkadan bir şey bekler gibi sanki; hem de hiç şapka takılmayan bir zamanda.

Bekleme salonunda başında şapka var örneğin.

Tren yeniden hareket etmeden önce, bir şişe bira içmek üzere Hagenow istasyonunun bekleme salonuna girdim, sıralanmış onca kafa üzerinden o erkek şapkasını gördüm. Eh haliyle kuşkulandım.

Şunu herkes bilsin: Akıl hastası değilim, kuruntularım da yoktur. Kuşkulanıyor olmam mantıklı bir esasa, yani içgüdülerime dayanıyor. İçgüdülerim olmasaydı buraya, bulunduğum bu yere kadar gelemezdim. Hiç değilse canlı olarak gelemezdim.

Hagenow’da henüz kapıyı açar açmaz hissetmiştim; bu insanların hepsinin olmazsa olmazları şu bira kokusu ve birkaç parça zavallı pılı pırtıdan oluşan karışım, dikkatimden kaçmamıştı. Hissettiklerimin, içime doğan şeylerin ne olduklarını hiçbir zaman tam olarak söyleyemem. Şapka aslında önemsiz bir giysi parçasından başka bir şey değil, bira rengi tabelalar, tezgâh, “peronlara gider” tabelası da kasvetli, ancak ölümcül değil. Adam muhtemelen yaptığı bir hareketle –hem belki bu hareket yanında oturanlara yönelik– bir şeyi gösterir gibi! Ufak tefek bir adam ve her defasında, ufak tefek ve koyu renkli giysiler içindeki bu adam bir şeye işaret ediyor.

Yolculukta yanıma asla eşya almam, çantam ya da şemsiyem yoktur, olsa olsa bir paltom vardır, onu da omzuma atarım. Yani ne zaman istesem masadan kalkar ve seyahat edebilirim ya da gazete bayii ile yaptığım sohbeti keser, aklıma estiği anda Kopenhag’a giden ilk trene atlayabilirim. Tek ihtiyaç duyduğum şey paradır, göğüs cebimde şöyle bir binlik illa olmalı. Hayır, asla kredi kartı kullanmam, önceden belirtmiş olayım, bu kartlar hayati tehlike demektir. Şunu da önceden belirtmiş olayım, ansızın Liège’e de gidebilirim.

Sonuçta neden ürktüğünü kendi de bilmeyen Trakehner tayı gibi (acaba kepçeli iş makinelerinden mi korkar?) içgüdüsel olarak ürküyorum. Kendimi güvende hissetmemin yolu şu: Saat 12.30’da –yani sekiz dakika içinde kalkacak olan– tarifeli trene binmek ve Bärlang, Schwante, Grevesmühlen ve daha yol üzerinde nereler varsa hepsinden geçerek Lübbe’ye gitmek.

Ancak yine de adam da trene binmiş midir, birinci ya da ikinci vagona oturmuş mudur, emin olamıyorum. Bunun üzerine kalkarak üçüncü vagona gidiyorum, tren Grevesmühlen istasyonuna girerken de dördüncü vagona geçiyorum, yok, en iyisi inmek.

Hiç duraksamadan trenden iniyorum.

Bir anneye, rüzgârdan sallanan uzun çiçek saksılarının altından el sallıyorum, kadın şaşırıyor. Peronda duran birkaç tanıdığa uzaktan el sallıyorum, onlar da şaşırıyor. Sonra, tuvalete gidebilmek için ani bir kararla bir sokağa sapıyorum. Önden girip, arkadan çıkıyorum. O arada rezervuarı iki-üç kez çekiyorum, tuvaleti, örneğin kadın tuvaletini kullanıyormuşum havası uyandırıyorum. Kulağa tuhaf geliyor, ancak bir yere kendimi dahil etmek, üstelik çok zor koşullarda on dakika boyunca orada oturmak benim erdemlerimden biridir. Bir yerde okumuştum; korku, tehlikeyi gördüklerinde kaçan hayvanların erdemiymiş. Bence en soylu erdemleri olmalı, çünkü yaşamlarını kurtarıyor. Bugüne kadar benimkini de korudu, daha doğrusu Grevesmühlen’e kadar.

Tabeladan anladığım kadarıyla, dışarıda beni yağmurdan ıslanmış Otto-Grotewohl caddesi bekliyor, demek ki caddenin adı hâlâ aynı. Sosis büfesi kapalı, caddelerde kimseler yok. Ama dur, şu karşıda Käthe tek başına yürüyor, beni görmedi (ben de onu görmedim), zaten şemsiyesini ters döndüren bu şiddetli rüzgârda nasıl görecek ki, renkli gözlü kızcağız solgun ve çelimsiz görünüyor. Adını elbette bilmiyorum, ancak o bir Käthe. Yağmurdan ıslanmış bomboş Otto-Grotewohl caddesinde beni gördüyse, Butte Beerbohm sanmıştır. Bu işler böyle yürür çünkü.

Hava soğuk, üşüyorum, kendimi pek iyi hissetmiyorum, yürürken yani. Belki de trenden inmemem gerekirdi, ya da peronun karşı tarafından gizlenerek inebilirdim. Ah bu belirsizlikler, kocaman yağmur bulutları, yerdeki su birikintileri, uzaklardan havlayan şu köpek…

Derken şu mucize.

Caddenin en sonunda, Augusten caddesiyle kesiştiği noktada, sağa doğru bir altgeçit başlıyor. Aslında bu altgeçit Augusten caddesine bağlı. Altgeçit dedikleri, her yeri fayansla kaplı, istasyonun altından geçen bir boru; iki ucunda dik, taş merdivenler var, şimdilerde artık böyle altgeçitler yapılmıyor. Dış cephesi kiremit kaplı karşıdaki uzun yatay bina, istasyon şefliği; bu hava koşullarında kırmızı büyük bir süngere benziyor. Altgeçidin öbür ucundaki merdiven doğrudan bu binanın duvarının önüne çıkıyor, bunu buradan görmek mümkün. Loş tünelin içinden geçerken, karşımdan birilerinin gelip gelmediğini tam olarak seçemiyorum –insanın burada intihar etmesi işten bile değil–, karanlık yetmiyormuş gibi kafamın tam üzerinde bir tren gümbürdüyor, şartlar hiç bu kadar uygun olmamıştı.

Derken biraz geri çekilince görüyorum, insanın önünden yürüyüp gittiği fayans kaplı duvarda bir niş var, nişin içinde de bir kapı: Üzerinde İst. W4 yazılı, ancak hiçbir şekilde ışıklandırılmamış olduğu için önünden geçerken görünmüyor. Görünse bile, İst. W4 de ne demek?

Ben kapıyı açarken başımın üzerinde bu kez karşı yönden gelen tren gümbürdüyor. Sonra, o kapının ardında uzanan koridor boyunca gümbürdemeyi sürdürüyor. Yukarıya doğru birkaç basamak var, sonra otuz metre kadar dümdüz gidiyorum. Belli, “istasyon şefliği” burası ve ben buraya bodrum kapısından girdim; o uzun yatay bina şimdilerde ambar ya da depo olarak kullanılsa da, adına hâlâ istasyon şefliği deniyor. Rayların arkasında kalan bölüme, mesken olarak kullanılan birkaç yeni bina inşa edilmiş. Bunu nereden mi biliyorum? Durun, acele etmeyin. Şimdi önümde upuzun bir yol var; koridorlara grimsi yeşil tonda, omuz hizasında biten şu bildik devlet dairesi badanası yapılmış, ne var ki koridorun sonundaki pencerelerin önüne büyük saksı çiçekleri yerleştirilmiş. Bir deneme yapılmış diyelim, yine de yeni koşullara uydurulmuş.

Ayak seslerimin yankılandığı koridordan geçerken kimsenin dikkatini çekmiyorum. Biri beni görecek olsa, muhtemelen Butte Beerbohm sanacak. İyi bari.

Alet deposu üçüncü katta, merdivenin hemen yanında. Burasının alet deposu olduğunu, nispeten dar olan kapısının üzerindeki kare şeklindeki minik pencereden anlıyorum. Üzerimdeki anahtarla bu kapıyı açıyorum ve: sıcaklık, sıcaklık, huzur, huzur, çay rengi bir ışık.

Süpürge dolabına hoş geldim.

Evimdeyim şimdi.

Bir mucize mi bu? Evet, öyle! Kendime hoş geldin demek için, cam sürahide içimi çok zevkli olan bir Glenfiddich hazır ettim. Hoş duygular yaşamak için. Çok seçkin bir ağaçtan yaptırdığım ahşap masa usulca aldığı nefesle çevreye tarçınımsı bir koku yayıyor. Akşam olmuş. “Hotel Costes”ten usul bir melodi yayılıyor; bundan söz etmeden geçemem. Bu, anlatılması çok zor, kahverengi kadifeden bir tango, vay, vay, vay.

Eşya deposu yolumu gözlemiş. O bunu hep yapar, kendiliğinden başlayan tangosuyla her zaman ve her yerde beni bekler.

(…)

 

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.