Roman Tütün İşçileri – Egemen Yılgür

 

“Egemen Yılgür sosyolojik bir yaklaşımla, sosyolojinin güzergâhında ve “sosyolojik tahayyül” ile emek tarihinin az bilinen, kendi ifadesiyle “kayıp” sayfasına bakmaya çalışıyor. Yılgür netameli bir iş yapıyor: Roman, amele ve komünist olarak kat kat “damga”lananların siyasallaşma öyküsünü sosyolojinin sağladığı imkân ve aletlerle anlatmayı deniyor. Geç-peripatetik toplumların özel bir örneği olarak Roman tütün işçilerinin toplumsal varlıkları ve siyasal etkinlikleri tarihsel ve sosyolojik temelde ele alınıyor. Yılgür, Roman ve Çingene algısıyla küçümsenen, amele ve komünist olarak mimlenen Roman tütün işçilerinin toplumsal ve tarihsel varlıklarını zengin yazılı kaynaklara, kapsamlı ve uzun soluklu saha çalışmaları ile ulaştığı kaynak kişilere dayanarak kayıt altına almaya çalışılıyor. Emek çalışmalarının çok disiplinli bir alan olduğu malum… Yılgür’ün kitabı bunun yeni ve güçlü bir örneği olarak karşımıza çıkıyor…” Roman Tütün İşçileri’nden okuma parçası paylaşıyoruz.

Balkanlarda Siyasallaşma Dinamikleri ve Tütün İşçilerinin İlk Siyasallaşma Deneyimleri

Kıvılcımlı’nın daha önce paylaştığımız “Müslüman-Hıristiyan” mücadelesinin Osmanlı İmparatorluğu’nda temel toplumsal katmanlaşmayı oluşturduğu ve diğer sınıf çatışmalarının önüne geçtiğine ilişkin değerlendirmesine tütün işçilerinin siyasallaşması meselesine değinirken yeniden anımsamak oldukça yararlı olacaktır. Zira Roman tütün işçilerinin politikleşmelerini mümkün kılan siyasal atmosfer, Balkanlardaki genel toplumsal mücadeleler ve uluslaşma süreçleri içinde yaşanan süreçlerin Selanik örneğinde karşımıza çıkan özel bir biçimi olarak değerlendirilebilir.

Quataert, ulusal meselenin –yazarın bu tespitini Kıvılcımlı’nın gönderme yaptığı tarihsel arka planla bağlantılı olarak düşünmek yerinde olacaktır– emeğe ve sosyalist değerlere ilişkin öncelikleri geride bıraktığı Selanik’te, işçi örgütlenmeleri ve sosyalist geleneğin olası ulusal ayrışmaların önüne geçme noktasında bir rolü olduğunu vurgular.  Selanik bir taraftan son derece karışık bir etnik yapıya sahiptir. Sefarat Yahudileri, Rumlar, Bulgarlar, Makedonlar, Müslümanlar, Sabetayistler ve sayısız başka halk topluluğu bu bölgede yaşamaktadır.  Tüm bu gruplar içerisinde işçi hareketleri ve sola açıklık itibariyle en mesafeli görünen grup Müslüman Türklerdir. Haupt, 1910’a kadar sosyalist fikirlerin Türk-Müslüman nüfus arasında hemen hiçbir etkisi olmadığının altını çizer.  Oysaki aynı dönemde imparatorluğun diğer etnik unsurları, uzunca bir süreden beri bu fikirlerle temasa geçmiş ve bu fikirler doğrultusunda çeşitli örgütlenmeler meydana getirmiş durumdadırlar. Haupt bu noktada Taşnaksutyun ve Hınçak Ermeni partilerinin 1886 yılından beri Enternasyonal kongrelerine katılıyor oluşunu örnek gösterir.  Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki sosyalist militanların ağırlıklı olarak Ermeniler, Bulgarlar, Makedonyalılar, Rum ve Yahudilerden oluştuğunu söyleyen Dumont ise Müslümanların çoğunluğunu oluşturduğu sosyalist grupların ancak 1908 Devrimi sonrası kurulabildiklerini ifade eder.

Dumont, Müslüman olmayan unsurların Batı ile kurdukları daha yakın ilişkilerin yanı sıra “radikal ideolojilerin gelişimi için son derece elverişli bir zemin oluşturan güçlü ulusal akımlara” dayanmalarının bu noktada belirleyici olduğunun altını çizer.  Bu düşünce hiç de haksız sayılmaz. Zira 1908 öncesi çeşitli sosyalist ve sendikal örgütlenmeler genellikle etnik ya da dinsel ayrımlar temelinde kurulmaktadır.  Özellikle Rum işçiler milliyetçi hareketlere daha açık durumdadır. 1910 yılında Sosyalist Enternasyonel Başkanlık Kurulu’na sunulan bir rapora göre İstanbul, Selanik, Kavala, Drama ve İskeçe’deki Rum örgütleri birbirinden kopuk durumda ve Rum milliyetçilerinin etkisi altında bulunmaktadırlar.  Kıvılcımlı’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Müslüman-Hıristiyan çelişkisinin dinler savaşından öte bir anlam taşıdığına ilişkin göndermeleri bu noktada özellikle anlam taşır. Bir bütün olarak İslam unsurların karşısında ikincil konumda olan Müslüman olmayan unsurlar; öncelikle yeni ulusal kimlikleriyle bu duruma karşı mücadele ettikleri sırada, Müslüman “ayaktakımı”; imparatorluğun yönetici elitlerinin yanında saf tutmaktadır çünkü sahip olduğu ayrıcalıklardan vazgeçmek istememektedir.  Bununla birlikte Kıvılcımlı, 1908 Devrimi sonrasında bu tablonun değiştiğini söyler. Ne var ki Kıvılcımlı’ya göre bu tavır değişikliği Müslüman “ayaktakımının” kendi “bilinçliliği” ile yaptığı bir seçimden ziyade iktidara gelen yeni elitlerin onu etkileme yönünde eski elitlere göre daha iyi araçlar kullanabilmesinin bir sonucudur.  Kıvılcımlı bu noktada İttihat ve Terakki’nin Müslüman hamallar arasında son derece etkin olan propaganda aygıtına dikkat çeker.  Demek ki en azından Kıvılcımlı’nın bakış açısından, 1908 sonrasında siyasal ve sendikal hareketlilikler içerisinde giren “Müslüman” ve özellikle de “Müslüman-Türk” unsur esas itibariyle yönetici elitlerle olan ittifak ilişkilerini sürdürmeye devam etmektedir.

Bu noktada tütün işçileri içinde önemli bir ağırlığı olan Yahudilerin, genel olarak dönemin sol ve işçi hareketinde etkin olduğunu da anımsamakta fayda vardır. Zira en azından başlangıç itibariyle Yahudilerin başını çektiği yapılar, diğer Müslüman olmayan unsurların örgütlenmelerinden farklı olarak dar ulusçu bir söylem kullanmamışlardır. Selanik Yahudileri, özellikle Selanik merkezinde görünür bir ağırlığı sahiptirler. 1900 yılı başlarında Selanik Merkez kazasında yaşayan 90 bin kişinin 45 bini Yahudi, 30 bini Müslüman, kalanı da Rum ve Frenk mahallelerinde yaşamlarını sürdürmektedirler.  Dumont ise 1910 yılı itibariyle 60.000 Sefarat Yahudisi ve 20.000 Sabetayist’in şehirde son derece belirgin bir etkinliği olduğunu ifade eder.  Dumont, Sabetayistlerin belediye işlerinde etkili olduklarını, kontrol ettikleri mason locaları ve klüpler üzerinden şehir üzerinde önemli etkinlik sağladıklarını ifade eder.  Yine 20. yüzyıl başlarında Makedonya’yı dolaşan Abbott ise Osmanlı istatistiklerinin güvenilir olmadığını, bizzat bir Osmanlı memurunun Selanik’te yaşayan Yahudilerin sayısının 90.000 civarında olduğunu kendisine söylediğini ifade eder.  Nüfuslarıyla ilgili gerçek ne olursa olsun, ticaret ve sanayi bu bölgede büyük ölçüde Yahudilerin elindedir. Yine merkezdeki tütün işleme atölyelerinde, ulaşımda, küçük sanayide ve matbaa işlerinde çalışan işçilerin büyük bölümü Yahudi’dir.  Yahudi işçiler aynı zamanda işyeri tabanlı toplumsal hareketlerde başı çekmekte, bu durum sık sık işverenler ile Yahudi işçilerin karşı karşıya gelmesine neden olmaktadır. 1912 Aralık ayında Hasan Akif isimli bir “Müslüman (dönme)” işveren, kurumunda Yahudi işçileri çalıştırmayacağını açıklar. Bundan sonra fabrikasına Yunanlı işçileri alacaktır. Ne var ki işler beklediği gibi gitmez, Türk ve Yunanlı işçiler Yahudi arkadaşlarıyla işbirliği yaparlar.  Yine 1914 yılında yapılan büyük tütün işçileri grevi sırasında, işveren Yahudi kızların grevlerini kırmak için işe alınan Türk ve “Çingene” kızlarını almış, bunun sonucunda Yahudi işçilerle diğerleri arasında sorunlar yaşanmıştır.

Yahudi işçilerin ve genel olarak Yahudi halkının politik eğilimlerinin anlaşılması bağlamında, Dumont, Selanik Yahudilerinin Balkan statükosuna bağlılıklarının altını çizer. Özellikle ticaretle uğraşan Yahudiler, Büyük Bulgaristan veya Büyük Yunanistan’ın kurulmasıyla, ticaret sahasında yaşanacak parçalanmalarda hiçbir çıkar görmemektedirler.  Buna bağlı olarak imparatorluğun Abdülhamid dönemindeki sınırlarını korumasından yanadırlar. Yahudi halkının daha geniş kesimlerini ilgilendiren ve onları imparatorluğun bütünlüğünü koruma çizgisine yaklaştıran bir diğer neden ise güvenlik kaygılarıdır. Dumont, Selanik Yahudilerinin, olası bir yönetim değişikliği halinde bir katliam dalgasına hedef olabileceklerinden çekindiklerini ifade etmektedir.  Bu kaygıların haklılığı Selanik’in Yunanistan tarafından işgalinin ardından ortaya çıkacaktır. Yunan ve Bulgar ordularının şehre girmesinin ardından Yahudilere dönük yerli Rumlar tarafından çeşitli baskı hareketlerine girişilir.  Yine Haupt’a göre bu kaygılarla Yahudiler genel olarak ulusal hareketler ve hatta siyonizmden dahi çekinmektedirler.  1905’den 1912’ye kadar Filistin’e ancak 1.000 göçmen gitmiş, Sefarat Yahudileri büyük kitleler halinde Osmanlıcılığa kaymışlardır.  Selanik’in istilasının ardından yaşanan baskılar ise Yahudiler arasında siyonizme dönük bir ilginin uyanmasına neden olacak, hatta “Yahudi işçi sınıfının iki düşman gruba bölünme” tehlikesini de beraberinde getirecektir.

Küçükaydın, ulusun henüz tam olarak dil ve etnisiteyle özdeşleşmediği bir dönemi olduğunun ve bu dönemde Yahudilerin, dini kişinin özeli olarak tarif eden ulusçu ideoloji sayesinde belli bir rahatlama yaşadıklarının altını çizer.  Yine Küçükaydın’a göre kendilerini gettodan kurtaran bu yeni düzenin etkisiyle, dönemin Yahudileri kendilerini “burjuva devrimci” ya da “sosyalist” olarak ifade ederler. 1848 devriminin, ulusun dille tanımlanması noktasında bir eşik olduğunu ifade eden Küçükaydın, bunun arkasından Yahudi aydınlarının tepki olarak siyonizmi geliştirdiklerini vurgular.  Buna rağmen 1917 Ekim Devrimi’ne kadar siyonizm ve sosyalizm Yahudi aydınları arasındaki iki rakip ideoloji olarak varlığını koruyacaktır. Troçki’nin Sofya’daki bir Yahudi mahallesinde rastladığı iki kafenin isimleri, tam da Küçükaydın’ın işaret üzere siyonizm ve sosyalizmin iki rakip ideoloji olarak Yahudi halkının içine yaşamakta olduklarını gösterir: “Siyon Taverna ve Kahvehanesi” ile “Enternasyonal Kahvehanesi.”  Troçki’ye göre bu yoksul insanların kimileri kurtuluş umutlarını kurulacak olan “Siyon Krallığına” bağlamışlarken, kimilerinin umuduysa “Sosyalist Enternasyonal”dir.

Haupt, bu biçimde kapsayıcı bir ulus düşüncesinin Selanik’teki Yahudi sosyalistler için Osmanlıcılığa tekabül ettiğine işaret etmektedir. Laik ve merkeziyetçiliğin azaltıldığı bir devletin “çağdaş” bir “Osmanlı Milleti” yaratacağına inanmaktadırlar.  1908 Devrimi’ne ilişkin dönemin Yahudi sosyalistlerinin değerlendirmeleri bu bakış açısını son derece net bir biçimde yansıtmaktadır:

“Avrupa’da gizli faaliyet gösteren ve sosyalistlerin de desteğini kazanan bir grup Genç Türk bu devrime gebe olan toplumsal durumu değerlendirmeyi bildi. Makedonya ve Ermenistan devrimci komitelerinin ve de liberal fikirli üstlerine bağlı kalabalık bir asker topluluğunun yardımlarıyla 23 Temmuz 1908’de devrimci bir darbeyi gerçekleştirdiler. Meşrutiyet’i ilan edip Osmanlı ulusunun sınıflarını kurtardıktan sonra idareyi ele geçirdiler.”

Bu zemine uygun bir biçimde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudi sosyalistler, Rum ve Ermeni muadillerine göre en azından başlangıçta milliyetçilikle aralarına çok daha keskin bir çizgi koymuşlar; sosyalist projelerine etnik ve dinsel temelde daha kapsayıcı bir içerik kazandırmışlardır. Bu çerçevede Yahudi sosyalistler tarafından 1908 Devrimi sonrasında kurulan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, işçiler arasındaki etnik örgütlenme açmazını aşmaya çalışır. Federasyona farklı etnik gruplardan işçilerin, federasyon bünyesinde federatif bir temel-de bir araya gelmeleri amaçlanmaktadır.  Örgütün yöneticileri bu yaklaşımlarını şu sözlerle ifade ederler:

“Osmanlı milleti aynı topraklar üzerinde yaşayan, her biri farklı dil, kültür, edebiyat, töreler ve niteliklere sahip çeşitli milletlerden oluşmaktadır. Bu etnik ve filolojik nedenlerden ötürü bütün milliyetlerin dil ve kültürlerini feda etmeksizin katılabilecekleri bir örgüt kurmanın daha yerinde olacağını düşündük. Ve de herkesin aynı sosyalist ülke için çaba harcarken kültür ve kişiliğini bağımsızca geliştirebilmesini istedik.”

“La Federation Socialiste Ouvriere de Salonique”in üyeleri arasında Sefardik Yahudilerinin yanı sıra Bulgar ve Makedonlar da bulunmaktadır.  Ayrıca etnik özellikleriyle ilgili herhangi bir bilgi bulunmasa da federasyona üye olan Müslüman sosyalist bir gruptan da bahsedilmektedir.  Bu grubun etnik özelliklerinin ayrıntılı bir biçimde ifade edilmemiş olması, büyük bir şansızlıktır. Zira Roman tütün işçilerinin politikleşmesi sürecinde son derece etkin olmuş olması muhtemel olan bu kurumlarda Romanların varlığı ve diğerleriyle ilişkilerine dair yazılı kayıtlara ulaşılması, bu sürecin analizini büyük ölçüde kolaylaştıracaktır. Neyse ki daha sonra göreceğimiz üzere kimi sözlü anlatılar bu konuda yazıların belgelerin yokluğundan ileri gelen boşluğu kısmen doldurmaktadır.

1912 yılında Yunanistan Makedonya’yı işgal edene kadar, Federasyon, Osmanlı’nın en önemli sosyalist kuruluşu olarak kalmıştır. 1910 yılı itibariyle federasyon bünyesinde 14 ayrı sendika bulunmaktadır.  Daha önce de belirtildiği üzere federasyonun Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğiyle ilgili dönemin kimi başka sosyalistlerince paylaşılan bir görüşü bulunmaktadır. Başlangıçta eşitlik temelinde kurulmuş bir Osmanlı vatandaşlığı olarak ortaya çıkan bu yaklaşım, imparatorluğun içindeki farklı halkların eşit temsilini amaç edinen bir yapı olan federasyonun 1908 Devrimi’nin hemen sonrasındaki kısa süren özgürlük ortamında doğuşuyla ilişkili olarak ele alınmalıdır.  Ne var ki, çok geçmeden İttihat ve Terakki’nin Türkçülüğe kayması bu yöndeki umutların ortadan kalkmasını beraberinde getirecektir. Federasyon yöneticilerine göre tarihsel koşullar ilk kez farklı “ırkları” kapsayan bir Osmanlı milliyetçiliğinin ortaya çıkmasının mümkün kılmışken İttihat ve Terakki’nin karmaşık politikaları bu ihtimali ortadan kaldırmaya başlamıştır.  İttihatçılar beklenen yenilikleri yapmak yerine “eski durumlarını koruma-ya” ve “Türk unsuruna hoş görünmeye” çalışmaktadırlar.  Hükümetin farklı halklar arasındaki kini yatıştırmak yerine yükselten politikaları sonucunda Rum ve Türk “burjuva önderlerinin” milliyetçi önyargıları işçi örgütleri içerisinde yer etmekte ve “sosyalist mücadelenin” işi zorlaşmaktadır.  Diğer taraftan federasyonun kurucularından ikisinin, devrimin ardından yeniden açılan Türk parlamentosunda kurumlarını temsil etmeleri meselenin en azından ilk zamanlarda büsbütün ümitsiz görünmediğini ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak Selanik ve Balkanlar genelinde sosyalist ve sendikal hareketlerle ilgili olarak çizilen bu tablo hareketi sürükleyen farklı dinamiklerin varlığını ortaya koymaktadır. “Müslüman-Türk” unsur, hâkim millet olarak sahip olduğu ayrıcalıklar nedeniyle bu hareketlere uzun bir süre mesafeli davranmıştır. 1908 sonrasında Müslümanların çoğunlukta olduğu kimi sendikal ve sol temelli hareketlerin gelişimi ise iktidara gelen yeni hâkim grubun bu alana dönük organik müdahalelerinden bağımsız ele alınamaz. Her halükarda sendikal ve sol hareketlerin bu dönem itibariyle temel dinamiği Müslüman olmayan unsurlar olmuştur. Bunların arasında Ermeni ve Rum unsurlar özellikle ulus devlet projelerini sahiplenen milliyetçi akımların etkisine açıkken, Yahudiler diğer halkların çoğunlukta oldukları coğrafyalarda kurulacak ulus devletlerin kendilerine zarar vereceğini bilerek seküler ve âdem-i merkeziyetçi bir Osmanlı milleti projesine yakın durmaktadırlar. Bu temelde Yahudi işçilerin başını çektiği, Selanik’in merkez bölgelerinde kurulan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu farklı kökenlerden işçileri bir araya getiren çok uluslu bir çatıyı amaçlamış ve kısmen de olsa başarılı olmuşlardır.

Makedon sosyalisti Vlahof Efendi’nin anılarına bakılacak olursa, 1911 yılı itibariyle Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu önemli bir etkinliğe ulaşmış, Serez, Drama, Kavala gibi bölgelerdeki Rum ve “Türk”  işçilerinin örgütlenmesi başarılabilmiştir.  Bu tablonun karşısında Balkan Savaşı’nı izleyen sü-reçte tüm kesimlerde artan milliyetçiliğin “enternasyonalist” bir perspektifi imkânsız kılan tazyiki bulunmaktadır. Türk unsur giderek artan bir biçimde Osmanlıcılık yerine Türkçülüğe sarı-lırken, Müslüman olmayan unsurlarda ulus-devletçi milliyetçi anlayış belirginleşmekte, Yahudiler arasında Siyonizm, sosyalizme rakip bir alternatif anlayış olarak her geçen gün biraz daha zafere yaklaşmaktadır. Tüm bu olumsuz faktörlere rağmen farklı etnik gruplar ve dinlere mensup halkları bir araya getirmeyi amaçlayan yaklaşım, uzunca bir süre etkinliğini Selanik’in farklı bölgelerde korumuştur. Roman tütün işçilerinin, prekapitalist toplumsal tabakalaşmaların yadigârı olan kadim önyargıların hışmına uğramaksızın sol yapıların bünyesinde yerlerini alabilmeleri ve daha da önemlisi aktif bir biçimde siyasallaşabilmelerinde hiç şüphesiz ki bu yaklaşımın son derece önemli bir rolü olmuştur.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

1982 yılında İstanbul’da doğan Egemen Yılgür 2005 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. 2008 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Sosyoloji ve Metodoloji bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamlayan Yılgür’ün yüksek lisans tezi İletişim Yayınları tarafından Nişantaşı Teneke Mahallesi: Teneke Mahalle Yoksulluğundan Orta Sınıf Yerleşimine adıyla kitaplaştırıldı. 2014 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Sosyoloji ve Metodoloji bölümünde “Geç-Peripatetik Roman Tütün İşçilerinde Ücretli İstihdam ve Politizasyon Deneyimleri” başlıklı teziyle doktor unvanı aldı. Peripatetik topluluklar ve kent yoksulluğu alanlarında yazdığı makaleleri çeşitli ulusal ve uluslararası yayınlarda yayınlandı. Yayınlanmış yedi, yayına hazırlanmakta olan iki çeviri eseri olan yazar, güncel kent yoksulluğu ve kent yoksulluğunun tarihsel boyutları ile ilgili çalışmalarını sürdürmeye devam etmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.