Romanımla Sana Bir Ses… – Ömer Madra

 

““Bak, öyle bir roman yazacağım ki, içinde herkes ve her şey olacak. Daha doğrusu, hem hiçbir şey olmayacak, hem her şey olacak.” “Niye illa her şey olacak? Belli bir konuyla kendini sınırlasan olmaz mı?” Oğuz bir an düşündü. “Olmaz,” diye kestirip attı sonra. O arada cevabı bulmuştu. “Olmaz, çünkü bende bir Türk olarak uzmanlaşamama hastalığı var.” Acıklı bir sesle devam etti: “Biliyor musun, keşke ‘genel cerrahi’ gibi ‘genel kültür’ diye de bir uzmanlık dalı olsaydı. Yok işte, Allah kahretsin!… Onun için, romanda her şeyden biraz olacak çaresiz.”” Romanımla Sana Bir Ses…’ten okuma parçası yayımlıyoruz.

Odanın kapısı hafifçe vuruldu. Ardından da usulca aralandı. Oğuz başını kaldırıp soran gözlerle baktı: Annesinin yeşil gözleri. O tanıdık koku odaya yayılıverdi. Çok hafif, ama kadınsı ve belirgin. Eskiden olmuş bir sürü özel şeyi aynı anda hatırlatan… Kadın bir süre onu süzdü gülümseyerek. O da gülümsedi ve bekledi.

“Nasıl gidiyor?”

Söylemek istediği başka bir şey var, ama beklemek gerek. Bırak o söylesin.

“İyidir. Neden sordun?”

“Hiiç… Bir yoklayayım dedim.”

Bir süre daha geçti.

“… Cüneyt Bey’le kızı geldiler. Hani sana bahsettiğim kız var ya, o… Sen de gelip biraz oturmaz mısın bizimle?”

Hafifçe yüreği çarptı, içerde, salonda oturan güzel bir kız! Yirmi iki yaşında. Evlenip ayrılmış. Bakire değil! On iki metre ötede. Orda! On iki metre sonra büyük bir macera başlayabilir. Müthiş bir macera! Neden olmasın?

“Hayatta olmaz. Fecî çalışmam lazım. Pazartesi matematiğe giriyorum. Arkasından da tarih var. Yahu, ben her gece sabahlasam mı diye düşünüyorum, sen de gelmiş şey diyorsun… Kız güzel mi gerçekten?”

Annesi güldü: “Valla, çok hoş bence…” Sonra hızlı hızlı konuştu: “Bak, beş dakika bir çay içersin bizimle. Sonra da ‘Kusura bakmayın, çalışmam lazım’ der kalkarsın istersen…”

“Canım, benim için gelmediler ya bunlar. Hem şimdi matematik havamdayım. Gelemem.”

“Peki, sen bilirsin,” dedi annesi. “Biraz pencere aç bari, çok duman olmuş burası.” Kapıyı yine usulca örttü arkasından. Kokusu odada asılı kaldı.

Oğuz kalemi bırakıp sandalyesinden kalktı, ellerini ceplerine sokup odada dolanmaya koyuldu. Bir ara pencerenin kulpuna uzanacak oldu, sonra hemen vazgeçti ve voltasına devam etti. Derken durdu, yatak olarak kullandığı divanın altına eğildi. Oradan çıkardığı plastik topu hızla duvara fırlattı. Aynı anda kendi de bir uçuş yaparak, duvardan dönen topu “bloke etti” ve onunla birlikte divana düştü. Şâhâne bir plonjon!

Sonra kalktı. Çalışma masasının karşısındaki aynaya bakarak saçlarını fırçaladı eliyle ve odadan çıktı. Koridorda güvenli adımlarla yürüdü. Salondan sesler geliyordu: Cüneyt Bey’in davudî konuşması, annesinin onu onaylayan mırıltısı ve birden hepsini bastıran çıngıraklı, şuh bir kahkaha. Bu Nevra herhalde. Nevra. Ne biçim isim. Osmanlıca ne demekse artık. Babası koymuş olmalı. Sanatçı kaprisi işte. Sesler yaklaştı, netleşti ve birden kesildi: Oğuz salona girmişti. İki adımda kızın önüne vardı, elini sıktı ve gözlerine inanamadı: Upuzun siyah saçlar, harikulade bir yüz, gri gözler ve mevzun bir vücut! Ağır ağır döndü, Cüneyt Bey’in de elini sıktı. Çok kibardı; içindeki fırtına, kıpırtısız yüzünden asla dışa yansımıyordu. Sonra her şey olağan seyrini aldı. Gündelik, alabildiğine sıradan konuşmalar yapılırken bile, kızın kendisini ilgiyle seyrettiğini, ona hiç bakmadan biliyordu Oğuz. Ayrıca o ağır, genizden gelen konuşma tarzıyla herkesi etkilediğini de biliyordu. Sohbeti büyük bir ustalıkla kitaplara ve edebiyata sürükledi. Kendini en rahat hissettiği alana yani. Az sonra meydana gelen gelişme ise Oğuz’u bile şaşırttı. Kızla aralarında kurulan uyum inanılır gibi değildi: Ezberde aynı dizeler; aynı ince noktalara takılmalar; bayağılığa, çirkinliğe, küçük olana karşı aynı isyan!… Öteki insanlar yavaş yavaş silindi. Kalktıklarını kimse fark etmedi. Kendileri bile. Bir rüyada yüzer gibi yürüdüler. Oğuz’un odası. Raflardan rastgele çektikleri kitaplardan şiirler okudular. Yatağın üzerine oturup konuştular. Oğuz kalkıp pikaba çok yumuşak bir müzik koydu ve bu onları hem ayrı yerlere, hem aynı yere taşıdı. İşin şaşırtıcı yanı, gerek müzik konusundaki değerlendirmeleri, gerekse birer birey olarak müzikten etkileniş biçimleri aynıydı. Oğuz’un yüreği çatlayacak gibiydi. Bir anlık bir sessizlikten yararlanarak bütün cesaretini topladı ve sordu: “Herhalde pek çok kişiden duymuşsunuzdur ama on dokuz yaşında biri size çok güzel olduğunuzu söylemiş miydi daha önce?” Oldukça uzun ve çetrefil bir cümleydi bu, ama —Oğuz’un kendi yaşına yaptığı 1 yıllık ilave hariç— içtenlikle söylenmişti. Ve coşkuyla. Kız, bembeyaz dişlerini göstererek güldü. İkisinin, divan kenarında yan yana duran elleri, serçe parmakları hizasından birbirine değiyordu. Havadaki elektrik dayanılmaz hale gelmişti. Oğuz, son derece doğal ve yumuşak bir hareketle uzandı, elinin dışını kızın yanağında gezdirdi. Aynı anda da, önü alınmaz bir çekim gücüyle birbirlerine doğru eğilip öpüştüler. Ve Oğuz, yaşantısının en büyük aşkını yaşamaya başladı… Her gün buluşuyorlardı artık. Her fırsatta da yatıyorlardı. Uzun, sancılı sevişmeler… İçine yuvarlandığı bu girdaptan başı dönmesine karşın, Oğuz duruma tamamen hâkimdi. Fen derslerini bile idare ediyordu. Arkadaşlarına ise bir şey söylememişti tabii. Nâzım’dan aşk şiirleri fısıldadığını söyleyemezdi ya sevişirlerken. Sevişirlerken, olağanüstü bir uyum içindeydiler. Oğuz’un bu konudaki deneyimsizliği, safça erkekliği, sevişmenin romantizmini büsbütün canlandırıyor, tamamlıyordu… Sonra, yattıkları yerde sigara içiyorlar, şiirden, sanattan ve edebiyattan konuşuyorlardı mırıl mırıl, sonra gene heyecanlanıyor, gene sevişiyorlar, sonra da, yorgunluktan bitap, uykuya geçiveriyorlardı. Derken, geceyarısı, birinden biri mutlaka uyanıyor, ötekine dokunuyor, usulca uyandırıyordu onu. Gene hummalı bir sevişmeden sonra birbirlerinin kollarında yeniden uykuya geçiyorlardı… Bir gece, bir gece kulübünde sarmaşdolaş dans ederlerken, Nevra: “Hadi,” dedi. “Size gidip yatalım artık.” Oğuz da: “Aklımdan geçenleri ânında anlamakta üstünüze yok. Size her zaman biraz daha âşığım, biliyor musunuz?” dedi. (Bunca zaman sonra birbirlerine hâlâ “siz” diye hitap ediyorlardı ve bu da aşklarını sürekli canlı tutan bir başka öğeydi.) Hemen bir taksiye atlayıp eve geldiler. Sessizce fısıldaşarak Oğuz’un odasına süzüldüler ve kapıyı arkalarından kapar kapamaz üstlerindekileri yırtarcasına çıkartarak çılgınca sevişmeye koyuldular. Birbirlerinin içinde erimişlerdi.

Birden kapı vuruldu. Oğuz süratle toparlandı, döndü: Annesiydi.

“Ne yapıyorsun orda?”

Oğuz bir anda pençe pençe kızardığını hissetti. Elindeki topa şaşkınlıkla baktı. Sonra usulca divanın altına yuvarladı onu.

“Hiiç… Bir problem var da… Matematik problemi. Bir saattir düşünüyorum, bir türlü çözemedim.”

“İyi ya. Hadi biraz içeri gel. Ara vermiş olursun. Cüneyt Bey de seni soruyordu.”

“Anne! Lütfen rahat bırak beni… Bakalım, belki biraz sonra gelirim.”

Kapı yeniden örtüldü. Koku kaldı. Oğuz aynada kendi yüzüne daldı: Yer yer ışıldayan kumral sakallar. Küçük kıvrık bakır teller gibi. Sınav dönemi sakalı. “Biraz daha sarışın olsaydım, bırakırdım,” diye düşündü. “Biraz da daha gür olsalardı tabii.” Yine de fena değildiler aslında; bir hava veriyorlardı. Aynadan gözlerini ayırmadan bir sigara yaktı, içine derin bir nefes çekti. Sonra, dumanı dudaklarının arasındaki incecik delikten bir ışın gibi üfledi. Birkaç gün önce benimsenmiş yeni bir içiş tarzı. Kaşlarını kaldırdı, alnını kırıştırarak. Saçlarını eliyle taradı. Yüzünü aynaya iyice yaklaştırdı. Dişlerini göstererek sırıttı. Gülümsemeyi derhal sildi sonra yüzünden. Bu çirkinlikle nasıl çıkabilirim insan içine? Sakal bile kurtarmıyor. Ayaklarına baktı. Dikiş yerlerinden patlamış terlikler, içini çekti.

Pikabı kapatıp ışığı da söndürdükten sonra çıktı. Banyoya girdi, işedi. Saçlarını ıslatıp uzun uzun fırçaladı. Alnında başvermiş sapsarı sivilceleri perçemiyle örttü. Yürüdü. Sokak kapısının önünde terliklerini çıkarıp ayakkabılarını giydi, işaret parmağını çekecek gibi kullanıyordu. Parmağının sızısı arasında nefesini tutup salondan gelen sesleri dinledi. Cüneyt Bey’in tanıdık kalın sesiyle yaptığı bir espri. Annesinin ölçülü kahkahası. Gene espriyi anlamadı, herhalde. Konuşmalar bir süre yüksek tonda devam etti, gülüşmelerle karışık. Esprinin devamı. Oğuz, salon girişinin hemen yanında siper aldı, kimseye görünmeden durup bekledi. Yüreğinin çarpıntısı azalınca, birden girdi. Konuşmalar yarıda kesildi. Üç çift göz kendisine baktı. Oğuz bir şey göremedi, kimseye bakacak hali yoktu. Cüneyt Bey’in piposundan yayılan hoş tütün kokusunu içine çekti.

“Ooo, sonunda teşrif ettiniz demek,” dedi annesi. Sözde kendisine hitaben, ama aslında ötekiler için söylenmiş sözler. Oğuz gülümsedi. Gözucuyla kıza doğru baktı bir an, şimşek hızıyla. Vay canına, gerçekten güzelmiş. Kayıtsız bir tavırla yürüdü. Bedeninin üst kısmını futbol takımı kaptanları gibi hafifçe öne doğru eğerek elini uzattı: “Hoşgeldiniz.” Kız da oturduğu yerden elini uzattı. Bacak bacak üstüne atmıştı. Birbirine sıkıca dolanmış iki bacağı tek bir diyagonal çizgi oluşturuyor, yere değen ayağı bilekten kırılmış gibi bir açı yapıyordu. Oğuz bakışlarını kaçırdı.

“Bu ne hummalı faaliyet yahu!” dedi Cüneyt Bey, el sıkışırlarken. Babacan bir tavrı vardı. Yoksa “canbaba” mı? Kalın sesli, yakışıklı bir canbaba?

“Valla Cüneyt Bey, bu matematik canıma okuyor. Anlıyorsanız bir iki problem göstereyim size. Karşılığında ben de sizin paletlerinizi temizlerim.”

Bir iki gülüşme oldu. Oğuz da gülümsedi. Kendisinin farkındaydı.

“Aman sakın sakın!” dedi Cüneyt Bey. “Ben gösterirsem, bildiklerini de unutursun.” Yine gülüştüler.

“Ne içiyorsunuz?” diye sordu Oğuz, oturup bir sigara yakarken. Çok saçma bir soruydu. Kızın elinde bir balon kadeh, önündeki sehpada da “kanyak” şişesi vardı. Ötekilerin çay bardakları da daha tam boşalmamıştı.

“Ben evden kendi içkimi getirdim,” dedi Nevra. “Bundan başka şey içemiyorum da.”

“Ben de size katılabilir miyim?” dedi Oğuz. Annesine döndü: “Konukseverliğimize de diyecek yok doğrusu.” Tekrar kıza döndü: “Kadeh bizim mi, yoksa onu da siz mi getirdiniz?” Herkes güldü. Kız, kahkahasının sonunda dilinin ucunu dolgun üst dudağında gezdirdi. Oğuz gidip içerden getirdiği kadehe kanyak doldururken, annesinin soran bakışlarını üstünde hissetti. “Daha fazla çalışmayacağım bu akşam,” diye bir açıklama getirdi alelacele ve kanyak bir anda damarlarına yayıldı.

Cüneyt Bey, onun ders durumlarıyla ilgilendi. Oğuz, kendisini iyice alaya alan bir özet sundu. Kız hafif gülümseyerek onu seyrediyordu. Çelişmeli bir durum vardı ortada: Oğuz’un, kendisinden başka herhangi bir konudan söz edilmesine tahammülü yoktu. Şu ortamda ilgiyi sürekli üzerinde tutmasına yarayacak tek konu da, yaklaşan sınavlardı ne yazık ki. Mümkün olsa derhal unutup, bir daha sonsuza dek hatırlamayacağı sınavlar… Bir hafta önce, Hanri’yi, dostlukların insana yüklediği kaçınılmaz borç yükünden dem vurarak resmen eve kapatmış, kendisine zorla matematik öğrettirmeye kalkmıştı. Hanri, üç gün boyunca bir peygamber sabrıyla aynı problemleri tekrar tekrar gösterirken, Oğuz inanılmaz bir inatla hiçbir şeyi kavramamakta direnmiş, kavrayamadıkça büsbütün paniğe kapılıp büsbütün aptallaşmıştı. “Oğlum, mahsus mu yapıyorsun, beni delirtmek için?” “Vallahi Hanrocuğum, tam bir şimşek çakıyor, tam o anda da ipin ucunu kaçırıveriyorum.” Sonunda, o paniğin içinde Oğuz’un kafasında gerçekten bir şimşek çakmış, Lise Üç “Fen” matematiğini asla kavrayamayacağını bir anda kavramıştı. Hanri’nin Yahudi zekâsını bile hayran bırakan büyük buluşunu da işte tam o noktada ortaya attı: “Hanro, koçum benim, dinle. Ne yapacağız biliyor musun şimdi?” Hanri bilmiyordu. “Şimdi sen bana, imtihanda gelebilecek soruların bir listesini çıkaracaksın. Cevaplarını da yazacaksın güzelce. Ben de hepsini tek tek ezberleyeceğim. Hadi bunun şerefine bir kadeh bir şey içelim şimdi.” Hanri’nin aklıselime dayanan tüm itirazlarına azimle göğüs germiş, onun son direniş kalelerini de anneannesinin kendisine karton karton taşıdığı Amerikan sigaralarını rüşvet vererek yıkmıştı. Son iki günü, Hanri’nin o işlek yazısıyla hazırladığı soru-cevap listesini sıkıntılar içinde ezberlemekle geçirmişti Oğuz.

İçini çekti: “Okuyup adam olmak hayli zorlaştı, farkında mısınız?”

“Öyle deme,” dedi Cüneyt Bey. “Kendi meselelerinizden başka bir hasmınız yok sizin. Okumayı. delicesine arzulayıp, nice imkânsızlıklardan dolayı bunu realize edemeyen nesilleri düşün.” Oğuz, o nesilleri düşünmeye çalışıyordu ki, Cüneyt Bey bunu engelledi: “… Bak, otuzdokuzda papaz okulundan zor kurtulup kapağı Fransa’ya atmışız. Bir yandan çalışıyorum, bir yandan da atölyeye devam ediyorum…”

“Baba!” diye kesti Nevra, gözlerini umutsuzluk içinde yukarı kaldırarak. “Yine tarih dersine başlama n’olursun.”

Bir an sessizlik oldu. Cüneyt Bey anlayışla gülümsedi: “Peki.”

Oğuz’un içi burkuldu. “Siz devam edin lütfen,” dedi. “Genç kuşağın yüzde ellisi sizi dinliyor.” Kızla ilk çatışma. Ufak bir elense daha doğrusu.

“Yok canım, mühim değil. Sadece, insanın, istese de değiştiremeyeceği harici maniler yüzünden kaderinin değişebileceğini söylemek istiyordum.”

Ama Oğuz girişimi ele almıştı bir kez, diretti: “Yok, gerçekten ilginç bir öykü. Ben dinlemek istiyorum. Lütfen.” Ortama öylesine egemendi ki, biraz zorlama bir durum olmasına rağmen, Cüneyt Bey savaş dönemi Fransa serüvenlerini anlatmak zorunda kaldı. Oğuz, gövdesini ilgiyle ona doğru döndürdü ve kıza hiç bakmamaya çalışarak dinlemeye koyuldu. Daha doğrusu, Marsilya’ya kadar onunla birlikte gitti de, ondan sonra Cüneyt Bey’den koptu. Aix-en-Provence’a ondan çok önce vardı. Durmadı, ilerledi. Klorofilleri akan yemyeşil vadilerde, Van Gogh sarısı ovalarda büyük bir hızla dolandı. Ama kırlık alanlardan çabucak sıkıldı. Resim yapmaya oralara gidilir mi? Paris’e Paris’e! Vardığı yerleri yaşayıp tükettikçe duruyor, Cüneyt Bey’in kendisine yetişmesini bekliyordu. Durakladıkları kasaba-köy arası yerlerde evlere birlikte giriyor, kanlı canlı Fransız kadınlarının neşeyle hazırladıkları tavuk kızartmalarını yiyip şarap içiyorlardı. Kadınların bembeyaz tenli çıplak kolları vardı ekmek somunu gibi, güçlü kuvvetli. Erkekler de yuvarlak tahta pipolarını tüttürüyorlardı kır evlerinin bahçelerinde. Bütün Fransızlar gibi biraz kaba ve küstahtılar, ama bilge ve sevecen bir halleri de yok değildi. Hava iyi hoştu da, bu işin sonu nasıl gelecekti peki? Taşrada bize hayat yok Cüneyt Bey; Paris’e Paris’e! Hayatın, sanatın, tarihin içine!

Cüneyt Bey de o sırada tarihin önünde kaçmakla meşguldü. Savaş vardı ve açık arazide günlerdir yol alan bir konvoyun içindeydi. Tam hava kararırken, açıkta bir yerde mola vermeye karar verdiler. Her şeye rağmen neşeleri yerindeydi. Akşam yemeği hazırlıkları yapılırken birden havada bir fevkaladelik hissedildi: Uzaklardan, alacakaranlık semanın içinden bir motor sesi duyuldu. Ses hızla yaklaştı, büyüdü büyüdü ve bir homurtuya dönüştü. Bir Nazi uçağı mı? Düşmanla ilk karşılaşma! Tam o sırada çevredeki tüm gürültüyü bastıran bir ses duyuldu: “NE BOUGEZ PAS! YERİNİZDEN KIPIRDAMAYIN!” Müthiş kalın sesli bir Fransız, ânında kumandayı ele almış, tek doğru hareketi, yani hareketsizliği emrediyordu… Sesi Cüneyt Bey’inkinden bile daha kalın bir Fransız! İnanılacak gibi değil! “… Hiç kıpırdamadık tabii. Uçak üstümüzden geçip gitti ve bir daha görünmedi.” Düşman değildi herhalde. Ya da bizi görmedi. Kurtulduk Cüneyt Bey, kurtulduk!

“Ya, işte böyle,” dedi Cüneyt Bey. Sönmüş piposunu çekiştirdi: “Bizim tahsil hayatı da bu macera ile sona erdi. Apar topar memlekete döndük. Arkasından, bir lisede resim öğretmenliği… Atölye açacak para ne gezer? Tam bir sefalet tablosu. Yine de güzel günlerdi…”

“Çok ilginç bir öykü,” diye mırıldandı Oğuz. Aynı anda da bakışları Nevra’nınkilerle karşılaştı. Kızın gözlerinin içinde hınzırca bir gülücük pırıldadı yeşil yeşil. Kırmızı, sivri bir dilin ucu hafif hafif üst dudakta gezinmekteydi. Oğuz bakışını bir saniye daha uzun tutunca, başını belli belirsiz iki yana salladığını da fark etti kızın: “Seni senii. Seni küçük yağcı seni!” Yüzünün kızarmasını engelleyemediği için kendinden nefret etti. Tam o sırada annesi çayları tazelemek üzere ayağa kalkınca, derhal atıldı: “Ben koyarım.” Sesi olağandan yüksek çıkmıştı ama buna aldıracak zaman değildi şimdi. Gümüş tepsiyi kapıp bardakları yerleştirdi ve mutfağa seğirtti.

Demlik, süzgeç, çaydanlık. Çayları bir kimyager dikkatiyle koyup bekledi, içerde olağan konuşmalara yeniden dönüldüğüne kanaat getirince çok ağır, dikkatli bir yürüyüşle salona döndü. Gözlerini bardaklardan bir an ayırmıyordu. Annesiyle Cüneyt Bey, ikili bir konuşmaya geçmişlerdi. Oğuz çayları önlerine koyarken her ikisi de bakmadan teşekkür ettiler mırıldanarak. Oğuz, kızın bakışlarının kendisi üzerinde sabitleşmiş olduğundan emindi. Ortadaki sehpadan yeni bir sigara alıp yaktı. Nevra’nın kadehine bir göz attı; henüz boşalmamış olduğunu görünce kendi kanyağını tazeledi ve oturdu. Yalnız bu işlerle meşguldü. Yavaş yavaş sakinleşince kıza döndü. Kendisini süzüyordu gerçekten. Yürek temposu yeniden yükseliverdi. Buna rağmen, sordu: “Nerede okuyorsunuz?” Ve hemen pişman oldu. Onun bir yerde okumadığını hatırlamıştı. Annesi, birkaç gün önce bu kız hakkında bir sürü şey anlatmıştı. Kahvaltıda. Ama hem gazete okuyup hem dinlemek olmuyordu. Bundan sonra insanları dinleyeceğim. Her şeyi aklımda tutacağım. Bir daha böyle utanç verici bir durumda kalmayacağım.

“Okumuyorum,” dedi Nevra. “Avusturya Lisesi’ndeydim. Âşık oldum. Okulu bıraktım. Evlendim.” Sonra da sustu. Bu susuş, Oğuz’u dezavantajlı bir duruma sokuyordu. Ortada bir haksızlık vardı: Hakkında her şeyi biliyorlardı; kendisi ise başkaları hakkında hiçbir şey bilmiyordu, hatırlamıyordu. Ama artık yapılacak bir şey yoktu. Çarnâçar ikinci soruyu da sordu:

“Nerede çalışıyorsunuz peki?”

“Hiçbir yerde. Evde oturuyorum.”

“Ya… Anlıyorum… Çok güzel.”

Nevra bir kahkaha attı. Neşeli, küçük ve şuh. Sonra hemen ciddileşti: “Belki garip gelecek ama çok yoğun bir yaşantım var.”

“Ne yapıyorsunuz? Kitap mı okuyorsunuz?”

“Hayır, hiç okumam. Enteresan gelmiyor okumak. Sağolsunlar, arkadaşlar yeterince okuyup bana anlatıyorlar; her şeyi öğreniyorum. Asıl satranç oynarım ben. Bir de at binerim.”

‘“Ata binerim’ demek istiyor herhalde,” diye düşündü Oğuz. Ama düzeltmedi. Kız konuşmasını sürdürdü: “Piyano da çalıyordum, ama babamın yanına taşındığımdan beri bıraktım. Bu evde piyano yok çünkü.”

“Yazık olmuş. Piyano çok—”

“Yoo, niye yazık olsun? Ben bir işi iyi yapamayacağımı anladım mı, hiç yapmam daha iyi. Her gün devamlı çalacak bir piyano olmayınca bu iş olmaz. Eller durur. Ben de hemen bıraktım. Bir daha tuşlara elimi bile sürmem. Satrançla at çok vakit alıyor zaten. Babama da yardım ediyorum, yetiyor.”

“Modellik mi yapıyorsunuz?”

Bir kahkaha daha patladı: “Modellik mi? Bu güzel işte… Yok canım, rahat çalışsın diye bazı gündelik işleri üstünden alıyorum…” İçin için güldü. Oğuz yine kızardı ama o da güldü. Nevra ötekilere döndü: “Baba bak Oğuz ne diyor. Sana iyi model olur muydum dersin?”

Cüneyt Bey kendi sohbetinden koptu, konuyu kavramak için bir an duraladı. Sonra güldü: “Nevracığım,” dedi. “Sen bu sanat için lazım gelen en mühim unsurdan, sabırdan mahrumsun bir kere.” Ardından, Oğuz’un annesine baktı: “Ben asıl modeli çoktan buldum ama kendilerini ikna edemiyorum bir türlü.”

Bu kez, Oğuz’un annesi kızardı hafifçe: “Benim yüzümün bir portre için enteresan bir tarafı yok ki.”

“Lûtfen bırak da buna ressamın kendisi karar versin,” dedi Cüneyt Bey, şakadan kızarak. Sonra atıldı: “Nermin, çok ciddiyim. Mutlaka yapmalıyım bu portreyi. On beş günde bitiririm… Lûtfen.”

“Nee, on beş gün mü?” dedi Nermin Hanım, abartmalı bir hayretle. “On beş gün karşında mı oturacağım? Dünyada olmaz!”

“Peki peki, bir hafta. Buna da itiraz edemezsin ya artık.”

Onlar pazarlığı sürdürürlerken Nevra kendine döndü yine: “Babam doğru söylüyor,” dedi. “Model olacak sabır ne arar bende?”

Oğuz sordu: “Ama satranç da sabır işi değil mi?”

“O başka. Satranç ‘iş’ değildir. Hayatın kendisidir. At binmek de öyle. Bunlar yaşanır.”

Oğuz, satranç ve atlarla yaşam arasındaki bu bağlantıyı kavrayamadı. Herhangi bir bağlantıyı kavrayacak gibi hissetmiyordu kendini zaten. Kanyak içti. Sonra, uykuda gibi, sordu: “Onları iyi yapıyorsunuz herhalde, öyle mi?”

“Neleri? Ha, atla satrancı mı? Evet, ikisini de iyi yaparım. Eve gelen herkesi yeniyorum satrançta. Arkadaşlarımı, babamın arkadaşlarını… Satranç bilir misin?”

Sen.

“Ee, hayır… Yani, kurallarını bilirim tabii de… Hiç oynamadım. Çok karmaşık bir oyun.”

“Yoo, çok kolaydır aslında. Kendini verirsen—” Birden Oğuz’a eğildi: “Sana satranç öğreteyim mi, ister misin? Takımın vardır herhalde. Saçmalıyorum ben de: Satranç takımı olmayan ev olur mu? Hadi kalk. Bak ne seveceksin… Uff, bileğim!… Şu şişeyi de al… Hadisene.”

Oğuz, çaresizlik içinde ötekilere baktı: Kendi dünyalarına dalıp gitmişlerdi. Nevra’yla Oğuz salondan çıkarlarken, annesi onlara doğru dönüp, görmeyen gözlerle baktı.

“Yavaş yürü lütfen. Ayak bileğim sakat, çok acıyor… Nerde oynayacağız? Odan nerde? Ama önce tuvaletin yerini göster… Tamam. Şu kadehi de alıver. Işığı nerden yanıyor bunun? Hah, tamam. Sen taşları dizedur, ben geliyorum…”

Oğuz, banyo kapısının önünde hiçbir şey düşünmeden durdu bir an. Sonra, içerden gelecek şırıltıyı duymamak için hemen uzaklaştı ve odasına girdi. Kapıyı arkasından ayağıyla itti. Karanlıkta iki adım attı. Sehpanın yerini ezbere biliyordu. Kadehlerle şişeyi onun üzerine koyarken “çın” diye bir ses çıktı ufacık. Oğuz, ışığı yaktıktan sonra koşup pencereyi açtı, içeriye taze hava dolarken, pencereden sarkıp dışarı baktı. Kar yağıyordu. Galiba. Doğruldu. Ellerini ceplerine sokup odanın içinde iki tur attı. Sonra yine pencereye gitti. Dirseklerini pervaza dayayıp karanlığı seyretmeye koyuldu. Şimdi ne halt—

“Uuu, buz gibi burası. Kapa kapa, çabuk kapa!”

Oğuz kızın girdiğini fark etmemiş gibi yaptı. Hemen itti kanadı, ama tam kapatamadı. Araya bir şey sıkışmıştı. Bir süre uğraştı. O telaş içinde bile, odaya dolan olağanüstü kadın kokusunu derin derin içine çekmeyi ihmal etmedi.

“Uff, dondum dondum!” dedi Nevra. “Bak!”

Oğuz, kolsuz bluzdan çıkan zeytin tenli kola baktı. Omuzla dirsek arasındaki tüyler diken dikendi. Ayva tüyleri.

“Bak ne kötü oldu,” dedi Nevra. “Elini sür de bak.” Ürkek bir el uzattı Oğuz. Beceriksiz bir hareketle parmaklarının ucunu kola dokundurdu. Tüy dipleri pütür pütürdü.

“Hm, kötü olmuş…” Zorlukla yutkundu. “… Üşümüşsün gerçekten.”

Sen.

“Kan dolaşımımda bir bozukluk var,” dedi Nevra. “Hemen üşüyüveriyorum.”

“Bir kazak ister misin?”

“Yok. Öyle şeyler giyemiyorum. Sıkıyor beni. Neyse, şimdi geçer. Sen en iyisi bana bir kanyak ver.”

Oğuz hemen doldurdu bardağı, verdi.

“Sağol,” dedi kız. “… Bak bu iyi geldi işte. Ha, ne diyordum? Evet, bu gereksiz giyim eşyalarına dayanamıyorum. Kışları hiç sevmem bu yüzden. Uzun kollu bile giyemiyorum. Koldan geçtim, uzun saça bile tahammülüm yok. Baksana nasıl kestirdim: Fare gibi.”

Oğuz bir nezaket kelimesi mırıldanacaktı, vazgeçti. Sesini denetleyememekten korkuyordu. Üstelik, bu erkek kesimi saçların da kızın incecik yüz hatlarına müthiş yakıştığını düşünüyordu. Bir şey demedi. Anlamsızca gülümsedi sadece.

Nevra divana oturmuştu. “Baksana,” dedi. “Ben şu lanet çizmeleri de çıkaracağım. Terliğin var mı?”

“Tabii,” dedi Oğuz. Der demez fırladı, portmantodan terlikleri kaptığı gibi döndü. Nevra, onun elindekileri görünce güldü: “Amma matrak şeyler!… Neyse, şunları çıkarmama yardım etsene.”

Oğuz bir an ne yapacağını bilemeden öylece durdu. Sonra kızın önünde eski zaman şövalyeleri gibi bir dizi üstüne çöküverdi. Nevra bir ayağını öne doğru uzatıp havada tuttu. Oğuz çizmeyi topuk kısmından yakalayıp asıldı. “Böyle mi?” Çizme bir direndi, önce yavaş yavaş, sonra hızla, yağ gibi sıyrıldı bacaktan. Kız, gülümseyerek öteki bacağı uzattı: “Dikkatli ol.” Oğuz ikinci çizmeye el atarken parmaklarının dış yüzü öteki bacağa değdi. Naylon çorabın pürüzsüz, yarı kaygan teması. Boğazı sıkıştı. Yutkundu.

“Aman! Ne yapıyorsun! Dikkat etsene biraz!”

Oğuz, ateşe değmiş gibi birden çekti ellerini. Panik içinde başını kaldırdı. Yüzünü ateş basmıştı. Nevra, acıdan buruşmuş yüzüyle iyice eğildi ve iki eliyle bileğini usulca kavradı. Dikkatle yokladı onu. Özenle.

“Afedersin…” dedi Oğuz. “Şeyedemedim.”

“O bileğimdi işte,” dedi kız. “Neyse, geçiyor… Çok acıdı ama.” Hâlâ bileğini ovuşturuyordu. Oğuz’a baktı: “Geçen hafta manejde oldu. Namussuz hayvana engeli bir türlü atlatamadım. İnatçı keçi. Habire ‘red’ yapıyordu. Sonunda o beni attı sırtından… Millet hemen başıma üşüştü tabii. Ama yürüyemiyordum ki…”

Nevra’nın yüzünde küçük bir gülümseme belirtisi fark eden Oğuz, fırsatı ganimet bildi: “Yardıma gelenlere ‘Ben zaten inecektim’ deseydin,” dedi. “Nasrettin Hoca gibi.” Gülüştüler. Oğuz’un yüzündeki yanma geçmedi.

“Espri yapacak hal mi kalmıştı bende? Gözümden ateş çıkıyordu yahu. Neyse, hadi şunu çıkaralım artık. Korkma canım, şöyle yavaşça… Tamam, oldu işte.”

Nevra’nın küçük ve biçimli ayakları, patlak terliklerin içinde kayboldu. Komik bir görüntüydü: Miki Maus’un sevgilisi Mini gibi.

Nevra, elinde kadehiyle ayağa kalktı. Ağır adımlarla dolaşıp odayı incelemeye koyuldu.

“Mm, amma da güzelmiş odan. Vay vay vaay! Şu seramik masa Füreya’nımın ha? Çalışma masamız da antik… Müthiş.”

“Hepsi annemin düzenlemesi. Olduğu gibi o döşedi. Ben hiç anlamam bu işlerden.”

“Zevkli kadın doğrusu. Tevekkeli değil, babam boşuna vurulmamış ona.”

Oğuz ne diyeceğini bilemedi. Nevra da ondan bir yanıt beklemiyordu zaten; konuşmasını sürdürdü: “… Annene dehşetli âşık, biliyorsun değil mi?”

Kendi konumunu kestiremiyordu Oğuz. “Öyle mi?” diye mırıldandı. “Farkında değildim.”

“Yok canım?” dedi kız gülerek. “Demek değildin… O kadar açık ki aslında. Gözü başka kimseyi görmüyor. Çocuk gibi oldu.” Durdu. Yine güldü: “Ee, Nerminciğim de az buz güzellerden değil hani!”

“Öyle mi düşünüyorsun?” dedi Oğuz, sesine kayıtsız bir ton vermeye çalışarak.

“Tabii,” dedi kız. “Sen aynı fikirde değil misin yoksa? Annen çok güzel bir kadın. Ama… oynuyor.”

“Oynuyor mu?”

“Oynuyor tabii. Siz anlayamazsınız. Kadınlar anlar bunu.”

Kadın.

“Babacığım da, yazık… O hiç anlamıyor. Yutuyor hepsini, n’apsın?… O tarih hikâyesi falan, hep bu yüzden…”

Konuşma tehlikeli bir mecraya sürükleniyordu. Oğuz, “yağcılık” suçlamasıyla karşı karşıya gelebileceğini hesaplayarak acele bir cevap düşünmeye çalıştı. Hazırcevap bir cevap. Hiçbir şey bulamadı ama. Kafasının içi karmakarışıktı.

“Hey baksana,” dedi Nevra birden. “Hani takımı hazırlayacaktın ben gelmeden? Nerde?” Bir an durdu. “Doğrusu, ikisini içerde yalnız bırakmak için bulmuştum bu numarayı,” dedi. “Ama satranç işinde ciddiyim bak. Her işi ciddi yaparım… Sakın ‘evliliği niye ciddiye almadın?’ diye sorma. O uzun hikâye. Sonra anlatırım… Hadi, çok vakit kaybettik, getir de bir maç yapalım.”

“Bir dakika yalnız,” dedi Oğuz. “Nerde olduğunu bilmiyorum, aramam lazım.”

“E, hadi öyleyse. Vaktimiz azalıyor.”

Oğuz uslu uslu gitti, dolapları karıştırmaya koyuldu. Bu arada Nevra da bir yandan içkisini yudumlayarak odayı incelemeye devam etti. “Epeyi kitabın varmış. Hepsini okudun mu? Söyledim değil mi, ben hiç okumam… Hmm, plakların da fena değil… Hiç fena değil… Bak bu bende de var… Oğuz! Şunu koysana, n’olur!” Oğuz, alt dolaplardan birinin sürgülü kapağını açmış, önünde de diz çökmüş, öyle duruyordu. Ayağa kalktı, robot gibi yürüdü, plağı kızın elinden alıp pikaba koydu, âleti çalıştırdı, sonra da dolabının başına döndü. Görkemli kilise müziği odayı birden dolduruverdi. Bin türlü şeyi hatırlatarak. Oğuz, dolabın içindeki tozlu raflarda elini dolaştırdı görmeden. Eski satranç tahtasını diplerden bir yerden bulup çıkardı. Şöyle bir üfledi. Minik bir toz bulutu kalktı tahtadan. Taşlar görünürde yoktu. El yordamıyla aranmayı sürdürdü ve bir mukavva kutu çıkarıp içine baktı: Kaleler yoktu bu sefer de. Birden yüreği hopladı. Tabii eksik olacaktı kaleler! Telaşla rafın derinliklerine uzandı, arandı arandı ve ağır, kocaman bir torba çıkardı sonunda. Amerikan bezinden evde dikilmiş torbanın rengi tozdan griye çalıyordu. Ağzını saran ipi çabucak çözüp torbaya daldırdı elini. Birden cıvıl cıvıl bir bilya denizinin içine gömülüveren parmaklarını büyük bir hazla kıpırdattı. Vee… işte kalelerimiz! Minik cam kürelerin arasında bulduğu iri tahta kaleleri halının üstüne dizdi yan yana. Sonra, kendini alamayıp, bilyaları tek tek incelemeye koyuldu. “Oğuz! Ne yapıyorsun orda?”

Oğlan birden dünyaya döndü ve kıza şaşkınlıkla baktı. Nevra, elindeki albümleri masaya bırakıp ona doğru yürüdü: “Hey, ne çok misket! Nerden buldun bunları? Hepsi senin mi yoksa?”

Oğuz, çömeldiği yerden doğrulmaya çalıştı: “Evet, benim… Çok eskiden oynardım… Neyse boşver. Buldum taşları. Hadi satranç oynayalım…” Bir yandan da, bilyaları yeniden içine doldurduğu torbanın ağzını büzüp bağlamaya çalışıyordu telaşla.

“Aa şuna bak, saklıyor! Benden saklıyor! Utanmıyorsun değil mi?! Ne yapıyordun bu kadar misketle? Anlatmazsan dünyada satranç öğretmem ben de sana.”

Oğuz torbanın ağzını bıraktı. Yere saçılan bilyalara bakıp gülümsedi: “Anlatacak bir şey yok ki… Çocukluktan kalma saçma sapan bir şey…”

Nevra onu süzdü. Gözlerinden bir öfke kıvılcımı geldi geçti. Oğlanın yanına çömelip avuçlarını göğsünün üstünde birleştirdi: “Beni yalvartmak mı istiyorsun? Anlat şunu hadi.”

“Yahu, çocukça bir oyun işte,” dedi Oğuz. “Bir zamanlar iyi vakit geçirirdim bunlarla… Sonra, büyüyünce, bıraktım… Peki peki kızma, anlatacağım. Gülme ama! Gülmeyeceksin, söz mü? Peki… Bak şimdi, ben yıllar önce bu ‘bilya maçı’nı icad ettim. On yaşındayken filan… Yani belki başkaları da aynı oyunu bulmuşlardır ama ben kimseden görmedim, anlatabiliyor muyum? Hiçbir zaman öbür çocukların oynadığı oyunları oynamadım ben. Hani kaptan, kafa-karış, mors filan vardır, sen bilmezsin. Ben bilyalara futbol maçı yaptırmaya başladım. Bayağı futbol. Şöyle: Onbirerden iki takım yapıyorsun. İkisini de kendin oynatıyorsun. Zevki burda zaten. Gerçek futbol kurallarına göre oynanıyor oyun. Ofsayt mofsayt hepsi geçerli yani. Şu halı var ya, o saha oluyor. Bak, ta o zamandan kalma. Renginin yeşil olması da benim şansım işte. Yoksa, meselâ kırmızı bir sahada maç yapıldığını düşünebiliyor musun? Epey zevksiz olurdu herhalde. Neyse. Halıya bir iğneyle incecik çiziyorsun sahanın çizgilerini. Bak, yıllar sonra hâlâ izleri duruyor üzerinde, kaybolmamış… Satranç kalelerini de futbol kalesi yapıyorsun. Çünkü bunlar masif biliyor musun: Ağır ve sağlam. Top vurunca devrilmemeli. Direkten dönmeli top. Yoksa tatsız olur, anladın mı? Gerçek dışı olur. Tabii, üst direğin yok bu durumda. Sahici kaleden biraz farklı, ama olur o kadar. Neyse işte, kaleleri koyup oyuncuları diziyorsun istediğin sisteme göre. Ben genellikle WM dizilişiyle başlatırdım takımlarımı. Biraz eski bir sistemdir, ama bilya maçında çok etkilidir. Bak, şu küçük beyazlar var ya, onlar toptur. Görüyor musun nasıl çentik çentik olmuş üstleri? Çok darbe yemekten. Bir takımın topa üç kere vurma hakkı vardır: İster şut çekersin, ister paslaşırsın, orası sana kalmış. Üç vuruşun sonunda hak öbür takıma geçer. Yalnız, arada vuramazsan, ıskalarsan filan, gene öbür takıma geçer. Taç, aut, korner filan sahici futboldaki gibidir: Tek vuruş olarak yapılır. Böyle oynarsın işte… Şunlar kalecidir. Onlar her zaman öteki oyunculardan daha büyüktür. Kaleci onsekiz çizgisini aşarsa, serbest vuruş olur. Bir oyuncu top yerine karşı taraf oyuncusuna vurursa, faul yapmış olur: Gene serbest vuruş. Ha, önemli bir kural daha var, söylemeyi unuttum: Oyun böyle faul gibi durumlarda kesildiğinde, her iki takımın oyuncularını da istediğin gibi yeniden dizebilirsin. Defans oyuncularıyla baraj kurarsın meselâ. Baraj mesafesi, benim elimle bir karıştır. Forlar, yani hücumcular ayrıdır. Oyuncuların hepsinin ayrı görevi vardır. Şimdi inanmayacaksın tabii, ama hepsinin ayrı adları da vardır; kişilikleri ve oyun stilleri de değişiktir. Gülme. Oyuncuların adları gerçek hayattakine uygundur. Bu işlere çok meraklı bir arkadaşımla günlerce oturup onun defterlerinden derlemiştik. Çılgının biriydi bu herif: Böyle koca koca kareli defterleri vardı. Bu defterlere dünyadaki bütün spor olaylarını kaydederdi. Bütün milli takım oyuncularının adları, bütün atletlerin dereceleri yazılıydı. Ethirveerasingam diye Seylanlı bir yüksek atlayıcının derecesi bile yazılıydı adamda, hiç unutmuyorum… Neyse, bak şimdi, bu torbanın içinde on tane takım olması lazım. Halıya dökelim de gör. Dünyanın belli başlı milli takımlarıydı bunlar. Onbirerden yüz on oyuncu eder. Yedekler de var tabii; onlarla birlikte yüz otuz. Ve ben, ayıptır söylemesi, bunların hepsini tek tek tanırdım. Hoş, hâlâ da çoğunu hatırlıyorum ya neyse, istersen sor. Bak meselâ, şu beyaz üstüne incecik yeşil çizgileri olan, Grosicz’tir: Macar milli takımı kaptanı ve kalecisi. Çok ünlüdür. Macarları 3-1 yendiğimiz maçta bize karşı oynamadı. Sakattı. “Cacık” derdik biz ona, arkadaşımla. Şöyle bakınca cacığa benzemiyor mu biraz? Bakma, korkunç iyi bir kalecidir. Dünya karması yaptığımda kaleyi her zaman o korur. Korurdu yani. O zamanlar, yılda iki üç kez Dünya Kupası düzenlerdim. Aylarca sürerdi turnuva. Maçların hepsini kendim oynatırdım tabii. Başka arkadaşlarla oynamazdım. Bu adları birlikte bulduğumuz arkadaşla bile. Müthiş ustayımdır çünkü: Topa açı vermede üstüme yoktur. Bilya maçında da en önemli meselelerden biridir bu açı işi. Bu kadar usta olunca, başkalarıyla zevki çıkmıyor. Bir iki kez denedik. Hangi takımı ben oynattımsa o ötekileri hezimete uğratıyordu. 11-0, 14-1 gibi garip skorlar çıkıyordu ortaya. Sahici dünyadaki gibi olmuyordu. Ben de bu uygulamadan hemen vazgeçtim tabii, kendi kupalarımı kendim yürüttüm. Bir de defterim vardı… buralarda bir yerde olacak, bulursam gösteririm sonra. İşte bütün sonuçlar, golleri atanlar, gollerin atıldığı dakikalar, gol kralları, yıldız kralları filan… hepsi o deftere kaydedilirdi. Bak, şu kırmızı-beyaz alacalı, Kopa’dır: Fransızların büyük yıldızı. Benim yaptığım son Dünya Kupası’nın gol kralıydı, ilerlemiş yaşına rağmen çok iyi oyuncuydu. Golü “koklardı” adeta. Bak, bu da Metin. Metin Oktay. Dünya çapında bir oyuncudur. Hatta dünyanın en iyi santrforudur bence. Yani gerçek hayatta. Ben de bu bilyayı uzun aramalardan sonra özel olarak seçtim zaten. Ama işte burada bir trajedi yatıyor: Onu gerçek maçlarda hiç oynatamazdım ne yazık ki. Objektif olamayacağımdan korktuğum için, Türk Milli Takımı’nı dünya kupalarına sokmazdım. O zaman Metin de oynayamazdı tabii. Onu yalnız özel maçlarda oynatırdım, bir de dünya karmasında. O maçlarda da harikalar yaratırdı. Milliyetini değiştirip bir başka milli takımda da oynatamazdım ya adamı… Gül bakalım sen.”

Nevra güldüğünü belli etmemek için elini ağzına sımsıkı kapatmıştı, ama omuzlarının sessiz kahkahalarla titremesini engelleyemiyordu. Oğuz da gülüyordu tabii. Biraz bekledi, sonra yine gülerek devam etti: “Bu arada seyirciyi de unutmamalıyız. Bilya maçlarını çok sayıda seyirci izler. Daha doğrusu, seyirci sayısı o gün oynanan maçın önemine göre değişir. Bu nasıl belirlenir, biliyor musun? Şöyle: Şu yaslandığın divanla koltuklar, tribündür. Sahayı çepeçevre saracak biçimde çekersin tabii bunları maçtan önce. Sonra, şu karton kutuyu alırsın, içine bakmadan avucunu daldırırsın, bir avuç taş çıkarırsın. Önemli bir maçsa, bir avuç daha çıkarırsın. Bunları güzelce yerleştirirsin tribünlere. Sonra da sayarsın. Her piyon, bin kişiyi temsil eder. Daha büyük taşlar, yani atlar, filler filan da beşer bin kişiyi temsil ederler. Sembolik bir yöntem kullanıyorsun yani burada. Sonra da oturur, her maçın seyirci sayısını bir güzel kaydedersin deftere. Son İspanya-Brezilya finali tam yetmiş altı bin seyirci önünde oynanmıştı. Yani, bütün kutu kullanıldı… Seyirciler, oyuncular gibi değil tabii, onları tek tek tanımam. Seyirci anonim bir kitledir, tanınmaz. Tezahürat yapar sadece. Evet, maçı oynatırken bir yandan da anlatıyorsun elbette. Aynen radyodan anlatıldığı gibi. Anlatmazsan hiç zevki olmaz ki… Bütün oyuncuları bildiğin için gayet canlı bir anlatım sağlarsın. Tehlikeli pozisyonlarda, kaçan fırsatlarda, gollerde filan avaz avaz bağırdığın olur. Bir heyecan kasırgası halinde geçen maçların sonunda ses kısılması, oldukça sık rastlanan bir olaydır… Maçı anlatırken, arkadan korkunç bir tezahürat yükselir. Böyle:”

Oğuz, ağzını kalın bir boru gibi yaptı. Bir cama hohlar gibi, tribünlerden yükselen muazzam uğultuyu taklit etti.

Sonra da sustu artık. Kulakları kendi sesiyle doluydu.

Nevra, iki küçük yumruğuyla gözlerinin yaşını sildi. “Off,” dedi. “Âlemsin. Senin gibisini hiç görmemiştim.” Uzanıp Oğuz’un paketinden bir sigara aldı: “Şu bileğim geçsin, seninle mutlaka bir ‘bilya maçı’ yapalım, olur mu?”

“Olmaz,” dedi Oğuz, onun sigarasını yakarken. “Futbolu bıraktım, jübilemi yaptım, spor malzemesi satan bir dükkân açtım. Her gün oradayım. Gelirsen, eski büyük maçlardan konuşuruz.” Sonra, kızın gülmesine aldırmadan, olanca ciddiyetiyle bilyalarını topladı, torbayı kaldırıp kalktı. Yine kendisinin farkındaydı. Pikaba, plağın arkasını koydu. Masaya oturdu. Taşları karşılıklı dizdi. Sonra, deminden beri kendisini yoğun bir dikkatle seyreden Nevra’ya baktı: “Hadi, gelmiyor musun?”

Nevra çöreklendiği yerden dolaba tutunarak güçlükle doğruldu. Kalktı, Oğuz’un karşısına oturdu.

Satranca başladılar.

Beyazları Oğuz çekmişti, ilk hamleyi o yaptı. Hayatının ilk hamlesiydi bu. Fakat sonuçsuz kaldı. Çünkü, o sırada Nevra onun satranç tahtasını yanlış yerleştirdiğini fark etti. Beyaz karenin sağ alt köşeye gelmesi gerektiğini böylece öğrendi Oğuz. Taşları baştan dizdiler. Oğuz hayatının ikinci ilk hamlesini yaptı:

“İşte kusursuz bir Ruy-Lopez açılışı,” dedi. “Nasıl?”

Nevra gülmekten kırıldı: “Harika! Bakalım ‘oyun sonu’nu nasıl getireceksin?” Sonra, hemen hamlesini yaptı.

Bilya hikâyesinden sonra açık oynamaya karar vermişti Oğuz: “Dünyadaki her konuda biraz bilgim vardır,” dedi. “Ama maalesef hiçbirini de tam bilmem.” Bunu der demez pişman oldu ve nedamet duygusunu hemen bastırmak için de büyük satranççıların hayat hikâyelerini anlatmaya koyuldu. Bu ikinci fon müziğinin eşliğinde bir süre oynadılar. Arada oyun gittikçe karmaşıklaşmaya başlamıştı.

“Ben de rok yaparım,” dedi Oğuz.

“Yapamazsın,” dedi Nevra. “Artık çok geç. Şahının geçeceği kare tehdit altında.”

Oğuz, bu zor durumdan bir çıkış yolu bulmak için zaman kazanmak zorundaydı: Stefan Zweig’ın “Bir Satranç Oyuncusu” adlı öyküsünü anlattı bu kez. Ormandan çıkma, neredeyse gerizekâlı bir Rus ayısının, sonunda dünya şampiyonu olduğu bölüme gelince, bundan da pişman oldu. Nevra’ya korkuyla baktı, ama kızın yüzünde bir değişiklik yoktu.

“Peki bu piyon niye gitti şimdi durup dururken?”

“Buna ‘en passant’ derler. Satrançta böyle özel durumlar vardır.”

Kendi kabahati olmadan, ilgisiz bir karede bir piyon yitirmesi Oğuz’u sinirlendirdi. Her şeyi aynı anda düşünmenin nasıl mümkün olduğunu sordu rakibesine. İnsan, bir yerden sonra karşısına milyonlarca olasılık çıkınca nasıl karar verebiliyordu? Nevra, başka birçok şey gibi satrancın da uzaktan bakıldığında güç sanıldığını, oysa insanın kendini vermesi, olayı yaşaması durumunda çok basit bir şey olduğunu söyledi.

“Şah ve mat!”

Oğuz, bu ani ve ağır darbe karşısında acı acı gülümseyerek başını salladı. Tahtadaki yenilgi tablosunu seyretti uzun uzun. Sonra, gözleri hâlâ tahtada, ayağa kalktı. Ellerini ceplerine sokup odada bir tur attı ve tekrar Nevra’nın karşısına dikildi: “Peki,” dedi. “Satranç kitaplarının bu işte bir rolü yok mu? Yani, bir yığın kitabı var. Okusan ilmini alamaz mısın?”

“Bilmem,” dedi kız. “Bana o kadar önemli gelmiyor. Ben de bir iki kitap okudum başta. Ama sonra o faslı hemen kapadım, işin özü orda değil:… Bak, biri var bunun meraklısı. Genç bir oğlan. Yakışıklı da kerata. Boğaz’da bir evde tek başına yaşıyor. O güzelim evde oturup İngilizce satranç kitapları deviriyor bütün gün. Parası da bol. Anlayacağın, satrançtan başka işi yok adamın. Derece de almış ha: Türkiye üçüncüsü mü ne!…”

“Ee?” dedi Oğuz, sıkıntılı bir merakla.

“E’si şu. Onunla oynadım. Bütün gece, nerdeyse sabaha kadar bir yığın parti oynadık. Hiçbirinde de beni yenemedi, anladın mı? Hep pata kaldık, ikisinde de ben yendim. Ne oldu peki bütün okudukları?”

“Ne bileyim ben ne oldu?” diye düşündü Oğuz. “Asıl sabaha karşı Boğaz’daki evde ne oldu, onu söyle sen bana. Ha, neler oldu?!” Sonra silkindi, tekrar tahtanın başına oturdu ve yeni bir oyun için taşları dizmeye koyuldu ağır ağır. Birden durdu. İyice öne eğildi. Kızın nemli ve dolgun dudakları pırıl pırıldı. “Bu Boğaz’daki herif,” dedi esrarengiz bir sesle. “Satranç olayını yaşamasını bilmiyordu herhalde. Ondan yenilmiştir.”

İkinci partiyi oynayamadılar. Tam başlamışlardı ki, telefon çaldı. Oğuz, pikabın sesini kısıp açtı telefonu.

“N’abersin iki gündür?” dedi Hanri. “Sesin çıkmadığına göre arılar gibi çalışıyorsun herhalde.” Sonra, cevap beklemeden devam etti: “Ne yapıyordun şimdi? Çalışıyor muydun sahiden?”

“Pek sayılmaz,” dedi Oğuz. “Satranç oynuyordum.”

“Ne? Satranç mı?”

“Evet. Kafam matematiği daha iyi alsın diye. İdman.” Hanri güldü: “Ha ha.” Oğuz, başını hafifçe döndürüp Nevra’ya baktı. Kız önüne bakarak dinliyor ve gülümsüyordu. Oğuz şımardı: “Hanro, biliyor musun, benim eski bilyaları buldum bugün.”

“Aman ne iyi,” dedi Hanri. “Onların da zihin açmaya bir katkısı oluyor mu bari?”

“Tabii aptal. Satrançtan yorulunca bilya oynayarak kafa dinliyorum.”

Hanri yine güldü. Oğuz, yine dönüp kıza baktı: Gülümsüyordu.

“Yanında biri var senin,” dedi Hanri.

“Korkunç zekisin. Daha önce tek başıma satranç oynadığımı görmüş müydün?”

“Daha önce satranç oynadığını görmemiştim ki… Söylesene kim var?”

“Bir arkadaş.”

“Saçmalama. Çabuk söyle kim?”

“Valla tanımazsın…”

“Ulan bir kız mı tavladın yoksa imtihan öncesi?”

Oğuz direndi: “Bir arkadaş dedim ya.”

“Anlaşıldı anlaşıldı,” dedi Hanri. “Arkadaş canlısı arkadaşım benim. Sana hayatta başarılar dilerim.”

“Dur bir dakika!” dedi Oğuz. “Niye aradın, niye kapatıyorsun?”

“Hal hatır soralım dedik. Cevabımızı aldık. Hadi eyvallah.”

“Dur, Allah cezanı versin. Polonez gezisini bile konuşmadık. Gidiyor muyuz imtihanlardan sonra?”

“Elbette. Programda niye değişiklik yapalım ki?… Ne, yoksa senin durumunda bir yenilik mi var?”

“Saçmalama!”

“Yok, söyle de önceden haberimiz olsun hani… Ha, az kaldı unutuyordum. Yeni bir sorun çıktı…”

Oğuz merakla bekledi. Hanri susuyordu ama.

“Söylesene ne oldu gene?”

“Canım önemli bir şey değil,” dedi Hanri. “Sadece düşündüm ki…”

“Oğlum çıldırtmasana adamı!”

“Yani düşündüm ki…” dedi Hanri. “Biz Jacqueline’le beraber olacağız orda iki sevgili, sen de yalnız kalacaksın… Sıkılırsın belki, iyisi mi, satranç takımınla bilyalarını da yanına al. Kendi kendine oynarsın!”

Oğuz kahkahalarla güldü.

“Seni oyun arkadaşınla başbaşa bırakıyorum,” dedi Hanri. “Adiyö!”

“Yarın görüşürüz,” dedi Oğuz ve kapattı.

Masanın başına otururken hâlâ gülümsüyordu.

“Şu matematik sorularını sana hazırlayan çocuk mu?” diye sordu Nevra. Biraz dalgın gibiydi.

“Evet. En iyi arkadaşlarımdan biri,” dedi Oğuz. “Nefis bir heriftir. Seneye Paris’e gidiyoruz birlikte. İnşallah.”

“Paris’e mi?”

“Hı-hm, okumaya.”

“Çok iyi. Ne okuyacaksınız?”

“Valla ne yapacağımızı tam bilmiyoruz. Ama sanata, edebiyata filan bulaşırız herhalde…”

Kız başka sorular da sorsun diye sustu Oğuz. Ama Nevra da sustu. Susuştular. Biraz ağırlaşan hava içinde kapının vurulduğu duyuldu.

“Ne yapıyorsunuz bakalım çocuklar?” Annesi bir bakışta odayı baştan aşağı gözden geçirdi. “… Sesiniz soluğunuz çıkmıyor. Eğleniyor musunuz?”

“Satranç yaşıyoruz,” dedi Oğuz ve hemen kıza baktı gözucuyla. Nevra bir şey demedi. Hülyalı bakışlarla gülümsedi sadece. Oğuz onun sarhoş olup olmadığını kestiremedi.

Nermin Hanım’ın ardından Cüneyt Bey de belirdi, puantiye ipek fularıyla. Gülümsüyordu. Piposunu ağzından çıkardı: “Nevracığım, yavaş yavaş gidelim mi artık, ne dersin?” dedi sevecen bir sesle.

“Olur baba… gidelim,” dedi kız ve dalgınlığından gözle görülür biçimde sıyrıldı.

“Çok şeker bir oğlunuz varmış Nermin Hanım,” dedi kalkarken. “Niye daha önce söylemediniz?” Oğuz kızardı.

“Aah ah! Öyle görünür o, ama dışı seni yakar, içi beni,” diye şaka yaptı kadın. “Yok yok, iyidir oğlum,” diye hemen ekledi sonra ve Oğuz’un beline sarıldı. Oğuz da sigarasız elini onun beline atarmış gibi yaptı. Aslında eliyle annesinin beli arasında ufacık bir mesafe kalmıştı görünmeyen. Herkes birbirine gülümsemekle meşguldü.

Önce Cüneyt Bey çıktı. Ötekiler onu izlediler. Giriş kapısının önünde duruldu, küçük bir sohbete başlandı. Nevra, terlikleri çıkarıp çizmelerini giyerken bir eliyle Oğuz’un omzuna yaslandı. Oğuz, annesiyle bir an gözgöze geldi ama hemen Nevra’ya döndü: “Merdivenlerden inmene yardım edeyim mi, ister misin?” dedi.

“Yok canım, o kadar da değil,” dedi kız. Güldü. “Seni çok korkuttum galiba… Babam yardım eder. Onu bu günler için yetiştirdim ben.” Herkes güldü. Biraz da nezaketen.

El sıkışmalar başladı. Nevra, doğal bir hareketle yanağını uzattı Oğuz’a. İki yanaktan öpüştüler. Oğlan, kızın kokusunu bir kez daha, çok belirgin biçimde duydu.

“Baksana,” dedi Nevra, kapıdan çıkarlarken, “ihmal etme, ara beni.” Oğuz’un kalbi çarptı.

“Hakikaten,” dedi Cüneyt Bey de. “Kapı komşusu sayılırız. Sık sık gel, olur mu?”

“Tabii Cüneyt Bey,” dedi Oğuz. “Hele şu imtihan haftasını bir atlatayım…” Daha cümlesini bitirmeden yüreği sıkıştı. Sınavları kafasından hemen uzaklaştırmak için süratle bir şarkı mırıldandı içinden.

“İyi akşamlar.”

“Size de…”

Nevra babasının koluna girdi. Dikkatli adımlarla birkaç basamak indiler. Cüneyt Bey: “Portreyi unutma,” diye seslendi bir kat aşağıdan. “Bakalım, konuşuruz,” diye seslendi Nermin Hanım da. Daha sonraki basamaklarda babayla kızın sesleri birbirine karıştı. Cüneyt Bey’in bas sesi egemendi tabii.

Salona geçtiler. Nermin Hanım balkon kapısını açtı, içeriyi havalandırdı. Oğuz, eskisini söndürmeden yeni bir sigara yakıp koltuklardan birine çuval gibi bıraktı kendini. Dumandan halkalar çıkartmaya başladı. Annesi, sigara tablalarını toplayıp mutfağa götürdü. Az sonra elinde yenileriyle döndü ve Oğuz’un önüne de bir tane koydu. “Çok sigara içiyorsun,” diye mırıldandı. Sonra eşyaları yerli yerine oturtmaya girişti: Koltukları azıcık çekiyor, santimi santimine eski yerlerine getiriyordu. Kanapenin yastıklarını pat pat kabartırken, Oğuz’a bakmadan konuştu: “Bu gece çalışamadın, ama halinden şikâyetçi görünmüyorsun.” Biraz önceki sıkıntı yeniden saplandı Oğuz’un içine. Hemen konuyu değiştirdi: “Satranç öğrendim.” Bir süre konuşmadılar. Nermin Hanım halının püsküllerini düzeltiyordu tek tek.

“… Sempatik kızmış gerçekten,” dedi Oğuz. Bir halka daha.

“Dememiş miydim? Anne sözü dinle biraz… Hoş, epey sivri dilli ya neyse.”

Oğuz sigarasını söndürdü. Nemli tablada küçük bir cızırtı oldu. “Hadi ben yatıyorum.” Yerinden kalkarken, giriş kapısında dönen anahtarın sesini duydu. “Hah,” dedi. “Geldi işte seninki de.” Hole seğirtti. Anneannesini tam içeri girerken kapıda yakaladı.

“Geldi işte!” diye haykırdı. “İstanbul’un poker kraliçesi geldi.”

Kadın nefes nefeseydi. Oğuz onu öptü. Yanakları soğuk kokuyordu.

“Uff, sakalların battı,” dedi anneannesi. “Yarın kesiver artık şunları. O güzel yüzüne bakamıyorum.”

“Pazartesiye,” dedi Oğuz. “Söz.” Kadının kürk mantosunu çıkartmasına yardım etti: “Sen boşver şimdi sakalı makalı. Kazandın mı onu söyle.” Anneannesinin yüzünde yeni bir gülücük belirdi. Sesini alçalttı kadın: “Evet evet,” dedi. “Verdiğin uğur parası şans getirdi. Yalnız ben kazandım bu gece.” Sonra, içeriye doğru korkuyla bir göz attı. Mutfaktan bardak çanak sesleri geliyordu. Kadın aceleci hareketlerle çantasına daldırdı elini. Küçük para çantasını çıkarıp çıtçıtını açtı. Oğuz’un eline süratle bir kâğıt para tutuşturdu: “Al, hemen cebine koy.” Oğuz bakmadan geri uzattı parayı: “Saçmalama Allahaşkına annane, istemem.” Kadın işaret parmağını dudaklarına bastırdı: “Suss!” Mutfak yönüne doğru bir ürkek bakış daha. “Al çabuk! Bu senin hakkın.” Oğuz bir kahkaha attı: “Dünyada almam!” Artık o da fısıltıyla konuşuyordu. Holün loş ışığı altında sessiz bir itiş kakış başladı aralarında. Oğuz’dan kısık kahkahalar yükseliyordu arada bir. “Al diyorum,” diye fısıldıyordu anneannesi. “Bak kuvvetim tükeniyor. Sonra fena olacak!” Bir yandan da, Oğuz’un elini paranın etrafına kapatmak için uğraşıyordu. “Parmaklarım tutmuyor zaten, uğraştırma beni!”

“Ne yapıyorsunuz orda? Delirdiniz mi ikiniz de?!” Mutfağın o taraflardan gelen bu uyarı üzerine bir an hareketsiz kaldılar. “Bak gördün mü, gelecek şimdi! Al çabuk şunu, eşek kafalı.” “Aman peki,” dedi Oğuz da. “Tekerrür etmesin ama…” Sonra süratle mırıldandı: “Sağol.” Buruşmuş parayı pantalonunun cebine indirdi. Anneannesini bir daha öptükten sonra içeriye bağırdı: “Hadi ben yatıyorum. İyi geceler!” “İyi geceler,” diye seslendi annesi. Oğuz banyoya doğru yürüdü. “Yarın kaçta kaldırayım?” diye arkasından seslendi anneannesi. “Sekizde filan,” dedi Oğuz. “Çalışacağım.”

İşerken, pipisinden yukarı, memelerine doğru bir şeyin hızla yükseldiğini duyumsadı: Sızıya benzer bir duygu. Ama sızı da değil… Dişlerini fırçalarken bir yandan da aynada gözlerini seyretti. “En passant,” diye mırıldandı kendi kendine. “Anpasan.” Ağzı köpükle dolu olduğu için boğuk çıkıyordu sesi. Fırçalamayı mekanik hareketlerle sürdürdü. Aynada hızla gidip gelen fırça birden durdu. Oğuz birkaç saniye öyle kaldı. Sonra, ağzını yarım yamalak çalkalayıp banyodan fırladı.

Odası tertemiz kokuyordu. Yatağı da yapılmıştı serin serin. Oğuz, pencereyi bile kapatmadan kütüphaneye atıldı. Kitapları büyük bir süratle tek tek gözden geçirmeye başladı. Sonunda, en üst rafta gördü aradığını. Çalışma masasının sandalyesini oraya taşıdı. Ayakkabılarıyla üstüne basıp rafa uzandı ve çekti kitabı. Eski bir kitaptı bu. Bez cildin üzerinde kocaman bir satranç atı vardı. Sandalyeden inmeden hemen oracıkta açtı. Allah kahretsin, Rusça!

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Ömer Madra, 1945 İstanbul doğumlu. Ankara Üniversitesi SBF mezunu. AÜSBF’de uluslararası hukuk dalında öğretim üyeliği. gazetecilik, dergi editörlüğü ve yazarlık: Milliyet, Şehir, Gergedan, Start, Arredamento dergileri; Güneş Pazar eki (P.Eki) yayın yönetmenliği ve köşe yazarlığı; Yeni Binyıl, Birgün köşe yazarlığı. 1995’ten bugüne: Açık Radyo (94.9) kurucu ortağı, yayın yönetmeni ve programcısı: Açık Gazete, Cuma Adlı adamlar, Açık Yeşil vb. programları. 1996 – 2010: İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler dalında öğretim üyeliği; İstanbul üniversitesi’nde çevre haberciliği dersleri. Kitapları: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Bireysel Başvuru Hakkı, (doktora tezi),1980; Migrant Workers and International Law, 1985; Romanımla Sana Bir Ses…, 1991; Rüzgâra Karşı, 1996; Rüzgâra Karşı – II, www.altkitap.com. 2001; Akıntıya Kürek, 2002; Küresel Isınma ve İklim Krizi: Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz, (Söyleşi: Ümit Şahin), 2007; Çeviri: J.D. Salinger, Franny ve Zooey, 1992; Makaleleri: 1975 – 2011: çeşitli dergi, gazete ve web sitelerinde çok sayıda makale, söyleşi ve çevirisi yayınlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.