Rüya Dedektifi – Bülent Ata

 

Rüyaların bilgi havuzundan gözüne damla kaçanların hikâyesi bu roman. Bülent Ata polisiye türünün tadı damakta kalacak bir anlatısıyla rüyadan rüyaya, kalpten kalbe geçiriyor okuyucuyu. Çaresizlikten aşka, hüzünden umuda kadar hayatın her türlü cilvesini rüya âlemlerinin somut eşyaları hâline getiren unutulmaz bir hikâye… “Rüya öğretir. Öğrenme biçimleri hep bir müfredata ve öğretici kabiliyetine bağlıdır. Oysa rüyada anlayıverirsin bilinmeyeni, sırası gelmeden. Bilginin havuzunda yüzersin ve gözüne su kaçar gibi bilgi sana ulaşır ve sende kalır. Onu tanıdığımda kanatları kırılmıştı. Revirdeydi. Muhsin Ağabey başında. “Üzülme.” diyordu. Bana döndü “Evine kadar bırak.” dedi. İstemedi önce. Muhsin Ağabey ısrar edince çaresiz kabul etti. Birlikte emniyetten çıktık. Yüzüne baktım. İyi görünmüyordu. “Ne tarafa?” diye sordum. Bir şey söylemeden öylece sustu. Nereye gideceğini bilmediğinden öyle kalakalmış filan değildi. Uçmak istiyordu. Her ileri atılışında çaresizce düşüyor, kalkıyor yeniden uçmaya çalışıyordu. Anlamıyordu kanatlarının kırık olduğunu, bir anlam veremiyordu. Peşinde birileri varmış gibi uzaklara gitmek isteyen biri. Gözlerini gördüm. Güvercin gözlerini.” Bülent Ata’nın romanı Rüya Dedektifi’nden bir bölüm yayınlıyoruz. 

Rüya Yolcusu

Bir rüya gördüm. Yaşlı, sakallı bir amca dedi ki “Her rüya bir yolculuktur. Rüya âleminde alırsın, verirsin ama hiçbir şeyi değiştiremezsin. Sadece sen değişirsin bu yolculukta.”

“Böyle bir şey olabilir mi?” dedim içimden. “Çay?” dedi avukat, aldım. “Şeker?” dedi. “Sağ ol.” dedim. Boşanma davasının sonucunu bekliyorduk. Kimse bizi anlayacak durumda değildi. Yargıç, yardımcıları, mübaşir filan… Kızım ve annesi yan yana oturuyordu. Kızım bir oyun seyrediyor sanki. Annesi mağrur, ifadesiz, suskun, parlamaya hazır. Ateş gibi yakıcı. Evet, önceden konuşulduğu gibi sorun çıkartmadan çözülecekti sulh içinde…

Beş yıllık evliliğimizin sonuna yaklaşmıştık. Kızım Zeynep’e son kez sarıldım. Kızımın annesiyle göz ucu ile selamlaştım, belki de son kez… Birbirine yabancı iki kişi olarak ceset soğukluğundaki o ayrılığımız.

Bir an geri döndüm koridorda, kızım da döndü ve aslında ölmediğimizi, bunun bir rüya olmadığını anladım. Kollarıma girdiler. Dışarı çıkardılar. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Olacak sanıyordun ama olmuyordu. Meğer bir toz varmış, bizi bir arada tutan ve o toz, bir rüzgâr esince dağılmış ve bizi tutan ne varsa çekilip gitmiş. İşte bu iskelet de birdenbire olduğu yere çöktü sanki.

Her şey üst üste gelmeye başladı, bütün aksilikler ve daha unutulan pek çok fenalık. Bana sabır gösteren hayat, bir an bile sektirmeden ertelenen alacaklarını almak üzere ümüğüme çökmüştü sanki.

Altı yedi ay sürdü bunlar böyle. Silahıma el kondu, hakkımda bir soruşturma, görevini kötüye kullanmaktan ayrıca bir dava açıldı. Tayinim şehrin uzak bir ilçesine çıktı. Orada kalacak bir yer bulamayıp bir süre arabayla gidip gelmeyi denedim, sonunda “Gelmesen de olur.” deyip ortadan kaybolmama izin verdiler.

Ben ne yaptım? Ev sahibimin burnunu kırdım, alt kat komşumla kötü oldum. Kebapçı çocuğa yanlış gelen siparişi zorla yedirdim. Ezanı detone okuduğu için müezzine kötü konuşunca bütün cami bir olup güzelce dövdü beni. İşte o dayak, beni kendime getirdi. Ertesi gün namaza başladım. O gün beni durakta gören müezzinden özür dilemek istedim. O ne yaptı? Korkup kaçtı. Özür dileyecektim sadece. Talihsizlik işte, oturup ağladım ezilen başakların kıyısında. Dedim ki “Sen bitmişsin aslanım.”

Aslına bakılırsa bitmemiş de olabilirdim. Bir dolmuşa binip emniyete gittim. Hakkımdaki soruşturmanın vaziyetini öğrenmek istedim. Bahçede Muhsin Amiri beklerken köfte ekmek aldım. Tam yiyecekken, açlıktan midesi sırtına yapışmış bir köpek gördüm. Acıdım, elimdeki köfte ekmeği aramızdaki tel örgünün öbür yanına attım. Bir deri bir kemiğe dönmüş köpek lokmaya doğru geldi, kokladı. Bana baktı, yemeden yürüyüp gitti iyi mi?

Bu ne şimdi? Köpek, açsın işte yesene! Yemedi. Hatta sanki tenezzül etmedi. Oradan otoparkın Alman kurdu koştu geldi. İki lokmada yaladı yuttu köfte ekmeği. İştahım kesildi yeminle. Muhsin Amir aradı, acil işi çıkmış “Sonra görüşelim.” dedi. Sonra? “Haftaya.”

Nasıl bir adama dönmüştüm ki böyle? Eve döndüğümde bütün eşyalarımın kapının önüne yığıldığını ve kapının mühürlendiğini gördüm. İşte bu fazlaydı. Elim silahıma gitti ama ne silahım vardı ne de ev sahibi. Ev sahibi sırra kadem basmış, bir süre bir yerlere kaçmıştı.

Akşamın bu saatinde apartman girişine istiflenmiş bu eşyalarla baş başayken yatsı ezanı okunmaya başladı. “Bu ezan sesi mi, yoksa benim şu hayatımda yaptıklarım mı kötü?” diye sordum kendime. Evet asıl ben kötüydüm, detoneydim.

Kanepenin üzerine kıvrılıp yattım. Hafiften yağmur başlamıştı, dalmışım. On yedi yıl önceymiş. Vural ile babasının arabasını itiyormuşuz. Araba bir türlü çalışmıyor. Ne yapsak, ne etsek bana mısın demiyor. Baktık iterek olmayacak bu iş. Kızıyorum içimden hem Kemal Amca’ya hem Vural’a. Sınava gireceğiz biraz sonra dakikalar kalmış, bir dolmuşa, otobüse atlayıp gitmemiz lazım. Ama biz ne yapıyoruz? Araba itiyoruz.

Tam o sırada arabasıyla bir adam geldi, Kemal Amca’ya selam verdi biraz konuştular, durumu anladı “Atlayın sizi sınava yetiştireyim.” dedi. Kemal Amca’nın bir tanıdığıymış, “Delikanlıları bırakınca gelir sana yardım ederim.” dedi. Bizi sınavın yapıldığı yere bıraktı. Bir baktım Vural yanımda yok. Bizi bırakan adam da eşimin dayısının gençliği. “Ama nasıl olur bu?” dedim içimden. “İsmin ne?” diye sordu. “Ali.” dedim. “Sınavda başarılar.” dedi.

Sınava girdim. Sorular çözdüm sonra bir koşu parkurunda koşturdular bizi. Şınav çektik, bir sürü mülakat sorusu… Ben bir baktım subay olmuşum. Elimde diploma, annem-babam bana sarılıyor. Ama annem ve babam trafik kazasında ölmemiş miydi? Bir odadayız. Bir haritanın önünde dinliyoruz. Ben komando yeleği giyiyorum. Tim komutanı işaret verdi, çöktük karanlığın içinde. Arazide yerde sürünüyoruz, yağmur yağıyor. Kolum bir ağaca takıldı. Elbiseden kendimi kurtarmaya çalışıyorum. “Haydi kalk!” dedi müezzin.

Uyandım. Yağmur hızlanmış, eşya sırılsıklam. Müezzinin yanında arkadaşları… Beni tutup kaldırdılar. Bizim yan binadan birinin evine geldik. Adamlar naylon örtüler bulup aşağıdaki eşyaları örttüler. Evin sahibi “Ali kardeş ıslanmışsın gel şurada üstünü değiştir.” dedi. İkiletmedim.

Adamı hatırladım sonra. Dün yumruk atmıştı bana. Fakat rüyanın etkisinden mi bilemedim, ağzım kurumuş. Bir şey konuşmama, itiraz etmeme engel oluyordu. Çay verdiler. Emanet giysilerle otururken zil çaldı, biri girdi içeri. Herkes ayağa kalktı saygıyla. Ben de doğruldum. Ama bu adam! Rüyamdaki tim komutanıydı.

Tezgah

Bir rüya gördüm. Yaşlı, bir kadın dedi ki “Her rüya bir evdir. Rüya âleminde sen de bir misafirsin. Ne zaman can bedenden çıkar artık sen de bir ev sahibi olursun.”

Yeni bir eve taşındım. Müezzin sandığım kişi aslında imammış. Ben bilmem böyle şeyleri. İsmi İhsan. İhsan Ağabey ilgilendi benimle. O akşam evine misafir olduğum Haydar, bana yumruk atan, o da çok ilgilendi. Beni döven kim varsa bana dostluk etmek için yarıştılar. Ne biçim bir dünya bu? Yardım ettiklerin seni ortada bıraksın. Sana dayak atanlar sonra yardım etsin. Çamaşır yıkarken pantolonların tersini çevirip yıkarlar ya onun gibi bir şey. Tersim dönmüş ve bir çamaşır makinesinde dönüp duruyordum sanki.

Bir hafta boyunca yağmur yağdı. Fotoğraf albümünü buldum kolilerin içinde. Baktım, tanıyamadım kendimi. Her şey bilardo masasında hareket eden toplar gibi birbirine çarpıp birbirinden ilgisiz boşluklara doğru yönelip, ortadan kaybolmuştu sanki. Hayatımdaki onlarca insan neredeydi? Kaybolmuştum. Ya da kıymetsiz bir eşya idim, kapının önüne bırakılmış. Gözden de gönülden de çıkartılmıştım. Müziğin sesini açtım. Duvardaki gölgelere baktım. Akıntısına bıraktım. Kendime acıma köprüsünün üstünde, aşağıdan geçen eski güzel günleri seyrettim. Uyuyakaldım.

Sabah gürültüyle uyandım. Evim polis tarafından basıldı. Olanlara bir anlam veremiyordum. Direnmedim. Öyle olduğu hâlde kelepçe taktılar. Can sıkıcıydı. Berbattı. Beni alanları tanımıyordum, genç çocuklardı. Sorgu odasında beklemeye başladım. Çay verdiler. Neyle suçlandığımı sordum, bilmiyorlardı.

İçeri Tufan girdi. Şaşırdım uzun zamandır ortalıkta yoktu. Sakallarını kesmiş. O soğuk gözleri iyice belirginleşmiş. Masaya iki resim koydu. Tanımadığımı söyledim. Onlarla çekilmiş bir fotoğrafımı daha koydu. Baktım, bir kafede oturuyorduk. Gülerek sohbet eder gibi. Bu mümkün değildi. ”Tutuklusun.” dedi. “Suçum nedir?” dedim. “Baskın Bey cinayetinin şüphelilerindensin.” dedi. “Baskın Bey öldü mü?” dedim. Pis pis baktı yüzüme. Sanki ben yapmışım ve yalan söylüyormuşum gibi. “Bu fotoğraflar mı deliliniz? Bu fotoğraflarla beni tutamazsınız.” dedim.

Anlaşılan ellerinde başka deliller vardı. İçerideydim. Zihnimi toplamaya çalıştım. O adamlar kimdi? Bu montaj olmalıydı. Avukatımla görüştüm, davayı alamayacağını söyledi, başka bir avukat arkadaşı aradım, o da bir şeyi bahane edip kabul etmedi. Mahkeme tanımadığım bir avukat görevlendirdi. Elli yaşlarında bir kadın.

Genelde çömezleri ve iş alamayan avukatları verirler böyle durumlarda. Bu yaşlardaki avukatlar başka davaları alır. Neden böyle bir davayı aldığını soracak oldum “Bayım, avukat seçecek durumda olduğunuzu hiç sanmıyorum!” dedi. Sertçe kalkıp bir çay aldı kendine. “Evet sizi dinliyorum, nasıl bulaştın bu işe?” dedi. Bildiklerimi anlatım. Yani hemen hemen hiçbir şey. Bana eski görevlerimi sordu. İşte o an tuhaf bir şey oldu. Kapı açıldı ve bir avukat girdi içeri. Bu adamı tanıyordum, nerden olduğunu bilmiyordum ama tanıyormuşum gibi bir his. Bir evrak verip dışarı çıktı. O adamı hatırlamaya çalışırken fark ettim ki ben bazı şeyleri hatırlıyorum, bazı şeyleri de hatırlamıyorum. “Kullandığınız bir ilaç var mı?” dedi. “Evet, var.” dedim ama ismi neydi? Boşanma sürecinde kullandığım, doktorun verdiği ilaçlar olmuştu ama şimdi ismini hatırlayamadım.

Avukat notlar aldı. “Siz.” dedim “Nasıl bir avukatsınız böyle?” Hiç beklenmedik bir şey yaptı kadın, yakamdan kavrayıp kendine çekti “Bana bak, burada mesele sensin. Seni bir tezgâha getirmişler ve sana benden başka yardım edecek kimse yok. Kulaklarını aç ve iyi dinle. Seni buradan çıkartacağım, bir süre bir şey yiyip içme, aldığın ilaçları kes ve kendini koru. Seni ortadan kaldırmak isteyebilirler. Gözünü dört aç ve sakin ol!” Şok olmuştum. “Kimsin sen dedim?” Yakamı bıraktı “Bir avukat, sadece bir avukat.” dedi.

Olan biten hakkında, o ana kadar bunların hep bir yanlış anlama, lüzumsuz bir yetkilinin aşırı titizliği diye düşünmüştüm. Ama korkarım filmin esas oğlanı benmişim ve bu işi birileri benim üzerime yıkmak istiyordu öyle mi? Kapana kısılmıştım. İnsan böyle zamanlarda zihninin çeperlerine doğru koşup hep bir akıl oyununa takılır. Sonra da beton zemine çarpıp son bulur yolculuğu. Neden sonra uyumuşum.

Rüyamda Haydar’ı gördüm. Onu tutmuştu iki kişi. Bir üçüncüsü elinde ustura bekliyordu. Ona bir zarar vermelerinden korktum. “Hayır!” dedi üçüncü adam. Meğer sadece sakalını keseceklermiş. Haydar “Sakalımı keserlerse ben ölürüm. Ali bana yardım et!” dedi. Anlamadım neden ölsün? Sakalını kestiler. Haydar ağladı. Acıyla inledi. Küçüldü, küçüldü. On yaşlarında bir çocuk oldu. Oymuş, gözlerinden tanıdım. Ellerinden kurtuldu, bana doğru koştu. Yakalamaya çalıştılar tutamadılar. Meğer ölmüş Haydar. Onu görüyor ama tutamıyorlardı. Bana dedi ki “Sana tezgâh kuranları biliyorum.” Adamlar yakalayıp onu susturmak istedi. Haydar bir lastik gibi uzuyor, bükülüyor, ellerinden kaçıyor hep. “Sen de sakalını kes, sen de kaç.” dedi. “Benim sakalım yok ki!” dedim. Hepsi kayboldu. Kadın avukat geldi “Ben.” dedi. “Senin babanın arkadaşıydım, baban beni işe aldı. Şimdi onu görmeye gidiyorum. Selam söyleyeyim mi babana?”

Konuştukça gençleşmeye başladı. Gençleşti gençleşti. Karşımda durdu. Yanında bir koyun vardı. “Bak!” dedi. “İnsan feda ederse yol alır.” Avukat küçüldü ve koyunun tüyleri arasında kayboldu. Koyun güzel gözleriyle yerde biten otları yemeye koyuldu. Yerde kırmızı bir gelincik vardı. Onu uzanıp almak istedim. Koyun birden bana başıyla vurup dengemi sarstı, beni düşürdü. Ama aslında beni korumuş o çiçekten. Baktım o kırmızı gelincik çiçeği bir gelincik hayvanına dönüşmüş, sinsi bir bakışla kayboldu. Uyandım.

Karımın kırmızı renkte bir elbisesi vardı o geldi aklıma. O elbiseyi bir arkadaşı hediye etmişti ona. Uzun yıllardır görüşmediği bir kız arkadaşı. Modeli, markası hâlâ aklımda, geçen yıl bu zamanlardı. “Bir kadın, bir kadına kırmızı bir elbise almış, ne var ki bunda?” dedim içimden. Koyunun gözleri geldi gözlerime. Hakikat bir bakışla tohumlanmıştı sanki içimde ve kim bilir ne zaman çalacaktı kapımı?

Falçata

Bir rüya gördüm. Bir aslan ayakta, yeleleri rüzgârda savrularak söyledi “Bütün gün yorulup sonunda uyuya kaldığında, bırakırsın artık tuttuğun ipi. O ip senin kaybolmadan yürüdüğün dünya gezegenindeki yolculuğunu güvenli kılar. Ama ipi bıraktığın an, uyuyakaldığın yerde her şey geride kalacak. Kim olduğun, konuştuğun dil, gördüğün resimler, olaylar, insanlar, içine karışacağın hayatlar, neredeyse her şey yeni bir yolculuk için seni bekliyor olacak.”

Güvenlik görevlisi televizyondaki konuşmacıyı ekranda bırakıp kendine çay almak için koridora çıktı. Çayını doldurup bir yudum alarak koridorda yürümeye başladı. Nezarette bir şeyler oluyordu. Tutuklunun biri diğerinin üzerine çökmüş boğazını sıkmaya mı çalışıyordu?

Bağırıp parmaklıklara koşmaya başladı. Çay elini yakarak dökülüyordu. Çayı yere bırakıp copunu çıkardı. Ayrılmaları için parmaklıklara vurup bağırmaya başladı. Üstteki adamın bir anlık boşluğundan yüzü morarmış Ali, boynundaki telden kurtulup iki büklüm ayağa kalktı. Kıyamet kopmuştu. Diğer adam üstünden bir falçata çıkartıp Ali’ye doğru salladı. Gürültüye diğer güvenlik koşarak geldi. Bu arada ilk güvenlik kapıyı açmadan müdahaleye çalışırken. Ali falçatanın tadını almıştı bile. İki adam yerde yuvarlanıyordu.

Güvenlik görevlileri kapıyı açıp içeri daldı. Ali’yi tutup geri çektiler. Adam bundan istifade bir anda falçatayı Ali’ye gömdü. Çekti ikinci vuruşu yapacakken bir silah sesiyle her şey karardı.

Telefonda Tufan vardı. Ne olduğunu soruyordu. “Adam yaralı, ambulansa koydular, plakası şu, arkadaşlar ilgilenirse iyi olur.” dedi telefondaki. Tufan, “Beceriksiz herifler!” dedi. Ambulans akşamın trafiğinde sirenleri ortalığı yakarak ilerliyordu. Yoğun trafik yüzünden ara sokaklara girdi. Ambulans şoförü ve yanındaki hemşire boş bir sokak bulmanın arayışı içindeydi. Yan sokaktan önlerine beyaz bir şahin kırdı. Yavaşladılar. Ambulans şoförü sirenleri çaldı, sağlık görevlisi anons yaptı. Sinir bozucu yavaşlıktaydı beyaz şahin. Sonra birden durdu. İçinden dört kişi indi. Dört sırtlan. Ambulansa doğru yürüdü. Şoför ve sağlık görevlisini indirip tekme tokat dövdüler. Arka taraftan koşup gelen sağlık görevlisi de dayaktan nasibini aldı. Adamlardan birinin ambulanstaki hastaya müdahalesini kimse görmedi bile.

Diğer ambulans başka bir yoldan ilerlemiş köprüye kadar ulaşmıştı. Köprünün üstünde polisler ambulansı durdurdu. Gelip kapıyı açtıklarında sağlık memuru genç kadının başını yaslamış uyuduğunu gördüler. Yaralı ambulansta yoktu. Göz göze geldiler az ileride korkuluklara tutunmuş. Silahını çekip ateş edinceye kadar atlayıp sularda kayboldu. Şarjörü peşinden boşalttılar. Öldü mü? “Bu yarayla sağ kalamaz.” diye düşündüler. Yine de adam çıkarttılar kıyı şeridini kontrol için. Ama hiçbir iz bulamadılar.

Sağlık görevlisi bayan rüyasında bir at gördü. At bir mahallede, bir sokakta, virane evler arasında tek başına yürüyordu. Onun peşinden gitmek istedi. Meğer kendisi bir otelin çatısında yaşayan bir martıymış. Gece vakti birbirine sokulmuş martılardan biri. Kanatlarını açıp otel ışıklarının aydınlattığı gecede uçarken o atın yürüyüşünü duymuş, ayaklarının asfaltta bıraktığı sesi görmüş. Ezan okunurken yola çıkıp camiye giden insanlar görmüş. Denize bakarak sahilden yürüyüp gelen bir adam görmüş.

Deniz onun için bir babaymış. Babasına bakıyormuş. Gidip onun ayakları dibine konmuş. Bu Haydar’mış. Sakalları gözlerine, gözlerindeki çocukluğa çekilmiş bir sur. Martı ona gördüğü attan bahsetmiş. Akıntıda sürüklenen, şimdi kıyıya vuran… Mecalsiz. Kayalar mı kesmiş, yarası mı varmış? Dışarıdan gelen değil de içeriden sokulan bir haksızlık, bir kaybediş gibi sızlayan. Haydar martının söylediği yere koşmuş. Atı çekip çıkarmış denizden. Deniz ona bir emanet vermiş. Babası ona kardeş diye bir emanet vermiş. Martı, ezan sesinin büyük bir kuş olduğunu düşünürmüş. Gecenin melekleri ve sabahın melekleri vardiya nöbetini değiştirirken bu kuş onları davet eder, buluştururmuş.

Muhsin Amir dişlerini sıkıyordu. “Neden refakat aracı vermediniz? Neden geç kaldınız? Neden otopsi yapılmadı? Kim teşhis etti? Ali’nin yakınlarına haber verdiniz mi? Cenaze yarın öğlen mi?”

Düğünden Önce

Berrin, ne iyi ettin de geldin. Kız kıza muhabbet etmeyeli bayağı olmuştu, özlemişim seni. O kadar konuştuk sormadım. Annen nasıl, ya baban iyiler mi? O çatlak ağabeyin nasıl? Doğru söylüyorsun senden çok ben görüyorum Tufan ağabeyini. Ama o kadar da resmiyiz ağabeyinle. İş yerinde öyle, resmi bir memurum ben. Zaten kadın polis deyince hep bir gevşeklik arıyorlar. Yok, öyle, gayet çakı gibiyim. Kimin kızıyım ben? Tabi canım!

Annem mi? Nasıl olsun? İyi işte, gördüğün gibi. Deli dolu, kanlı canlı görünüyor ama annem, yaşlandı artık. Bunu kabul etmiyor ama öyle. Askeriyeden ayrılıp avukatlık yapmaya başladığından beri tek başına. Babamın bizi bırakıp gitmesini hiç affetmedi. Bunu konuşmak da istemez. Onun için çok endişe ettim. Benim yatılı okulda okumamı da istemedi aslında ama güç yetiremedi bana. Bir kadınla ancak başka bir kadın baş edebilir.

Görev yerim İstanbul’a çıktığından beri, eve döndüğümden beri daha çok birlikteyiz. Babamdan hiç haber almıyoruz. Yo bir kez bir kart göndermişti. Annem yırtıp çöpe attı. Onunla da yetinmedi çöpü alıp kış günü sokaktaki çöpe atıp geldi. Onu pencereden izlemiştim. Nasıl kararlı görünüyordu. Kararlı görünmek, güçlü görünmek istiyordu belki. Bir an sendeleyecek olsa, ben bunu görsem, bundan korkuyor.

Korktu. Şimdi iyiyiz ama eski günlerdeki gibi. Uzanıyorum dizlerine, şımarıklık yapıyorum, beni sevsin, saçlarımı okşasın diye. Benim için çay demliyor. Kendisi kahvecidir. Filtre kahve hazırlar kendine, bana da teklif eder. Çok da güzel yapar. Ama ben çaycıyım.

Neredeyse emekli gibi. Küçük davalara bakıyor. Sadece iki yıl önceki bir dava vardı. O dava kapandığı hâlde bırakmadı peşini. Avukattan çok gazeteci gibi araştırıyor, okuyor. “Anneme polisliğe mi merak saldın?” dedim konuşmadı. Sadece baktı, kızdı ama belli etmek istemedi.

Hani şu polisin sanık olduğu cinayet davası. Yok sonradan anlaşıldı. Bir hesaplaşmaymış. Arada olan o polise oldu. Cenazesine gitti annem. Anlamsız bir şekilde çok sahiplendi. Kadere bak! Adamın çalıştığı birime çıktı bizim tayin. Bir şikâyetim olduğundan değil. Muhsin Amir, tatlı sert, iyi bir adam. Annemi tanıyormuş. Annem bunu duyunca oradan ayrılmamı, kariyerim için doğru bir yer olmadığını söyledi. Kime? Bana. Kabul etmedim tabii. Burada ne ararsan var, çok hareketli bir birim.

O ölen polisle ilgili sanırım. Neden onun savunmasını aldığını bilmiyorum. Konuşmaz böyle şeyleri. Askeri disiplin. Çelik gibi sinirler. Bir çay daha alır mısın?

Ağabeyinin düğünü ne zaman, haftaya mı? Gelin hanım nereden? Tufan Ağabey bunca yıl evlenmediğine göre, herhâlde onu beklemiş, şanslı biri olmalı? Ne oldu? Yüzün düştü birden. Ama ağlamak da nereden çıktı şimdi? Konuşmak istersen konuşalım. Konuşmak istemezsen de boş ver canım. Haydi ama canım arkadaşım benim. Bize ne ağabeyinden, düğününden! Asıl sen ne zaman evleniyorsun, söyle bakalım?

Çay istemediğine emin misin? Telefonum çalıyor, bakayım şuna bir. “Alo, evet benim! Siz kimsiniz? Tufan Ağabey! Tufan Amirim, pardon. Evet, birlikteyiz Berrin’le. Nasılsınız? Çok teşekkür ederim. İyiyim ben de. Berrin’le oturuyoruz. Ulaşamadınız mı? Berrin sessize almıştır belki. Yok, şarjı bitmiş. Tamam, siz merak etmeyin ben bırakırım onu. Yetişiriz merak etmeyin siz.” Kız niye yalan söyletiyorsun bana? Niye kapattın telefonunu? İyi peki sormuyorum. Ama merak etmiş seni. İyi misin?

Anneme seslenip çıkalım mı? Olur mu canım? Bırakırım seni ben. Öyle taksiler filan, unut. Ne güne duruyoruz burada? Kızarım bak. Anneciğim biz çıkıyoruz. Namaz mı kılıyordun? Bölmeyim ben. Berrin biz çıkalım. Annem namaza durmuş. Annem mi? Eskiden beri kılar aslında ama bilinsin istemezdi. Öyle alışmış, ta dedesi ebesinin yanında köyde kaldığından beri kılar. Babamla tartıştıklarını bilirim bu yüzden, vazgeçmedi. Neyse duyar şimdi, bu kadar kulağını çınlattığımız yeter.

Ben hazırım çıkabiliriz. Ah anneciğim! Biz de çıkıyorduk! Berrin’in acelesi var. Bugünlük böyle olsun anne. Ben yine Berrin’i alır getiririm sana. Anne amma sarıldın arkadaşıma! Bana da sarılmazsan kıskanacağım vallahi. Akşama istediğin bir şeyler varsa mesaj at. Alışveriş için markete uğrayacağım. Seni seviyorum, annelerin en güzeli. Başını örtünce daha güzel görünen annem benim. Sen de Allah’a emanet.

Berrin sen hiç asansörde kaldın mı? Asansöre binince aklıma geldi. Küçükken, babam gittiği sıra bir defa asansörde kalmıştık. Bazen o gelir aklıma. Biz o asansörde kaldık ya sanki bir uykuya daldık ve oradan çıkamadık bir daha. Bir gün babam gelip bizi çıkartacakmış sanki. Şu asansördeki aynalara baktığımda aklıma gelir bu. Şikâyet değil, kötü bir rüya da değil. Ne bileyim ilerlemeyen bir şeyler var sanki hayatımızda, dönüp takılıyoruz tekrar. Ulaşmam gereken bir yer var da ulaşamamışım gibi. Neyse burada birlikteyiz önemli olan bu, tıpkı eskiden olduğu gibi. Birlikte kuaföre mi gitsek? Şöyle değişik bir model yaptırsak mı? Sakın! Kıvırcık olmaz, sakın! Gördün mü arabanın anahtarını evde unutmuşum. Sen otoparka git, ben hemen geliyorum.

Anneciğim salonda arabanın anahtarını unutmuşum, sana zahmet. Çok sağ ol, annem benim. Berrin’in ağabeyi kimle mi evleniyor? Bilmiyorum. Ama sen biliyor gibisin… Bir dakika! Sen biliyorsun. Berrin az önce bu yüzden mi ağladı? Anne çatlatma adamı kim? Ciddi misin? Ölen polisin eşi ile mi evleniyor? Ooo! Çok fena! O yüzden mi sarıldın öyle? Ah anne! Ben bilmemiş olayım. Konuşuruz sonra. Beni merak etme sen. Ben senin kızınım, bana bir şey olmaz. Senin duaların korur beni.

Vildan’ın Sırrı

“Rüya öğretir. Öğrenme biçimleri hep bir müfredata ve öğretici kabiliyetine bağlıdır. Oysa rüyada anlayıverirsin bilinmeyeni, sırası gelmeden. Bilginin havuzunda yüzersin ve gözüne su kaçar gibi bilgi sana ulaşır ve sende kalır.”

Vildan, radyonun sesini kapattı, çiçeklere su verdi. Yürüyüşe çıkmaya hazır sayılırdı, termosa kahve doldurdu. Mutfak penceresini kapatırken Ayşegül ve Berrin’i arabaya binmiş uzaklaşırken izledi. Onları izleyen başka birinin daha olduğunu gördü. Arabanın içinde kim olduğunu seçemedi ama içine bir isim doğdu. Ali!

Ali bindiği eski model arabayı çalıştıramadı. Kontağı bir daha çevirdi, bir daha. Biri camı tıklattı. Avukat Vildan Hanımdı, yüzünde müşfik bir ifade ile elindeki termosu gösterip kahve içer misin dedi. Ali, teslim olmuş bir ifadeyle kapıyı açtı. Vildan yan koltuğa oturup “Yaşıyorsun.” dedi. “Evet.” dedi Ali, “Bir ‘ölü’ olarak yaşıyorum.” Sustular.

Vildan bu genç adamı oğlu gibi sevmesine, gözlerinin dolmasına, koşup buraya kadar gelmesine bir cevap bulabilir miydi? “Ölmediğini biliyordum. İçimden biliyordum, dua ediyordum. Annen ve baban arkadaşımdı, okulda birlikte okuduk. Sen beni hatırlamazsın ama seninkilerle yakındık ve bir süre başka şehirlerde yaşadık. Trafik kazasını duyduğumda çok üzüldüm. Seninle keşke daha önce tanışabilseydik.” Vildan bunları söylerken termosu açıp Ali için kahve doldurmaya başladı. Elleri titriyor, kahve dökülecek gibi oluyordu. Ali duyduklarının şaşkınlığıyla kahveyi aldı, yudumladı. “İsminizi hiç duymadım bizimkilerden.” dedi. “Çok normal.” dedi Vildan burkularak. “Neyse boş ver bunları. Nasılsın, nasıl oldu bunlar? Bunca zaman nerdeydin? Neden öldüğünü söylediler? Senin yerine gömülen adam kimdi? Senin üzerine yıkmaya çalıştıkları cinayetin sorumluları bulundu biliyor musun? Sevinmedin mi? Buraya benden yardım istemek için görüşmeye mi geldin?”

Ali sustu. “Gitmem lazım.” dedi. Vildan, “Gitmen mi lazım? Konuşmayacaksan niye geldin ki buraya? Bir dakika sen buraya benimle konuşmaya gelmedin. Ayşegül! Yok, o değil, Berrin’i gözlüyorsun. Niye? Niye, cevap ver bana? Tufan’ın kız kardeşi? Tufan karınla evleniyor. Bu yüzden buradasın, intikam almak için.” dedi. “Hayır!” diyebildi Ali öfkeyle gergin dişlerini sıkmış, birikmiş bir şeylerin önünde duruyordu. “Anlamıyorsun!” dedi. Vildan “Anlat o zaman!” diye çıkıştı. “Seni dinliyorum, rahatla lütfen! İçinde tutma artık. Her şeyi geride bırakabilirsin!” dedi. “Hayır!” diye kestirdi Ali. Sonra duruldu, sakinleşmeye çalışıp “Araban var mı? Arabanı alıp başka bir yere gidelim. Anlatacağım ama burada konuşmayalım.” dedi.

Ormanın kıyısında bir piknik bankına karşılıklı oturmuş konuşuyorlardı. Ali, kesik kesik bildiği hatırladığı şeyleri yarım yarım anlattı. Nesrin yani karısı Tufan’la eskiden tanışıyorlardı. Nesrin’le boşanmış değillerdi. Boşanma davası sona gelmişken ölmüştü. Daha doğrusu resmi kayıtlarda artık bir ölüydü Ali ama işte buradaydı, yaşıyordu. Bunca ay iyileşmesi ve saklanması gerekmişti. Nesrin’i kafasından atamamıştı belli ki. Geçmişte ne olduğunu bilmek istiyordu. Bazı şeyler öğrenmişti. Vildan detayları dinledikçe bunları Ali’nin nasıl öğrenmiş olabileceğini merak etti. Ambulanstaki sağlık görevlisi kızı tanıyordu. Kaçmasına o yardım etmişti. Köprüden atlamış ve yaralı olarak kurtulmuştu. Günlerce baygın bir şekilde kalmış, ona Haydar bakmıştı.

Gördüğü rüyalar ve o rüyalardan edindiği bilgiler şaşırtıcıydı. Vildan kâğıt kalem alıp not tutma isteği duydu ama kesmek istemedi. Ali uzun zamandır kimseyle konuşmamıştı. Berrin, ağabeyinin işlediği bazı suçlardan haberdardı. Bunu nereden mi biliyordu? Rüyadan. Kendisi yerine teşhis edilen adamı görmüştü rüyasında. Adam tetikçiydi. Ali’yi hapishanedeyken susturması için tutulmuştu ama ambulansta önce onu susturmuşlardı. Ali ellerinden sır olup kaçınca onun yerine bu adamı Ali’nin ismi yazan mezar taşının dibine gömmüşlerdi.

Kimse Ali’yi teşhis için gelmemişti. Tetikçinin yüzü tanınmayacak hâldeydi zaten. Tufan gelip teşhis etmişti ölüyü. Bunları nasıl bu kadar net biliyordu. “Çetin’i ambulansta öldürürlerken ve morgda Tufan ona “Evet, Ali bu!” derken ben de ordaydım.” dedi. “Nasıl yani?” dedi Vildan, kafası karışmıştı. “Rüyamda” dedi. “Çetin’in yanındaydım ve onun başına gelenleri görüyordum. Ne hissettiğini, ne olduğunu gördüm, işittim.”

Vildan “Bu delilik, bunu ispatlayamayız.” dedi. Ali “İspatlamak isteyen kim?” diye karşılık verdi. Vildan Ali’nin yüzüne baktı, “Sakın bir delilik yapma!” dedi. “Şu anlattığın rüyalar, bunları baygınken mi gördün?”. Ali, “Bir kısmını evet, bir kısmını daha sonra.” dedi. Vildan bu kadar acayip şeyi dinlerken Ali’ye bakıyordu göz ucuyla. “Düşmenin etkisiyle, kan kaybından bayıldıysa, bir travma sonucu olduysa… Bir psikiyatristin görmesi faydalı olabilir.” diye geçirdi içinden.

Ali “Berrin, Tufan’ın kız kardeşi. Öldürülen iş adamı ile bir meselesi vardı. Bu yüzden öldü.” Vildan, bu son cümleyle kesin olarak bir psikiyatra gitmeleri gerektiğine karar verdi. Ali kesinlikle yardım almalıydı. Bu söyledikleri başına iş açacak, onu başka bir gerçekliğe çekip meczuplaştıracak kadar ipe sapa gelmez şeylerdi.

Vildan “Kalkalım mı artık, geç oldu?” dedi yerinden doğrularak. “Rüyamda seni de gördüm.” dedi Ali. Vildan yeni bir saçmalık daha duyup üzülmek istemedi artık bu genç adam için. “Güzel, yolda konuşuruz bunu da!” dedi. Ali, “Bana inanmıyorsun değil mi? Ama ben biliyorum, gördüm.” dedi. Vildan üzüntüyle, acıyarak baktı Ali’ye. Keşke şu genç adam için bir şey yapabilseydi.

Vildan “Haydi evlat, gidelim artık.” deyip, arkasını döndü ve arabaya doğru yürümeye başladı. Ali “Senin oğlundum ben, beni annemle babama verdin? Neden?” deyince Vildan donup kaldı.

Kaybolan Taş

“Rüyada mazur sayılırsın gördüklerinden. Kim olduğun değişmemiş olabilir. Ama değişebilir de her an. Bir bakmışsın hiç tanımadığın biriymişsin. Hiç bilmediğin bir şehirde bundan yıllarca önce, belki yıllarca sonradasın. Aynı anda birkaç kişisin. Şekillerin ve zamanın dünyanın bilinen fizik kurallarını pek tanımadığı söylenebilir. Gördüğün canlı ve cansızlar biçim değiştirebilir.”

Vildan, direksiyonda ağlıyordu. Araba seri bir şekilde virajı döndü. Beykoz’da bir tepeye tırmanıyorlardı. “Anlatabilirim.” diyordu. “Anlatabilirim.” Ali, annesini bulmuş ama ona kavuşamamıştı. Konuştukça Vildan bir çocuk odasının duvarlarındaki yapıştırma resimleri söküyor, sökülen boyaların altından duvarın önceki boyaları, eski yaralar ortaya çıkıyordu. Başka mevsimler, başka yıllar, başka hayaller…

Vildan güçlü bir kadındı ya! Meğer değilmiş. Şimdi yirmili yaşlarının koridorunda yere çökmüş, banyoda yıkanan çamaşırların makinenin içinde altüst olup dönüşünü seyrediyor. Zaman otuz beş yıl öncesine götürmüş onu. O çaresiz kadın. Ordudan atılacak. Davut, Ali’nin babası. Operasyondan geri dönmemiş. Öldü mü? Kimse bilmiyor? Nerede? Kimse bilmiyor. Nikâhları geçerli mi? Evet. Peki, bunu kim dinler? Kimse. Uzun bir rapor ve sonra izin alır. Doğumdan sonra bir daha görmez Ali’yi. Okuldan can dostu Elif ve Selçuk ona yardım eder. Çocukları olmayacaktır. Ali’yi seve seve alır, bağırlarına basarlar.

Vildan özlemedi mi Ali’yi, oğlunu? Özledi! Deli oldu onu görmek için. Ama ona, ailesine zarar vermekten çekindi. Davut’tan haber alınamayınca öldü kabul edildi. Sonra yeniden evlendi. Sonra kızı Ayşegül doğdu.

Vildan’ın sözü tükenmişti. Ağlamaktan kendini alıkoyamıyordu. Ali’yi daha önce birkaç defa görmüş ama bu gerçeği itiraf edememişti. Neden? Hataların biriktiği kap dolmuş ve taşmıştı işte. Ali annesini dinliyor ama bütün bunların bir rüya mı, gerçek mi olduğu konusunda algısının parçalanmaya başladığını hissediyordu.

Arabadan indiler. Akşam ezanı okunmuştu. Vildan, çantasından bir örtü çıkarıp başını örttü ve camiden içeri girdi. Ali içeride cemaate yetişip safta yerini aldı. Türbenin hemen yanında küçük bir camiydi. Selam verdiklerinde namazı kılanların arasında arkadaşı Haydar’ın da olduğunu fark etti. Söylediği gibi arabasını alıp onunla buluşmak için buraya gelmişti.

Dışarıda karşılaşacak o kadar zor şeyler vardı ki. Ali neredeyse camiden ayrılmak istemiyordu. Onu gökyüzündeki yıldızlara bağlayan bir şey vardı. Uzaklaşıp gitmek isterdi ama onu bu dünyaya bağlayan şeyler de vardı. Oturdu, gözlerini kapattı. Pek çok kapının önünden geçip bir kapının önünde durdu. Kalpleri birbirine bağlayan, bir rabıta, bir dil, bir dua, üzerine örtülen bir hırka…

Dışarı çıktıklarında Vildan Hanım’ın yanına gittiler. Türbenin ucunda gözlerini yummuş yardım istiyordu. Bir savaşçıdan, beklemeyi yenmiş bir savaşçıdan. İnsan gençken, tahammülsüz anne babaların, eş dostun arasından geçip giderken zorlanır. Düşmandan çok kendisi zarar verir, yola gelmez, sabırsız insan. Vildan, başını çevirince Haydar’ın kocaman saflık dolu gülümseyişini gördü. Kabul olmuş bir dua, bir işaret gördü. Haydar, Yuşa(as)’la yıllar sonra yeniden kavuşmuş, susmuş sohbet ediyordu sanki.

Arabaya binerken “Beni bağışla!” dedi Ali’ye. Ali gözlerini yumdu, ellerini tutan annesine bir şey demeyerek, bir şey dedi. Ellerini bırakınca iki adım geri çekildi. Annesi arabaya binip uzaklaşırken Ali ve Haydar arkasından bakıyordu. Vildan bu olanlardan sonra belki de birkaç yıl yaşlanması gerekirdi. Aksine kendini yarım kalmış bir ömürden, kesip attığı yirmili yaşlarının sonlarından, Ali’yi kaybettiği yerden, yeniden başlamış gibi hissediyordu. Çekingen, yaralı, mahvolmuş…

Otoparkta Ayşegül’le karşılaştılar. Ayşegül, şaşkınlığını gizleyemeyerek “Anne başını örtmüşsün!” dedi. Vildan yaşadığı sarsıntının sonrasında kızını duymadı bile, bakıp gülümsemeye çalıştı. “Karnım çok aç kızım.” dedi. “Sanki günlerdir bir şey yememişim.”

Haydar gülümseyerek “Yumalım gözlerimizi!” dedi. Ali avucundaki taşların kim olduğunu düşündü. Rüzgârlı bir koridorda adım adım yaklaştı, yaklaştı… Kapı, kapılar gelenin kim olduğunu bilir. Gözlerinin önüne yüzünü getirdi. Zamanın en heybetlisi… Kaybolan bir taşı alıp avucuna bırakan, taşlaşan kalbini kabuklarından kırıp yeniden bir insana seslenen. Seni alıp bir kutunun içine koyan. Ali, denize açılan bir kapıdan geçip isimlerin dalgalarına bıraktı kendini.

(…)

Rüya Dedektifi / Roman / Yazar: Bülent Ata / Erdem Kültür Yayınları / Yayın-Yönetim Melike Günyüz / Editör Zeynep Delav / Metin Editörü Fatma Hazan Türkkol

*Bu okuma parçasının yayını için yazara ve Erdem Kültür Yayınlarına teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.