Rüya Yolcusu – Nazlı Eray

 

“Fantastik edebiyatın kraliçesi Nazlı Eray’dan insan ruhuna ve belleğine eşsiz bir yolculuk! Anılar rüzgârda uçuşan bir tül perdenin arkasından yavaş yavaş içeri doluyor. Rüyalar ve olaylar birbirine karışıyor: babaannemin odasındaki eski hayat, Ankara’nın karlı geceleri, annemi sabah zamanı eski mutfağında buluşum, kardeşim Osman’ın lacivert pelerinli bir kuş olarak bahçeme gelişi, Devres Apartmanı’ndaki odadaki üvezler ve küpeçiçekleri, ölümünden yirmi yıl sonra Demir Dayımı görüşüm, Curzio Malaparte’nin Capri’deki korkunç ve görkemli evi, Elvis ile Priscilla’nın aşkı. Metin And ile belleğe kazınmış birtakım günler ve bir zamanlar hapishanem olan o eski ev. Görünmez bir tahterevallinin üstünde iki eski arkadaş Fevzi ve Metin, dünyanın en güzel kentlerine yolculuk, İstanbul’un eşsiz büyüsü ilk aşk. Anılarımdan bir demet, içlerine değişik kır çiçekleri serpiştirilmiş. Metin And’ın Protokol Caddesi’ndeki evi, Marilyn Monroe’nun Los Angeles’taki villası ve Curzio Malaparte’nin Capri’deki yalnızlığı anlatan evi birer otobiyografi öğesi olarak sunuluyor satırların arasında.” Rüya Yolcusu’ndan bir bölüm yayımlıyoruz.

“Always on My Mind”

 

Anılar. Kimi zaman deniz dalgaları gibi gelirsiniz bana. Ayaklarımı ıslatır, sonra usulca eski yerlerinize çekilirsiniz.

Anılar. Kimi zaman bir fırtına gibi esersiniz. Saçımı başımı dağıtır, gözlerime kumlar kaçırır, ağlatırsınız beni.

Ah anılar, kimi zaman bir gelinlik eteği gibisinizdir, hafif, parlak, bembeyaz ve umut dolu.

Kimi zaman yatakta bir kocanın bacağıma değen ayağı, kimi zaman Bodrum’da yediğim bir şakşuka tadındasınızdır.

Güzelsinizdir. Boş değildir hayat defterim. Şimdi sizi kâğıda dökerken heyecanlanıyorum. Yıllar önce bir akşamüstü saat tam dörtte, haziran günü doğan bir bebeğin bu dünyada bıraktığı izlersiniz siz. Mollafenari Sokak’ta yan yana bir eski yürüyüş, bir kitabın çıktığını müjdeleyen Erdal’ın sesi, babamın banyoda söylediği bir Napoliten arya, annemin sabahlığının cebindeki Optalidon şişesinin şıkırtısısınız siz. Benim hayatımsınız. Sizi yaşadım ve unutmadım. Esrarkeş Korman’ın anlattığı tımarhanedeki Türkiye Son Durak’sınız, Hatay Sokak’taki hayal meyal hatırladığım ufacık, loş daire, oradaki ilk koltuk takımımsınız. Özenle düzelttiğim püsküller, İstanbul’dan Ankara’ya arabayla gelirken gördüğüm bir gökkuşağı, Kapalıçarşı’da bir çekmece dolusu bilmece yüzüğü Amerikalı Conilere sattığım bir Nuruosmaniye günündeki on altı yaşımsınız.

Anılar, annemin Kapalıçarşı’nın koridoruna girip de beni gördüğü an düşüp bayıldığı o zamansınız siz, beni kolumdan çekerek kuyumcu dükkânından uzaklaştırdığı o tuhaf, yakalanmışlığın beni titrettiği o akşamüstü dakikalarısınız anılar… Bir varsınız, bir yoksunuz. Biliyor musunuz, şu an nerede buluyorum sizi anılar? Eskileri karıştırınca önüme çıkıveriyorsunuz, anneannemin Uçar Sokak’taki apartman dairesindeyim. Mevsim yaz olmalı, yaşım küçük. Bana alınan bir begonya saksısını arka balkonda suluyorum ve çömelip pembe çiçeklerine bakıyorum begonyanın. Hayatım gibi hafif puslu ve narin çiçekler bunlar. Dikkatle izliyorum onları. Anneannemin evi öyle güzel kokuyor ki! Nedir bu koku, yan odadan geliyor. Orada tavandan üç demet üvez asılı. Sarılı kahverengili üvezler bütün eve tatlı, şekerli bir koku salıveriyor. İstediğim zaman gidip, dalından bir üvez koparıp yiyorum. Pencerenin önünde anneannemin halden aldığı morlu pembeli küpeçiçekleri var. Her gece yatak odasına giderken koridorun bir köşesine büzülüp ağlıyorum, dipteki yatak odasına girmek istemiyorum. Arka pencereden göğe yükselen kıpkırmızı alevlerin korkunç kızıllığı camlara yansıyor. Arka taraftaki havagazı şirketinin bacalarından çıkıyor bu alevler, her gece olan bu yangından çok korkuyorum. Ağlıyorum. Belki bir ışıklandırma idi bu ama sanmıyorum, gazı yakıyorlardı. Geceye dağılan o korkunç kızıl alevleri anımsıyorum. Ürkütücü alevler gece karanlığını sarar, ağlayarak girdiğim yatak odasında kâbuslu bir gece daha geçirirdim.

Üvezlerin kokusunu duymaz, beni balkonda sakince bekleyen pembe begonyamın o kendine özgü parlaklığını ve buğusunu unutmuş olurdum. Ürkütücü bir gece başlardı benim için.

Oysa yıllar sonra gecelerin rengini, büyüsünü, mumların titreştiği şamdanları, bordo kadife gece perdelerini, upuzun, yıldızlı gökyüzüne açılan pencereleri ne kadar çok sevdim.

Anılar, sokak köşelerinde bulursunuz beni, Tanca’dan alınmış bir çift ayakkabısınızdır kimi zaman, parlak siyah rugandan. Bir okul partisine giyilmek için alınmış, başucumda yan yana durup beni bekleyen. Ne oldu acaba o ilkgençlik ayakkabıları, kimlere verildi eskiyince, tüm umudu, heyecanı, ilkgençliği taşıyan, bir gece yanak yanağa edilen ilk dansta giyilmiş o siyah rugan ayakkabılar?

Nişantaşı’ndaki ev. Üst kata gıcırdayarak çıkan ahşap kaplama, kristal aynalı antika asansör. Annemin mutfağı.

Şimdi oradayım. Yatağımdan yavaşça kalkıp, mutfağa gittim. Dalgın, uyku mahmuru gözlerle annemin mutfak raflarına, çay tabaklarına, lacivert ve altın yaldızlı porselen fincanlarına bakıyorum. Mutfağa meraklı mı annem? Hayır. Ama dünyanın en güzel mutfaklarından biri bu benim için. Yaşayan bir mutfak. Her zaman demlenen bir çayın kokusu dolduruyor mutfağı. Annemin çaydanlığı. Porselen demlik üstünde.

Yavaşça annem giriyor mutfağa. Üstünde lacivert sabahlığı, bir eli cebinde. Çok erken uyanmış olmalı. Birlikte benim neskafemi hazırlıyoruz. Annem kendine bir çay koyuyor.

Sabahlığının cebinde günlük sütün parası var, biliyorum; buruşuk bir kâğıt para. Eski Kelvinator marka dolabı açıp, şöyle bir içine bakıyor. Gece zeytinyağlı yeşil fasulye pişirmiş, bir borcamın içine koymuş annem. Tek bildiği yemek bu, çok güzel yapıyor yeşil fasulyeyi. Annem hamarat bir mutfak insanı değil, salonun bir köşesinde oturacak eşsiz güzellikte bir porselen bebek o.

Albümündeki fotoğraflarına hayranlıkla bakıyordum. Kızdı bana. Albümü elimden aldı.

“Ben artık o değilim ki!” dedi. “Ben buyum.”

Dalgalı saçlarına, gözündeki gözlüklere dikkatle baktım.

“Bırak o fotoğrafları…”

Belki yaşlılığı kabul edemiyordu. Hep çok güzel olmuştu.

Gizlice albümün sayfalarını çeviriyorum. Annem Bağdat’ta. Sefirin biricik kızı. Kral I. Faysal devri. Anneannem kralla tenis oynuyor. Birlikte sigarayı bırakmaya karar veriyorlar. Anneannem bırakıyor sigarayı. Yaşlı Kral Faysal bırakamıyor. Anneanneme altın sigara tabakasını armağan ediyor. Tabakanın içinde Irak kraliyet mührü ve damgası var.

Ankara’daki eski evin salonunda, alçak bir taburenin üstünde durur yaşlı Kral Faysal’ın çok uzun yıllar önce anneanneme Bağdat’ta verdiği bu altın tabaka.

Eskiden oturduğum, kitaplarım ve Uzakdoğu gezilerimden aldığım maskelerle dolu ev.

Bir akşamüstü. Ne oldu ne bitti anımsamıyorum. Kımkım Çağlayan. Gelmiş, bir şeyler anlatıyor bana. Bilmiyorum ne oluyor, hayranım aslında ona. Âşığım.

Birden sinirleniyorum. Bir şey söylüyor bana. Ağırıma gidiyor.

Omzundan tutup, kapıya götürüyorum onu. Elimdeki incecik kadehteki Beğendik likörünü suratına fırlatıyorum. Gözlükleri ıslanıyor.

Kapıda bar bar bağırıyorum ona. Yüzü bembeyaz, dinliyor beni.

“Erkek ol da gel!”

Kapıyı açıp, fırlatıyorum onu dışarı.

Kapıcı kapının ağzında. Bağırmalarımı dinlemiş. Çağlayan çıkıp gidiyor.

Sinirden tir tir titriyorum.

Akşamüstü az sonra bitiyor.

“Blue Moon”

Korman, seni anımsıyorum bu gece. Öyle, hiçbir nedeni yok. Aklıma geldin. Birdenbire, öyle kırk beş sene önce bir gece zamanı evime gelmiştin. Anneannem ikiz çocuklarımla birlikte arka odaya gitmişti.

Kimdin, nenin nesiydin, nereden çıkmıştın birdenbire Korman o gece zamanı Ankara’daki, Kavaklıdere’deki ufak evimde? Kocamla birlikte gelmiştiniz eve. Ne değişik bir yüzün, dünyaya alışmaya çalışan bir halin vardı. Duygulu ve naziktin.

“Otur Korman, rahat et” demişti kocam.

Sen yastık uçları püsküllü ilk salon takımımın koltuğunun bir köşesine oturmuştun. Kendini şöyle tanıttın bana.

“Ben Korman. Bu sabah Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden çıktım. Uzun süredir orada tedavi görüyordum.”

Oturduğum yerden hayretle sana bakıyordum Korman. Demek yüzün onun için o kadar soluk, saçların hafif duygulu ve siyah, ellerin titrek ve parmakların uzun.

“Esrar tedavisi gördüm” dedin Korman. “Uzun yıllar oradaydım. Bu sabah çıktım. Yolda Erses’e rastladım, aldı beni buraya, evine getirdi. Sizinle tanıştırmak istedi.”

“Çok memnun oldum” dedim. Korman’ın bana uzattığı ince parmaklı, nemli elini sıktım. Kocaman, simsiyah gözleriyle bana dikkatle bakıyordu.

Erses’e döndü.

“Böyle boncuk boncuk titriyorum abi” dedi. Cebinden çıkardığı mendiliyle alnını sildi, kuruladı.

Bana baktı.

“İzin verirseniz bir sigara saracağım” dedi. “Korkmayın sakın. İsterseniz bir tane de size hazırlayayım.”

“Yok, ben içmeyeyim” dedim. Dikkatle Korman’ın bir sigaraya esrarı sarmasını izliyordum. Önüne ufak bir kâğıt açmış, usta parmaklarla birkaç dakikada işlemini bitirmişti.

Şaşkındım, korkmuştum. İçeride yaşlı anneannemle iki küçük çocuğum vardı. Kızmıştım Erses’e. Nasıl getirirdi böyle birini eve.

Erses yavaşça kulağıma eğilip, “Zararsız o” dedi. “Çok kültürlü. Hukuk’tan. Bir doktorun oğlu. Korkma.”

Korman sigarasından derin bir nefes çekmişti. Elleri hafifçe titriyor, soluk benzi sanki canlanıyordu biraz.

“Alın, Allahaşkına siz de alın” dedi. “Bir tane bir şey yapmaz.”

“Sen rahatına bak Korman” dedi Erses.

Korman yavaş yavaş başka bir dünyaya gidiyordu.

“Müzik istiyorum” dedi.

“Ne çalayım?”

“Mozart.”

Mozart’ın piyano konçertosunu teybe yerleştirmiştik.

Eşsiz nağmeler odayı doldurdu. Korman büyülenmiş gibi Mozart’ın müziğini dinliyordu.

Yavaşça başını eğmiş, kulağını pikaba yaklaştırmıştı.

O halini hiç unutamam. Oysa onu hayatımda bir daha hiç görmedim.

Anneannem içeriden,

“Kekik gibi bir şey kokuyor. Odaya bir koku geliyor” diye seslendi. “Bir şey mi yanıyor?”

Esrarın o kekremsi kokusunu almıştı.

“Bir şey yok anneanne” diye seslendim içeri. Anneannem çocukları uyutuyordu besbelli.

“Bir şey yok! Bir şey yok!”

Korman, dalgınlaşmıştın. Mozart’ın büyülü nağmeleri seni kendinden geçirmişti sanki. Kulağını teybe dayamış, avuçlarını müziği kucaklamak istercesine açmıştın.

Onca yıl geçmiş aradan, Hatay Sokak’taki o ufak salondaki geceyi hiç unutmuyorum.

Yavaşça konuşmaya başladın. Tedavini anlatıyordun bize.

“Koğuştaydım. Kalabalık bir koğuşta kalıyordum. Bakırköy’de. Doktor sabah gelir, dolaşır. Ayyaş vardı, ruh hastası, deli, zırdeli. Her türlüsü. Gece olunca tavandan sarkan filelerde uyuyorduk. Herkesin bir filesi vardı. Bakıcı koğuşu gezer, fileleri kontrol ederdi. Hepimiz filelerimize girer, sabaha kadar ana karnında gibi kıvrılıp, filenin içinde aşağı sarkarak uyurduk.”

Hayretle dinliyordum Korman’ı.

“Fileler” dedi. “Gece kimse birbirine tecavüz etmesin diye!”

Sigarasından derin bir nefes daha çekmişti.

“Dehşet verici” diye mırıldandım.

Korman,

“Koğuşun adı ‘Türkiye Son Durak’tı” dedi.

Fısıldadım.

“Türkiye Son Durak.”

“Evet. Çünkü oradaki delilerin gidecek başka bir yerleri yoktu.”

Türkiye Son Durak. Filelerde tavana asılı adamlar. Koğuşta gecenin oluşu…

Gözümün önünde canlanmıştı bu ürkütücü ve inanılmaz görüntü.

“Evet” dedi Korman. “Türkiye Son Durak’tan geliyorum.”

Mozart’ın müziği büyülemişti sanki onu.

Korman.

Bunca yıl sonra, bak nasıl hatırlıyorum seni. Oysa bundan kırk beş yıl önce topu topu bir saat gördüm seni. O bir saatin sonunda yavaşça yerinden kalktın. Başının, gözlerinin, ruhunun çevresinde sanki yeni, yalnızca sana ait bir şey oluşmuştu. Başka bir dünya idi bu. Sen bu dünyanın içindeydin. Dediğim gibi yavaşça kalktın yerinden.

“Ben yürüyeceğim” dedin. “Çıkıyorum.”

Sokak kapısını açıp çıkmış, gecenin içine dalmıştın.

“Nereye gidiyorsun Korman?”

“Geceye doğru gidiyorum” dedin. “Yollar, ağaçların altı… Hepsi benim.”

Çıkmıştı.

Erses,

“Gider o şimdi” dedi. “Yürür gece boyu yollarda.”

“Niye getirdin onu buraya? Ya gene gelirse?”

“Gelmez artık” dedi Erses. “Bulamaz buraları. O başka bir dünyanın içinde artık. Başka bir dünyanın insanı o.”

Anneannem salona girmişti.

“Ne kokuyor burası?” diye sordu.

Çocuklar içeride uyumuşlardı.

Pencereleri açtım. Korman’ın dünyası yavaş yavaş salondan dışarı çıkıp, geceye dağıldı.

Bunca yıl sonra bak seni nasıl hatırlıyorum Korman.

Evet, uzun, upuzun yıllar geçti aradan. Sen hayatta mısın, bilmiyorum Korman. Ben dalgalı bir denizin kenarındayım şimdi, üstümde öğle güneşi, güneyde bir kasabadayım. Buradaki anılarımı şöyle bir aklımdan geçiriyorum.

Işık: Yakışıklı ve kilitli adam

Çalıştığım devlet dairesinden Işık. Eski yıllardan birdenbire önümde beliriveren yakışıklı bir yüz. Sağır dilsizsin Işık. Çocukken geçirdiğin menenjitten öyle olmuşsun. Ben seninle konuşabiliyorum, sana yazıyorum cümleleri, senin anlaşılmaz sözlerini sanki anlıyorum. Foto Film dairesinde çalışıyorsun. Ne kadar yakışıklısın Işık. O sessiz dünyanda kim bilir ne fırtınalar patlıyor. Devlet dairesi yılları… Arkadaşlar hep beraberiz. Bodrum’da da varsın Işık. Sen de oraya gelmişsin, müzede çalışıyorsun. Yalnız ben bir deri bir kemiğim. Çok sigara içiyorum, gerginim. Romanım Orphèe’yi o sonbahar dönünce Ankara’da yazacağım. O yıllar işte. Üstümde çok sevdiğim gece mavisi ipek tulumum, saçlarım belime kadar uzun. Belimde begonvil rengi bir kalın lastik kemer. Çok şık. Ayağımda espadrillerim. Ayak tırnaklarım kırmızı ojeli.

Işık, diyorsun ki bana, “Hani kendini besleyecektin? Hani sigarayı azaltacaktın? Bal yiyecektin, öyle demiştin?”

“Hepsini yapacağım” diyorum, o kendi aramızda anlaştığımız dille.

Melike fısıldıyor kulağıma.

“Işık sana âşık. Işık seni seviyor.”

Gülüp geçiyorum.

“Hareketlerinden belli” diyor Melike. “Kıskanıyor seni. Bal gibi seviyor.”

“Boş ver.”

Birkaç yıl önce çalıştığım devlet dairesine parmağımda nişan yüzüğümle gelmiştim.

Bütün arkadaşlarım beni tebrik ediyor, nişanlımı soruyorlardı.

Bir çikolata kutusu açmış, ikram ediyordum arkadaşlarıma.

“Hukuk Fakültesi’nden…”

Işık telaşla yanıma gelmişti. Bir köşede konuştu benimle. Endişeliydi.

“Birdenbire nişanlandın. Kim bu? Tahkik etmek, araştırmak lazım. Ne kadar tanıyorsun onu? Çok acele ettin.”

Hep bunları tekrarlıyordu bana Işık.

“İyice tanıdın mı onu?”

Önümüzdeki kâğıda sayfa sayfa yazıyordu bunları. Işık’ın bu tedirginliği, bu telaşı hoşuma gidiyordu.

“Tabii tanıyorum onu Işık.”

O mutsuzdu.

Aylar sonra düğünümde baş konuklardan biriydi Işık. Ne kadar yakışıklıydı o gece. Sessizdi. Bir smokin ceket giymişti. Yeşil gözleri hafif dalgındı. İncecik, upuzundu. Bir köşeden beni, Büyük Ankara Oteli’ni dolduran kalabalığı, çiçeklerle donatılmış nikâh masasını, her yeri dolduran beyaz gülleri ve zambakları izliyordu.

Eski bir düğün fotoğrafı buldum, bakıyorum.

Işık orada. Ne kadar asil ve yakışıklı duruyor. Duymayan, konuşamayan, duygu dolu bir prens o.

Viski, şampanya su gibi akıyor. Nikâh şahidim İsmet Paşa. Masada Mevhibe Hanım’la onun arasında oturuyorum. Anneannem ne kadar mutlu. Durmadan çiçek geliyor, koyacak yer bulamıyorlar… Komilere bahşiş dağıtılıyor.

Büyük Ankara Oteli’nde dillere destan bir düğünle evleniyorum.

Üstümde kendi çizdiğim ipek şantungdan bir gelinlik, uzun duvağım, elimde gelin buketim, çiçeklerle bezenmiş topuzum…

Bir ara Işık’ın yanına gidiyorum. Yavaş yavaş viskisini içiyor. Kutluyor beni.

Aylar sonra daireye bir kutuyla geliyor. Dev bir kutu bu. Paketlenmiş özenle. Heyecanla açıyorum kutuyu. Işık’ın bana düğün hediyesi. Kâğıtları yırtıp, karton kutuyu açıyorum.

Bir gemi maketi bu.

Harikulade bir şey. Işık’ın yaptığı bir yelkenli gemi maketi.

Hayranlıkla bakıyorum gemi maketine. Kim bilir ne kadar uğraştı onu yapmak için Işık. Yelkenler toplanmış, ufacık kamarası, incecik tahtalardan yapılmış gövdesi, üç direğiyle akıl almaz güzellikte bir gemi önümdeki.

Işık’ın boynuna sarılıyorum.

Gözleri parlıyor, mutlu oluyor. Gemi maketi Ankara’daki eski evimin kitap raflarının birinin üstünde öylece durur. Tozlanmış, yılların yükünü taşıyor üstünde.

Bir gün ince bir suluboya fırçasıyla tozunu alacağım ve onu başka bir yere koyacağım. Daha sık görebileceğim, o eski günleri daha sık düşünebileceğim bir yere.

Işık Bodrum’da kendine bir tekne yapıyor. Melike haber veriyor bunu bana. Çalışıyor Işık teknenin üstünde. Binip denize açılabileceği bir tekne bu.

Işık her gün biraz daha geliştiriyor teknesini.

“Uzaklara açılacağım” diyor.

Melike endişe içinde.

Kulağıma fısıldıyor.

“O tekneyi kullanamaz Işık. Buna imkân yok, çok tehlikeli. Duymuyor, konuşamıyor. Yalnız başına çıkamaz denize. Zaten izin vermezler” diyor.

Bilmiyorum.

Işık’a bir şey söyleyemiyoruz. O her gün teknesini yapmaya devam ediyor. Yeşil gözlerinde tuhaf bir hırs, bir tutku görüyorum. Yapmakta olduğu gemiye iyice bağlanmış. Gece gündüz onun başında. Sanki o sessiz dünyasının intikamını almak istercesine, açıklara, uzaklara, ufuk çizgisinin oraya açılmak istiyor teknesiyle.

“Ölür Işık” diyor Melike.

Korkuyorum. Işık’ın gözlerindeki tutkuyu görüyorum. Özgür olmak istiyor. Duymayan ve konuşamayan bedeninden kurtulmak istiyor. Açık denizlerde…

“Birdenbire” yazıyor Işık kâğıda. “Birdenbire karar verdin evlenmeye.”

Yazdıklarını okuyorum. Onun bana ısrarla bakan yeşil gözlerine dalıyorum bir an.

Ellerimle, kollarımla,

“Onu seviyorum” diyorum.

Işık suskun. Kalemi bırakıyor.

Ünlü güfteci Münir Müeyyet Berkman’ın oğluydun. Babanın yazdığı şarkı sözleri dillere destandı. Yedi yaşındayken menenjit geçirmiştin. O hastalıktan kurtulmuştun ama artık duymuyor ve konuşamıyordun.

Bu gece seni bulmak istedim. Yeniden seninle konuşmak istedim. Aradan geçmiş bunca senede yaşadıklarımı sana anlatmak, ufak kareli bir kâğıda hızlı hızlı yazmak istedim. Kâğıdı alır, yazdıklarımı dikkatle okurdun.

Nerede bulabilirim ki seni acaba? Bir zamanlar dünyada, çok yakınımda olanlar artık çok uzaklarda, kimi yok olmuş, gitmiş; gökyüzüne kaçmış bir yıldız gibi kimi geceler hafif hafif parlıyor. Hayatın bu acımasızlığı yüreğimi burkuyor.

Ölmedin, değil mi Işık? Seni bulacağım.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.