Sâdık Hidâyet – Heveskâr

 

“Sâdık Hidâyet’in bu kitabında yazarın farklı türlerde kaleme aldığı eserleri bir araya geliyor. “Seçme Eserler” başlığı altında topladığımız bu metinler farklı tarihlerde ve farklı ülkelerde yazılmış. Sâdık Hidâyet’in mizah ve kasvet yüklü edebi metinlerinin yanı sıra, bir de uzun bir denemesi bulunuyor kitapta: “İnsan ile Hayvan.” Bu denemede de yazarın edebi ustalığı kendisini duyuruyor. İnsan ile hayvan arasındaki ontolojik ilişkilere yönelik derin gözlemler lezzetli bir dil içinde sunuluyor. Kitapta yer alan “Yaratılış Efsanesi” adlı tiyatro metni de benzer şekilde Sâdık Hidâyet’in çarpıcı üretimleri arasında. Bu oyunda insanın ve evrenin yaratılışına dair teolojik anlatılar, yaratılışın amacı, hayatın anlamı gibi temel sorular, tiyatro metninin sağladığı olanaklarla ve bir tür kara mizah eşliğinde ete kemiğe bürünüyor. Uzun hikâyelerse yazarın erken dönem üretim tarzını yansıtması ve olgunluk dönemindeki Sâdık Hidâyet hakkında kimi işaretler sunması açısından dikkate değer. Toplamda beş parçadan oluşan bu kitap, Sâdık Hidâyet okurlarına bir edebiyat ziyafeti sunuyor….” Seçme Eserler’den Heveskâr başlıklı tam öyküyü yayımlıyoruz.

heveskâr

Dünyanın oluşumu sırasındaki gibi şiddetli bir sağanak yere kırbaç misali iniyor, rüzgâr su zerreciklerini toplayarak toz halinde katran rengi geçide yığıyordu. Oysa deniz dingin, sessiz, eski ve derin aşkıyla, kurşunî bir sisle örtülmüştü. Her şey rutubetli, yapışkan ve kaygandı. Rutubet her şeye, hatta bedene bile nüfuz ediyor, ruha çökkünlük veriyordu. Bütün varlıklarda bir iştiyak titreyişi dolaşıyor, cinnet veya sarhoşluk rüzgârı her şeye, varlığa bile cahilce bir terk edilmişlik hissi veriyor, depresyon havası katıyordu. Yağmur adeta tanrıların öfkesinden ötürü yağıyor, sesi diğer sesleri bastırıyor ve birdenbire kesiliyordu.

Geçenlerde bir binanın alt katında kiraladığım oda görünüşte rahattı ama henüz içindeki eşyaya alışamamıştım. Eşyaların tuhaf, gizemli, sağlam bir görünüşü vardı: Tombul, yuvarlak bir komodin; yüksek, ince, pratik ama komik bir dolap; yuvarlak, kaba bir masa; zarif bir ayna… Bunların tümü tehditkâr görünümlüydü. Hindulara mahsus keskin bir koku vardı içeride. Caddede yaşlı bir Hintli kunduracı, kırmızı sarığıyla yarı çıplak halde ve zahitçe görünümüyle penceremin altında oturmuş, kalabalığı seyrediyordu. Bedeni cılız, kuru ve zeytin rengindeydi. Siyah, yuvarlak ve çukura batmış gözleri vardı. Yüzünün büyük bir kısmı dağınık sakallarının altında gizlenmişti. Kirli, eski bir kutu, birkaç eski ayakkabı duruyordu önünde.

Bugün, bütün öğleden sonramı gramofon dinlemeye, tesadüfen satın aldığım Hintçe plağa hasrettim, defalarca dinledim plağı. Sonra koltuğa kaykılıp yağmur damlalarının düşüşünü, sokaktan gelip geçenleri seyrettim. Pencerem denize bakıyordu. Kül rengi bir yığın, ufuk çizgisinde, sis ve bulutlar arasında kayboluyordu.

Bu sırada odamın kapısı çalındı. Hemen açtım; cılız, benzi soluk, alnında düzenli çizgiler olan, iri yeşil gözlü, kumral saçlı bir kadın ikirciklenerek:

“Allah rızası için şu plağı çalıp durmayın! Fena halde sinirlerimi oynattı!” dedi.

“Başüstüne; bunun için çok üzgünüm” dedim. O da teşekkür ederek yan odaya geçti. Gramofonu kapattım. Bu kadının yabancı olduğunu, henüz Hint sazına alışmadığını veya asılsız kuruntular yüzünden belki de bu plaktan nefret ettiğini düşündüm. Her neyse, yatağa uzanıp resimli bir mahalli dergiye baktım.

Saat sekizde üçüncü kattaki yemek salonuna çıktım. Goalı olan ve kendini Portekizli olarak tanıtan güler yüzlü pansiyon sahibi, beni milliyeti kuşkulu yarım düzine adamla tanıştırdı. Tam çorbayı içmiştik ki kapı şiddetli şiddetli çalındı. Büyük bir havayla içeri giren bu kişi, oda komşumdu. Açık, dar yakalı, sarı ve mavi çiçek desenli bir kıyafet vardı üstünde.

Zevkindeki zarafet güzelliğine güzellik katmış; ince, düzgün endamına hoş bir hava vermişti. Bir baş hareketiyle arkadaşlara da selam verdi, masamızdaki tek boş iskemleye oturdu.

Yemekten sonra pansiyon müdürüne bu kadın hakkında bazı sorular sordum. Pansiyon müdürü adeta maymun tavırları ve göz işaretleriyle:

“Adı Felisiya. Derbederdir. Hiçbir olaydan çekinmez.” dedi. Ardından gülerek ekledi: “Size tavsiyem, ateşle oynamayın.”

Bu tuhaf görünüşlü, canımın istediği enstrümanı dinlememe bu kadar zalimce engel olan şahsın kim olduğunu öğrenmekte çok ısrarlıydım.

Akşamüstü gezmek için dışarı çıkarken Felisiya’yı üstünde örgülü bir giysi, penceremin karşısında konuşurken gördüm.

Dağınık bulutlar ve solgun dolunay, denizde görülen ölü bir balığın gözlerini andırıyor, Bombay gecesine hafif bir aydınlık veriyordu. Bütün gökyüzü süt rengi bir beyazlığa bürünmüştü. İnsanı serseme çeviren bir uğultu vardı.

Gezinti yerine çıkan bir sokaktan geçiyordum. Etrafta başları renkli büyük sarıklardan geçilmeyen, redingotlu insanlar vardı etrafta. Bütün kadınlar rengarenk sari giyinmişti. Tüm bu insanlar yerliler ve yabancılar olmak üzere çeşitli halk tabakalarına mensuplardı. Bir kıyafet balosunda dolaşıyordum sanki.

Apollo Bonder’den dönüşte, rıhtım yolundan geçerken Felisiya’yı gördüm. Ellerini kavuşturmuş, rıhtımın girişindeki basamaklara oturmuştu. Adeta bir rahibe gibiydi. Denizin dalgaları üzerine vuran Ay ışığını ve yakamozu seyrederek ibadet ediyordu sanki. Yüzündeki solukluk, dudaklarındaki titreme şiddetli bir iç ıstırabı yansıtıyordu. Öylesine derin düşüncelere dalmıştı ki gelip geçenlere asla dikkat etmiyordu. Odama döndüm. Havanın sıcaklığı takat tüketir cinstendi. Vantilatörü açtım, uyumak için uzandım. Ama kunduracının kuru kuru öksürüklerinden ötürü gözüme uyku girmedi.

Felisiya ertesi akşam yemek masasında yoktu. Yemek salonundan çıkınca doğru asansöre gittim, çağır düğmesine bastım. Cihaz hemen metal bantlarla yukarıya doğru hareket etti, bir süre sonra durdu. Dış kapıyı açtım, sonra iç kapıyı açınca hayretler içinde kaldım. Felisiya’yı asansörde tıpkı mermer bir heykel gibi hareketsiz dururken gördüm. Tahrik edici bir parfüm kokusu yayılıyordu üstünden. İngiliz aksanlı Fransızcasıyla konuşmaya başladı benimle:

“Acaba bu gece müsait misiniz?”

“Evet hanımefendi.”

“Grin’e kadar bana eşlik etmek ister misiniz?”

“Hay hay.”

Hissedilir bir değişim olmuştu onda. Hareketleri sakin, yüzü dingin görünüyordu. Aşağıya inince Hintli kunduracı ihtiyarın önünde durarak:

“Tabiat tik hey”  dedi.

Hindu saygı işareti olarak elini alnına götürüp başını eğdi:

“Sahib selam parmatma bâlâ kere. Ba beçe sukirra ke.”

Felisiya cüzdanını açtı, avucuna birkaç şâhî koydu. O da yeri öperek, “Bagvan mergiya. Bagvan mergiya”  dedi.

“Bu adamdan nefret ediyorum. Sürekli öksürüyor. Dün gece gözlerimi kırpmadım. Hem neden odamın önünde oturuyor ki!” dedim.

Felisiya:

“Zavallı Bagvan! Çok ilgimi çekiyor. Ona karşı çok şefkatliyim. Bu arada bazen ondan korkar, bazen nefret ederim. Bütün bunlara rağmen bir köpek gibi itaat eder bana. Fakat vücudumda acayip bir etkisi var. Şimdi çok hasta. Onu hastaneye yatırmam lazım. Yarın bu işi yapacağım.”

Bana bakmıyordu. Camdan yaratılmıştım sanki. Vücudumun arkasında bir şey varmış gibi ona bakı-yordu. Apollo Bonder’e doğru yola koyulduk. Kunduracı yüzüstü uzanmış, öksürüyordu.

Yuvarlak dolunay berrak bir bakır tepsi gibi ufukta göründü. Ancak Felisiya baktığı manzaraya boşuna bakıyordu sanki. Uyurgezer gibi hareket ediyordu. Üstüne geçirdiği beyaz sari, güzelliğini daha da artırmıştı. Bu arada çok yanık, mahzun ve güzel bir şarkı mırıldanıyordu. Geniş terekli şapkası anlatılmaz bakışlı yeşil gözlerini gölgede bırakıyordu.

Sonra ona bir şey sormadığım halde konuşmaya başladı:

“Aslen Kalkütalıyım. Avrupa’da eğitim aldım. Bu arada Avrupa’nın, Asya’nın birçok yerine gittim. Ama hiçbiri Hindistan’ın yaptığı etkiyi bırakmadı bende. Sadece bu memleketin ağır havasında yaşayabiliyorum. Bu ifademin Hindistan’ın sadece fakirlerine, yılancılarına, racalarına, mabetlerine ilişkin o yapmacık övgülerle ilgisi yok. Böyleleri ilk gözlemlerine dayanarak bir ülke veya millet hakkında körü körüne görüş bildiren insanlardır. Hindistan’ın sırları, zenginliği, fakirliği, mucizeleri asla benim için önemli değil. Benim için en önemli mucize, var olmamdır.”

Bu konuları adeta inanarak, iman ederek söylüyordu.

“Bu bilgi ve deneyimlerle gazeteciliğin hakkını veriyorsunuz” dedim.

Sözlerime dikkatle kulak veriyordu. Başkalarına bakıyor, beni dinlediği asla anlaşılmıyordu.

“Bu meslekten nefret ediyorum” dedi, “Sadece gerçekleri öğrenmeye çalışıyorum. Özellikle en iyi düşünceleri sunduğum meraklı okurlardan nefret ediyorum. Asla şöhret ve teveccühe heveskâr değilim. Üstelik ne faydası var ki bana?”

Sonra düşünceli düşünceli “Git af İndiya”nın önünde bir süre durdu:

“Şu tutuşabilen gaz kokusunu alıyor musunuz? Bu koku, her birimizde tutuşabilen bu gazlardan bulunduğunu hatırlatıyor.”

Biraz düşündükten sonra “Bu gece misafirim” dedi, vedalaşıp gitti. Çok geçmedi, ikirciklenerek durdu; geri dönüp baktıktan sonra yola koyuldu. Beyaz ince vücudu hava almaya çıkmış acayip kalabalığın arasında, Grin tarafına doğru ilerledi. Dalgalar okyanusun temiz, tuzlu havasını getirmiyordu. Getirse yoğun, ağır havayı götürecekti. Birkaç kayık çalkantıların arasında umutsuzca dengede kalmaya çalışıyordu.

Bombay’ın ıslak sokaklarında, karanlık ve tehlikeli gecesinde, tam da sefihçe bir hevese düşmüşken beni terk etti. Ne kaçmaya gücüm yetiyordu ne de dünyanın en uzak noktasına gitmeye. Bir dizi üzüntü ve pişmanlık içindeydim. Birden geçmişteki, gelecekteki hayatım, tıpkı bu karanlık ve can sıkıcı geçit gibi, bu yalnızlık ve coşturucu kuruntular arasında gözümün önünde acı acı belirdi.

Dün geceden beri soruyorum kendi kendime: “Yahu heveskâr; renkten renge giren, derbeder, cesur ve tehlikeli bir kadınla ne işin var?”

Öte yandan, onun güzelliğinde nasıl bir sır vardı ki ona anlatılmaz bir özellik katmıştı. Peki, neden bazen bana ilgi gösteriyordu? Bazen benden ürküyor, uzaklaşıyordu. Hindistan mahfilleri, Avrupalılar ve zengin yabancı misyon şefleriyle münasebetlerine rağmen şu kunduracı herife olan ilgisini aklım almıyordu. Pazar günleri onu Bombay’ın ünlü sahili Cohho’ya götürmek için pansiyonun önünde bir sürü lüks araba sıraya giriyordu. Onlarla ilgilenecek yerde, Tac veya Grin’de adı sanı belirsiz erkek çocuklarıyla meşgul oluyordu. “Mod ö Paris” mağazasında çalışması da o kadar basit değildi.

Kesinlikle tabii biri değildi; şımarıktı, hödüklükler de yapıyordu. Acaba ruhundaki bu çelişki, bir dizi uygunsuz vuslatın veya yakın akraba evliliklerinin sonucu olabilir miydi? Bütün bunlar onun psikolojisini etkilememiş miydi? Bu karmaşık meseleleri çözemeyeceğim kesin.

Dönüşte ihtiyar Bagvan’ı gördüm. Tamamen iki büklüm olmuş, boş bir zarf gibi yolun kenarına düşmüş, nefes alıyordu.

Ertesi gün baktım, benim pencerenin önünde Bagvan’la konuşuyor. Başımla selamladım. Geldi, sarı eldiven giydiği elini öylesine uzatarak:

“Bana on rupi borç verir misiniz?” diye sordu.

Para cüzdanımı açıp uzattım. Beş rupilik bir bank-not alıp Bagvan’a verdi.

“Bu akşama ödemek üzere.”

O akşam yemek salonunda, birbirlerine gizemli bakan pansiyon müşterilerinin önünde beş rupiyi verdi bana. Birlikte dışarı çıkarken:

“Hancing Garden’e kadar bir tur atsak iyi olurdu” dedi.

Taksi çağırdım, bindik. Araba hareket edince konuşmaya başladı:

“Bagvan’ın işini ayarladım. Sen Jorj Hastanesi’nde tedavi altında. Durumu çok kötü. Bugün tekrar uğradım, durumunu sordum.”

Sonra düşünceye daldı. Bir dereceye kadar onun âdetlerine, heveslerine alışmıştım ama şu fakir kunduracıya olan alakasını anlayamıyordum. Önceleri onunla eğleniyor veya güneylidir de bazı zenginlerde görüldüğü gibi mazlumların hamisi geçiniyor sandım. Ama bu hayırlı işin genellikle gizli ve garazsız yapılması gerekir.

Arabada giderken yerli mahallelerini, güzergahlarını, pazarın hayhuyunu gözlemleyerek ısrarla sessiz kaldı. Ben de onun sessizliğini bozmadım. Taksi nihayet bizi Hancing Garden’in önünde bıraktı. Bahçenin caddelerini elektrik lambalarının aydınlığı, görkemli tropik bitkilerin dalları arasında geçtik. Bu son derece güzel bahçeden sonra denize bakan bir yere geldik. Bulunduğumuz yerden bakınca herkesin uyuduğu şehrin ışıklarını görmek mümkündü. Yan yana yürüyorduk; giysilerimiz birbirine sürtüyordu. Onun hoş ve yumuşak kokusunu alıyordum. Uçurum boyunca uzanan korkuluklara dayanıyor, karanlığa dalmış olan Sessizlik Kulesi’ni seyrediyordu. Gecenin sessizliğinde, uzaklardan bir akbabanın uğursuz sesi geliyordu kulaklarımıza. Kapalı gökyüzü bizi tehdit ediyor, rutubetli ağaçlar sarhoş edici kokular saçıyordu. Felisiya bana dönerek:

“Birazdan yağmur yağacak, gidelim” dedi.

Yanılmamıştı, daha taksiye yeni binmiştik ki fırtına koptu, şiddetli bir sağanak başladı. Taksinin kapısı kapanınca arabanın bir kenarına geçti. Gece karanlığında ve sağanakta, çevredeki manzaralar görünmez olunca daha bir muhabbetli olmuştuk. İyice bana da-yanmıştı. Onun çıplak koluna dokunuyordum. Parfümünün kokusuyla mest olmuştum.

Çok keyifli ve evcil görünüyordu. Her mahrumiyetin müsait bir ortamı vardı. Ansızın dudaklarındaki sevgi ve okşayış çeşmesi akmaya başladı. Hintlilerin edebi efsanelerinden birini ayrıntılı olarak anlatmaya başladı:

“Ay’ı içi soma (kutsal şarap) dolu bir testi olarak tasavvur ederler. Tanrılar bu şarabı yavaş yavaş içer. Şarap eksilmeye başladı mı güneş yine testiyi doldurur.”

Ardından durumunun Ay’ın durumuna benzediğini söyledi. Kendisini bir tür dış kuvvetin elinde oyuncak sanıyordu. Bu hissi bir cehennem tufanı gibi yanında götürüyor, kendi içgüdüsü dışında başka bir güce tabi olamıyordu.

Bu arada şunu da vurguladı:

“Benim gücümün üstünde bir güç var. Ay’ın benim yazgım üzerinde tam manasıyla bir müdahalesinin olduğunu düşünüyorum. Ben Ay’a itaat ediyorum. Bana bazı ilhamlarda bulunuyor. Bilmiyorum, belki de daha önceki vücudumla büyük bir günah işledim. Hayatım çok tatsız. Tekrar Avrupa’da boşanmam ve Hindistan’da yaşamam lazım. Hindistan dışında bir yerde yaşayacak gücüm yok. Beni bu topraklara çeken şey, Hindistan’ın edebi ve felsefi tesiri midir, bunu da bilmiyorum. Doğanın üç ana rüknü arasındaki çizgiyi, ölüm ile hayat arasındaki çizgiyi bilirsiniz. Bu topraklarda bu sınırlar ortadan kalkıyor. Bunlar felsefelerin en yücesini sıradan adap ve ahlakları ile birleştirmiş insanlar. Bir gün Benares’te Ganj sahilindeydim. Hint felsefesinin önemini, genişliğini bir güzel kavradım. Çünkü bir taraftan olanca soğukkanlılıklarıyla evlilik protokolünü uyguluyor, bir taraftan da ölüleri yakıyor, zahitler gusül abdesti alıyordu. Hintli ruhu yenilikçiliğe rağmen bin yıldır asla değişmemiş. Bu memlekette hiçbir şey belirlenmiş, tanımlanmış değil. Bu insanların elinde atalarından kalma çok büyük bir servet ve kudret var.”

Bu sırada taksi pansiyonun önünde durdu. Bir an için iri, parlak gözleriyle, anlaşılmayacak bir şekilde baktı bana; kuşkusu geçtikten sonra:

“Sizin odaya gidelim” dedi.

Onu odama götürdüm. Hali perişandı; gözleri yalvarıyordu adeta. Onun ıstıraplı hareketleri, mehtap beyazı uçuk, hasta görünümlü rengi, dağınık konuşmaları ilgimi çekiyordu. Şevkten titriyordum. İlk karşılaştığımız günkü soğukkanlılığı ve çıkışması, sonraki günlerdeki aşağılaması beni tahrik ediyordu.

Bu esnada yağmur yağıyordu. Şiddeti azalsa bile insafsızca, emin olarak, körü körüne, bitmeyecekmiş gibi yağıyordu. Birkaç plak koydum. Dikkatle dinledi ama hoşlanmadığı belliydi. Sonra birden:

“Öyle hissediyorum ki bir bedbahtlığa uğrayacağım” dedi.

Onu teselli etmek için yatağın kenarına, onun yanına oturdum; ellerini tutmak istedim. Bu sırada nefsimin istekleriyle yanıp tutuşuyordum. Ancak elini sinirle geri çekti, odada yankılanan alaycı bir gülüşle konuşmaya başladı:

“Ah, mesela hakkımda ne düşündün? Her ne düşündüysen çok yanıldın. Nefret ettirdin beni kendin-den. Duydun mu ne dediğimi? Sana itimat etmemin sebebi ciddi, mahcup bir görünüşünün olmasıydı. Üstelik yabancıydın, buradan gidecektin. Oysa buranın insanından öyle korkarım ki haddi hesabı yok. Beni alaya alırlar; bana deliymişim gibi davranırlar. Ama şundan emin ol; Bagvan’ın bir tel saçını sana değişmem.”

Apışıp kalmıştım. Bu aşk tiyatrosundaki soytarılık rolümden dolayı aşağılandığımı hissediyordum. Aynı zamanda, ihtiyar kunduracıya da fena halde kinlenmiştim.

Sonra kapıyı sertçe çarpıp çıktı. Yağmur olanca şiddetiyle yağıyordu. Hızlı hızlı soyundum. Onun ipe sapa gelmez sözleri, acayip hareketleri, asabi ve hakaret edercesine gülüşü iyice dağıtmıştı beni. Bir daha onunla konuşmamaya karar verdim. Sonra okuduklarımdan bir kelimesini anlamasam da okumakla meşgul oldum. Kendimi meşgul etmek için ne kadar çaba göstersem de Felisiya’nın görüntüsü gözümün önünden uzaklaşmıyordu. Tüm vücudum onu istiyordu. Tavırlarını, sözlerini, gülüşlerini arzu ederken çok zevkli bir gam duygusuna kapılıyordum.

Ertesi gün gerek öğle, gerek akşam yemeklerinde Felisiya’yı yok sayarak sohbet ediyordum; o da sanırım benimle ilgilenmiyordu. Akşam yemeğinden sonra odama döndüğümde kapı çalındı. Kapıyı açtım, Felisiya idi; üstünde mor renkli çok güzel bir giysi vardı. Güler yüzle odaya girdi. Beyazlığı, letafeti, endamının güzelliği, hoş ve etkileyici parfümüyle halden hale soktu beni. Sonra benimle senli benli konuşmaya başladı:

“Önceki gece söylediklerime önem veriyor musun? Kalbim tanıktır; kötü bir olay çıkacağını bekliyordum. Bu kötü haber hakkında bilgin var mı?”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Bugün öğleden sonra hastaneden telefon ettiler. Bagvan ölmüş.”

“Mümkün değil; nasıl olmuş peki? Bilmiyordum.”

“Sizden yardım istesem, mümkün mü? Hemen şimdi hastaneye gidelim. Sumatpur’a (cesetlerin kül edildiği yer) göndermek üzere naaşı isteyelim. Otopsi için onu Tıp Fakültesi’ne göndermelerinden korkuyorum.”

“Bekleyin. Bu saatte hastane kapalıdır. Yarın sabah yapalım bu işi.”

Razı olmuyor, ayağını yere vuruyordu.

“Şimdi, hemen şimdi! Çok korkuyorum; bir o kadar da perişanım. Bana çok güvenirdi. Bu küfürdür anlıyor musun?”

Sonra ağlamaya başladı. Yatağa attı kendini, kıvranıp söyleniyordu:

“Ne kadar kimsesizim, bedbahtım! Senden umutluydum. Gel, yaklaş, bir şey söylemek istiyorum sana.”

İkirciklenerek yaklaştım. Zarif ellerini bana uzattıktan sonra şunları söyledi bana:

“Bir konu var; şimdiye kadar kimseye söylemeye cesaret edemedim. Varlıkları deniz dalgaları gibi yok olmaya yüz tutan acizlere, düşkünlere karşı çok merhametli ve şefkatliyim. Şu Bagvan bedbaht olarak dünyaya geldi. Zamanın sayfasında bir izi kalmadan veya iz bırakmaya çalışmadan dünyadan gitti. Bir süre o da konuşmuş, hareket etmiş, düşünmüştü. Şimdi o yok. Ölümü de hayatı gibi yararsız olmuştur. Onun gibi binlercesi var. Fakat kesin olarak bizim yapacağımız işe inanıyordu. Yazgısına teslimiyetle, rızayla boyun eğmişti. Öldükten sonra belki daha iyi bir bedende tekrar dünyaya geleceğinden emindi. Ben onun hayatına girmiştim. Hatta ilk kez ayakkabımı boyatmak için ona verdiğimde beni sevdiğini, övdüğünü, arzuladığını görüyordum. Evet, bana âşıktı ve rüyamda da bana sırılsıklam âşık olduğunu görüyordum. Başka biri var mı, bilmiyorum. Hindular genellikle içe kapanık olur. Bu özellikler onların yaratılışlarında var. Aynı zamanda çok sessizdirler, sırlarını açığa vurmaktan kaçınırlar. Bana karşı aşırı saygı göstermesinden rahatsız oluyordum. Hayatında ona yardım ediyorsam, kendi eğlencem için ediyordum. Yoksa o ne bana, ne başkalarına muhtaçtı. Çünkü Hindular ölümüne tahammüllüdür. Belki de ben ona daha çok muhtaçtım. Beni isteyen çok zengin olduğu doğrudur ancak onların çoğu Bagvan’dan da ahmaktır; insani duygularda ondan daha aşağıdırlar. Sadece parası var bunların. Bütün unvanları, haysiyetleri paradır. Kendilerini her şeye layık görürler, akıllı kişilermiş gibi tavır takınırlar. Oysa benim gözümde ne kadar seviyesizler! İçimden hep aşağıladım onları. Nihayet o, bu pencerenin önün-de kurudu, eridi, öldü. Sonra küle dönüşecek, küllerini rüzgâr götürecek. O, acı çekiyordu ama aynı zamanda eğilimleri, hevesleri de vardı. Ama kimse bütün bunların havada dağılıp gideceğini bilmedi, anlamadı. Biz de aynı yazgının peşinde değil miyiz acaba?”

Sakinleşmek için böyle iradeli konuşuyordu. İri gözleri, açık renkli uzun kirpikleri vardı. Alnında bir toplardamar görünüyordu. Her zamanki ruhsal haşinliği, kibri değişmişti. Çok sade, temiz görünüyordu. Korku ve nefis arzularını anlatan acayip bir halde kendini bana yapıştırmıştı. Bedeninin kokusunu alıyor, kalp atışlarını sayabiliyordum. Damarlarımdaki kan hızla dolaşmaya başladı, yavaş yavaş kalp atışlarım arttı. “Neden yanıma geldi? Bu birlik gösterisi de nedir?” diye sordum kendime. Sonra pencereyi işaret etti. “Perdeyi çeksene!” dedi.

Perdeyi çektim; tereddüt içinde yerimde kaldım. “Yanıma gel” dedi yumuşakça.

Bir süre samimi olarak konuştu. Arada bir emin olmak ve yüzümdeki hoşnutluk ifadesini görmek için başını kaldırıp bana bakıyordu. Sonra beni kollarının arasına aldı, son derece güzel başını bana değdirdi. Zor nefes alıyordu. Yüzünü bana çevirdi. Derken bu zor nefes alışları sırasında hafakan geçirmeye başladı. Ağzından aşk sözcükleri dökülüyordu. İştiyak içinde titriyordu. Ardından yine başka başka sihirli sözcükler, cümleler söyledi.

Onu kucaklamak istediğimde bir hayvanın kanat seslerini duydum. Geceleri dolaşan, özellikle yağış mevsimlerinde gece vakitleri uçan, savunmasız bir hayvan olan bir yarasa gördüm. Korkuyla odama girmiş, dört dönüyordu.

Felisiya korkuyla titreyerek bana yapıştı; kasılarak:

“Görüyor musun? Bu ruhtur. Bagvan’ın ruhu. Beni uyarmaya gelmiş. Benim bileğimi seninle birlikte ya-kalamaya gelmiş. Seni hemen terk etmem lazım!” dedi.

Buz gibi olmuştum o esnada. Fena halde ıstıraba, korkuya kapıldım.

Zar zor yerinden kalktı, vedalaşmadan hızla dışarı çıktı. Ne yapacağımı bilemedim. Üstümde bir halsizlik hissettim. Lambayı söndürüp yatağa uzandım; derin bir uykuya daldım.

Sabah erkenden giyindim, Felisiya’nın kapısını çaldımsa da cevap alamadım. Koridorda pansiyon müdürünü gördüm. Gülerek Felisiya’nın odasını işaret etti:

“Dün gece bana söylemeden gitmiş; nereye gitti bilmiyorum. Allah’tan parasını peşin ödemişti. Size söylemiştim böyle derbederlere güven olmaz diye. Bu da tropik bölge insanlarının özelliklerinden biri!”

2424

*Bu öykünün yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Modern İran edebiyatının önemli simalarından olan Sâdık Hidâyet, 17 Şubat 1903’te Tahran’da doğdu. Yine aynı şehirdeki Fransız Lisesi’nde eğitim gördü. 1925’te eğitim maksadıyla Avrupa’ya gitti. Fransa ve Belçika’da dört yıl kaldıktan sonra İran’a döndü ve çeşitli işlerde çalıştı. İlk hikâyelerini Paris’te yazdı. 1936’da Hindistan’a giderek Sanskritçe öğrendi ve Buda’nın kimi metinlerini Farsça’ya çevirdi. Geleneksel İran edebiyatı ve halk kültüründen olduğu kadar Batı kaynaklarından da beslenen Sâdık Hidâyet, edebiyatın çeşitli formlarında (roman, hikâye, oyun, deneme vb) metinler kaleme aldı. Sâdık Hidâyet’in en meşhur çalışması olan Kör Baykuş, 1937’de Bombay’da yayımlandı. İran’daki monarji rejimiyle arası açık olan Sâdık Hidâyet, benzer şekilde modern ideolojilere karşı da mesafelidir; gerek Kör Baykuş’ta gerekse Kafka’nın Mesajı adlı risalesinde görülen kimi emareler, derin bir yalnızlık ve melankolinin, dünya gurbetliğinin habercisidir. Nitekim 9 Nisan 1951’de Paris’te havagazını açık tutmak suretiyle intihar etmiş ve Pére Lachaise mezarlığına gömülmüştür.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.