Safiye: Osmanlı’ya Diz Çöktüren İtalyan

 


“Asırlar boyunca cesur, güçlü, tuttuğunu koparan, isimli, isimsiz sayısız kadın, erkeğin ördüğü düşünülen iktidar duvarlarının gerçek mimarıydı. Anne Boleyn, Isabella, Hürrem Sultan, Nurbanu Sultan, daha birçoğu ve Safiye… Herbiri, dahil olduğu hanedanın kaderinde vazgeçilmezdi. Osmanlı’da kadınlar saltanatı adıyla anılan iki yüzyıllık dönem boyunca birçok kadın, koca bir imparatorluğun yönetiminde kilit görevler üstlendi. Önce Hürrem. Ardından Nurbanu. Safiye ve Handan Sultan… Güç dünyasının erkek kahramanları arasında kadınsıydılar. Şehvet dolu bakışları okşarken insan ruhunu, tek bir kaş hareketiyle kelleler uçardı. Al dudakları beklenmedik arzularla aralandığında, o dudaklardan dökülen tek bir söz savaşlar başlatırdı. Venedik asıllı Safiye’nin gerçek adı Agrippine’ydi. O da Hürrem gibi kaçırılarak saraya hediye edilmişti. Ve yine Hürrem gibi kısa zamanda Harem’de yükselecekti. Güzeldi, zekiydi, boşa adım atmazdı, kendini koruyacak ve ahaliye hükmedecek kadar, hatta daha da güçlüydü. Evlendiği sultan ve doğurduğu şehzadenin ipleri Safiye’nin elindeydi. Osmanlı’nın yakın geleceğine imza atmaktan çekinmeyecekti.”

 

Yenikapı, Valide Sultan Sarayı
6 Aralık 1583

Odaya girdiğinde ürperdi. Soğuk bir nefesin yüzünü yalayıp geçtiğini hissetti. Hastayı rahatsız ettiği için bütün perdeleri sıkı sıkı kapalı tutulan odayı sadece tek bir lambanın cılız ve sarı alevi aydınlatıyordu. Bir an durup yatağında kıpırtısız yatan kadının bu karanlıkta fosforluymuş gibi parlayan kireç kadar beyaz yüzüne baktı. Ölümün perdesi yüzüne inmeye başlamıştı. “İşini iyi görmüş,” diye geçirdi içinden. “Bir ay bile sürmedi.” Kısa bir tereddüt geçirdi. Sonra azametle yatağa doğru ilerledi. Başını, “Çekilin,” dercesine salladı. Yatağın çevresini kuşatan kadın kalabalığı saygıyla eğilerek geri geri çekilirken yüzlerindeki kederli ifadeye bakmadı bile. Nasıl olsa hepsi sahteydi. Kendi yüzüne aynı acılı ifadeyi oturtmak için ayna karşısında yaptığı provaları hatırladı.

Yatağın başucunda oturan yaşlı kadın ya sık sık gözlerini yumduğu için işaretini görmemiş, ya da görevinin daha önemli olduğu düşüncesiyle aldırmamıştı. Dudakları kıpır kıpırdı. Bir şeyler mırıldanıyor, son saatlerini yaşayan kadının yüzüne doğru nefesini üflüyordu.

“Siz de çekilin hoca hanım.”

Yaşlı kadın bu sefer başını iki yana çevirip kötü ruhları kovmak için üfledikten sonra hayretle ona baktı. “Lakin…”

Gözlerinde çakan kıvılcımı görmüş olmalıydı. Sözünün arkasını getirmekten vazgeçti. Güçlükle doğrulup kapıya yöneldi. “Allahtan ümit kesilmez…”

Elini sertçe sallayınca hoca başını eğerek sessizce süzüldü. Kadının eşikte son bir ümitle dönüp baktığını biliyordu. Üzüntüyle verilmiş bir karar zahir, diye düşünüyordu mutlaka. Öyle ya zekaretteki birinin başında dua edilmemesi olacak şey miydi? Şimdi pişman olup “Gel,” demesini bekliyordu. “Duanı eksik etme.”

Hiç oralı olmadı. Sırtını kapıya dönerek geri çağırmayacağını belli etti. İhtiyar çaresizlikle eşikten atlayıp çıktı. Dışarıda bekleşen kadınların birbirlerine sokulup bitti mi dercesine ona baktıklarını görür gibi oldu. Yaşlı hocanın yüzündeki ifadeden, hasta daha ruhunu teslim etmeden onu da kovaladığını anlayınca anında dedikoduya başlamış olmalıydılar.

“Kıyamet günü zahir.”

“Kıyamet elbet. Bunca günahtan sonra rabbim başımıza ateş yağdırsa yeridir.”

“Tövbe de kız. Günahsa biz işlemedik ya. Elin günahının cezasını biz niye çekelim? Günah kiminse ateşlerde o yansın.”

“Tü, tü, tü; bir duayı bile çok gördü kadına.”

“Allah böyle gelin düşmanıma vermesin.”

“Şşşt… Delirdin mi kız? Sus.”

Seslerini beyninde duyuyordu. Onlar hakkında sonra karar verecekti. Yüzü garip bir ifadeyle gerildi. Onu tanımayan biri görse gülümsüyor bile sanabilirdi. Oysa öfkeyle, kafasında ince hesaplar yaptığında böyle olurdu yüzü.

Hoca kadın da kapının öbür tarafında dizlerinin üzerine oturup duasına devam ediyordu herhalde. Ne işine yarayacaksa, diye geçirdi aklından. Duanın panzehir olduğu nerede görülmüş?

Bir süre yatağın başında öylece dikilip yorgandan sadece başı görünen kadının giderek solmasını izledi. Gözleri kapalıydı. Altları ve göz kapakları mor bir kuşakla çerçevelendiğinden ilk bakışta derin bir çukuru andırıyordu. Kır düşen saçları ipek yastığa yayılmıştı. Kan, yüzünü terk edeli çok olmuştu. Onun bile hayran olduğu güzel, gergin pembe yanaklar, şimdi derin vadilerle doluydu. Dudakları içe dönmüş kalın iki çizgi gibi duruyordu. Ağzının bir ucu ara sıra belli belirsiz kıpırdıyor, giderek sönen soluğu, insanın içini ürperten hışırtıyla dışarı kaçıyordu. Kollarını yorganın üstüne çıkarmışlardı. İki yanında birer abanoz değnek gibi hareketsiz uzanıyordu.

Gözleri birden ellerine takıldı. Dehşetle titredi. Bir iskeletin kemikli parmaklarıydı bu. İğrenç kemikleri, rengi mora dönen buruş buruş bir deri sarmıştı.

Ona acıdığını hissetti. Bir an geldiğine pişman oldu. Ama başka çaresi yoktu. Son ana kadar rolünü oynamalıydı. O da böyle olmasını isterdi mutlaka. Nereden, kimden ve kime gelirse gelsin ölümün karşısına dimdik çıkmasını. Fakat onu bu halde görmek içini acıtmıştı işte. Bir zamanlar onun dünyanın en güzel ve en güçlü kadını olduğuna kim inanırdı?

Yatağa oturup oturmamakta tereddüt etti. Ne kadar sürer, diye bir soru geçti aklından. Ne kadar kaldı acaba?

“Acısız olacak,” demişlerdi. Yavaş fakat acısız. Öyle mi olmuştu gerçekten? Bir ay, her gün, her saat, her dakika erimişti gözlerinin önünde. Acı çekmiş miydi? Öyle olsa bile belli etmezdi ki.

Artık yeter, diye söylendi içinden. Ne olacaksa olsun. Bitsin. Elini tutmalı mıyım acaba?

İskelet parmakları tutma düşüncesi bile titremesine sebep oldu. Hayır, yapamam, tutamam. “Hiç değilse dua et,” dedi içinden bir ses.

Bunu düşünmemişti? Bir dua hakkı değil miydi? İyi de hangi dua? Hangisini isterdi? Doğduğunda duyduğu duaları mı, sonradan öğrenmeye çalıştıklarını mı?

Ansızın, artık dudak kenarından soluk salıvermediğini fark etti. Bitti mi? Öldü mü?

Yavaşça elini ağzıyla, burnuna doğru uzatıp nefesini hissetmeye çalıştı.

Yoktu. Bitmişti demek ki. Sessizce. Öylece. Uyur gibi. Ölüm usulca gelmiş, alacağını alıp götürmüştü sonunda.

Emin olmak için biraz daha eğildi. Bir şey hissetmedi. Biraz daha… Biraz da… Ve birden. Ölünün gözleri açılıverdi!

Dehşetle geri çekildi.

Ölü gözleri, mor çukurlarından ona baktı. Canı çekilen vücudunun aksine gözleri canlıydı. Sadece mavisi griye dönmüştü.

“Sen misin?”

Hücrelerine kadar donduğunu hissetti. Hiçbir tarife sığdıramadı sesi. Öteki taraftan geldiği belliydi. Homurtuyla, hışırtı, fısıltıyla kükreme arası bir şeydi.

Ölü gözler çukurları içinde oynaşarak arandı. Onu görmeye çalıştığını anladı. “Sen misin?”

“Evet.”

Kendi sesinden bile ürperdi.

“Işık, ışık… Seni… göremi… yorum. Sadece bir gölge gibisin.”

Öyleydim zaten, diye geçirdi içinden. Bugüne kadar hep gölgeydim.

“Lamba…”

“Işığın gözlerinizi yaktığını söylediler.”

“ Işık… ışık… Ne olur; biraz ışık.”

Doğruldu. Gidip konsolun üstündeki lambayı aldı. Işığı ona doğru çevirince ölü gözlerinin hiç kırpılmadığını fark etti. Sadece yüzünde oluşan vadilerin, korkunç uçurumların acıyla kasıldığını hissetti.

“Bana değil,” diye fısıldadı ölü. “Kendine doğru…” Devam edemedi. Gittikçe daha zorlukla soluk aldığı belliydi.

Dediğini yaptı.

“Az önce gördüğün… yüzü… unuuut,” diye fısıldadı ölü binbir zahmetle. “Beni… ilk gördüğün günkü… gibi hatırlaaa.”

Sesi gittikçe soluyordu.

“Ben de… ben de seni öyle…”

Yine devam edemedi. Konuşmak için müthiş bir çaba harcadığı belliydi. Lambayı kendi yüzüne biraz daha yaklaştırdı.

Ölünün griye çalan gözleri yüzüne çakılıp kaldı. Dudakları bir şey demek için çırpındı. “Çoook… çok… gü…zelsinnn.”

Elinde olmadan gülümsedi.

“Bir, bir,” diye inledi ölü. “Bir şarkı… söööyle…”

Ne? Şarkı mı?

Ölü gözleri yüzündeki hayreti okudu.

“Lütfen… lütfen… bizim oradan… bir şar… lüt…”

Bu işin kendisine çok acı vermeye başladığını hissetti. İçinde bir yerler yanıyordu sanki. Neydi bu duygunun adı? Acımak mı, pişmanlık mı?

“Lüt… fen… bizim şarkııı…”

Hiç yapamayacağını sandığı şeyi yaptı. Yatağın kenarına ilişti. Ölünün gözleri hareketlerini takip etti. Bir an tereddüt etti. Bunu yapmalıyım Tanrım, diye geçirdi içinden. İskelet parmaklarını avuçlarının arasına aldı. “artık hatırlamıyorum bile.”

“Ne oluuur… lüt.”

“Ave Maria, gratia plena…” Farkında olmadan Meryem’e Selam duasını mırıldanmaya başlamıştı. Titredi. Kaç yıl olmuştu söylemeyeli? Ilık ılık bir şeyler aktı içine.

Ölü gözlerini yumdu. Bütün hücreleriyle onu dinlediğini biliyordu.

“Ave Maria, gratia plena/ Domminus tecum/ Benedicta tu in mulieribus et benedictus/ Fructus ventris/ tui Iesus…”

Kah alçalan, kah yükselen, kah yalvaran, kah isyan eden melodinin sonuna doğru ölü, başını yastıktan kaldırmaya niyetlendi, başaramadı. Yüzü acıyla kasılırken, bir çığlık döküldü dudaklarından:

“Ave Maaa…” Fakat bu çabaya ciğerleri isyan etti. Bedeni korkunç bir öksürük nöbetiyle sarsıldı. Buna rağmen ölü bir şeyler söylemeye çabaladı.

“Baak… Vaa…”

“Dediklerinizi anlayamıyoruz.”

“Vaakiiittt.”

“Vakit mi?”

Ölü gözlerini yumdu… “Gece miii?”

Lambayı yerine bıraktı, hızla pencereye seyirtti. “Gece. Lakin tan ağarmak üzere.”

“İyii,” dedi ölü hırıltılar arasında. “Baak… yıl…dız… Zühhhree… Zühre yıldızı görünü… yor mu?”

Uzanıp baktı, yoktu. “Göremedim. Hava bulutlu gibi zaten. Birazdan yağmur başlayacak herhalde.”

Yataktaki kadının ölü yüzü korkunç bir tebessümle gerildi. “İyiii.”

Şaşırdı, niye “İyi,” demişti ki? Oysa yıldızlı geceleri severdi o. Pencereden son bir defa bakıp yatağa döndü, kadının başucuna dikildi.

Göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu şimdi. Bir yudum nefes için hiç can kalmamış vücudun nasıl çıldırasıya mücadele ettiğini görünce gözyaşlarını tutamadı.

Ölmemek için nasıl çırpınıyor Tanrım! Nasıl, nasıl! Hani kolay olacaktı? Hani hiç acı çekmeyecekti. “Yak… yak… laş,” dedi ölü iki öksürük sağanağı arasında. Gözleri çektiği acı ve çabadan kocaman açılmıştı.

Ona doğru eğildi. “Yakla…şşşş.”

Biraz daha eğildi. Bir damla yaş, ölünün yanağına düştü. Kadının yüzüne oturan tebessümü bu sefer yakaladı. Ürperdi. Gülüyor mu bu, diye geçirdi içinden.

Bir şey söylemeye çalışıyordu ama duyamadı. Sesi giderek uzaklaşan, kaybolan bir fısıltı gibiydi.

Birden son sözlerini duymak için delice bir arzuya kapıldı. Mutlaka duymalıydı. Çok önemli olabilirdi. Bir sır, bir şifre.

“Tanrım, duyamıyorum seni.”

“Yaaak… laaaşşş!

Şimdi kulağı ölünün dudaklarının üstündeydi. Ağzından sızan soluğun dehşet verici kokusuna rağmen tiksinmemesine şaşırdı.

“Dinliyorum. Söyle.”

Kulağında cılız bir esinti hisseder gibi oldu. Sonra bir esinti daha. “Beeen,” dedi ölü hırıltılı bir inlemeyle. “Beeen…”

“Evet, evet… Sen?”

“Seeniii…”

“Evet, beni mi?”

“Affettiiiimmm. Seeenii affeett… im… mmm…” Ses söndü. Kulağında hissettiği cılız esinti dindi.

Başını kaldırıp baktı. Ölünün gri gözleri üzerindeydi. Yavaş yavaş onlar da kapandı. Artık salıverdiği gözyaşları kadının cansız yüzüne yağmur gibi yağdı. Adeta onu yıkadı. “Bitti,” diye mırıldandı. “Bitti. Öldü…” Öldüğünü haber verdiklerinde, esaretim bitti. Artık gölge değilim, diye bağıracağına yemin etmişti ama yapamadı.

Böyle olacağını tahmin etmemişti. Asla etmemişti. Onun başucunda ağlayabileceğini bir an bile aklına getirmemişti. Ama ağlıyordu işte. İçindeki yangın yüreğini sarmıştı. Neydi bu gözyaşlarının anlamı? Ölümün gücü karşısında duyulan tarifsiz acz mi? Kanından birinin ölümüne tanık olmak mı? Acımak mı? Yoksa pişmanlık mı?

“Ne olur Tanrım,” diye mırıldandı. “Pişmanlık olmasın. Buna dayanamam.”

Bir süre kıpırtısız öylece ölünün yüzüne baktı. İstediğini yapacaktı. Onu hep ilk gördüğündeki yüzüyle hatırlayacaktı. Güzel mi güzel, kudretli, şahane haliyle.

Neden sonra kalktı. Oda daha da kararmış gibi geldi.

Kapıya yürüdü. Omuzlarını kaldırdı. Başını dikleştirdi. Elinin tersiyle gözlerindeki yaşı sildi. Kapıyı açtı.

“Bitti,” diye fısıldadı bekleşen kadınlara doğru. “Tanrı’ya kavuştu.”

Yükselen feryatlara aldırmadan yürüdü.

Aralık soğuğuna rağmen doğru Gül Bahçesi’ne çıktı. Kollarıyla kendini sarmaladı. Ciğerleri titreyene kadar dondurucu havayı içine çekti.

Gözleri denizin ayazla ürperen mavi sularına kilitlenmişti. Fakat ne dalgaların üzerinde umutsuzca kanat çırpan martıların çaresiz bir hevesle dalıp kapabilecekleri bir av aramalarını görüyordu, ne de yeni doğan günü karşılayan çığlıklarını duyuyordu.

Birlikte yaşadığı anılar, sevgi dolu sözler, duyguların sel olup aktığı, hasretin bağırları deldiği sohbetler, kısacası onunla paylaştığı bütün bir hayat akıp gidiyordu gözlerinin önünden.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Artemis Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.