Şahika – Archibald Joseph Cronin

 

“Genç bir doktor, 1920’lerde salgın hastalık, fakirlik ve batıl inançlarla karşı karşıya kalır… Andrew Manson, yeni mezun bir doktor olarak göreve başladığı maden şirketinde, bir anda kendisini büyük bir belanın, bir salgın hastalığın kavurduğu bir köyde bulur. Kimse, maden şirketine karşı başkaldırmaya, sorunu çözmek için elini taşın altına koymaya cesaret edemezken, Manson, kalbindeki büyük inançla çevresine umut dağıtmaya başlar… Pek çok modern yazara ilham veren, sinema filmi ile milyonlarca insanı etkilemeyi başaran Şahika, yazıldığı günden bu güne yetmişin üzerinde ülkede yayınlanan bir kült roman…” Şahika’dan bir bölüm yayımlıyoruz.

 

1924 yılının Ekim ayında bir öğleden sonra, pejmürde görünümlü genç bir adam Swansea’den Penowell Vadisi’ne giden, neredeyse boş bir trenin camından düşünceli bir hâlde dışarı bakıyordu. Manson, Carlisle ve Shrewsbury’de tren değiştirerek o gün boyunca Kuzey’den bu tarafa yolculuk etmişti ama sıkıcı geçen yolculuğunun son durağı olan Güney Galler onu heyecanlandırıyordu. Bu garip, şekilsiz ülkede onu tıp kariyerinin ilk işi bekliyordu.

Dışarıda, tren yolunun iki yanında yükselen dağların arasında, yoğun bir yağmur fırtınası çıkmıştı. Dağların tepeleri gri gökyüzü tarafından saklanmıştı ama madenciliğin aşındırdığı yan tarafları kapkara ve ıssızdı. Birkaç kirli koyun, kömür tozlarıyla lekelenmiş dağlarda beyhude bir umutla ot bulmak için geziniyordu. Görünürde hiç çalılık ya da ot yoktu. Batmaya başlayan güneşin altındaki ağaçlar zayıf, kavruk hayaletlere benziyordu. Rayların yön değiştirmesiyle, dökümhaneden yayılan kızıl parlaklık görünür hâle geldi ve belden yukarısı çıplak bir grup işçiyi aydınlattı. Vücutları gerilirken, havaya kaldırdıkları kolları darbe vurmaya hazırlanıyordu. Manzara kısa süre içinde madenin çarkları ardında kaybolmuş olsa da, verdiği güç hissiyatı devam etti. Yoğun ve canlıydı. Manson derin bir nefes aldı. Gayret etme isteğiyle dolmuştu, geleceğin sunduğu umut ve vaatlerin yarattığı dayanılmaz bir neşe içindeydi.

Tren yarım saat sonra Drineffy’ye girdiğinde, manzaranın garipliğini ve uzaklığını vurgulayan bir şekilde karanlık çökmüştü. Sonunda varmıştı. Çantasını eline alan Manson trenden indi ve bir tür karşılama görmeyi bekleyerek hevesli, hızlı adımlarla platforma doğru yürüdü. İstasyonun çıkışında, rüzgârdan yamulmuş bir lambanın altında, kare bir şapka takmış ve uzun bir yağmurluk giymiş olan sarı suratlı, yaşlı bir adam bekliyordu. Kem gözleriyle Manson’ı inceledi ve isteksiz bir tavırla konuştu.

“Sen Doktor Page’in yeni asistanı mısın?”

“Evet. Manson. Adım Andrew Manson!”

“Hah! Benimki de Thomas, genelde bana Yaşlı Thomas derler. Şu araba benim. Bin –eğer yüzmek istemiyorsan.”

Manson, çantasını koyduktan sonra, kendisi de uzun, kemikleri sayılan siyah atın arkasındaki hurdası çıkmış arabaya tırmandı. Onu takip eden Thomas dizginleri eline aldı ve ata seslendi.

“Hadi bakalım, Taffy!”

Kasabanın içinden geçerlerken, Andrew büyük bir gayretle çevreyi incelemeye çalıştı ama sağanak yağmur yüzünden, sadece yüksek dağların eteklerine yayılmış küçük, gri evlerin bulanık silüetlerini görebildi. Yaşlı seyis birkaç dakika boyunca konuşmadı ama sular damlayan şapkasının altından Andrew’ya karamsar bakışlar atmaya devam etti. Başarılı bir doktorun akıllı şoförü olmakla alakası yoktu, tam aksine, pörsümüş ve hırpaniydi, üzerinden ahırlara has o güçlü koku bu-ram buram yayılıyordu. Sonunda konuştu:

“Belgeni yeni mi aldın, ha?”

Andrew başıyla onayladı.

“Bildiydim.” Yaşlı Thomas tükürdü. Elde ettiği zafer onu kasvetli bir şekilde daha konuşkan hâle getirmişti. “Son asistan on gün önce gitti. Genelde burada kalmazlar.”

“Neden?” Andrew endişeli olmasına rağmen gülümsedi.

“Galiba bir nedeni işin çok zor olması.”

“Peki diğer nedeni ne?”

12

“Öğrenirsin!” Bir dakika sonra, Thomas güzel bir katedrali işaret eden bir rehber edasıyla, kırbacını kaldırdı ve bir sıra evin sonunda bulunan, küçük kapısından buhar bulutu çıkan bir evi gösterdi. “Bak. Oradaki benim ve hanımımın küçük evi. Çamaşırcılık yapar.” Komik bir şey söylemiş gibi üst dudağı seyirdi. “Yakında ihtiyacın olabilir.”

Ana cadde burada sona erdi ve kısa, yamuk bir yan yola döndüler. Sarsılarak, aşınmış bir toprak parçasının üzerinden geçtikten sonra bodur bir dişbudak ağacının arkasındaki evlerden birinin dar araba yoluna girdiler. Kapıda yazan isim Bryngower’dı.

“Geldik,” dedi Thomas, atı durdurarak.

Andrew arabadan indi. Yapacağı girişe kendini hazırlarken, ön kapı ardına kadar açıldı ve girdiği aydınlık koridorda, elli yaşlarında, sakin bir yüze ve berrak mavi gözlere sahip, uzun boylu, zayıf, güler yüzlü bir kadın tarafından candan bir içtenlikle karşıladı.

“Ah, şuraya bakın! Siz Doktor Manson olmalısınız. Buyrun lütfen, içeri gelin. Ben doktorun kız kardeşi, Bayan Page. Umarım sıkıntılı bir yolculuk olmamıştır. Sizi gördüğüme çok sevindim. Sizden önceki korkunç asistanımız bizi terk ettiğinden beri neredeyse aklımı kaybedecek hâle gelmiştim. Onu görmeliydiniz. Çok akıllıydı, bunu söyleyebilirim. Ah! Ama boş verin. Artık burada olduğunuza göre sorun yok. Gelin, size odanızı bizzat kendim göstereceğim.”

Andrew’nun tavan arasındaki odasında pirinç çerçeveli bir yatak, sarı renk vernikle kaplanmış bir çekmece dolabı ve üzerinde bir çanak ile bir ibrik bulunan bambu ağacından bir masa vardı. O, odaya bakarken, kadının berrak mavi gözleri de onun yüzünü inceliyordu. Endişeli bir nezaketle dedi ki:

“Çok rahat görünüyor, Bayan Page.”

“Evet, öyledir.” Gülümsedi ve anaç bir tavırla Andrew’nun omzunu sıvazladı. “Burada nam salacağınıza eminim. Siz ba-na iyi davranırsanız, ben de size iyi davranırım. Bundan daha iyisini söyleyemem, değil mi? Şimdi, vakit kaybetmeden benimle gelin ve doktorla tanışın.” Kadın duraksadı, bakışları hâlâ sorgulayıcıydı, sesine önemsiz bir şeyden bahsediyormuş havası vermeye çalıştı. “Mektubumda söylemiş miydim bilmiyorum ama, aslına bakarsanız– doktor son zamanlarda pek iyi değil.”

Andrew şaşkınlıkla kadına baktı.

Kadın konuşmasına fırsat bırakmadan, “Ah, çok önemli bir şey değil,” diye devam etti çabucak. “Son birkaç haftadır yatıyor. Ama yakında iyi olacak. Bu konuda şüpheniz olmasın.”

Kafası karışan Andrew onu koridorun sonuna kadar takip etti. Kadın neşeli bir şekilde konuşarak kapıyı açtı:

“Edward, bu Doktor Manson– yeni asistanımız. Sana nasılsın demek için geldi.”

Andrew şöminesinde küçük bir ateşin yandığı, saçaklı kadife perdelerinin sıkı sıkıya kapatıldığı, köhne mobilyalarla dolu odaya girerken, Edward Page yatağında yavaşça döndü. Bunu yapabilmek için büyük bir çaba harcaması gerekmişti. Altmış yaşlarında, sert yüz hatlarına ve yorgun, zeki gözlere sahip iri kemikli bir adamdı. İfadesi, çektiği acıyla ve yorucu bir sabırla damgalanmıştı. Ve başka bir şey daha vardı.

Gaz lambasının yastığa düşen ışığı, adamın yüzünün yarısının ifadesiz ve solgun olduğunu ortaya çıkarıyordu. Vücudunun sol tarafı felç olmuştu ve yama işi yatak örtüsünün üzerinde duran sol eli bir külah şeklini alacak şekilde büzülmüştü. Andrew, yakın zamanda meydana gelmediği belli olan bu ağır felcin belirtilerini gözlemlerken ani bir dehşete kapıldı. Odada garip bir sessizlik vardı.

“Umarım burayı seversiniz,” dedi Doktor Page. Kelimeleri ağzında yuvarlayarak, yavaş yavaş ve zorlanarak konuşuyordu, “Umarım bu iş size fazla gelmez. Çok gençsiniz.”

“Yirmi dört yaşındayım, efendim,” diye cevap verdi Andrew. “Bunun ilk işim olduğunu biliyorum ama çalışmaktan korkmuyorum.”

“İşte bu!” Bayan Page gülümsedi. “Bir sonraki asistanımızda şansımızın döneceğini sana söylememiş miydim, Edward?”

Page’in yüzü daha da hareketsiz bir hâle geldi. Andrew’ya baktı. Ardından ilgisi kaybolmaya başladı. Yorgun bir sesle dedi ki:

“Umarım kalırsın.”

“Yüce Tanrım!” diye bağırdı Bayan Page. “Söylenecek şey mi bu!” Gülümseyerek ve özür dileyen bir tavırla Andrew’ya döndü. “Bugün yemek yemediği için böyle. Ama çok yakında ayağa kalkıp işinin başına geçecek. Öyle olacak, değil mi, canım?” Eğildi ve ağabeyini şefkatle öptü. “İşte böyle! Biz yemek yerken, senin tabağını da Annie’yle yukarı göndereceğim.”

Page yanıt vermedi. Tek taraflı yüzündeki sert ifade ağzının çarpılmasına neden oluyordu. Sağlam eli yatağının yanındaki masada duran kitaba uzandı. Andrew kitabın başlığının Avrupa’nın Vahşi Kuşları olduğunu gördü. Konuşmanın sona erdiğini daha felçli adam okumaya başlamadan önce hissetmişti.

Andrew akşam yemeğine inerken aklı çok karışıktı. Lancet’te yayınlanan bir ilan üzerine bu işe başvurmuştu. Fakat, Bayan Page ile yaptığı ve bu işi almasıyla sonuçlanan yazışmalarda Doktor Page’in hastalığından hiç bahsedilmemişti. Ama Page hastaydı, onu iş yapamaz hâle getiren beyin kanamasının son derece ciddi olduğu ortadaydı. Çalışabilecek hâle gelmesi için önünde aylar vardı ve o duruma gelebileceği bile şüpheliydi.

Andrew bu durumu aklından uzaklaştırmaya çalıştı. Gençti, güçlüydü ve Page’in hastalığı yüzünden yapması gereken ekstra işlere itirazı yoktu. Aslında, öyle hevesliydi ki, çığ gibi gelen hastaları görmek için can atıyordu.

Yemek odasına gelen Bayan Page, “Şanslısınız, doktor,” dedi canlı bir şekilde. “Hemen bu akşam kolay bir işle başlayabilirsiniz. Muayenehaneye gitmenize gerek yok. Dai Jenkins o işi halletti.”

“Dai Jenkins?”

“Eczacımız,” diye üstünkörü bir cevap verdi Bayan Page. “Becerikli biridir. İsteklidir de. Hatta bazıları ona “Doktor” Jenkins der, ama tabii ki Doktor Page’le karşılaştırılamaz bile. Muayenehanedeki işleri ve ev ziyaretlerini de son on gündür o yapıyor.”

Andrew endişeli gözlerle kadına baktı. Ona söylenen bütün şeyler, bu uzak Galler vadilerindeki tartışmalı tıp uygulamalarına dair aldığı bütün uyarılar aklına geldi. Bir kez daha, sessiz kalmak için büyük bir gayret göstermesi gerekti.

Bayan Page sırtını ateşe vererek masanın başına geçti. Üzerine yastık koyduğu sandalyesine rahat bir şekilde yerleşince hoş bir beklentiyle içini çekti ve önünde duran küçük inek çanını tıngırdattı. Solgun, temiz yüzlü, orta yaşlı bir hizmetçi akşam yemeğini getirdi. Odaya girerken Andrew’ya kaçamak bir bakış atmıştı.

“Gel bakalım, Annie,” diye bağırdı Bayan Page ve bir parça yumuşak ekmeğe tereyağı sürerek ağzına attı. “Bu Doktor Manson.”

Annie cevap vermedi. Soğuk, haşlanmış göğüs etinden bir dilim keserek sessiz bir şekilde Andrew’nun tabağına koydu. Bayan Page tabağına koyulan ete ek olarak bir bardak da taze süt almıştı. Masum içeceği bardağına koyup dudaklarına götürürken gözleri doktorun üzerindeydi ve bir açıklama yaptı:

“Öğle yemeğinde pek bir şey yiyemedim, doktor. Ayrıca, beslenmeme dikkat etmem gerek. Kanım. Kanım için süt içmek zorundayım.”

Andrew yavan göğüs etini çiğnedi ve kararlı bir şekilde soğuk su içti. Bir anlık bir hayal kırıklığından sonra, asıl zorluğun kendi espri anlayışında yattığını düşündü. Ne de olsa, insanların Spartalılar gibi yaşadığı bu vadilerde masaya lüks şeyler konulmasını bekleyemezdi.

Bayan Page yemeğini sessizlik içinde yedi. Sonunda, son ekmek parçasına yağ sürdü, etini bitirdi, sütünün son yudumunu içti, ağzını sildi ve sandalyesinde geriye yaslandı. Zayıf bedeni rahatlamış, gözlerine mesafeli ve değer biçen bir ifade yerleşmişti. Masada oyalanma eğilimindeydi, konuşmak belki de kendi yöntemleriyle Manson’ı değerlendirmek istiyordu.

Karşısında duran asık suratlı, zayıf, biçimsiz ve hantal gencin gergin yüz hatları, çıkık elmacık kemikleri, biçimli bir çenesi ve mavi gözleri vardı. Kaşlarının endişeli gerginliğine rağmen, bu gözler olağanüstü bir şekilde sakin ve meraklıydı. Blodwen Page’in bundan haberi olmasa da, karşısında Kelt ırkından gelme bir adam vardı. Andrew’nun yüzündeki canlılık ve zekâyı fark etmesine rağmen, onu en çok memnun eden şey, kösele kıvamındaki üç günlük göğüs etini hiç itiraz etmeden kabul etmiş olmasıydı. Aç görünmesine rağmen onu beslemek zor olmayabilir diye düşündü.

“Eminim burada nam salacağız, siz ve ben,” dedi tekrar, oldukça cana yakın bir tavırla. “Değişiklik için biraz şansa ihtiyacımız var.” Tatlı bir sesle ona sorunlarından bahsetti, hekimlik uygulamasını ve bulunduğu pozisyonu kaba hatlarıyla anlattı. “Berbattı, canım. Hayal bile edemezsiniz. Doktor Page’in hastalığı, işe yaramaz asistanlar gelir elde edemezken birçok giderimizin olması– işte, inanamazsınız! Bir de müdür ve maden yetkilileriyle aramızı iyi tutmak için yaptığım iş –muayenehanenin parası onlardan geliyor– geldiği kadarıyla,” diye ekledi omuz silkerek. “Bakın şimdi, Drineffy’de işler şu şekilde yürür. Şirket’in listesinde üç tane doktor var, tabii ki Doktor Page aralarında en akıllı olanı. Ayrıca burada bulunduğu süre neredeyse otuz yıl veya daha fazla, sanırım tam o kadar! Her neyse, bu doktorlar istediği kadar asistana sahip olabilir –Doktor Page sana sahip ve Doktor Nicholls’ın da Denny adında bir asistan bozuntusu var– ama asistanlar Şirket’in listesine girmez. Şirket, madenlerde ve taş ocaklarında çalıştırdığı her adamın maaşından belli bir miktar keser ve bu parayı hasta sayılarına göre doktorlara verir.”

Sustu ve sorgulayan bakışlarla genç adama baktı.

“Sanırım sistemin nasıl işlediğini anladım, Bayan Page.”

“Peki o zaman!” Kısa bir kahkaha attı. “Artık bu konuyu düşünmenize gerek yok. Tek hatırlamanız gereken şey, Doktor Page için çalışıyor olduğunuz. Önemli olan bu, doktor. Doktor Page için çalıştığınızı unutmadığınız sürece sizinle iyi geçiniriz.”

Sessizce dinleyen ve gözlem yapan Manson, kadının çok fazla şey söylediğini düşündüğünü fark etti. Saate bakan kadın doğruldu ve peçetesini halkasına geri yerleştirdi. Ardından ayağa kalktı. Sesi daha farklıydı, profesyoneldi.

“Bu arada, Glydar Hanesi 7 Numara doktor çağırdı. Saat beş sularında haber geldi. Hemen oraya gitseniz iyi olur.”

(…)

*Bu bölümün yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Archibald Joseph Cronin; (1896-6 Ocak 1981) Tanınmış bir İngiliz romancısıdır. İskoçya’ nın Cardross şehrinde dünyaya geldi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Glasgow Üniversitesi’nde tıp öğrenimini bitirmeye çalışıyordu. Harbin çıkması üzerine İngiliz donanmasında cerrah olarak çalıştı. Harbden sonra Güney Wales bölgesine gidip küçük bir şehirde doktorluk etmeye başladı. Bir yıl da maden ocaklarında akciğer hastalıkları üzerinde incelemeler yaptıktan sonra nihayet Londra’ya geçti, muayenehane açtı. Geçirdiği hastalık sonrası yazmaya başladı, arka arkaya birçok romanı yayımlandı. Eserlerinin tümü Türkçe’ye çevrilmiştir.

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.