Savaş Bitene Kadar – Saki

 

“Hayatın Sınır Çizgileri, kısa öykünün ve “acı” İngiliz mizahının parlak isimlerinden Saki’nin tadına varabileceğimiz geniş bir seçki, gerçek bir şölen… “İşte burada bizim kendi kendimizi kandırma yönündeki üstün güçlerimiz devreye giriyor… Sahte ve aptal küçük hayatlarımızı yaşıyor ve gerçekten de makul bir çevrede makul bir hayat sürdüren, kısıtlamalardan azade kadınlar ve adamlar olduğumuza kendi kendimizi ikna edebiliyoruz.”” Hayatın Sınır Çizgileri adlı seçme öyküler kitabından Savaş Bitene Kadar başlıklı tam öyküyü yayımlıyoruz.

 

Saygıdeğer Rahip Wilfrid Gaspilton, işin ehli olmayan zihinlerin hikmetini göremediği rahip tayinlerinden birinde, Kensingate’in kısmen sosyetik St. Luke bölgesinden Yondershire’ın bir köşesinde bulunan, tam anlamıyla kırsal St. Chuddocks mezrasına gönderilmişti. Hiç kuşku yok ki, bu yer değişikliğinin görmezden gelinemeyecek avantajları vardı fakat kesinlikle çok bariz dezavantajları da yok değildi. Evini taşıyan rahibin de, eşinin de, kırsal hayat koşullarına doğal ve rahat bir şekilde uyum sağlayabildiği söylenemezdi. Rahibin eşi Bayan Beryl Gaspilton, o zamana dek kırsal alanlara hep olumlu gözle bakmış, buraları, kusur bulunamayacak seviyede gelire ve konukseverlik içgüdüsüne sahip insanların çimlik arazileri tenis kortlarına dönüştürüp gül bahçeleri ve Jakoben tarzda süs bahçeleriyle uğraştıkları, hafta sonları da ilgi dolu seçkin konukların toplanıp keyifle vakit geçirdikleri yerler olarak görmüştü. Bayan Gaspilton, kendisinin hemen fark edilebilecek ölçüde ilgi uyandırıcı bir karakter olduğunu düşünüyordu, sınırlı bir bakış açısından kesinlikle haklıydı da. Baygın bakışlı koyu renkli gözlere ve sağlam hatlı bir çeneye sahipti; konuşmasının uygun yerlerinde, bu özelliklerle çelişen, hafiften ağlamaklı bir ses tonu tutturuyordu. Hayatın sunduğu küçük güzelliklerin kıymetini biliyor fakat Talihin, şahsen gayet hak ettiğini düşündüğü daha büyük kimi başarılar konusunda eli açık davranmadığını düşünüp dertleniyordu. Kendisine kalsa, insan ilişkileri üzerine derinlikli görüşlerinin, bir de tartışmasız minicik ayaklarının, çevresinde dolanacak anlayışı kuvvetli kişilerce takdir edileceği, edebi ve bir nebze de siyasi bir toplantı grubunun merkezinde olmayı arzu ederdi. Gerçekte ise Kaderine bir papazla evlenmek yazılmıştı, üstelik şimdi bir de varlığını bir köy papazının yörüngesinde sürdürmesine karar verilmişti. Hüküm vermek için beklemeye hacet yoktu, çevresinde keşfedilebilecek tek bir şey mevcut değildi; Nuh, Tufan kopacak diye kehanette bulunmuştu ama kimse kendisinden Tufan sırasında denize atlayıp yüzmesini beklememişti. Bayan Gaspilton da sulanan bir bahçeyi bellemek veya çamurlu yollarda güçbela yürümek gibi zorlu işlere girişecek değildi. Yeterli sıklıkta kuşkonmaz ve karanfil toplanabildiği sürece bahçeye yapılan masrafları kabullenmeye, aksi takdirdeyse bahçeyi yok saymaya hazırdı. Tabiri caizse, kendini o zarif ve miskin küçük dünyasına sarıp kapatarak doktorun eşine nezaketi elden bırakmadan kaba davranmak ve tek edebi meşguliyetine ağır ağır devam etmek gibi küçük çaplı eğlencelerin keyfini çıkaracaktı. Söz konusu edebi meşguliyeti, Yasak At Göleti’ydi, Baptiste Lepoy’un L’Abreuvoir interdit eserini çeviriyordu. Uğraştığı bu iş öyle uzun zamandır elindeydi ki, bir süreliğine ünlenmiş bu romanının çevirisi bitene kadar Baptiste Lepoy’un kendisi büyük ihtimalle popülerliğini yitirmiş olacaktı. Gelgelelim, ağır ağır devam ettiği bu işin, Bayan Gaspilton’a Kensingate camiasında bile edebi anlamda belli bir itibar kazandırdığı düşünüldüğünde, hemen hemen kimsenin Fransızca bilmediği ve en küçük olasılıkla dahi L’Abreuvoir interdit’ten haberdar olmadığı St. Chuddocks halkının gözünde kadını en yüksek mertebeye çıkaracağı çok açıktı.

Papazın eşi, taşındıkları bu köye tam bir kendini beğenmişlik içinde sırtını dönmeye razıyken Papaz için işin acıklı yanı şuydu ki, sırtını dönen kendisi değil, köy olmuştu. Dünyanın en saf niyetleriyle hareket eden ve önünde Gilbert White gibi ölümsüz bir örneğe sahip olan Saygıdeğer Rahip Wilfrid, bu yeni ortamda kendisini öyle sıkıntılı ve huzursuz hissediyordu ki, Kral II. Charles’ı tutup modern bir Wesleyan Konferansı’nın ortasına bırakacak olsanız en fazla bu kadar sıkılıp huzursuz olurdu. Bahçenin çimliklerinde seke seke dolaşan kuşlar, bu çimlik alan Rahip’e değil de kendilerine aitmiş gibi geziniyorlar, nazarlarında Rahip’in bahçedeki bir solucanla ya da evi mesken tutmuş kediyle dahi kıyaslanamayacak ölçüde ilgi uyandırmaktan uzak olduğunu ima ediyorlardı. Bahçeyi çevreleyen çitin öte yanının ve kır çiçeklerinin de, yine aynı şekilde, ilham vermekle uzaktan yakından ilgisi yoktu; düğün çiçekleri, İngiliz şairlerce kendilerine gösterilen ilgiyi hiç mi hiç hak etmiyordu; Papaz anlamıştı ki, on beş dakika bahçede yalnız kalacak olsa, düpedüz içler acısı bir hâle düşmesi işten bile değildi. Köyün sakinleriyle de durum bundan iyi değildi; bu insanlarla tanışmak, hastalıklarıyla tanışmak demekti, hemen hemen herkes romatizmadan muzdaripti. Tabii ki kimilerinin başka fiziksel rahatsızlıkları vardı ama herkeste romatizma standart olarak mevcuttu. Papaz’ın henüz ayırdına varamadığı gerçek şuydu ki, kırsal hayatta romatizmadan muzdarip olmamak, daha büyük hırslar peşindeki çevrelerde saray erkânına takdim edilmemiş olmakla aynı ölçüde göze çarpacak bir kusurdu. Papaz’ın taşındığı yere duyduğu merak bu şekilde hepten sönmüşken, bir de Beryl kalkmış, Yasak At Göleti’ne vakfettiği anlamsız uğraşla kendini adeta tecrit etmişti.

Saygıdeğer Rahip Wilfrid, eşini bir sabah yine sözlükler, dolmakalemler ve karalama kâğıtlarından oluşan pek zarif bir kalabalığın ortasında bulunca, “Birilerinin Baptiste Lepoy’u İngilizce okumak isteyeceğini de nereden çıkarıyorsun, anlamıyorum,” dedi, “Fransa’da dahi Lepoy’u okuma zahmetine girecek kimse kalmadı desek yeridir.”

Beryl ise sesinde nazik bir bıkkınlık tonuyla, “Tatlım,” diye söze başladı, “Londra’nın önde gelen birkaç yayımcısıyla konuştum ya, nasıl olup da şimdiye dek kimsenin L’Abreuvoir’yı çevirmediğine şaştıklarını söylemişlerdi, hatta bana yalvarmışlardı…”

“Yayıncılar hep kimsenin yazmadığı kitaplar üzerine yaygara koparır, yazılır yazılmaz da kitaba sırtlarını dönerler. Eğer Aziz Pavlus bugün hayatta olsaydı, Eskimolara Mektup yazması için başının etini yerlerdi ama Londra’dan bir tane yayımcı bile Efeslilere yazdığı Mektubu okumayı aklından geçirmezdi.”

Beryl, “Bahçede kuşkonmaz var mı?” diye sordu, “aşçıya pişirmesini…”

Rahip, “Bahçede yok,” diye terslendi, “ama kuşkonmaz tarhında kesin bir sürü vardır, yetiştiği yerin orası olduğunu düşününce öyle olması lazım tabii.”

Rahip bundan sonra üstündeki kızgınlık hissini atıp yerine can sıkıntısı koymak üzere meyve ağaçları ve sebze bahçesinin bulunduğu alana yürüdü. Bahçede, Frenk üzümü asmalarının arasında, muşmula ağaçlarının altında geziniyordu ki aklına, büyük bir edebi düzenbazlığa imza atma fikri düştü.

Aradan birkaç hafta geçmişti ki, İki Aylık İnceleme adında bir dergi, Saygıdeğer Rahip Wilfrid Gaspilton’ın verdiği güvenceye dayanarak, güya rahibin Dicle Vadisi civarında askeri seferde bulunan bir yeğeni tarafından gün yüzüne çıkarılıp tercüme edilmiş bir Pers şiirinin birkaç parçasını dünyanın beğenisine sundu. Saygıdeğer Rahip Wilfrid’in yeğenleri sürüsüne bereketti ve kuşkusuz, içlerinden bir ya da ikisinin Mezopotamya bölgesinde askeri görevde bulunması gayet olasılık dahilindeydi, ne var ki kimsenin aklına, Pers dili ve edebiyatı üzerine eğitim aldığından şüphelenilebilecek bir yeğenin geldiği söylenemezdi.

Dörtlüklerin, kaçıncı asır olduğu belirlenemeyen bir dönemde Kirmanşah bölgesinde yaşamış, kimi kaynaklara göre avcılık yapan, kimilerine göre ise sarayda balık havuzlarının sorumlusu olarak görevlendirilmiş, Gurab adında birine ait olduğu düşünülüyordu. Yumuşak, ölçülü bir hiciv ve felsefi bir hava taşıyan bu mısralar, keskin bir eleştiride bulunma zahmetine girmeyen bir alaycılık, huzursuzluk uyandıracak kadar tutkulu olmayan bir yaşama sevinci sergiliyordu.

“Allah’tan medet uman Fare
Yardım gelmeyince göklere küfretti:
Fareyi midesine indiren Kediye göre,
Allah’ın işleri pek münasip idi.

Değişmez Yasalar koyan,
Olmasın medet umduğun kişi,
Ama dara düştüğünde hatırla sana verdiği
Hızlı bacakları, cin fikri ya da pençeleri.

Kimileri över kanaat ederek yaşamayı:
Kanaat yerle yeksan olabilir, tıpkı Gurur gibi.
Yaşadığı sefil su kanalına şükreden Kurbağanın,
Kanal kuruyunca kaçtı bütün keyfi.

‘Cehennem Yolunda değilsin,’
Diyorsun bana tutkulu bir sevinçle:
Beyhude atıp tutma, neye yarar sözlerin
Eğer ki Cehennem sana gelmekteyse?

Şair övgüler düzüyor Çobanyıldızı’na,
Bir başka Şair, Papağanın renklerine,
Satıcının övgüsü ise malları üzerine,
En azından O biliyor, neyi övmekte.”

Eleştirmenlere ve yorumculara yapıtın kaleme alındığı muhtemel tarihe dair ipucu veren işte bu dörtlüktü; halkın dikkatini çektikleri üzere, Şirazlı Hafız’ın yaşadığı dönemde papağanlar zarafet sembolü olarak büyük rağbet görmekteydi, Ömer Hayyam ise rubailerinde papağanlara yer vermemişti.

Eleştirmenler ve yorumcular altını çiziyordu ki, bundan sonraki dörtlük, yazıldığı bölge ve dönem kadar günün mevcut siyasi koşulları için de geçerliydi:

“Gece gündüz Barış düşleri kurarken Sultanın biri,
Büyüdü Düşmanın orduları durmamacasına:
Uykuya döndürdüler Sultanın gündüz düşlerini
Barışı ise zannımca, hiç tatmadı ömrü boyunca.”

Avcı-şairin dörtlüklerinde kadınlar pek az yer buluyor, şarap ise hiç geçmiyordu, ne var ki Doğu’nun aşk felsefesine katkıda bulunan en az bir dörtlük mevcuttu:

“Ah Ayyüzlü füsunkâr, Yıldız Yatağı Gözlerin,
Yanaklarından ipek gibi bir haz, misk kokusu yayılmakta,
Diyorlar ki caziben solacakmış bir gün, solsa ne olur,
Gülün kendisi de renksiz yetişmez mi Alacakaranlıkta.”

Son dizelerde Kaçınılmaz olan kabulleniliyor, şairin hayata bakışındaki rahatlık, insanı ürperten bir rüzgâra sahne oluyordu:

“Söken her Şafak keder taşır,
Öyle bir keder ki mümkün değil izahı:
Keyifli günün katarı getirir
Şöleni, Maşuku, bir de Küheylanı.

Ah, nihayet sökecek bir Şafak
Zihnine tek bir yaşam kıpırtısı bırakmayan,
Bu uzun, soğuk Şafak, Güne varmayacak,
İşte izah edeceksin kederini o zaman.”

Gurab’ın dizeleri, pek huzursuzluk yaratmayan, hafiften muzip bir felsefenin mutlak surette insanların hoşuna gideceği bir anda halkın beğenisine sunulmuş ve coşkuyla karşılanmıştı. Hakikat aşkını kaybedecek kadar uzun bir ömür sürmüş yaşı geçkin albaylar, gazetelere mektuplar yazıp yirmi-otuz yıl önce Afganistan’da, Aden’de ve başka uygun bölgelerde Gurab’ın eserlerine aşina olduklarını iddia ediyorlardı. Kirmanşahlı Gurab adıyla bir kulüp kuruldu ve kulübün üyeleri en ufak kışkırtmada dahi Gurab Biraderleri diye birbirlerini çağırır oldu. Devirlerce saklı kalmış bu şairi keşfeden, ya da daha uygun bir ifadeyle gözler önüne çıkaran Saygıdeğer Rahip Wilfrid, beklendiği şekilde sağanak olup yağan sorular, eleştiriler ve bilgi taleplerine tek bir tesirli yanıtla karşılık veriyordu: Askeri unsurlar, yeğeninin hareketlerine gereksizce ışık tutacak herhangi bir açıklama yapmasına imkân tanımıyordu.

Savaş bitince Rahip akla hayale sığmaz derecede büyük bir utanca gömülecekti fakat ne olursa olsun, o an için Yasak At Göleti’ni sahneden indirmeyi başarmıştı.

Çevirmen: İnci Katırcı
*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.