‘Korku bir yerden sonra korkusuzluğu doğurur.’

 

“Bu zamanın ruhunun, içinden geçtiğimiz günlerin romanı. Hayatın altüst olması diye bir şey varsa bunu bizden başkası bilemez. Ne olacak kaygısıyla yaşayan, endişeli, hayat standartları şaşmış, işinden olmuş. Ama her şeye rağmen hayat dolu, umut eden, direnen. Şebnem İşigüzel anlatıyor. Coşkuyla, tutkuyla, hazla. Eşsiz bir hayal gücüyle taçlanan Ağaçtaki Kız unutulmayacak bir hikâye sunuyor.” İtiraf etmem gerekirse benim için Ağaçtaki Kız’ı okumak kolay olmadı, içinden geçtiğimiz döneme Ağaçtaki Kız’ın anlatımıyla dönüp bakmak dahi birkaç saat kendime gelemememe neden oldu ve sonra roman bitti. Zaman geçerken hissedemediklerime belki, dönüp geriye bakınca bir kez daha ama bu kez sahiden tanık oldum. Ardından Şebnem İşigüzel ile Ağaçtaki Kız’ı konuştuk.

İlk bölümde “Hikayemiz adımızla başlar,” deniliyor. Bu tümcenin kitabın sonundaki oyuna dair bir işaret fişeği olduğu kanısındayım, Ağaçtaki Kız’ın hikayesi de ona ailesinin seçtiği isim verildiğinde mi başlıyor dersiniz?
İsimlerimiz bir başkasının bize verdiği, atfettiği hikayedir bir bakıma. Babaanenin Ağaçtaki Kız’a yaptığı bu aslında. Yeryüzünde kendi hikayesini pekiştirmek ve mana katmak için seçmiş o isimleri. Kendi anılarını, geçmişini temize çekiyor, taçlandırıyor bir anlamda. Hayata devam edebilmek için bulduğu tutunacak dallar gibi. Manzara seyretme inadı, Gezi Parkı’na hava almaya çıkma halleri gibi… Aslında babaanne verdiği isimlerle kendisini unutulmaz kılıyor. Ağaçtaki Kız’ın buna bir isyanı var zaten. “Çocuklar ebeveynlerinin hayatını temize çekmek için yetiştirilmez,” der bir yerlerde. Herkes bir başkasının hikayesi. Kimse kendisi gibi olma cesaretini gösteremiyor. Romanda isimlerin verilme hikayesi üzerinden anlatılan bu.

Ağaçtaki Kız “tatlı tatlı şakırken” aslında kendini, ailesini, arkadaşlarını ve bu ülkeyi hırpalayan gerçekleri anlatıyor. Romanın dili bu anlamda okuru soluksuz bırakıp yorulmaktan koruyor bana kalırsa. Romanın anlatım dilini buluşunuzdan söz edebilir misiniz biraz?
Bunu nasıl anlatacağıma dair sorularımla başladım işe. Zaafları olan bir metin yaratabilir miydim? Yazdığım metni bozabilir miydim? Peki bu o kızın yazdığı roman olabilir miydi? Önce bu sorular üzerinden ilerledim. Kahramanın kendisi olmaktan çok onun yazdığı romanı yaratmak gibi bir çabam vardı. Genç ve bu zamana ait bir kahramanı dillendirecektim. Zihni de genç ve bu zamana, bugüne ait olmalıydı. Benim gibi mantık yürütemezdi. Ben okurlarına oyun oynamayı seven bir yazarım. Roman yazma becerimi bir kenara bırakıp bu düşündüklerimi oyuna dönüştürdüm. Kendimi devirmek, yıkmak, ezip geçmek istedim bir anlamda. Gözyaşı Konağı’nda bunu denemiştim. Bu yüzden dil önemliydi. Belki ben yaratmadan kendiliğinden gelmeliydi. En başında ben de yadırgadım. Öyle konuşabiliyor, yazabiliyor olmak şaşırtıcı geldi bir an. Durdum. Çöplük, Resmigeçit, Kirpiklerimin Gölgesi… bunlarda hep yazar anlatıcıydım. Kahramanın ağzından hikayeyi aktarırken yapmak istediğim o başka şeyler beni ürküttü. Metnin zaaflarını yaratmak gibi. En kabaca sebeple inadım sayesinde oldu sanırım. Zaten inadım ve edebiyata inancım olmasa bunca yıl yazamazdım.

IMG_5048

“Amy’nin yeri başka. Hep başka olacak. Çünkü o isyan etti ve öldü,” diyor anlatıcı. Amy Winehouse ve anlatıcı arasında yalnızca bir şarkıcı ve hayranı arasında olan bağlardan birinin yer ettiğine inanmıyorum. Ağaçtaki Kız, acıyı isyana dönüştürme becerisini ve sahici oluşunu mu seviyor Amy’nin?
Olabilir. En büyük sanatçılar kalbi kırık olanlar, kalbi kırıklar. Amy her şeyden önce bir büyük kaybeden. Kaybedenleri herkes sever ama onlar ya da biz onları ebediyen kaybettikten sonra. En büyük hikayeleri kaybetmeleridir çünkü. Bazı insanlar kaybetmek için yaşar. Amy onlardan. Benim kahramanlarım gibi kalbinin sesini dinleyerek yaşıyor. Yaptıklarında hiçbir rasyonellik ve hesapçı kişilik yok. Hesap yapan, rasyonel davranan Madonna olur, Lady Gaga olur zaten. Bu edebiyat alemi için de geçerli. Ortak noktaları kırılgan birer kraliçe olmaları ve onlara yazık olması.

Öğretmen Özlem Hanım’ın Ağaçtaki Kız’ın burs kazanmak için yazdığı roman hakkındaki yorumları o kadar kalp kırıcı ki… Özlem Hanım o öfkeyi ve direnme arzusunu bastırmak amacıyla bilhassa mı yapıyor bunu?
Bu kadar kırıcı olduğunun bile farkında değil pek çok insan gibi. Herkes birbirini hayal kırıklığına uğratıyor. Bunun nelere yol açtığını asla düşünmeden yapıyor bunu. Özlem Hanım insanı hep aşağıya çekenlerin, kötülerin temsili.  Bu yolla öğrencisinin öfke ve direnme arzusunu bastırmak çok zekice bir hamle olurdu onun için. Oysa onun tek yaptığı karşısındaki zavallıyı, kalbinin sesini dinleyen tutkulu kızı kabaca yerle bir etmek. Gençlikte hep böyle insanlar çıkar karşımıza. Amaçları birisini gözlerine kestirip hırpalamaktır. Çünkü kendileri de bir vakit böyle hırpalanmışlardır.

Aynı eksende Öğretmen Özlem Hanım’ın eleştirdiği “başarısız” romanla Ağaçtaki Kız romanı arasında gerilimli bir tel ve bağ uzanıyor, bu üst kurmacayı güçlendirmek için seçilmiş bir oyun diyebilir miyiz?
Evet. Bir başkası gibi yazmak nasıl olurdu bunu merak ediyorum. O kadar o kız olmuştum, o kadar onun diline bürünmüştüm ki anlattıklarımın zaman zaman sakil ve sıradan olması kaçınılmazdı. Çünkü o genç ve asi kızın zihninden konuşuyordum artık. Bütün yazarlık marifetimi elimden aldı bir anlamda. Başlarken o öyle süslü ve anlamlı cümleler kuramaz diye o kadar çok cümleyi silip süpürdüm ki buna bir çare bulmalıydım. Çözümü kendi romanımı ona teslim etmekte buldum. Gazeteci halasının sözkonusu romana editörlük yaptığı şüphesiyle kendimi iyice temize çektim. Bu pekala onun yazdığı bir roman olabilirdi. Ancak böyle olursa kalpten gelebilir, okuyanın içine işleyebilirdi. Çünkü benim tek arzum okurda derin hisler uyandırmak.


Ağaçtaki Kız yazdığı roman için “Gençlerini ve çocuklarını sevmeyen ülkenin romanını yazdım,” diyor öğretmenine. Gözyaşı Konağı’nda da vardı böylesi bir his, Ağaçtaki Kız’da da. Sanki derlenip toparlanmış, anlatıcının yazar ve sizin de editörü olduğunuz bir metinle karşılaşıyoruz. Bunun bir önceki soruda bahsettiğimiz oyunu belirginleştirdiğini söyleyebilir miyiz?
Son iki kitaptır Şebnem İşigüzel olarak okuruma oynadığım oyun bu oldu. Hatta Gözyaşı Konağı’nın başından çıkardığım bir önsöz vardı. Bence çıkarmam büyük hataydı. O metni nasıl bulup düzelttiğimi hikaye ediyordum. Yani “Bu okuyacakların bir başkasının yazdıkları,” diyordum okura. Burada bu oyunu sizin dediğiniz gibi sürdürdüm. Romana yöneltilebilecek eleştirileri kendi ellerimle yarattım, sonra bunları gösterdim, işaret ettim. Bu hüzünlü hikayeyi anlatmak için bu oyun bana dayanak oldu.

“Hayata devam edebilen bir insan düşünmez geçmişi. Ben hayata devam edemediğim için buradayım. Buradan düşüp hafızamı kaybedeceğimi bilsem hiç düşünmez atardım kendimi aşağı.” Ağaçtaki Kız hayatına devam edenlere karşı da mı kırgınlık ve kızgınlık hissediyor? İnsanlar bir felaketle karşılaştığında işinin en iyi halini ortaya koyarak direnirken de mi kötü bir noktada duruyor Ağaçtaki Kız için?
Bence Ağaçtaki Kız için en doğru şeyi Yunus düşünüyor. “Onu ne çok kırmışlar,” diye düşündüğünü itiraf ediyor romanın bir yerinde. Çok hırpalanmış, ezilmiş, herkesin kötü geçmişini yüklenmiş, sessiz bir tanık olmuş, hep bir güvensizlik, endişe, son yıllarda bastıran parasızlık, bunların hepsi onu yerle bir etmiş şeyler. Öyle yaralı ki kime ne kızgınlık, ne kıskançlık, ne düşmanlık hissetse kabulümüz. İnsan hayatta bir kaybeden olunca uçan kuşa bile öfke duyabilir. Hiçbir şeyi yoktur çünkü, kaybetmiştir. Sizin gözleminiz çok doğru. Evet, hayatına devam edebilenlere karşı kırgın, kızgın.

Ağaçtaki Kız, Yunus’la çenesinin yaralanması esnasında yaptığı konuşmada ona güvenmek konusunda tereddüte düşüyor. Onun “hangi taraftan” olduğunu bilmediği için kendisi hakkında bazı bilgileri verip vermemek konusunda emin olamıyor. Bu kutuplaşmayı konuşmak isterim, artık hepimiz kendimizi bir başkasına açarken onun konumlandığı noktaya göre zarar görmekten bu kadar çok mu korkuyoruz?
Evet. Yani insanların kendisini korumak istemesi, korkması o kadar normal ki… Faşizm kutuplaştırır. Faşizmde herkesin sırası gelir ayrıca. Sonunda faşizme de sıra gelir. Ama ortada ne devam edecek bir hayat ne de üzerinde durulacak bir memleket kalmıştır. Korkmak, tedirginlik çok insani bir duygu. Korku bir yerden sonra korkusuzluğu doğurur. Çünkü korkanın hiçbir şeyi kalmamıştır artık korkusundan başka. Onu da feda etmeye hazırdır. Ölüme en yakın duygu korkmak. Kısa bir idrak anı gerekiyor aşmak için. Ölümlü olduğunuzu kabul ettiğiniz an belki eşik aşılıyordur.

Gözyaşı Konağı’nda “yabancılara” edilenlerin çok daha ağır biçimde anlatımı Ağaçtaki Kız’da çıkıyor okurun karşısına. Kendine benzemeyene edilen kötülük devreden bir etki mi gösteriyor dersiniz? Aradan yarım asır veya yüzyıllar geçmesi bu kötülüğün azalmasını sağlamıyor mu? Ya da burada olduğu gibi insan kendine benzeyeni de mi sokuyor o zulüm çarkına?
Linç kültürü üzerine çullandığı şeye yakın duranı, benzeyeni, hatta o kargaşadan yararlanıp göz koyduğunu da yok etmek arzusunda oluyor çünkü. Babaannenin hatıraları arasında 6-7 Eylül var. Babaanne Rum olmadığı halde o insanlıktan çıkmış kalabalığın zarar verdiklerinden birisi oldu. Linç bir savaş provasıdır. Hatta savaştan bile acı sonuçları var. Çünkü sonrasında başkalarının hayatı sizinkinden farklı olarak kendi halinde akıp gidiyor. Durumu trajik kılan şey bence bu. Yakılıp yıkılmaktan öte, olan size oluyor ve diğerleri bu durumdan etnik kimlikleri, dinleri sayesinde kurtuluyor. Bu topraklarda farklı din ve kimliklere hayat şansı verilseydi bu yüce davranışın getireceği yaşantı, zenginlik ve güzelikle donanmış olurdu. 1915’in Anadolu’su Ermenilerle, 6-7 Eylül’ün İstanbul’u Rumlarla kalmış olsaydı emin olun çok daha mutlu bir coğrafyada yaşıyor olurduk. Güzelliği yok etmekten haz duyanlar kendilerini baskı altında tutan şeylere itiraz etseler keşke. Linç için harcadıkları enerjiyi ötekileştirdikleriyle ortak bir hayat kurup mutlu olma adına kullansalar. Bu zulüm çarkından çıkmamız için daha çok edebiyata, sanata, felsefeye, diyolağa ihtiyacımız var.  Bütün bunlar ve edebiyat bizi önyargılı olmaktan kurtarır.

IMG_5045

Ağaçtaki Kız günümüzden başlayıp geçmişe ilerleyen kılcallarda dolaşıyor. Bugünün izleriyle tarihteki kırılmalar arasında görünmez bağlar icat ediyor. “Gençliğin psikanaliziyim ben oğlum. Kuşağımın psikanalizi,” diyor. Roman bugünün Türkiye’sini acılar üzerinden inşa edip bir dönemin haritasını çıkarıyor desem yanılmış olur muyum?
Doğru söylemiş olursunuz. Bir ağacın yeryüzünü kucaklayabilmesi için yerin altında toprağı kucaklayan köklerinin olması lazım. Geleceği yaratan geçmiştir bir anlamda. Hiçbir şey kendiliğinden olmaz. Türkiye’nin son üç yılını anlatırken geçmişte kalan, bedeli ödenmeyen, hesabı sorulmayan tarihi kırılmalara bakmadan olmazdı. İnsan sadece kendi gençliğini, çocukluğunu yaşamaz. Kendisinden öncekilerin çocukluğu ve gençliğini de kendisine katar. Kahramanımın söylediği şey burada yerini buluyor. Tıpkı ağaçlar gibi bir de aşağıda kalan kökler var sizin anlayacağınız. Tarih toplumların gölgesi gibidir, peşini hiç bırakmaz. Gölgenize bakıp doğru şeyi görüyorsanız sorun yok. Ama gölgenizi bambaşka bir gölge olarak tahayyül ediyorsanız durum sıkıntılı. İnsanlar için de öyle. Geçmişi insanın gölgesi gibi. Bu gölgeden huzursuz olmamak için psikanaliz var.  Çünkü insan bir anlamda geçmişiyle sonsuza kadar çocuk, sonsuza kadar genç kalıyor. Yaşlılık bu daima sürüp giden hallerin etrafını kuşatan kabuk gibi, kabuk tutmak gibi. Bu yüzen içsel hayatında herkes biraz masum ve saftır aslında.

“Kanın gövdeyi götürdüğü bir memlekette her sabah masanın başına geçip yazmak, yazabilmek en büyük kahramanlık, en büyük direniştir.” Bu alıntının sizden kopup gelen ve çok içten bir itiraf olduğu kanısındayım, ne dersiniz?
Haklısınız. Böyle kederli bir gündemle, endişeyle, yürek tüketmeyle yaşamak bile zorken bir de oturup hayaller kurmak, roman yazmak hakikatten insanı çok zorlayan bir duygu.  Böyle bir gündemle hayata devam etmek direnişlerin en büyüğü. Her şeye rağmen hayatın renklerini eksiltmemeliyiz. Yazmalı, söylemeli, okumalı, dinlemeli, yaşamaya devam etmeliyiz. Başka türlü yaşanmaz çünkü, ölünür. Kahramanımın söylediği gibi aslında, insan arzularını yitirdiğinde ölür.

Romandaki bir soruyu biraz deforme ederek size yöneltmek isterim: Buradakiler, bu kötüler ne vakit kirlendiler böyle? Hangi dönemde, hangi etkiyle böylesi bir hal aldılar sizce?
Kimse yaptığı kötülüklerden utandırılmadı çünkü. Kötülüklerin üstü örtüldü, unutuldu. Herkes kendi iktidarını istiyor. Kimsenin beraber yaşama tahammülü yok. Sanki ipten düşerse bir daha ipe çıkamazmış gibi bir iktidar hırsı. Biri, diğerini eziyor. Birlik duygusu yok. İşte bütün bunlar kötüyü daha da kötü yaptı. Kötüyü geçtim artık gaddar, gaddarlık, kendini kaybetmişlik hali var. Bir romancı olarak dileğim, umarım gün gelir bütün kötüler cezasını çeker, iyiler mutlu olur.

IMG_5049

Ağaçtaki Kız / Yazar: Şebnem İşigüzel / Can Yayınları / Roman / Editör: Mustafa Çevikdoğan / Düzelti: Ebru Aydın / Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım: Aralık 2016 / 359 Sayfa

Şebnem İşigüzel, 1973 doğumlu. İlk kitabı Hanene Ay Doğacak 1993 yılında yayımlandı. Aynı yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer bulundu. Sonra sırasıyla şu kitapları yazdı: Öykümü Kim Anlatacak (1994), Eski Dostum Kertenkele (1996), Sarmaşık (2002), Çöplük (2004), Resmigeçit (2008), Kirpiklerimin Gölgesi (2010), Venüs (2013), Gözyaşı Konağı, Ada 1876 (2016).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.