‘Vicdanını yitirmiş bir toplumla başbaşayız.’

 

“Gencecik bir kadın, karnında bebeği, kederli ve mağrur, adaya geliyor. Kaderden, ayıp arayan gözlerden, hayata hükmeden erkeklerden uzağa… Bir yanda ahlâka hürmet ve fikri mukaddes masalları, diğer yanda kıpır kıpır hürriyet meseleleri… Şebnem İşigüzel, neşeli, aşk dolu, hayat dolu bir romanla yeni bir ses katıyor, sesine… edebiyata…” Venüs’ten bu yana yeni romanını heyecanla beklediğim yazar Şebnem İşigüzel ile Gözyaşı Konağı – Ada, 1876’nın isimsiz kadın kahramanı ekseninde romanı, kadınları, Ada’yı konuştuk.

Romanın belki de en kilit kısmının şu olduğunu düşünüyorum: Günümüz kadınlarının giderek eski zaman kadınlarına benzemesi, benzetilmeye çalışılması… Bu isimsiz kadın kahraman bu anlamda bir köprü, bir dikkat fişeği olarak değerlendirilebilir mi?
Günümüz kadınlarının geçmiş zaman kadınlarına benzediğini düşünmüyorum. Duygular, hisler bazen benzerlik taşısa bile zamanın elinin değdiği ve derinden değiştirdiği şeyler var. Ayrıca romanın konu edildiği 1876’da kadın hareketine dair güçlü çalışmalar var. Kadınlar değil, toplum muhafazakarlaşarak geride kalıyor esasında. Böyle olunca ilk elden kadının özgürlüğü gidiyor. Kahramanımın köprü olmasını istemedim. O sadece o dönemde yaşayan bir kadın. Benim için o dönemin duygusunu vermek önemliydi. O kızın anlatması ama birisinin de onun anlattıklarını şöyle bir toparlamış, bugünün okuruna aktarmış gibi görünmesi. Roman açısından yapmak istediğim buydu. O dönemde o kız olmak. Başkasının yazdığı bir romanı bulup bugünün okuruna uzatmak gibi.


Roman kahramanının kurduğu bir tümce günümüze dair bir ipucu veriyor kanısındayım: “Eğer bir cemiyette köpeklere eziyet edilirse bil ki o cemiyet şirazesinden çıkmıştır.” Neredeyse bir asır önce toplu halde ölmeleri için Sivriada’ya gönderilen köpeklerin ve bunu “emredenlerin” o günden bu güne bir tür vicdan ışığı tuttuğunu, bir şeylerin eksikliğini daha rahat gösterdiğini söyleyebilir miyiz?
Sonra o sürülen köpekler toplum baskısıyla geri getiriliyor, biliyorsunuz. Yani o zaman toplum baskısı var. Ayrıca köpeğe eziyet eden caniler de yok. Bu yüzden kahramanımız şaşırıyor zaten. Hakikatten köpekler çok seviliyor İstanbul’da o yıllarda. Şimdi daha farklı. Herkes gibi benim de dikkatimi çekiyor ve üzülüyorum. Hayvanlara eziyet had safhada. Vicdanını yitirmiş bir toplumla başbaşayız çünkü. Kadınlara, çocuklara, hayvanlara eziyet etmenin cezasının ağır olduğu bir hukuk da yok bugün. Yani şu an köpekleri sürüldükleri adadan geri getiren devlet anlayışı yok. Halkının arzusuna kulak veren bir devlet yok.

“Kadın bu cemiyette en zayıf olan. Etrafını ısıtır, ışık saçar ama ne esen yele dayanıklıdır ne üzerine kapanan güce ne de ışığını söndüren bir damla suya. Erkek gibi olmak ister ama tabiat buna izin vermez.” Gözyaşı Konağı bir kadının kadınlığının erk baskısı altında kalışına yer yer seyirci, yer yer de başkaldıran bir figür olarak ilerleyişini anlatıyor. Alıntıdan hareketle, kadınlar, özünde var olan gücün karşısında dik durmak konusunda her zaman birkaç adım geriden mi geliyor? Kendi gücünün ayrımına varamıyor mu dersiniz?
Kadının böyle bir toplumda yaşaması, varlığını sürdürmesi mucize. İliklere kadar işlemiş cinsiyetçilik karşısında daha ne yapalım?  Buna rağmen kadın halen pek çok direnişin başında. Karaman’daki Ensar Vakfı tecavüz davasında feministler vardı mahkeme kapısında, başka kimse değil. Ben pek çok davada yine en önde kendi meselesi olsun olmasın feministleri hatırlıyorum. Sadece kadınlara değil bütün insani davalara sahip çıkıyorlar. Bence kadını gücünün ayrımına varamıyor diye itham edemeyiz. Daha ne yapsın? Böyle baskıcı bir toplumda taş olsa çatlar…

“İnsan kendisine benzeyeni sevmezmiş,” diyor hikâyenin kahramanı bir yerde. Romanda erkeklerin kadınlara ettikleri kadar kadınların kadınlara ettikleri de önemli yer tutuyor. Kadınlar içerisinde de bir tür hırs, intikam ve güç mücadelesi olduğundan söz etmek ne derece doğru olur? Kadın dahi yeri geliyor kendine benzeyeni yok etmeye, aşağılamaya çalışıyorken kadın mücadelesinde önemli yol kat edilemeyişinin sebeplerinden biri olarak kadınları da gösterebilir miyiz?
Ben bunu kadının kadına ettikleri olarak okumuyorum. Sonuçta kadın toplumun bir parçası. Bu kadının değil, toplumun ettiği şey. Kadın dayanışmasının güçlenebilmesi için kadının dışında başka şeyler de gerekli. Hep kadını suçlamak bana incitici geliyor. Romandaki diğer kadın kahramanlar bunu böyle kör bir duyguyla yapmıyorlar çünkü. Yaptıkları gayet anlaşılır. Kızgınlık, öfke, ‘bu ya benim başıma gelseydi’ korkusu… Ama bugünden onlara bakış ve yorumlayışta bir sorun var. Ben öyle anlatmıyorum. Ama kadın kadının kurdudur kodlaması içine işlemiş bugünkü okur maalesef böyle görüyor.

IMG_4575

Bir önceki sorudaki meseleye dair romanın kahramanı ilerleyen sayfalarda yeniden söz alıyor ve şöyle diyor: “Kendi cinsini ezen kadın erkekten beterdir.” Bu konuya dair edebiyattan hareketle günümüz edebiyat ortamında “kadın yazarlar” arası nasıl bir dayanışma ya da koltuk savaşı olduğunu düşünüyorsunuz?
Valla her yazar ayrı bir renk, ayrı bir dans diyeceğim hatta “o zaman renk, o zaman danstan” hareketle. Hepimiz ayrı bir ses, soluk, hikayeyiz. Türk edebiyatının çok güçlü kadın yazarları var. Dayanışma kültürü var bence. Koltuk savaşı erkek iktidarının, hatta siyasetin konusu. Edebiyatta biz kızların her birimizin ayrı ayrı tacı, tahtı, taht odası var. Herkes biricik. Ömrüm romanlarımı hayal etmekle, oturup çalışmakla geçti, geçiyor. Gözüm başka da bir şey görmüyor. Romanlarım için yaşadım ben. Yazdıklarımla ne olacağım beni çok ilgilendirmiyor açıkçası. Ben yazabilmekle ilgileniyorum. Okuyup seven varsa ne güzel. Ama ben okurlarımdan çok çocuklarımı seviyor, ilk onları görüyorum. Hayat bu kadar da basit sonuçta. Sorunuzun başında dile getirdiğiniz şeye gelince…Erkek gibi düşünen, davranan kadınlar sıkıntı verici elbette. Bugün bile pek çok kadının hemcinslerinin gördüğü şiddete, eşitsizliğe “hak etmiştir” diye bakması keder verici. Tabii kimbilir o kadınlar nelere maruz kaldılar ki çareyi erkek gibi olmakta buldular.

İzninizle romanda geçen bir soruyu bağlamında kopararak size yöneltmek isterim: “Bir kapıdan kovulmak kadar aşağılayıcı bir şey var mıdır acaba bu hayatta?” Romanın kahramanı evden kovulmasından sonra aşağılanmanın başka biçimleriyle karşılaşmış olmasına rağmen o anı hiç unutmuyor. Bu unutamama hali sevdiklerimizle kurduğumuz ilişki üzerinden mi yol alıyor?
Kovulmak herkes için incitici bir şeydir kuşkusuz. Yani kim olsa üzülür. İnsanın sevdiklerinin yüz çevirmesi, anlayış göstermemesi derin bir keder, kayıp duygusu olmalı. Bencillikten, narsistlikten sayılmayacak biçimde insan önce kendisini sevmeli belki. O zaman ne başkalarını incitir, ne de kendisi kolay kolay yara alır. Uzaklaşmasını ve kendisini korumasını, bugünün deyimiyle mesafe koymasını öğrenmiştir çünkü. Burada benim kadın kahramanım ve diğer kızlar öyle değil. Sevilmek için her şeyi yaparlar. En çok da annelerine karşı zayıflar. Sıkıntı burada.

Peki diğer kadınlar gayri meşru bebeği tutkulu bir aşkın meyvesi olarak görmüş ve bunun için derin bir kıskançlığa kapılmış olamazlar mı? Romanın birkaç noktasında anlatıcının aktardığı kadarıyla diğer kadınların istedikleri gibi yaşayamadığı, hayatta bir kadın olarak hep eksik kaldıkları sonucuna da ulaşmak mümkün.
Hayır, onlar sadece bencil bir biçimde kendilerini, cemiyet hayatlarını ve geleceklerini düşünüyorlar. Ayrıca gizli gizli ‘ya bu benim başıma gelseydi’ korkuları var. İnsan başkasının karanlığında kendisini görür. Mesela Müge Öğretmen vardı. Ailesine giderken bebeğini birisine emanet etmiş, dönünce evde bebeğini açlıktan ölmüş bulmuştu. Kadınların çoğu o olayın altında nelerin yattığını anlamak yerine öğretmen anneyi linç etti. Bebeğini emanet edip giden o zavallı anne toplum baskısı nedeniyle öyle ağır bir ceza aldı. Hani bu bebeğin babası, hani bu çocuğun emanet edildiği kişi? Adli Tıp raporu var yahu. Bebeğe yedi gün kim baktı, son üç gün onu beslemeye kim gelmedi acaba? Burada anneyi linç etmek en kolayı. Çünkü herkes kendi karanlığından korkuyor. Eksik kalmaktan öte “ben de öyle olursam” korkusu var.


Romanda çok dikkat çekici bir biçimde olmasa da “yabancıların” elinden alınan topraklar, ülkeye gelen “yabancılar” üzerinden kazanılan haksız kazançlar da atmosferin bir parçası. Okur bunları hatırlasın, bir zamanlar açıkgözlüğün ve aynı oranda açgözlülüğün alenen yaşandığını anımsasın mı istediniz?
Evet, çok ince bir şey yakalamışsınız. Teşekkür ederim dikkatinize. Kendisinden olmayanı hor görmek, farklı din ve etnik gruplara anlayış göstermemek bu güzel memleketin sorunu. Memleketin havası suyu kadar huyu da güzel olsaymış keşke! Ötekileştirmekle aslında birlik olma duygusunun önüne geçiyorlar. Toplumun bütün eksikliği de burada başlıyor. Bu açıdan edebiyatın ve sanatın gücüne hayranım. Biz fanilere dünyanın kaç bucak olduğunu gösteriyor. Yani bir açgözlü o satırları okusa açgözlülüğünü içten içe ölçer, tartar, farkına varır. Edebiyat, hayatın kendisinden çok daha güzel, güçlü ve korunaklı bir dünya. Valla ne yalan söyleyeyim yaşamaktan çok bir romancı olduğum için mutluyum. Edebiyat benim ilkinden çok daha güzel, ikinci hayatım.

Kitabın neredeyse sonuna dek, kahramanın yaşını öğrendiğimiz o konuşmaya dek aslında bu hamile kadın hakkında hiçbir şey bilmediğimizi fark ediyoruz. Bunu bildiğimizde aslında ilk tümceden bu yana tanıdığımızı sandığımız bir kadınla aramızda derin bir uçurum beliriyor. Bu, okuru, romanın sonuna hazırlamak için giriştiğiniz bir oyun mu? Bir anda okurla kahraman arasında sahici bir uzaklık mı oluşturmak istediniz?
O dönem için olgun, bu dönem için çok genç sayılabilecek bir yaşı var kahramanımın. Onun içsel hayatını yaşadık, tanık olduk, ötesi var mı? Bir kahramanı tanımak bize sunulan net bilgiler değil tabii. Onu yaşarken tanıyoruz. Romancının kahramanını takdimine pek gerek yok aslında. Bu kızın güzel, neşeli, zeki, öğrenmeye meraklı olduğu belli zaten. Anlattıklarından her şey çıkıyor.

Son olarak bu hikâyenin kahramanının yaşadıklarına ne kadar sadık kalarak yazdığını merak ediyorum. “Çünkü kendisini hikâye eden herkes yalan söyler,” diyerek açık bir uç bırakıyor Mehmet’le sohbetinde. Sizce anlatıcı kendi hikâyesinde bazı şeyleri saklamış ya da deforme ederek veya değiştirerek anlatmış olabilir mi?
Anlatırken, evet. Söz kanatlanıp uçan bir şeydir çünkü. Herkes anlatırken bir başkadır. Hatta bir başkasıdır. Yazarken dökülür. İçsel hayatla, içimizden geçirdiklerimizle, söyleyemediklerimizle tek bağlantı yazıdır. Bu kız heyecanlı bir kız. Mantıklı bir kız değil. Sezgileri kuvvetli sadece. Bu yüzden her şeyini döktü bize. Hatta yazdığı defterlerin bulunmasından korktuğunu dillendirdi. Yazı kalır denir ya hep. Geride kalan şey korkutur.

IMG_4577

Gözyaşı Konağı – Ada, 1876 / Yazar: Şebnem İşigüzel / İletişim Yayınları / Roman / Editör: Levent Cantek / Kapak: Suat Aysu / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Aybars Yanık / 1. Basım Mayıs 2016 / 250 Sayfa

Şebnem İşigüzel, 1973 yılında doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde antropoloji okudu. İlk kitabı Hanene Ay Doğacak 1993 yılında yayımlandı. Aynı yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer bulundu. Sonra sırasıyla Öykümü Kim Anlatacak (öykü, 1994), Eski Dostum Kertenkele (roman, 1996), ağırlıklı olarak Radikal İki’de yayımlanan yazılarını topladığı Neşeli Kadınlar Arasında (deneme, 2000), Sarmaşık (roman, 2002), Çöplük (roman, 2004), Resmigeçit (roman, 2008), Kirpiklerimin Gölgesi (roman, 2010), Venüs (roman, 2013) Gözyaşı Konağı (roman, 2016) kitapları yayımlandı. Çocuklar için Annem, Kargalar ve Ben’i (2011) yazdı. Hayatını yazarak sürdüren Şebnem İşigüzel, Tamar ile Ararat’ın annesidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.