‘Devletin çocukları koruduğu değil, çocukları devletten koruyan bir yaklaşıma ihtiyacımız var.’

 

“Taş Dile Geldiğinde; çocukları ve farklı çocuklukları anlama çabasının bir ürünü. Yazar Sedat Yağcıoğlu, 2011 yılında bir ay boyunca Amed’de çocuklarla yaptığı görüşmeler, kentteki gözlemleri ve çocukluğa dair düşüncelerini birleştirdiği bu kitabında, aslında çocukluk algısına dair ezberlerimizi bozacak yenilikçi bir bakış yaratmaya çalışıyor. Çocukların toplumsal gösterilere katılımlarını önceleyen koşullar hakkında neler düşündüklerini, gösteriler sürecinde neler yaşandığını, taşın anlamını ve aslında o taşın neden ve nasıl atıldığını öğreniyoruz çocuklardan. O taşı dinlerken; bunca şiddete rağmen yılmayan, istendiği gibi sistemin “parlak” çocuklarına dönüşmeyi reddederek mücadeleci, bozan ve değiştiren bir çocukluk yarattıklarına tanıklık ediyoruz.” Sedat Yağcıoğlu ile “Kürt Çocuklarının Çocukluk Deneyimleri ve Toplumsal Gösterilerin Kurucu Rolü” alt başlığıyla yayınladığı “Taş Dile Geldiğinde” kitabını ve çocukluk inşasına bakışını konuştuk.

‘Taş Dile Geldiğinde’ adlı kitabınız, Kürt çocuklarının kimliklerini inşa sürecinde yaşadıklarına ve toplumsal gösteriler yoluyla politikleşmelerine eğiliyor. Ama galiba bundan da önce, çocuklukla ilgili modern kurgulara bir mesafe koyarak çalışmanızı şekillendiriyorsunuz. Hesaplaşmaya giriştiğiniz çocukluk kavramsallaştırması ne idi?
Herhangi bir çocukluk deneyimini anlayabilmek için, öncelikle verili durumdaki çocukluk kuramlarına, yaklaşım ve algılarına daha yakından bakmak gerekiyor. Günümüzde çocukluk algısı; yaygın olarak modern çocukluk paradigmasının temel varsayımları ışığında ve paradigmanın sunduğu ‘çocukluk kategorisinin özellikleri’ kabulünde biçimleniyor. O nedenle, doğru bir şekilde analiz ettiğiniz üzere, öncelikle çocukluğun bu modernist kurgusuna yönelik eleştirilerimle çocukluk olgusuna yaklaşıyorum. Tarihsel olarak yapılanışı merkeze alındığında, bu çocukluk kurgusunun temel olarak burjuvazinin hedeflerine, eril tahakküme ve egemen ulusların hâkimiyetine dayandığını görüyoruz. Modernist paradigmanın çocukluk kurgusundaki ikinci sorunu; modernizmin ‘ilerlemeci’ yaklaşımına bağlı olarak çocukluğu ve yetişkinliği birbirinden ‘ilerleme’ yani ‘gelişim’ odağında ayırması oluşturuyor. Sermaye birikimi için daha ‘ileri’ eğitim, üretim araçları, pazar, bilişim sistemleri, vs. gerekiyor ve sonuçta kalifiyeli, donanımlı ve başarılı ‘işçilere’ gereksinim duyuluyor. Elbette bu çerçeveden bakıldığında yetişkinlik kategorik olarak daha nitelikli bir gelişim dönemi olarak ele alınıyor ve çocukluk ise fiziksel, duygusal, zihinsel ve bilişsel olarak yetersizliklerle dolu bir dönem olarak kurgulanıyor. Bu durum yetişkinlerin çocuklardan üstün olduğuna dayalı paternalist bir ideolojiyi doğuruyor ve çocukların değeri, yetişkinler dünyasında kaldığı sürece anlam kazanmış oluyor. Tabi ki sermaye sınıfının bu argümanlarına paralel olarak, Foucaultcu anlamında iktidarın yeniden üretilmesinin bir aracı olarak bilgi de paternalist ideolojiyi doğrulayacak şekilde üretiliyor ve psikoloji başta olmak üzere sosyal bilimler ve siyaset bilimi alanında çocuklar bilişsel olarak yetersiz, politika gibi karmaşık olguları anlayamayacak düzeyde ve yetişkinlerin kararına gereksinim duyan insanlar topluluğu olarak kurgulanıyor. Çocukların öznel deneyimleri, modern çocukluk paradigmasının evrenselleştirici ve tektipleştirici kurgusu içinde anlaşılmaktan uzaklaşıyor. Bütün çocukların evrensel bir gelişim çizgisini takip ettiği varsayımı, farklı koşullarda yaşayan farklı çocukların öznel çocukluk deneyimlerini de görünmez kılıyor. Bu da modernist çocukluk paradigmasına karşı çıktığım üçüncü hattı oluşturuyor.

Kitaba kaynaklık eden çalışmanızın başlığı; “Modern Çocukluk Paradigmasına Eleştirel Yaklaşımla Toplumsal Gösterilere Katılan Çocuklar Üzerine Bir Araştırma.” Çocukların politize olmasıyla ilgili akademik görüş ne yöndedir?
Evrensel, tek tip, doğrusal gelişim aşamalarını takip ettiği varsayılan çocukların, farklı yaşam koşullarında farklı deneyimlere sahip olabilecekleri göz ardı edildiği için, savaş, devlet şiddet, baskı ve ayrımcılık koşullarına yönelik deneyimler de görünmez kılınıyor. Konvansiyonel bilimsel çalışmalar, çocukların bu gibi ‘olumsuz koşullarda’ çoğunlukla olumsuz tepkiler geliştireceğini ve bu koşulların çocuklar için mutlaka olumsuz etkiler yaratacağını iddia ediyor. Psikoloji bu koşullarda yaşayan çocuklarda travma semptomları ararken, sosyolojik çalışmalar da çocukların politik çatışmaların nesneleri konumunda kaldıklarını öne sürüyor. Oysaki eleştirel çalışmalar, çocukların yaşadıkları olumsuzlukların nedenleri, aktörleri, sonuçları konusunda farkında olduklarını ve bunlara karşı mücadele etmeye yönelik eğilimleri de olduğunu gösteriyor. Güney Afrika’da, Filistin’de, Irak’ta ve bunlar gibi pek çok örnekte, çocukların savaş koşullarının sosyolojik ve siyasal nedenleri konusunda bilinçli oldukları gibi, bu sorunların çözümleri konusunda da önerileri olduğunu ve bu alanda mücadele ettiklerini de görüyoruz. Dolayısıyla, artık bilişsel olarak yetersiz oldukları için politika ve çocukluk alanlarının birbirlerinden ayrı olduğu görüşü terk edilmeye başlanıyor. Çocukların hem kişisel tanıkları hem de toplumsal bellek aracılığıyla öğrendikleri yoluyla politikleştikleri ve politikanın da etkin aktörleri olduğu görüşü öne çıkmaya başlıyor. 


Artık herkesin zihninde ‘taş atan çocuklar’ diye bir kavram var. Ama sizin de altını çizdiğiniz gibi en demokratik çevrelerde bile ‘taş atan çocuklar’ bir kurban olarak görülüyor. Oysa siz savaş koşullarında büyümüş çocuklar için bunun bir kimlik inşası oluşuna dikkat çekiyorsunuz. Niye kafamızda böyle bir önyargı var?
Çünkü hepimiz, itiraz ettiğim modernist paradigma ile çocukluğa dair biçimlendiriliyoruz. Çocukların yetersiz olduğunu baştan kabul edersek, elbette onları her türlü süreçte mağdur olarak görmeye başlarız. Mesele, çocukların mağdurlaştırılarak nesneleştirilmesi yerine; toplumsal failliklerinin kabulüyle birlikte özneliklerini geri kazandırmak. Böyle baktığınızda, çocukların ‘da’ toplumun parçası olduğunu, toplumsal pek çok yapı, edim, deneyim içinde etkileri olduğunu ve olabileceğini kabul etmeye başlıyoruz. Buradan hareket edildiğinde “bu savaş çocukları olumsuz etkiliyor” söyleminden uzaklaşarak, savaşa karşı çocuklar nasıl bir yaşantı inşa ediyorlar sorusuna yönelme imkânı doğuyor.

Cumhuriyetin çocukluk kurgusunun da Kürt çocukları üzerinde çifte bir baskı kurduğundan söz etmek gerekir. Anadili yasaklanmış çocuk nasıl kendini kurar? Başka dilde eğitim görmenin travması Kürt çocuklarının yaşamını nasıl belirledi?
Anadil sorunu üzerine maalesef çok yeni çalışmalar yapılıyor. Eğitim-Sen, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA), Sabancı Üniversitesi Eğitimde Reform Girişimi (ERG) gibi örgütlerin anadil üzerine araştırmaları var. Benim için araştırmamda anadil konusuna eğildiğim nokta, dilin yaşam üzerindeki belirleyici etkisini temel alarak, anadil yasağı koşullarındaki çocukluğun nasıl inşa olduğunu anlamaya çalışmaktı. Çocuklar için ‘bilmedikleri bir dilde eğitim’ görme ile ilgili en yaygın ortaya çıkan tema; hiçleşme duygusuydu. Çünkü çocuklar öğretmenlerini, kitaplarını, dersleri uzun süre anlamadıklarını anlattılar. Bu yabancılaşma, aslında çocukların eğitim sürecinin daha başlangıcında eğitimden uzaklaşmalarına da neden oluyor gibi görünüyor. Ancak akademik başarıya etkileri bu sorunun çok küçük bir kısmı. Hiçleşme temasına geri dönecek olursak, çocuklar anadilleri dışında bir dilde eğitim almayı, kendilerine yönelik bir hakaret, kendilerine değer verilmeme, yok sayılma olarak algılıyorlar. Kürt kimliğine yönelik ayrımcı uygulamaların en başında görüyorlar hem eğitimde hem de tüm toplumsal yaşamda anadillerini kullanamamayı. Bu yüzden, derslerde ve günlük yaşamlarında özellikle Kürtçe konuşmayı tercih ettiklerini de aktarıyorlar. Dolayısıyla, var olmanın farkındalığı anlamına gelebilecek dil, daha sonradan çocukların siyasete yönelmesinin de nedeni olarak da ortaya çıkıyor. Bir çocuk ‘anadilini koruyabilmek için taş attığını’ söylüyor örneğin…

Toplumsal gösterilere katılan, taş atan çocukların, kimlik gelişimleri için doğru bir yolda olduğunu söylüyor kitabınız. Böyle söyleyince indirgemiş oluyorum, belki de yanlış ve provokatif bir yorum yapmış oluyorum. Ama lafı getirmek istediğim yer şurası; akademik dünyanın tersine bir yaklaşımı geliştiriyorsunuz. Bu nasıl tepkiler aldı? Görüşleriniz, çalışmanız nasıl karşılandı?
Elbette hem akademik alanda, hem de çocuk hakları alanında çok anlaşılmadı ve hak verilmedi görüşlerime uzunca süre. Akademi içinde inkâra kadar varan tepki ve baskılara maruz kaldım. Böyle bir tezi üniversite içinde kabul ettirmek kolay olmadı. Ama çocukların siyasallaşması yoluyla öznelliklerini inşa ettiklerine dair görüşüm hiç değişmedi. Doğru, akademik dünyanın tersine bir yaklaşıma sahibim ama mevcut akademik yaklaşımlar çocukların araçsallaştırılıp sömürülmesi dışında bir sonuç doğurmuyor. Dolayısıyla akademide ya da siyaset alanında modernist kurguyla çocuklara yaklaşanların kendilerini sorgulamalarına gereksinim var, çünkü çocuklara ve özgürlükçü çocukluk imkânlarına zarar veriyorlar. Kitabımın ardından gerçekleşen söyleşilerde hala ‘çocuklara çok fazla şey yüklediğim’ yönünde dirençle karşılaşıyorum. Çünkü yetişkinlerin kendi paternalist iktidarlarını yıkmaları zor. Dünden bugüne böyle bir hızlı değişim beklemiyorum. Görüşlerime yönelik direnç aslında yetişkinlerin iktidarlarını yeniden üretilmesine yönelik bozucu bir çocukluk modeli öneriyor olmam.

IMG_0734

Bu yaklaşımınız ‘çocukları şiddetten korumak’ konusundaki genel uzlaşı ile çelişiyor mu? Bu konudaki bilimsel bilgi savaş koşullarının gerçekliklerini içeremez mi?
Hangi şiddet? Kim koruyacak? Çocuklar kendilerini koruyamazlar mı? Aslında sorunuzu bu sorularla genişletmek gerekiyor. Modernist paradigmayı meşrulaştıracak bilimsel çalışmalar empoze ediyor ‘çocukluğun mutlak korunma gereksinimine sahip bir dönem olduğu’ bilgisini. Oysaki korumanın; sosyal kontrole dayalı denetimi devreye sokan işlevini göz ardı edemeyiz. Koruyan, korunan üzerinde güce sahiptir ve koruduğunu ‘onun adına’ biçimlendirme hakkını da kendisinde görür. Böylelikle okullarda, hastanelerde, psikiyatri kliniklerinde, hapishanelerde hep ‘korunur’ yurttaşlar. Oysaki bu kurumların ortak özelliği siyasal iktidara içkin devlet ideolojisinin yeniden üretilmesi ve yurttaşlara benimsetilmesidir. Bunun dışında korumanın edilgenleştirici bir boyutu olduğunu da dikkate almak gerekiyor. Koruma hakkı, katılım hakkıyla uzlaşmaz. Koruma; himaye altına alır, katılımcı yaklaşım ise özgürleştirir. Üstelik şiddetten koruma söyleminde bu çelişkiler daha da açık hale geliyor: Hangi şiddetten koruma? Benim her yerde ifade ettiğim bir mottom var: “Çocukları devletin koruduğu değil, onları devletten koruyan bir yaklaşıma ihtiyacımız var”. Çocukları Diyarbakır’daki şiddet içeren sokak eylemlerinden koruyalım diyenler; sokaktaki şiddetin kimler tarafından neden yaratıldığını sorgulamazlar. Zaten çocukları sokaktan almanın yegâne amacı da budur, bu devlet şiddetini görünmez kılmak. Zaten sistematik bir şiddet varken, çocukların bu şiddetle mücadele edebileceklerini kabul etmek ve buna yönelik mekanizmalar oluşturmak aslında tam da çocukların gelişimi için önemlidir. Çünkü bu şiddet hep var olacaktır ve kaçarak ‘güvenli olduğu kabul edilen evlerimize’ dönmek; küçük aile hapishanelerimizde denetim altında tutulmak içindir. Üstelik devlet 2006’dan beri, ‘koruma’ adı altında çocuklarla baş edebilmek, onları sokaktan bir biçimde alabilmek için her yolu denedi. Önce tüm uluslararası hukuk normları ve adalet ilkeleri yok edilerek yüzlerce çocuk cezaevlerine hapsedildi. Terörle Mücadele Kanunu ile yargılanan bu çocuklara yönelik oluşan toplumsal duyarlılık ve kitlesel mücadelelerle çocuklar cezaevlerinden salıverildi ancak bu seferde valilerden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yetkililerine kadar çocukların hem kendi yaşamlarında hem de aileleri üzerinde baskı oluşturuldu. Örneğin çocukların temel sağlık hakları ellerinden alınmaya çalışıldı ailelerinin yeşil kartlarının iptal edilmesi çalışmasıyla. Ailelerine türlü çeşitli gerekçelerle para cezaları uygulandı ancak bunların hiçbirisi çözüm olmadı. Çünkü eğer bu çocuklar için ‘koruma’ görevini yerine getirmeye niyetliyse devlet, önce katılımcı mekanizmalar işletip çocukları ciddiye alacak ve onlara konuşacak, sorunlarını tespit edecek ve talepleri doğrultusunda çalışacaktır. Bunun dışında korunan çocuklar değil, bizatihi devletin muhafazakâr çocuk politikalarıdır.

Savaşın çocuklar üzerinde yarattığı travma, bu konudaki genel geçer bakış açısının özeti… Çocukların ‘şiddet’ içeren eylemlerde yer almasına modern toplum nasıl bakar? Konu Kürt çocukları olduğunda bakışımızı tartışmaya açmamız gereken noktalar nedir?
Modern toplum çocukların şiddet içeren eylemlerde yer almaması gerektiği konusunda büyük ölçüde uzlaşmış görünüyor. Şunu teslim edelim öncelikle; söz konusu Kürt çocuklar olduğunda örneğin, onlara yönelik topyekûn bir devlet şiddeti var zaten. Çocuklar ne yapacaklar? Sistemin ehlileştirilmiş çocukları olacaklar ve tüm kimlik ve kültürel haklarından ve hatta yaşam haklarından vazgeçecekler ya da bunlara karşı mücadele edecekler. Karşılarında devletin ordusunun ve kolluk kuvvetlerinin ağır silahlarını her gün kendilerine yöneltilmiş olarak gören çocukların eylemlerini ‘radikal’ olarak tanımlamak mümkün mü? Evet, ben örneğin taş atma eylemini radikal eylemlilikler olarak değerlendiriyorum ancak bunu çocukların sistematik devlet şiddetine karşı yaşamlarını savunmaları, çocukluklarını özgür biçimde inşa etmeleri için kaçınılmaz bir yöntem olarak da görüyorum. Kürt çocukların bunca baskıyla yok edilmeye çalışılan çocukluklarını yeniden inşa etmeleri sürecinden başka bir şey değildir aslında siyasetleri.

Çalışmanızın alan araştırmasını, Diyarbakır’da 23 çocukla yüz yüze konuşarak yapmışsınız. Bu görüşmeler boyunca çocukların size hissettirdiği duygular nelerdi?
Bu soruyu sormuş olmanıza çok sevindim. Çünkü bilimsel alanda pozitivist paradigma hâkimiyetinde araştırmacının ‘nesnelliği’ adına duygu ve düşünceleri yok sayılır. Oysa ben araştırmam için belli bir dertle ve çocuklara dokunabilmek amacıyla yola çıkmıştım. Bu nedenle kitabımda da ara ara duygu ve düşüncelerime yer verdim. Öncelikle çocukların anlatmaya ne kadar istekli oldukları gözlemlemek beni hem şaşırttı hem de umutlandırdı. Şaşırdım çünkü Ankara’dan çıkıp gelen bir yabancı beyaz Türk olarak çocukların güvenerek kendilerini açmaları konusunda kaygıya sahiptim. Ancak böyle olmadı ve aslında tam da çalışmanın hedefleri doğrultusunda çocukların görüşlerine başvurulmasının önemini görmüş oldum. Çocuklar yaşadıkları sıkıntıları tüm samimiyetleriyle anlatıyorlardı ve günde en fazla iki görüşme yapabiliyordum çünkü çocukların yaşamlarındaki acıları anlatırken ki duygulanımları bende de derin bir hüzne dönüşüyordu. Çocuklar özellikle şiddet ve ayrımcılık anlatılarında çok öfkelilerdi, sanki görüşme sürerken birden sokağa çıkacağız ve birlikte direneceğiz hissiyatına sahiptim pek çok görüşmede. Ancak sonuçta çocuklardan bahsediyoruz, bunca griliğe rağmen rengârenk dünyaları ve yaratıcılıklarıyla çok da keyif aldığımı söyleyebilirim onların yaşamlarını paylaşmaktan…


Toplumsal gösterilerin bu çocuklarının kimlik inşalarına etkisi hakkında neler gözlemlediniz?
Burası, çalışmamın temel noktası zaten. Yola çıkarken farklı çocukluk deneyimlerinin inşasında toplumsal gösterilerin önemli yeri olduğu teziyle hareket ettim ve alandaki gözlemlerim de bu tezimi doğruladı açıkçası. “Gösterilere katılıyorum çünkü özgür değilim”, “Anadilimi koruyabilmek için gösterilere katılıyorum”, “Gösterilere katılıyorum öldürdükleri babam için” gibi cevaplar; aslında çocukların yaşam inşalarının nasıl da sokak siyaseti aracılığıyla olduğunu gösteriyor. Şunu iyi ortaya koymak gerekiyor: “Kürt çocukların çocuklukları toplumsal gösterilere katılımları sayesinde gerçekleşiyor” gibi bir söylem elbette fazla genelleme olur. Ben sadece, modernist kurgunun ortaya koyduğu nesneleşen çocukluktan daha farklı, daha özgürlükçü bir çocukluğun kurulumunda toplumsal gösterilerin önemli rol oynadığını düşünüyorum. Kendilerini toplumun aktörleri olarak görmek, devlete karşı direnme hissi, haklarını savunma farkındalığı, çocukların kimlik gelişimi için önemli öğeler olarak karşımıza çıkıyor. Gösterilere katılan çocukların ailelerinde, okullarında, mahallerinde ve kentte de söz sahibi olduğunu ve daha canlı bir yaşam deneyimi oluşturduklarını gözlemledim. Kentte pek çok çocuk ve gençlik yapılanması (dernekler, siyasetler, parti meclisleri vs.) aracılığıyla aktif olarak yaşamı sahipleniyor bu çocuklar, kendi yaşamlarını sahipleniyorlar. Bu elbette hem kentin, hem ailelerinin daha demokratik bir yapıya kavuşmasında da önemli rol oynuyor.

Görüştüğünüz çocuklar en çok ‘Kürt olduklarından dolayı özgür olmadıklarını’ söylüyorlar ve bu yüzden sokaktalar… Bu yüzden taş atıyorlar… Siyasetin belki de en dolaysız ve gerçek halini, sokakta siyaset yapmayı deneyimliyorlar. Bu nasıl bir “inşa” sürecidir sizce?
Yanıtı basit: Kendi kimliklerinin oluşumu için bir yatırım alanı sokaklar. Çünkü Kürt halkının belleğinde sokak çok özel değeri olan bir mekân aslında. Yaşadıkları acılar köy meydanlarında, şehrin sokaklarındaki devlet şiddeti canlı hala belleklerde. Bununla birlikte, Kürt siyasal hareketinin en önemli direniş alanlarından da birisi ayrıca sokaklar. Gerilla cenazeleri sokaklarda omuzlarda taşındı yıllarca. Devletle en sert çatışmalar kentlerin en işlek sokaklarında yaşandı. Dolayısıyla acılarıyla da, umuduyla da sokak belirleyici bir mekân gibi Kürt halkı için. Böyle olunca, elbette çocuklar da sizin de söylediğiniz gibi siyasetin bu öğrendikleri ve dolaysız halini seçiyorlar sokağa çıkarak. Çocuklar sokakta birlikte hareket etmeyi, dayanışmayı, mücadele pratiklerini öğreniyorlar. Bu temel olarak baskılandığını düşündükleri ‘Kürt Kimliği’ için bir yeniden inşa süreci çocuklara göre. Kürtlüğün sokakta yok edilmeye çalışıldığını ve dolayısıyla da sokakla geldiğini, ancak böyle korunabildiğini düşünüyorlar biraz. Kaybettiklerinin mekânı olarak sokağı tanımladıkları için, kazanımların adresi olarak da sokağı gösteriyorlar. Böylelikle daha özgür bir çocukluk deneyiminin temel mekânı olarak da sokaklar çıkıyor karşımıza. Kitabın arka kapağında hareketli bir anlatımı tam da bu yüzden tercih ettim. Çocuklardaki sokak algısını hissettirebilmek için “Kaybedildiler, yoktular, sessizdiler. Birden ortaya çıktılar, sokaklarda göründüler” derken; sokağın Kürt çocukların çocukluk inşalarındaki canlı dinamizmini aktarmaya çalıştım.

Son söz olarak şunu söyleyeyim; aslında hepimizin mücadele pratiklerinde öyle ya da böyle yer alıyor sokaklar. Sokak özgürlüktür, direniş mekânıdır, dayanışmanın en güzel biçimleri sokaklarda yaşanır. Sokakların sahibi yoktur ve bu nedenle de bütün tahakküm biçimlerini kırar. Çocuklar da bu yüzden özgürlüklerini sokakta kuruyorlar.

Taş Dile Geldiğinde –  / Yazar: Sedat Yağcıoğlu / İnceleme – Araştırma / Notabene Yayınları / Kapak Fotoğrafı: Erdem Yinanç / 1. Baskı 2014 / 168 Sayfa

Sedat Yağcıoğlu; Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeki Psikoloji eğitimi sonrasında alan değiştirerek, politika çalışmalarına imkân sağlayacak Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde Yüksek Lisans Eğitimi’ni “Modern Çocukluk Paradigmasına Eleştirel Yaklaşımla Toplumsal Gösterilere Katılan Çocuklar Üzerine Bir Araştırma” adlı teziyle tamamladı. Halen aynı üniversitede doktora eğitimini sürdürmekte ve araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Çocuk hakları, LGBT Hakları ve Queer politika konusunda makaleleri ve güncel konularda yazıları bulunmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.