Segâh Makamı – Esra Kahraman

 

“Kasvetin, acının ve ölümün Türkiye’nin üzerine karabasan gibi çöktüğü bir dönemi anlatıyor Segâh Makamı. 12 Eylül darbesinin sol-sosyalist hareketleri tasfiye ettiği, devrimci umutların yerini hayal kırıklıklarına bıraktığı bir dönemden sonrasını anlatıyor roman: Hayatta kalanların, yaralarla incinip kırılanların dönemi. Ama bir “yenilgi” romanı değil Segâh Makamı. Kaybolan umutları yeniden diriltmek için, “her şeye rağmen” mücadelede ısrar etmek, toparlanmak, kımıldamak için harcanan çabanın erdemine işaret ediliyor akıp giden sayfalarda. Mücadelenin yaşanan yığınla acıya rağmen sürdürülmesi, ama nasıl? Okura “aşk” cevabını veriyor roman. Ölümün ve acının panzehiri olan “aşk,” Segâh Makamı’nda bilinen tarzlardan farklı olarak işleniyor ama: Yaraya deva, arzuya istikamet, tene can, hayata anlam, ekmeğe katık, ruha nefes olan, mücadeleye yakıt olan aşk. Bu dünyadan geçip giden devrimcilerin kentlerin kuytularında, kalabalık caddelerinde, hapishanelerinde, eylem alanlarında, gecekondu mahallelerindeki trajedileri aşkın suyunda yıkanarak resmediliyor. Büyük heyecanlar büyük sevdalarla birlikte yol alıyor. Aşkın imkânsızlığına imkânlar aranıyor, vuslat anları bambaşka anlamlarla değer kazanıyor. Yenilgi tohumlarını aşmanın, hayat ve devrim ısrarında “kalınan yerden başlamanın” umudu işleniyor. Yeniden başlamanın sancılı hazzı, Segâh Makamı’nın narin dokusunu oluşturuyor…” Segâh Makamı’ndan bir bölüm paylaşıyoruz.

İki Cadı ile Bir Çilli… 

Lodosun ılık dokunuşlarının da etkisiyle eylül, bahardan çaldığı emanet sıcakların tadını çıkarıyordu. Okuldan henüz gelen iki kuzen önlüklerini ve sırt çantalarını antreye bırakıp doğruca avluya koştular… Geniş ve hayli yüksek avlu kapısının altından süzülen güneş taş zemini yalayıp, bahçeye inen ilk basamaktan kayarken, kızlar rengârenk plastik topu zeminde sektiriyorlardı… Bir müddet sonra birisi sıkıldı, top sektirmekten; dudaklarını büzünce yanağındaki gamzeler çukurlaştı… Kendi etrafında daireler çizerek dönerken, beyaz kolalı kurdele ile sımsıkı bağlanmış at kuyruklarını çözdü. Ilık rüzgârın dokunuşlarıyla kızıl, sarı hareli saçları özgürce uçtu… Gözüne değen kâküllerini geriye doğru savurduğunda güneşin son ışıkları Lale’nin kıvır kıvır buklelerini okşadı “Hadi bahçeye inelim!” dedi.

Gür, kara kaşlarıyla çevrelenmiş, kuzguni siyah gözlerini yere indirdi Sibel. “Mızıkçılık etmesen olmaz sanki! Ne güzel oynuyoz işte!”

Lale, kollarını göğsünün üstünde kavuşturdu. “Mızıkçı sana benzer tamam mı? Annemler taşta oynamayın ayağınız kayar demedi mi?” Kollarını kavuşturup, sırtını kuzenine döndü.

Devasa büyüklükteki kapının tokmağı kalın tahta zemine vurup, avlunun taşlarında yankılandığında, gözleri parıldayan iki küçük cadı az evvel küstüklerini unutup, sevinçle kapıya seğirttiler… Sanki senelerdir görüşmemişlercesine “Cemil gelmiş!” çığlıklarıyla onun boynuna atıldı Lale. Oysa gün boyu birlikteydiler ve okuldan geleli henüz bir saat bile olmamıştı… Lale kollarını gevşetmeden, başını çilli oğlanın omzuna yaslayınca, koltuğuna sıkıştırdığı kitaplar yere saçıldı. Dökülen kitapları toplamak yerine çakır gözlerini yumup anın tadını çıkarmayı yeğledi Çilli. “Hadi çekilsene ben de sarılcam!” diyerek kuzeninin bluzunu çekiştiren Sibel, sıska kollarıyla açtığı daracık mesafeden bir çırpıda ikisinin arasına girince, Çilli büyünün bozulduğuna üzüldü… Birisi esmer, diğeri sarışın iki kız ve çilli oğlan üçlü sarmal oluşturduğunda gökyüzü kızıla dönüyordu. Avlunun taşlarına ebruli dalgalar yayıldığında, üç küçük baş göğe çevirdiler gözlerini ve birlikte gülümsediler maviliklerin arasından onları seyredenlere…

Kızların sıkboğazı sonlandığında Çilli yere saçılan kitapları toplayıp, taş çiçekliğin kenarına oturdu. “Babam üst katı satmış!”

“Hangisini?” diye sordu Lale. “Boş olanı, Haydar Amca’nın oturduğu dairenin karşısını… alan adamın bizim yaşımızda bir oğlu varmış bir de bebek kızları…”

“Yaşasın” diye bağıran Sibel başını edalı bir şekilde ağır ağır salladı. “Bundan sonra evcilik oynarken, çocuğunuz olmayacağım. Yeni gelenin karısı olacağım. Oh olsun işte, ikinize de ihtiyacım yok…”

“Ayıp kızım ayıp! Kocaman olduk, sen hâlâ evcilikten bahsediyorsun. Öğretmenimiz duyarsa kulağımızı çeker haberin olsun…”

“Çekerse çeksin, ben evcilik oynamak istiyorum.” Sibel ağlayarak taş zemine boylu boyunca uzanıp tepinmeye başladı. Kuzeninin “zırıltısını” annelerin duymasından endişelenen Lale, onu yattığı yerden kaldırmaya yeltendiyse de kızın direnci çok geçmeden pes etmesine neden oldu. “Şu mızıkçıyı kaldırmama yardım eder misin Cemil’im?” Çilli ayaklandığında, kız yerden kalkıp, çiçekliğin kenarına ilişti… Cebindeki oyalı mendili çıkaran Lale, kuzeninin “mahsusçuktan” döktüğü birkaç damla yaşı kurularken, başını okşamayı da ihmal etmedi. “Evcilik zamanınız geçti diyor annem, yoksa diğer çocuklar bizimle alay edermiş! Bisiklete bineriz, yakar top, saklambaç oynarız… Hem baksana Cemil bir sürü Tommiks, Teksas getirmiş, okuyup, birbirimize anlatırız… Di mi Cemil?”

Cemil mahcup bir edayla gülümsedi. “Di Lale!” Yeşil gözlerini kocaman açtı Lale. “Di diye bir laf yok! Benimle alay etme…”

“O zaman sen de, di mi diye sorma?”

Destancının “Yazıyor!” diyen çığlığı kulaklarına dolduğunda coşkuları silindi… “Yazıyor… Üç çocuğunu, karısını kazada kaybeden doktorun intiharını yazıyor… Kara yazı yazıldı… Yuvaları dağıldı…” Kızlar elleriyle kulaklarını tıkadılar. Lale ellerini kulaklarından çekmeden, arkadaşlarının yanına çömeldi. Kuzenler destancının bir an önce uzaklaşması için dua ediyorlardı… Acı yüklü manileri bağıran destancının sesi duyulmaz olunca, ellerini kulaklarından çektiler. Lale buğulanan gözlerini Çilli’nin yüzüne dikti. “Yazık, babacıkları çocuklarının yanına gitmiş…” Kızın gamzelerini içi titreyerek okşarken, Lale başını Cemil’in omzuna dayadı. Suratını asan Sibel, “Bana acıyan yok!” diyerek Çilli’nin boşta kalan omzuna yaslandı… Bacaklarını apış arasında birleştirmiş bir halde oturan Cemil, sidik torbasının patlamak üzere olduğunu hissediyordu… Kızlar ayaklanınca, sekerek koştu eve… Son raddeye geldiğinden kapı açılır açılmaz tuvalete yöneldi… Lale’nin annesi, “Şu mereti sıkışmadan yapsan olmaz mı evladım?” diye söyleniyordu…

image

Çilli içeri girince Lale, “Sana bir şey diyeceğim… Sakın kimseye söyleme…”

Heyecanla ona sokuldu Sibel. “Aşkolsun Lale ne zaman söyledim…”

“Laf olsun diye dedim, hemen sinirlenme Gülüm… Ne oldu biliyor musun?” Kızın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Hani bir tomar çizgi roman getirmiştin ya…”

“Evet dün getirdiklerim… Ne olmuş onlara…”

“Birisinin arasından mektup çıktı…”

“Deme ya! Kime gönderilmiş? Ne yazıyordu?”

“Valla kime gönderildiği yazmıyordu… Hani, Seviyorum birisini… En tatlı birisini… Nasıl söylerim sana… İlk harflere baksana… şiiri var ya, baş harfleri toplayınca SENİ çıkıyor, işte o yazıyordu…”

“İyi de herkes olabilir… Manyak mı bunu yazan anlamadım gitti…”

“Ne bileyim! Belki de sana yazmışlardır! Mahallede ikimizden başka çizgi roman okuyan kız yok ki! Boş ver gitsin, salağın teki işte…”

“Tamam da, ya Cemil yazdıysa! Olamaz mı?”

“Saçmalama Sibel, Cemil hiç öyle şey yapar mı? Hem kitapları sadece o okumuyor ki, bir sürü çocuk yazmış olabilir…”

Hinlik düşünürken yaptığı gibi Sibel örgü pelikleriyle oynadı… Kitapları Cemil’den almıştı, eğer başkası yazmış olsaydı Cemil fark ederdi… Hem Lale’yi ondan daha çok sevdiğini belli etmiyor muydu? “Bu işte bir bityeniği var… Cemil’e söyleyelim mi?”

“Sakın ha! Kafası atarsa mahalledeki bütün çocukları döver… Sus annem geliyor…”

Çiğdem Hanım, bakışlarını fısır fısır konuşan kızlara çevirdi. “Hadi içeriye gelin artık! Poğaça ile kek yaptım…” kızlar neşeyle kapıya yöneldiğinde kadın karşıdaki evin kapısını aralayıp, “Yasemin…” diye seslendi… Ellerini mutfak önlüğünün önüne kurulayarak kapıya gelen kadın, “Yemeğin altını kapatıp, hemen geliyorum ablacığım…” dedi.

Yemeğin altını kapatıp, koşarak karşıya geçti… Terliklerini kapının önündeki ayakkabılığa yerleştirip, içeriye girdi… Kadın geniş sahanlığa açılan holün sağındaki odaya hışımla girince, divanın üstüne boncuk gibi dizilmiş üç kafadar irkildiler… Elini kızının sırtından içeriye sokan kadın, başını iki yana sallayarak “Terlemişsin yine. Hemen eve gidip fanilanı değiş. Hastalığını çekemem… Cemilciğim, sen de anneni çağır!” dedi. Sibel “bana ne!” anlamında omuzlarını silkeleyince, Yasemin Hanım kızı yakasından tutuğu gibi ayağa kaldırdı. “Hemen dedim!” Kadının bu sert talimatı Çilli’nin yerinden fırlamasına neden oldu. Sibel söylenerek evlerine yönelirken, Cemil de avlunun ağır kapısını açmaya uğraşıyordu. Sokağa çıktığında Lale’nin şiiri okuyup okumadığını nasıl öğreneceğinin planlarını yapıyordu. Ya görmemişse, ya onun yazdığını anlamamışsa! “Salak kafam! Keşke şiiri onun isminin baş harflerine göre uydursaydım!” Sağ eliyle pantolonunu çekiştirerek girdi eve. Annesi hazırlanırken, aklı hâlâ gönderdiği şiirin akıbetindeydi! Türkan Hanım, lacivert zemin üzerine kırmızı güllü, yeşil dallı jarse elbisesiyle yanına geldiğinde düşüncelerinden sıyrıldı. “Oğlum dalmışsın yine… Karadeniz’de gemilerin mi battı?” Çilli omuzlarını silkeleyip, pantolonunu çekiştirerek annesinin peşi sıra çıktı…

Anne, oğul evin kapısını açıp, doğruca mutfağın önündeki geniş sahanlığa yöneldiler… Sofra hazırlanmıştı… Lale’nin yanındaki sandalyeye oturan Cemil, kızın yüz ifadesini incelerken, “Okumamış herhalde!” diye düşünüyordu… İki kız kardeş Türkan Hanım’ın elbisesi ile ilgili yorum yaparken, çocuklar yiyeceklere yumulmuşlardı… Keyif çayları yudumlanırken Türkan Hanım yeni komşulara getirdi konuyu… Çocuklar önlerindeki tabaklardan başlarını kaldırıp pür dikkat dinlemeye koyuldular… Mahallenin rutini değişecekti ne de olsa, bu tür şeyler her zaman olmuyordu! “Malum, Fatih’in başını kaşıyacak vakti yok! Bu yüzden dairenin satılması da Haydar Efendi’ye kaldı! Neyse ki fazla beklemedik! Bir arkadaşının tanıdıkları, dün daireyi görüp beğendiler… Yarından sonra tapuya gidilecek…”

“Nasıl insanlar?”

“Valla ne yalan söyleyeyim, iyi insanlara benziyorlar. İkinci çocukları doğunca evleri dar gelmiş, orayı geçen hafta satıp harıl harıl ev arıyorlarmış… Haydar Efendi’nin bir yakını bizim daireden bahsetmiş… Yukarısı onlar için biçilmiş kaftan… Masraf da gerekmiyor, biliyorsunuz boya badana yapıldı… Taşınma işi Yıldız Hanım’ın gözünde büyüyor, elbirliği ile hallederiz dedim… Oğlu bizimkilerle yaşıt, kızı ise henüz dört yaşında. İki çocukla onca işin altından nasıl kalksın zavallı… İyi demişim değil mi?”

Çayları tazeleyen Çiğdem Hanım, ak gerdanını gererek, “Tabii ki iyi etmişsin Türkancığım, komşuluk böyle zamanda belli olur… Yakında taşınırlar o zaman?”

“Önümüzdeki hafta sonu taşınmayı düşünüyorlar! İnşallah hava bozmaz!”

“Peki Yıldız Hanım’ın kocası ne iş yapıyormuş?”

“Uğur Bey maliye müfettişiymiş… Epeyce hasbıhal ettikten sonra okul çıkışı oğullarını almak için kalktılar… Haydar Efendi onları evlerine bırakıp döndüğünde, fevkalade iyi insanlar olduğunu söyledi. Benim de gözüm tuttu… Umarım sizler de seversiniz…”

Yasemin gülümseyerek çocuklara baktı. “İnşallah çocuklar da yeni arkadaşlarını severler!” Kızlar kıkırdarken, Cemil, “Anlaşırız tabii ki de!” dedi. Duyacaklarını duymuşlardı, Lale’nin odasına geçip kitaplara daldılar. Ancak Cemil’in aklı başka yerde olduğu için kendisini okumaya veremedi… Kızlardan ses çıkmayınca, itirafının çöpe gittiğini düşünüp, hayıflandı. Yeni planlar yapmalıydı…

Masumiyetin Tanıkları… 

Fatih semtinde Yavuz Selim Caddesi’ne açılan sokaklardan birinin girişinden başlayarak sokağın ortasına kadar uzanan geniş arazinin içindeydi kuzenlerin evleri… Avlunun kapısından içeriye girildiğinde, taş avlunun sağında ve solunda yer alan iki ev, dış cephelerini süsleyen mozaiklerin renkleri dışında aynı mimari özellikleri haizdiler. Alt katları mat renkte mozaik taşlarla kaplanmış, üst katlarında, pencere hizasından başlayıp üçgen şeklinde çatıya uzanan, ahşap cumbaları vardı. Evlerin girişleri hariç, avlunun sağında ve solunda yüzeyleri irili ufaklı çakıl taşlarıyla süslenmiş upuzun beton çiçeklikler vardı. Doğanın sahici renklerini donanan çiçekler hiçbir karşılık beklemeden huzur sunuyorlardı… Dikdörtgen avlunun kapısının tam karşısında çivit mavisine boyanmış bir metre boyunda demir kapının eşiğinden itibaren bahçeye kadar inen yirmi tane taş basamak vardı. Lale’nin dizkapağına atılan dikişin, Sibel’in alnındaki irili ufaklı yara izlerinin ve Cemil’in gözaltındaki “ters yarım ay” şeklindeki işaretin müsebbibiydi o basamaklar. Taş avlu, merdiven ve envai çeşit ağacın boy verdiği bahçe, çocukların coşkularına, sevinçlerine, kederlerine, hayallerine yarenlik ediyordu. Eğer dile gelebilseler, masumiyetin en yalın halini kuşaktan kuşağa aktarabilirlerdi…

Cemillerin evi avlu kapısının açıldığı sokağın tam karşısındaki dar çıkmazdaydı. Mahallenin en yüksek binası olan dört katlı apartmanın giriş ve bahçe katını kapsayan dubleks dairede oturuyorlardı. Alt katın bahçeye açılan bölümü kavak, söğüt, dut ağaçları ile kasımpatı, açelya, çuhaçiçeği, sümbül, sabah safası, akşam safası, gül, karanfil gibi çiçekli bitkilerle sarmalanmıştı. Bahçenin tam ortasındaki krem rengi ferforje çay sehpası ile dört sandalyenin bulunduğu kamelya dışında boş alanı olmayan bahçe, oyun oynamaya elverişli değildi. Kuzenlerin müstakil evlerinin avlu ve bahçesi çocukların oyunlarına, düşlerine açılan sığınaklarıydı… Cemil, kuzenlerin avlusuna koşarken Lale’yi görecek olmanın sevinciyle donanırdı… Eğer bir nedenle günü onsuz geçirmişse neşesi kaçardı… Mahalledeki çocuklar “kızların içinde kızılcık böcek” diye sataştıklarında üzerlerine yürüyüp hepsini çil yavrusu gibi dağıtırdı… Haylaz çocukların ondan delicesine korkmalarına rağmen onu kızdırmaya devam etmelerinin nedenini çözmüştü; prenseslerden bile güzel Lale’yle sürekli birlikte olmasını çekemiyorlardı… Çiğdem Teyze’siyle annesinin çocukluk arkadaşı olmaları ne büyük şanstı!

Azrail Kızınca… 

Kuzenlerin, anneanne ve dedeleri ölmeden önce ramazan ayları ve bayramlar şahane geçerdi. Mis gibi kokan komposto kokusuyla uyanıp, komşularla ortaklaşa hazırlanan sahur sofralarının başköşesine kurulurlardı. Ezan okunduğunda dedelerinin etrafına kümelenip, fıkra tadındaki masalları dinleyerek uykuya dalarlardı… Türlü yemeklerle süslenen ramazan sofralarının cazibesi iki kuzenin oruç tutma isteklerini körüklese de büyükler izin vermiyorlardı… İlk oruçlarını tuttukları gün okuldan “aç biilaç” ve bitap halde eve döndüklerinde, neneleri onları kocaman gülümsemesiyle karşılayıp, saçlarını okşamıştı. “Aferin benim bal küplerime… Çocuklar için iftar vakti öğle ezanıyla başladığı için orucunuzu açabilirsiniz!” Bunun üzerine kuzenler önlerine konulan yemeklere iştahla gömülmüşlerdi… Cemil ise ramazan seremonisi dışındaki detaylarla pek ilgilenmemişti… Göz açıp kapayana dek geçip giden bayramlarda, aldıkları harçlıkların kökünü aynı gün kurutmaya yemin etmişçesine Remzi bakkalı defalarca ziyaret ederlerdi… Lakin, kuzenler dedelerini ve ninelerini art arda kaybedince gelişini dört gözle bekledikleri bayramların da tadı tuzu kalmamıştı…

Vücuduna titreme geldiğinde “Azrail sınadı” diyen dedelerinin kötü kalpli Azrail’i kandıramayıp, tuzağına düştüğünü düşünen kuzenler, Azrail’e beddualar etmişlerdi. Üç aya kalmadan sabah namazını bitirip, selamını verdikten sonra seccadeye yığılan anneanneleri de uyanmayınca, Azrail’i çok kızdırdıklarını düşünen Lale ile Sibel, anneanneleri kaybetmenin yanı sıra onun ölümünde payları olduğunu düşünüp günlerce ağlayıp dövünmüşlerdi… Kızları teselli edemeyeceğini anlayan Cemil, bakkal amcanın oğlu Recai’den yardım istemişti. Recai Ağabeyleri genç yaşına rağmen olgun tavırları ve yardımseverliği nedeniyle mahalle halkı tarafından çok takdir edilirdi. Çocuklarla arası da son derece iyiydi, aralarındaki altı yaş farka rağmen onlarla eşit mesafeli ilişki kurardı. Başları sıkıştığında yardımlarına koşan tesellicileri, merak ettikleri konuları sadelikle açıklayan, onları okumaya teşvik eden, derslerinde yardımcı olan öğretmenleriydi. Doğal olarak bu yakışıklı ve kadife kalpli delikanlı çocukların idolüydü! Öyle ki, Cemil ilkokula başladığı sene, komşu kadınlardan birisi “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduğunda “Recai Ağabey olacağım!” demişti…

Nefes nefese bakkaldan içeri giren Cemil, bir çırpıda arkadaşlarının sıkıntılarını anlatıp, Recai’den yardım istediğinde, “Babam gelince çıkarız!” demişti…

Recai avluya girdiğinde, iki kız oturdukları yerden sıçrayarak, daha sormaya fırsat bulamadan hıçkırıklar eşliğinde vicdan sızılarını aktarmışlardı; eğer Azrail’i kızdırmasalar, ninelerini almayacaktı… Kızların sakinleşmesini bekleyen Recai, “Sandığınız gibi bu işte Azrail’in parmağı yok! Dedenizi kaybetmenin acısına dayanamayan anneanneniz, çok sevdiği eşini gittiği yerde yalnız bırakmamak için onun yanına gitmiş… İnsanlar yaşlanınca ölürler, yapacak bir şey yok ne yazık ki!” Kızlara ciddiyetle bakınca, mahcup bir şekilde başlarını salladılar. “Sevdiklerimiz öldüğünde elbette üzülürüz, onları çok özleriz, görmek isteriz ama mümkün değildir! O çok sevdiğiniz insanlar, masmavi gökyüzünde, etrafları yıldızlarla çevrelenmiş, yemyeşil bir bahçede mutlu mesut sohbet ederken, sürekli sizleri seyrettiklerine adım gibi eminim! Eğer ağlayıp sızlanmaya devam ederseniz üzülmelerine neden olur, mutluluklarını engellersiniz… Bunu istediğinizi sanmıyorum! O halde şimdi hep birlikte gülümseyerek gökyüzüne bakalım ve onlara el sallayalım olur mu?” Bunun üzerine gözyaşlarını ellerinin tersiyle silen kızlar ile Çilli, gökyüzüne doğru gülümseyerek el sallamışlardı. Bu hazin seremoni seneler boyunca sürecekti…

Tek Tabancalar; Anneleri ve Babaları… 

İki kız kardeşin büyüğü olan Çiğdem sabah yüzünü yıkar yıkamaz, mizampli saçlarına eliyle şekil verir, gözlerine sürme çeker, dudağına kırmızı ya da bordo renk rujunu sürer ve gardrobun önüne geçerek günün programına uygun giysiler seçerlerdi. Pembe beyaz teni, sık kirpiklerinin çevrelediği menekşe rengi iri gözleri Elizabeth Taylor’ı anımsatırdı. Ancak kadın o kadar mağrurdu ki bu benzerliği ifade edenlere gerdan kıvırarak “Ayol kadının boyu bacağım kadar! Bendeki endamın esamesi bile yok onda!” derdi… Uzun boyu, iri dik göğüsleri ve dolgun vücuduyla, onu gören erkeklerin hayranlıkla, kadınların ise imrenerek dönüp dönüp baktıkları alımlı ve işveli bir kadındı Çiğdem Hanım…

Ablasından iki yaş küçük olan Yasemin ise bu ehemmiyetsiz yaş farkı sebebiyle, liseye başlayana dek ablası ile onun sıkı fıkı arkadaşı Türkan tarafından dışlandığı için ikisinden de uzun süre nefret etmişti… O da ablası gibi uzun boyluydu ancak bu özellik dışında iki kız kardeşin fizikleri ve kişilikleri taban tabana zıttı… Esmer ışıltılı teni, iri siyah gözleri, ince beli ve düzgün vücut hatlarıyla çekici bir kadın olan Yasemin’in sert mizacı güzelliğini gölgeliyordu. Endamına güvenen, süsüne püsüne düşkün, dışadönük Çiğdem, dominant yapısını inceliklerle maskeleyerek sergiler ve önünde sonunda herkesi kendi istediği yola getirirdi… Sadelikten hoşlanan, giyimine kuşamına fazla özen göstermeyen, arada sırada gözlerine çektiği kalem dışında makyajla arası bir türlü barışmayan Yasemin ise dik başlı, içine kapanık ve inatçı bir mizaca sahipti. Sert görünüşünün altında yatan iyiliksever, sevecen kadını yakını olmayanlar kolayca fark edemezlerdi. Kişiliğinin iyi yönlerini görmeyi yeğleyen kocası İlyas, karısına ilk günlerdeki gibi âşıktı… Hiçbir işte dikiş tutturamayan, babasından kalan malı mülkü har vurup harman savuran adam, karısının bitip tükenmeyen saldırılarından mustaripti… Kadının zehir saçan dili adamı canından bezdirse de ondan vazgeçemeyeceğini bildiğinden, boğazına tıkıştırılan kocaman laf lokmalarını zorla da olsa sindirmeye gayret ederdi… Ancak ağır kayıpların ardından herkes birbirine kenetlenirken, Yasemin yasını öfkeyle sarmalayıp kocasına yöneltince, kocasının alttan almasıyla, kör topal da olsa süren evliliklerinin şirazesi iyice kaymıştı… Karşılıklı bağrışmalar, hakaretler, uzun süreli küslükler hayatlarını cehenneme çevirmişti… Her şiddetli kavganın sonunda hüngür hüngür ağlayarak karşı eve koşan Sibel “boşanmalarının eli kulağındadır” diyerek teyzesinden medet umardı. Ablasının devreye girmesiyle sanki sihirli bir değnek dokunmuş gibi evin içi sütliman olurdu… Ailesi “Bir dargın, bir barışık” halleri nedeniyle çocuk yapmaya fırsat bulamayınca Sibel tek çocuk olarak kalmıştı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Esra Kahraman, 1959 yılında İstanbul, Eyüp’te doğdu. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdi. BirGün gazetesinin kuruluşunda yer aldı, gazetenin farklı birimlerinde uzun yıllar çalıştı. Buzdan Kanatlar adlı deneme kitabı 2011 yılında Alan Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.