“Bu hikâyeyi hikâye yapacak hırs var içimde, yangınlar çıkarmak istiyorum.”

 

Yazarlara en çok ilham veren konu olan aşk, acıtan ama asla vazgeçilemeyen yüzüyle işlenmiş Selda Terek’in romanında. Ayrılığa sebep olan basit bir olay karşısında bardağın taşması ve bir gidiş hikâyesiyle başlayan süreç, özlemlere yenilen kişinin gururu, onuru hiçe sayarak geri dönüşü ve döndüğünde karşılaştığı duvarla yüzleşmesiyle gelişiyor. Psikolojik faktörlerin öne çıktığı, kadın ile erkek düşünce yapısının farklılığını ortaya koyan ve her iki farklı düşünceye de hak verdiren bir tarzda anlatılmış hikâye. Sonlara doğru okuyucuyu hiddetlendiren ve okuyucuya bu hikâyenin ayrılıkla sonuçlanmasını isteten bir kurgu gözleniyor. Düştüğü çıkmaza rağmen bir türlü bitmeyen, bitemeyen ama kendi kendini kanatan hikâye, okuyucuya “Çok şükür ki benim aşkım böyle bir çıkmazda değil” duygusunu veriyor. Kitaptaki sürpriz son ise kimini kızdıran, kimini mutlu eden nitelikte… Anlatımda oldukça akıcı bir dil kullanılmış. Okuyucuyu kolayca içine alabilen günlük konuşma dilinin yanı sıra lirik paragraflara da yer verilmiş. Fotoğraflar ve karakalem resimlerle beslenen, bir solukta bitirebileceğiniz bir aşk romanı.

İnadına Yaşanan Zararına Aşklar… Kitap adı olmak için uzun ama bir o kadar da düşündüren bir isim. Bu isim nereden doğdu?
İsmi koyarken bir hayli düşündük, kafa patlattık, araştırdık demeyeceğim çünkü bu kitap bu isimle doğdu, ismini kendi koydu. Belki de her aşk bir ölçüde zarar veriyor. Tutku insanı allak bullak ediyor ve her şeye rağmen vazgeçilemiyor. Yani bir ölçüde kalp mantık dinlemiyor, bildiğini okuyor. İnsan doğası böyle… Âşıkken vazgeçebilmek imkânsız. Bunun için “inatçı”…

Her aşk böyle mi?
Elbette değil. Önce tanımlamak lazım bu duyguyu, sınırlarını belirlemek gerek (ki bu imkânsız). Neye aşk diyoruz? Sevmek duygusunu “aşk”a dönüştüren içindeki hastalıklı, zor kısımlar mı yoksa? Benim tanımım ve ilk kitabımın adı da bu: Ne Kadar Hüzün ve İmkânsızlık Varsa / Aşk O Kadar Aşk.

İlk kitabınızın adı da oldukça uzun, ikincisi nedir?
İlkine sadece Aşk O Kadar Aşk diyebiliriz, “Ne Kadar Hüzün ve İmkânsızlık Varsa” kısmı küçük puntolarla yer alıyor kapakta. İkincisi Duygu Koleksiyoncusu.

Peki, kitapta bu inadına yaşanan zararına duygu hangi yönüyle anlatılıyor? Bu romanın nasıl bir hikâyesi var?
Karşılıksız aşklarda acı çekmeyi anlarız da karşılıklı aşklarda buna anlam vermek oldukça güçleşir. Aşk karşılıklıysa acı çekmek, ancak büyük bir kırgınlık ve iletişimsizlik sonucudur ya da aptallık. Belki de hazmedilemeyen şey bu; yani her şeyin iyiye gidebileceği ümidini beslerken çıkmazlara girmek. Hikâyede böyle bir duygu anlatılıyor. Ayrılık acısı çekiyor insanlar, halbuki ortada kurtarılamaz bir şey yok. Bunu okuyucu görüyor, kitap kahramanları göremiyor. Bir türlü gurur yenilemiyor, bir türlü o basit adım atılamıyor ve aylar boyu süren anlamsız küskünlüklere kurban ediliyor duygular. Yalnız bırakılan kalp, boşluğu doldurmak için saçmalıyor, çözümü başka bedenlerde aramaya başlıyor ama o boşluk hiç dolmuyor. Ta ki acıyla yüzleşilene kadar… Ne zaman ki acımızdan korkmadan cesurca çıkabiliyoruz karşısına, o da tükeniyor, yok oluyor.

Acıyla nasıl yüzleşilir?
Öncelikle kabullenerek ve affederek… Şartların değiştiğini kabullenmek ve yeni duruma adapte olmak gerekiyor. Affetmek böyle bir şey olmalı. Affetmek “yaptıklarını onaylıyorum” demek değil, değişen şartlara kendimle barışık olarak adapte oluyorum durumu olmalı. Karşılanamayan beklentilere kızarak, bunlara hâlâ hayretle bakarak, kabullenmeyerek harcanan zamana yazık. Yüklerden kurtulmanın tek yolu da bu galiba.

Bunu yapabilmek öyle kolay bir şey olmasa gerek.
Elbette değil. Kolay olduğunu kimse iddia edemez zaten ama tek yolu bu; sakin kalabilmek ve affetme sürecini başlatabilmek… Bir ilişkiyi tekrar aynı şekliyle yaşamak ise hatada ısrardan ve akılsızlıktan başka bir şey değil. Aynı romanı okuyup farklı sonuç beklemek gibi…

.SELDA.TEREK.1-KULLANILABİLİYORSA .SELDA.TEREK.ANASAYFA.1.YADA.3

Peki okuyucu bu romanı neden okusun?
Çok güzel soru. Aşk öyle çok sanatçıya konu oluyor ki, şu ana kadar aşkın işlenmeyen bir şekli var mı merak ediyorum. Bakın size kitaptan bir alıntı yapayım:

“Sıradan bir aşk hikâyesi bu… Fazlasıyla sıradan… Kimse delirmiyor, bir yerleri yakmıyor, kleptoman olmuyor, cinayet işlemiyor, intihar etmiyor, bu uğurda savaşlar çıkmıyor, kan davası güdülmüyor ya da sihirli bir şeyler olmuyor… Giden bir kadın var, dur demeyen bir adam ve sonrasında yalnızlık, sessizlik, öfke, özlem, acı, aşk, sevgi, gözyaşı, arayışlar, yanlışlar, doğrular ve düşünmek var. Sıkıcı… Ama sahici… Bu söylediklerimin hepsini yaşayacak ruh hali içinde olmak ve hiçbir şey yapmayıp sessizliği tercih etmek… İşte benim aşkımın hikâyesi… Sayısız nice benzeri gibi… Oysa bu hikâyeyi hikâye yapacak hırs var içimde. Yangınlar çıkarmak istiyorum. Onun vücuduna dokunma ihtimali olan kişiyi öldürmek, bana bu acıyı yaşattığı için Umut’u yok etmek… Susuyorum… Aslında deliren biri var, o benim, ama kimse bilmiyor.”

Peki, neden sıradan bir aşk hikâyesinin sıradan çıktılarını okuyalım ki, dediğinizi duyar gibiyim. Okumaya değer; çünkü birçoğumuzun aşkı, bize öyle gelmese de, zaten sıradan… Kabul edelim bunu. Yasak ilişkiler bile günümüzde olağan hale geldi. Sakıncalı aşklar dünyasında yaşıyoruz sanki. Hiçbir şey bizi şaşırtmıyor. Herkes benzer acıları yaşıyor ve kendininkini en büyük sanıyor. Oysa yaşanabilecek tüm aşklar klasik eserlerde var, günümüz ilişkileri daha sansasyonel değil. Acı sabit, acı ortak. Sırf okuyucu şaşırsın diye saçmalamanın ve gerçeklikten uzaklaşmanın âlemi yok. Ben sahici duyguları yazıyorum, okuyucum da gerçekle ilgilensin, aslı astarı olmayan şeylerle vakit harcamasın diye… İşte bunun için kitabım şöyle başlıyor:

“Anlatılan çoğu aşk hikâyesinde ya da ayrılık acısında yaşadıklarımıza dokunan bir şeyler olmalı ki bazen kendimizi bir kitaptaki başkahraman olarak buluveriyoruz. Işığımızın peşinden koşarken, bizimkine en benzer hikâyenin kurtuluş senaryolarında gezdiriyoruz gözlerimizi. Kendi çıkışımızı bulamadıkça, çıkışı bulamayan başkalarının da aynı labirentte kaybolduğunu görüp avunuyor ve sonunda ‘Zaten hastalıklı bir duygu’ diyerek aşka söver oluyoruz.”

Bu hikâyeyi farklı kılan kurgusu, işlenişindeki esprili akıcı dil, kendi acısıyla dalga geçebilen karakterler ve gerçek bir hikâye olması. Zevkle okuyacağınızı garanti ediyorum ve siz bile kendinizden çok şey bulacaksınız. Bir de mesajları var tabii.

Nedir okuyucunun alması gereken mesajlar?
“Aşkından asla vazgeçme… Acılarından korkma… Kendi gerçeğinle yüzleş…” ve “Her koşulda kendi omuzlarından yük kaldırmak için affet…” Ha bir de “Öldürmeyen güçlendirir”i bir kez daha anımsıyoruz. Daha ne olsun?

Bilişim sektöründe çalıştığınızı biliyorum. Ne yapıyorsunuz ve neden roman yazıyorsunuz?
Ben 21 senedir bilişim sektöründe ve diğer bazı sektörlerde çeşitli görevler aldım. Ekmeğimi buradan yedim ama bu işlerde yukarılara gitmek gibi bir hırsım hiç olmadı ve fark ettim ki ben aslında kitaplarıma malzeme topluyorum, hayatları gözlüyorum. Bilmiyorum sorunuzun cevabı oldu mu ama ben yazmak için yaşıyor gibiyim. Şimdi olgunluk çağımda olduğumu hissediyor ve daha çok eser çıkarmak için kendimi inanılmaz enerjiyle dolu hissediyorum.

Şu an yazmakta olduğunuz bir çalışmanız var mı?
Olmaz mı? Türkiye’de çok sevilen birinin biyografik romanını yazıyorum ve çok keyifli bir süreç yaşıyorum.

İnadına Yaşanan Zararına Aşklar / Yazar: Selda Terek / Roman / Destek Yayınevi

Selda Terek; 1968 tarihinde Ankara’da doğdu. ODTÜ İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra bilişim, bankacılık, reklâm ve sağlık sektörlerinde görevler aldı. Halen sağlık sektöründe yönetici olarak çalışmaktadır. Profesyonel hayatının yanı sıra yazmak arzusu onu hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Sanatın özellikle resim, müzik ve edebiyat dallarındaki renklerini kendi hayat mozaiğine katmaya çalıştı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.