“Hikâyelerden bir hikâyeye inanmak istiyorum.”

 

Dolunay, Bedir, Mıstık ve L.’nin romanı. “Sema Aslan, Dolunay’ın ışığında onların ve diğerlerinin zorlu yaşam deneyimlerinde iz sürüyor. Her biri dallarından düşmüş kozalaklar misali uzakta ve yalnızken bile yapraklarını açabilme gücünde…” Benim Kitaplarım adlı yazarların kütüphanelerinde dolaştığı özgün kitabı, kültür-sanat alanındaki haber ve söyleşileriyle tanıdığınız, okuryazar.tv de imzasına rastladığınız, rastlayacağınız Sema Aslan’la ilk romanı Kozalak’ı konuştuk.

Kozalak başka türlü bir kadınlık hikâyesi… Ailenin, kocanın ve tüm dünyanın kıstırdığı bildik bir yerden başlıyorsunuz kahramanınızın hikâyesine, ama sonra yollarınız öyle bir çatallanıyor ki… Cesaret gerektiren bir biçimde ilerliyorsunuz. Siz, kahramanınızı nasıl anlatmak istediniz?
Kozalak, temelde ya da “görünürde” diyelim, üç kadın anlatıcının hikâyesi. İlk bölümün anlatıcı karakteri hem geçmişle hem de kendisini bekleyen gelecekle kıstırılmış, bize “hayat” yolculuğunu anlatıyor. Ne kadar talihsiz ve kederli olduğunu söylemekten kaçınmadan yapıyor bunu. Yazarken ona inanmak istedim, hatta inandım. Sevginin sevgisizlikle acayip bir şekilde bir araya geldiği bir evde hem önemsenmeden hem de her daim denetlenerek yaşamış. Bu, bizim toplumsal davranış alışkanlıklarımıza çok denk düşen bir örnek diye düşünüyorum. Kendilerine hep yokmuş gibi davranılan ama yüksek sesle söylenen büyük lafların zamanı geldiğinde varlıkları bir ayıp gibi suratlarına vurulan kadınların hikâyeleriyle çevriliyiz. Dolayısıyla evet, bildik bir yerden başlıyor kitap. Ama bir kadın olarak orada, o bildik yerde durmak istemiyorum artık. Kadınların orada duramayacaklarını ve durmadıklarını da biliyorum. Tam da bu yüzden, ikinci bölümdeki anlatıcı kadının söylediklerini duyunca, ilk bölümdeki kadına mesafeleniyoruz biraz; “yolların çatallandığı” yer, orası olsa gerek.

İlk kahramanınız bir yerde, “Kendisine kör karanlığı paravan etmiş kaderimi görmeye çalışıyorum sanki” diyor. Bir annenin, anneliğiyle dünyayı anlaması mümkün müdür?
Deneyimlerimizin her biri kavrayışımıza yeni boyutlar katıyor sonuçta. Annelik, duygusal, toplumsal ve siyasal açıdan önemli bir deneyim alanı diye düşünüyorum. Anneliği, ne bileyim, mesela okuyarak anlamak, bir workshop’a katılıp ucundan deneyimlemek mümkün değil ya da kimse tatile gittiğinde karnını doyurasınız, altını temizleyesiniz diye çocuğunu bırakmaz size. Dolayısıyla anne olduğunuzda başınıza bir şey gelir. Bu “ol”mak meselesi bence çok ilginç. Mesela genç kız “ol”mak diye bir şey var. “Genç kızlık”, belli bir yaş aralığını vurgulamaktan fazlasına işaret eden bir niteleme kuşkusuz. Ben genç kız olduğumda artık kolumda bir çantayla gezmem gerektiği söylendi. Çantaya koyacak bir şeyim yok oysa. Genç kız olmak, kol çantasıyla gezmek, başın önünde yürümek, sokaktan vazgeçmek ve daha bir sürü şey demek. Tüm bunlar hayatın başka biçimlerini görmeye yarıyor, gördüklerinizi tartmaya, sindirmeye ya da kusmaya yarıyor. Aynı karakter, “Ben saf mıymışım, kadersiz miymişim, yoksa herkese taşıyabileceği yükü veren Allah’ın, kendi gücünden habersiz kulu muymuşum, bilmiyorum” da diyor. Öyle kurnazca işletilen bir tahakküm var ki, bizi var eden her ne varsa büsbütün değer kaybederken, “ol”manın kendisi bir mücadele alanı yaratıyor.

SEMA.ASLAN1 SEMA.ASLAN2

Oğlunun eşcinsel yönelimi karşısında, zaten yalpalayan hayatı daha da allak bullak oluyor kahramanımızın. Sizce bu anne, bu durum karşısında gösterdiği tavrı, hayatının neresinden bulup toparladı?
Bunu ona oğlu öğretti. Hatırlarsınız mutlaka, Bursa’da öldürülen transseksüel İrem’in annesi Melek Okan’ın “Bu koca dünyaya bir benim çocuğum mu sığamadı?” sözlerini. Çocuğundan utanmadığını söylüyordu Melek Okan. Ya da mesela Ezineli Selim Yılmaz, mavi kimliğini aldığı gibi davullu zurnalı düğünle evlendi! LİSTAG çok önemli bir adım LGBTT hareketinde diye düşünüyorum. Benim karakterim oğlundan ilham aldı belki ama birçok aile LİSTAG’dan ilham alıyor artık.

Eşcinsellikle –bir şekilde– ilgili bir metin bu, üstelik de kadın metni, kadından yana bir metin. Ve eşcinsel literatüre de, eşcinsel kurtuluşuna da kafa yoran biri olarak söylemek isterim, pırıl pırıl bir bakışa sahipsiniz. Mıstık’ın çıkıp geldiği karanlık koridorun Bedir’i çekmesi gibi, sizi edebiyatçı olarak bu dünyada ne çekti?
Çocuğumun kendi bedeniyle kurduğu ilişkiye güvenmeyi öğrendiğim süreçte, bir trans annesiyle tanıştım ve o zaman gördüm ki, benim ihtiyaçlarım, kaygılarım, sınırlarım vs. sadece bana ait. Benim bedenim, benim içimden çıkan çocuğun bedeni, benim çocuğum, çocuk ve ben, ben ve annem… Müstakil hayatlar, bireyselliklerimiz, öte yandan tarihselliğimiz, kendini kurabilmek için ille de kendinden öncekinin cesaretini arayışımız… Bilemiyorum, galiba kendi sınırlarımı görmek istedim; eğer yazmak bir anlama ve yaklaşma çabasıysa, ben de bedenime, bedenimle kurduğum ilişkiye, bu ilişki hakkında çocuğuma neler anlatabileceğime bakmak istedim.

Bir eşcinsel yönelim hikâyesini, genç erkeğin annesinin zihninden okumak gibi çatallı yollardan yürüyor Kozalak. Bu yanıyla çok yeni ve yenilikçi bir hikâyeniz var. Ama, samimi bir biçimde de kadınlık ve kadınlıkla ilgili meseleniz çok diri duruyor, ikinci plana düşmüyor. Neden böyle bir yol seçtiniz?
Bir yol seçmedim aslında; başka bir yol yoktu zaten. Mesela, çok sık konuştuğumuz bir başlık oldu annelik fakat benim için Kozalak’ın önemli ilham kaynaklarından biri annelikse, diğeri “ev kadınlığı”. Kadınlık, çok zengin bir deneyim alanı içeriyor, ona sahip çıktıkça daha fazlasını öğreniyorsunuz, güçleniyorsunuz. Elbette kadınlık deneyiminden geçmiş olanların payına zengin bir anlam dünyasından fazlası düşüyor; öteleniyorlar, örseleniyorlar, öldürülüyorlar… Fakat bence toplumsal cinsiyet açısından dezavantajlı bir pozisyonda bulunan birine bakarken, kadınlık önemli bir anahtar. Çünkü şiddete ve nefrete maruz kalmaları, ortak paydaları.

Kadınlığı kuşatan dünya, en fazla eşcinsellik alanında mı dikişlerini gösteriyor?
Kadınlığı kuşatan dünya, meselesiyle halleşemeyen, ikiyüzlü bir dünya çünkü.

Bedir ve Mıstık’ın yaralı aşkını, Dolunay’ı, L.’yi anlatırken ne dramlarının yazınsal çekiciliğine ne de olası bir politikleşmeye teslim olmamayı başarmışsınız. Bu aşklara ve hayatlara yaklaşırken nasıl bir açı tutturmayı planlıyordunuz?
Başından itibaren en büyük meselem, buydu aslında. Kendi yazdığınıza inanıyorsunuz, aşksa aşkı, şiddetse şiddeti yaşıyorsunuz. Tuzaklarıma kapılmaktan, şiddeti yeniden üreten bir dile düşmekten, hissedebilmek için gerekli olan sağlıklı mesafeyi kaçırmaktan korktum. Üstelik, bir kitabın tek failinin yazarı olmadığına inandığım halde korktum. İçimden homofobik biri çıkabilirdi ya da kitap saçma bir güzellemeye dönüşebilirdi, neden olmasın? Farkında olmadan ırkçı, ayrımcı ya da üstenci bir dil kullanabiliyoruz, değil mi?

Eğer dediğiniz gibi teslim olmamayı başardıysam bunun en önemli nedeni kendimi hiçbir zaman “sıradan”, “olağan”, “normal” bir pozisyonda görememiş olmamdır. Bir LGBTT bireyi ya da aktivisti değilim, bu nedenle -mış gibi yapamazdım. Yazarken ölçüm hep, kendimde olanı hatırlamam gerektiğiydi. Kendimde olan, “olağan”, “sıradan” ve “normal” kabul edilenle uzlaşmama engel. Her defasında kendini anlatmak zorunda olmak, her defasında bir rahatsızlığın kaynağı olduğunu sezmek ve bu duyguyu, bırakın koca bir toplumu, tek tek kişilerle bile hemen her gün yaşamak… İşte tam da böyle bir açı tutturmak istedim. Bedir ve Mıstık âşık olsunlar, aşklarını yıldızların altında yaşayabilsinler istedim; L., direnişten hiçbir zaman caymasın ve Dolunay, denizi yalayıp aksın istedim. Hiçbiri hiç kimseye hesap vermesin, hiçbiri hiç kimseden özür dilemesin istedim. Karakterlerimi marjinalize etmeden, onları en derinden görmeye çalışarak, aslında hepimizin içinde olana dokunarak yazabilirsem, ihtiyaç duyduğum açıyı yakalayabileceğimi sandım galiba.

SEMA.ASLAN3 SEMA.ASLAN4

Paşa dedenin hikâyesiyle bitiyor roman. Bir anlamda herkesin hikâyesini de harmanlayarak. “Paşa dede” kahramanının çok fazla temsil değeri var. Sanki “bu filmin kötü kahramanı” olarak geliyor hikâyedeki yerini alıyor. Bunu, başlangıçta kurduğunuz zengin dünyadan sonra sizin metniniz için –nasıl diyeyim– sınırlandırıcı buldum. Ne dersiniz?
Doğrudur. Paşa, benim en kolay, en eğlenerek yazdığım karakterdi bu kitapta. Paşa’yı yazmaya başladığımda fark ettim ki, çok iyi bildiğim, yakından tanıdığım birini yazıyorum. Bir prototip aslında Paşa; hegemonik, ikiyüzlü ve korkak erkeği sembolize ediyor. Bir sürprize ihtiyacım yoktu ya da yeni bir şey söylemek niyetinde değildim Paşa’yı yazarken. Ondan çok var etrafımızda; Paşa, rolüne kendini öyle kaptırmış ki, sonunda kendi maskesine dönüşmüş bir oyuncu ancak. Fakat Paşa dedenin anlatıldığı bölümdeki transseksüel, travesti cinayetlerine bakmaya, onları hatırlamaya ihtiyacım vardı. Ki biri hariç, kitapta anlattığım tüm cinayetler gerçek; bu insanlar bu ülkede, bu toplumun namuslu ve ahlaklı erkekleri tarafından öldürüldüler. LGBTT bireyler, hem Paşa hem de kendiyle yüzleşemeyen ikiyüzlü erkek toplumu tarafından dört bir yandan çevrelenmişken, her gün öldürülüyorken, akıl almaz bir şiddete ve nefrete maruz kalıyorken, nasıl oluyor da, soyları kurumuyor? Paşa dedenin ne özgün bir sesi ne de kendine ait bir yüzü var, sadece gelip gelip inadına onun alanında ölüveren travestilerden yorgun.

Bundan sonra neler yazacaksınız? Kozalak, yazma ihtiyacınızı büyüttü mü?
Yazmak, çok öğretici, heyecan verici bir deneyimdi. Kozalak’la yazıya, kendime ve meseleme dair çok şey öğrendim. Bundan sonrasını bilmiyorum ama evet, yazmak istiyorum.

Kozalak / Yazar: Sema Aslan / İletişim Yayınları / Editör: Belce Ünüvar / Kapak Resmi: Melih Özuysal ‘Sokak’ / 1.Baskı / 2012 / 104 Sayfa

Sema Aslan; 1978 Berlin doğumlu. Sosyoloji ve iletişim okudu, gazetecilik yaptı. Benim Kitaplarım/35 İsim 35 Kütüphane (Doğan Kitap, 2009) isimli bir söyleşi kitabı bulunmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.