“İnsan kendi iç eleştiri gücünü edindikten sonra, kendi yaratıcılık yolunu çizmeye başlar.”

 

Semih Gümüş, yazdıklarıyla, yayımladığı Notos dergisi ve kitaplarla edebiyatımızın en üretken düşünce adalarından birinde… Eleştirmenlik, yayımcılık çalışmalarının yanı sıra dört yıldır “Notos Yaratıcı Yazarlık Seminerleri”ni yürütüyor. Şimdiden edebiyatımızın en güzel entelektüel etkinliklerinden biri olan ve giderek genç yazarların biyografilerinden ışıldayan bir oluşum bu seminerler… Semih Gümüş, bu seminerlerin notlarını yayımladı. Yazmak, yazar olmak isteyenler için olduğu kadar, edebiyatın temel meseleleri hakkında, bu meselelerin usta anlatıcısı hakkında erinleşmek isteyen okurlar için de çok önemli bir kitap, Yazar Olabilir miyim? / Yaratıcı Yazarlık Dersleri

Yayımlandığı günden beri Yazar Olabilir miyim? / Yaratıcı Yazarlık Dersleri kitabınızın bu kadar ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?
Yazmaya meraklı olanların sayısı gitgide artıyor. Bunu son yıllarda yürüttüğüm Notos Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ndeki gözlemlerimden biliyorum. Bu arada öykücülerin sayısı geçen yıllara göre çok artmış durumda. Roman yeni yazarların da gözdesi. Demek ki yazan çok, dolayısıyla nasıl yazılması gerektiğini merak eden de çok. Yazar Olabilir miyim?’i kendi deneyimlerimden çıkan bir kitap olarak görüyorum. Yalnızca nasıl yazılması gerektiğini değil, nasıl okunması gerektiğini de anlatmaya çalıştım.

Kişisel gelişim kitaplarının ve sabun köpüğü romanların rekor satışlar yaptığı Türkiye’de, otuz yıl öncesine göre “öykü, şiir ve roman yazmanın daha çekici” olmasına yol açan etkenler nelerdir?
Sonunda popüler, çok satan kitaplar yazmak isteyenlerin sayısı az değil. Pek çok yeni yazar, yazdıklarının çok ilgi görüp çok satmasını da istiyor, çok tanınmak da. Ama tam tersini düşünenler de az değil. Başka türlü olması düşünülemez. Nitelikli edebiyatın ne olduğunu bilenler, öteden beri kendi okumalarını nitelikli edebiyat metinleri çevresinde sürdürenler, yazmaya başlayınca aynı yolu izleyecektir elbette. Ben bunu doğal görüyorum.

Popüler kültürün estetik ile gündelik yaşam arasındaki uzaklığı reddettiğini ve edebi değerleri küçümsediğini düşünürsek, kitabın tüketim toplumunda alıcı bulduğu, yazarına şöhret kazandırdığı günümüzde giderek çoğalan yaratıcı yazarlık atölyeleri, özlediğimiz has edebiyatın yolunu açıyor mu genç okurlara? “Yoldaşsız ve yalnız yürünen bir yol” olan yaratıcı yazarlık öğretilebilir mi?
Yazarlık öğretilemez elbette. Ben de her zaman bunu anlatıyorum. Yaratıcı yazarlık okullarda, atölyelerde öğrenilmez. Asıl okulu kitaplardır yazarlığın. Ne ki, yaratıcı yazarlık atölyelerinde yazarlığa giden yolların yordamların gösterilmesi mümkündür. Sağlam ipuçlarının verilmesi, doğru alışkanlıklar kazanılması, bakış açılarının gözden geçirilmesi… Bunlar da yazma konusunda kararlı olan her yeni yazarın başlangıç döneminde kazanmak zorunda olduğu düşünceler ve alışkanlıklardır. Öte yandan, biz Notos Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’nde popüler kitapların nasıl yazılacağını öğretmiyoruz. Derslerimiz ve uygulamalarımız, hep nitelikli metinler yazmaya dönük.

SEMİH.GÜMÜŞ1 SEMİH.GÜMÜŞ2

“Yetenek tek başına bir yazar yaratamaz” ise yazarlığın yüzde doksan dokuzu okumak mıdır?
Yazarlığın yüzde doksan dokuzu çalışmaktır. Okumak da çalışmanın içinde elbette.

Kitabınızın “İlk Adım ve Ne Yapmalıyım?” bölümünde yazar adaylarına “Tuttuğunu koparacak bir kararlılıkla yazmaya başlayın” dedikten sonra “Genç yazarımız toplumsal ya da siyasal sorumluluk duygusuyla heves etmişse yazarlığa üzülerek söylemeliyiz ki sonu gelmez” diyorsunuz. Kemal Tahir’in özgün düşüncelerini romana yedirmesini haklı olarak eleştiriyor ve “asıl olan, nitelikli edebiyatın nasıl bulunacağını öğrenmek ve iyi yazmak, yazınsal değerlerin yanından ayrılmamaktır”. Başka bir uç örnekse İlhan Berk: “Anlam şiire düşmandır. Ben bir dil kuyumcusuyum” diyor. Borges’in “Ay’da yaşayan bir adamı bile anlatsam, içinden bir Arjantin hikâyesi çıkar” dediğini de göz önüne alırsak, insan acısıyla yüzleşmeyen, varoluşsal sorunlarıyla boğuşurken, insanın içindeki yıkımı görmeyen, yaşama ilişkin bir derdi olmayan edebiyat sahici olabilir mi?
Edebiyatın sorunu, önünde de sonunda da insandır. Böyle olmasaydı, yazılanlar yüzlerce yıl boyunca kuşaktan kuşağa kalamazdı. İnsanın evrensel özü hem eskimez hem de zaman içinde kesintisiz biçimde gelişip zenginleşen insan, bireyliğini, özgürlüğünü kazandıkça edebiyatın konusu olarak daha yazılmamış sayısız yanını ortaya çıkarır. Ne ki, bunu edebiyatın siyasal, toplumsal amaçlarla da donatılması, görevlendirilmesi biçiminde anlamamak gerekir. İyi edebiyat, yazarının kimliğinden bir şeyleri içine zaten alır, ayrıca başka bir kaygıya gerek yoktur.

“Gözlemleri Yazıya Aktarmak” bölümünde “Ne yazacağım sorusunun karşılığı, her şeydir. Ne yazarsan yaz. En önemsiz görünen şeyleri yaz ki o önemsiz şeyler içinde has edebiyatın değerleri kendilerini bulsun, basit şeylerin aslında hayatımız için ne denli önemi olduğu anlaşılsın” diyorsunuz. Bir oyuna, maceraya, kışkırtmaya gereksinim duymadan hayatın olağan akışı içinde sözcük sözcük, cümle cümle yeni bir dünya kuran yaratıcı yazının sırrı ayrıntılarda mı gizlidir?
Evet, ayrıntılar önemli. Çok önemli. Edebiyat ayrıntıların sanatıdır. Demek ki yazarın görevi, ne yazıyorsa onu ayrıntılardan güç alarak yazmaktır ve herkesin görebileceği ayrıntılarla yazılmış olanları yinelemek yerine, kendine özgü ayrıntıları bulmaktır. Çehov ya da Raymond Carver, bu türden usta yazarların yazdıkları öyküler asıl olarak ayrıntılar üstüne kuruludur; belli etmeden, göze sokulmadan verilmiş ayrıntılar, biz bazen farkında olmadan öykünün gücünü oluşturur.

Kitabınızda “Kendi eleştirmeni kendisi olanın işidir yazarlık” diyorsunuz. Yazdıkça yazmayı öğrenen insan Fitzgerald’ın dediği gibi “Çoğunluğun ne dediğini ve başkalarının senin önüne geçmesini kafaya takmadan” kendi yolunu bulur. Oysa A. H. Tanpınar daha 1936’da “Bizde yazarlar, bunları kayınvalidem okuyunca ne diyecek korkusundan doğru düzgün yazamıyorlar” diyor. Günümüzde yazarların özgürce düşünüp yazabildiğinden söz edebilir miyiz?
Yazarların bizde özgürce düşünüp yazdıklarını söyleyemeyiz elbette. Baskılar her zaman vardır. Dışarıdan gelen siyasal baskılar gene de çok önemli değil, yazarlar onları aşmayı bilir, her zaman bilmiştir ama yazarın, içinde yaşadığı toplumun baskısı karşısında kaçınılmaz bir otosansür içine girdiği de kuşkusuz. Toplumsal baskıyı da koyalım bir yana, en azından edebiyat dünyasının içinden gelecek tepkiler karşısında yazdıklarına sınır çizdiğini söyleyebiliriz. Yazarların eleştiriye karşı hoşgörü katsayısının da sıradan insanlarınkinden farklı olmadığını hep gördüm.

SEMİH.GÜMÜŞ3 SEMİH.GÜMÜŞ4 ve üçlü soldan3

“Nasıl yazmalıyım?” sorusunun cevabında “Türkçe’yi en iyi, ama aynı zamanda olanaklarını en açık biçimde kullanan yazarları okurum” diyorsunuz. Edebiyatın toplumu dönüştürmeyi hedefleyen o büyük geleneği 1980’lerden sonra gerilemeye başladı. Bireysel ve tarihsel sorunlara odaklanan yeni metinler “edebiyatın içini boşaltmakla” eleştirildi. Postmodern anlayışlarla birlikte dil ve biçim arayışları içinde yenilikçi, farklı konulara ve türlere açık zengin bir edebiyatımızın oluştuğu düşüncesine katılıyor musunuz?
Evet, bence yeni ve kendisini geliştiren bir edebiyatımız, yani yeni kuşaklar olduğunu düşünüyorum. İyimserler tarafındayım. Son on, yirmi yılda yazılanlara bakıldığında da görülür bence bu. Eksik olan da yok mu, elbette var. Bana kalırsa en önemli eksik, yeterince meraklı olmamak. Dünyada neler, nasıl yazılıyor, bu konuda bir merak eksikliği olduğunu düşünüyorum. Bu da yazılanları birbirine benzetiyor. Aşılması gereken budur.

Kitaplarınızda olay öykücülüğü, durum öykücülüğü ayrımına karşı çıkıyor ve yazınsal metin “yazınsal dil içinde oluşan, gerilimin hikâyesini” anlatmalıdır diyorsunuz. U. Eco gibi E. M. Forster da “Romanın belkemiği öykü anlatmalıdır” diyor. “Hikâye”nin yok sayıldığı metinleri, edebiyatımızın geleceği açısından bir tehlike olarak görüyor musunuz?
Söylediğiniz bir eksiklik sayılabilir. Ama bütün olarak edebiyatımızın geleceği açısından bir tehdit boyutunda da değil bu. Hikâye, bir başına yazınsal bir metnin olmazsa olmaz öğesi değil. Ama son zamanlarda çok itelendiğini de söyleyebiliriz. Bu hem kolaycılıktan geliyor, çünkü içinde bir değişimin de yaşandığı, merakla okutturacak bir hikâye kurma hem de herkesin aklına gelenlerden farklı, can alıcı hikâyeler bulma zorluğu var.

“Edebiyat kurmaca dünyanın gerçekliğinden başka bir gerçeğe inanmaz, inanırsa yoldan çıkmaya başlar” diyerek yaratma eyleminin gücünü vurguluyorsunuz. Toplumsal yaraları hissettirmeyen bir edebiyat, sahici bir roman kahramanı yaratabilir mi?
Sahici roman kahramanları elbette sahici hayatlardan çıkar. Herkesin gördüklerinden başka ayrıntılarla, farklı bakış açılarıyla görerek. Sonra o gerçekten çıkılır, edebiyatın gerçekliğine girilir, yazınsal dilin olanaklarından yararlanarak yapılan, yaratılan bir yazınsal gerçeklik kurgulanır. Ondan sonra yazınsal gerçekliğin kendi içinde sahici, mantıklı, tutarlı olmasıdır artık önemli olan. Gerçek hayattan ne kadar uzaklaşılırsa, yazınsal gerçeğe o kadar yaklaşılır.

“Edebiyat elbette yalnızca yüzeyde sizi kaptığı gibi sürükleyen hikâyeler anlatan bir alan değil. Yazarın verdiği doğrudan anlamların yanında dolaylı anlamlar da üreten, her yeni okumada anlamları çoğalan, dolayısıyla katmanları açıldıkça zenginleşen bir edebiyat bizim anladığımız” diyorsunuz. Yazanların gönül indirmediği edebiyatın arka bahçelerinde uzun yıllardır eleştiri ve çözümlemelerinizle öykü ve romanlarımıza ışık tutuyorsunuz. Genç yazarların yetişmesindeki emeğiniz de yadsınamaz. Notos Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, kuruluşundan bugüne nasıl bir gelişim seyri izledi?
Notos Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, nasıl gelişeceğini baştan tam olarak kestiremediğimiz bir çalışmaydı. Aradan dört yıl geçti ve bugün geriye dönüp baktığımda, düşündüklerimden çok daha fazlasının olduğunu görüyorum. Önemli olan benim ne düşündüğüm değil elbette. Katılanların ne kadar yararlandığıdır önemli olan. Bizim atölyemize katılanların nitelikli edebiyatın peşinde olduğunu da görüyorum. Bu önemli. Böylece yapılan çalışmanın niteliği de kendiliğinden yükselmiş oluyor. Ayrıca atölyeye katılanlar arasında çok beğendiğim yazarlar da var artık. Şu ya da bu düzeyde, önemli sonuçlar aldık.

SEMİH.GÜMÜŞ6 SEMİH.GÜMÜŞ5

Yaratıcı yazının yolunu açmak için yeni başlayan yazar adaylarına, son olarak neler söylemek istersiniz?
Asıl olan okumaktır. Her şeyin başında bu var. Ama doğru bir okuma biçimiyle okumak. Kendimiz yazarken karşılaştığımız her sorunun, iyi yazarlar tarafından nasıl çözümlendiğine bakarak, nelerin nasıl yazıldığına bakarak okumak. İnsan kendi iç eleştiri gücünü tastamam edindikten sonra, hiçbir yardıma gerek duymadan kendi yaratıcılık yolunu çizmeye başlar.

Yazar Olabilir miyim? – Yaratıcı Yazarlık Dersleri / Semih Gümüş / Deneme / Notos Kitap / 1 Basım Haziran 2012 / 184 Sayfa

Semih Gümüş, 1956, Ankara doğumlu. Ankara Fen Lisesi ve Gazi Lisesi’nden sonra, 1981′de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. İlk yazısı aynı yıl Yazko Edebiyat Dergisi’nde yayınlandı. 1981-1985 yıllarında Yarın Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. 1995-2005 yıllarında Adam Öykü Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürüttü. 2006 Aralık ayında Notosöykü Dergisi’ni çıkardı ve şimdilerde bu derginin genel yayın yönetmenliğini yürütüyor. Kendine özgü bir eleştiri anlayışına sahip olan Semih Gümüş’ün 1991′de Roman Kitabı, 1994′te Kara Anlatı Yazarı, Karşılıksız Yazılar, Yazının ve Tarihin Bilinci, 1996′da Cevdet Kudret Eleştiri Ödülü’nü alan Başkaldırı ve Roman, 1999′da Öykünün Bahçesi, 2002′de Puslu Ada, 2003′te Yazının Sarkacı Roman, 2005′te Yazarın Yanlızlık Burcu adlı kitapları yayınlandı.

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.