Aldous Huxley – Kadim Felsefe
Doğu’nun ve Batı’nın büyük mistikleri üzerine bir yorum

 

“Kadim Felsefeşeylerin, yaşamların ve zihinlerin dünyasından daha hakiki bir ilahi Gerçekliği tanıyan metafizik; ruhta, ilahi Gerçekliğe benzer, hatta onunla özdeş bir şey bulan ruhbilim; insanın nihai ereğini, tüm varlığın içkin ve aşkın İlkesinin bilgisinde bulan etik– ezeli ve evrenseldir. Kadim Felsefe’nin esası, dünyanın tüm bölgelerindeki ilkel insanların geleneksel kültürleri arasında bulunabilir ve bütünüyle gelişmiş biçimleriyle, her bir semavî dinin içinde bir yere sahiptir. Bu En Yüksek Ortak Faktör’ün, tüm önceki ve sonraki teolojilerin içindeki bir biçimi, ilk defa yirmi beş yüzyıl kadar önce yazıya dökülmüştür ve bu tüketilemez konu o zamandan bu yana, her dinî geleneğin kendine has bakış açısından, Asya ve Avrupa’nın tüm başlıca dillerinde tekrar tekrar işlenmiştir. İlerleyen sayfalarda, esas olarak önemli oldukları için –zira bunlar Kadim Felsefe’nin genel sistemindeki belirli bir noktayı başarılı bir şekilde örneklemiştir– ve bunun yanı sıra iç güzellikleri ve hatırlanabilirlikleri nedeniyle, bu yazılar arasından seçilmiş bir dizi seçkiyi bir araya getirdim. Bu seçkiler pek çok farklı başlık altında düzenlenmiş, örneklemeyi ve birleştirmeyi, geliştirmeyi ve gerekli olduğu yerde açıklamayı amaçlayan benim kendi yorumuma, deyim yerindeyse, gömülmüştür.” Kült kitabın bir bölümünü paylaşıyoruz…

Sen O’sun

 

Kadim Felsefe’yi incelerken, aşağıdan, pratik ve ahlâkla; ya da tepeden, metafizik hakikatlerin bir değerlendirilmesiyle; ya da son olarak, ortadan, zihin ve maddenin, eylem ve düşüncenin, insan psikolojisi içinde bir buluşma noktasına sahip oldukları yerden başlayabiliriz.

Aşağıdaki kapı, katî biçimde pratik öğretmenler tarafından tercih edilendir: Gautama Buddha gibi, spekülasyonlarla yapacak bir şeyi olmayan ve birincil amacı insanların kalplerindeki çirkin açgözlülük, hırs ve karasevda yangınlarını söndürmek olan kişiler tarafından. Üstteki kapıdan, meslekleri düşünmek ve fikir yürütmek olanlar geçer: Doğuştan filozoflar ve teologlar.

Orta kapı, “ruhani din” olarak adlandırılan şeyin yorumcularının geçtiği kapıdır –Hindistan’ın zahit tefekkür ehli, İslam’ın Tasavvuf ehli, geç dönem Orta Çağ’ın Katolik gizemcileri, Protestan geleneğinde Denk ve Franck ve Castellio gibi insanlar ve Everard, John Smith, ilk Quaker’lar ve William Law gibileri.

Bu kitabın ana konusuna girişimizi, sadece merkezî bir kapı olduğu için bu orta kapıdan yapacağız. Kadim Felsefe’nin psikolojisinin kaynağı metafiziktir ve sonucu, karakteristik bir yaşam tarzı ve bir etik sistemdir. Doktrinin bu orta noktasından başlayarak, bu iki yönden birinde ilerlemek, zihin için kolaydır.

Bu bölümde dikkatimizi, geleneksel psikolojinin sadece tek bir özelliğiyle sınırlandıracağız –en önemli, Kadim Felsefe’nin tüm yorumcuları tarafından en çok ısrarla vurgulanan ve eklemeliyiz ki en az psikolojik olan bir özelliğiyle. Zira bu bölümde örneklenecek doktrin, psikolojiden ziyade otolojiye aittir –kişisel egonun değil, belirli, bireyleşmiş benlerin derinindeki, ilahî nedenle özdeş, ya da en azından ona benzer ebedi Ben’in bilimine. Böylesi bir bilginin gerekli şartlarını yerine getirmiş olanların doğrudan deneyimine dayanan bu öğreti, en kısa ve öz haliyle şu Sanskritçe formülde ifade edilmiştir: tat tvam asi (‘Sen O’sun); Atman, ya da içkin ebedi Ben, Brahman’la, tüm varoluşun Mutlak Prensibiyle birdir; ve her insanın nihai ereği, gerçeği kendi adına keşfetmek, gerçekte Kim olduğunu öğrenmektir.

Tanrı her şeyin ne kadar içindeyse, o kadar dışındadır.
Tanrı ne kadar içerideyse, o kadar dışarıdadır.
Eckhart 

Sadece aşkın, tümüyle öteki olan, içinde yaşadığı şeyin oluşu tarafından değişime uğratılmaksızın içkin olabilir. Kadim Felsefe, şeylerin ruhani İlkesini, sadece ruhun içinde değil, aynı zamanda dışarıda dünyada da ve dünyanın ve ruhun ötesinde, onun aşkın ötekiliğinde –“cennette”– bilmenin makbul ve gerçekte gerekli olduğunu öğretir.

TANRI her yerde mevcut olsa da O, senin için, sadece ruhunun en derin ve en merkezi kısmında vardır. Doğal duyular Tanrı’yı algılayamaz ve seni O’na bir kılamaz; hayır, içe dönük kavrayış, irade ve bellek melekelerin Tanrı’ya uzanabilir fakat O’nun senin içindeki meskeni olamaz. Ama tüm bu melekelerin, bir merkezden uzayan doğrular, ya da bir ağacın gövdesinden çıkan dallar gibi ortaya çıktığı, sana ait bir kök ya da bir derinlik vardır. Bu derinliğe merkez denir, ruhun kaynağı ya da dibi. Bu derinlik birliktir, ruhun –neredeyse sonsuzluğu diyecektim– ebediyetidir; zira öylesine sonsuzdur ki onu Tanrı’nın sonsuzluğu dışında hiçbir şey tatmin edemez, hiçbir şey ona huzur vermez. (William Law)

Bu alıntı yukarıda söylenenle çelişiyor gibi gözükmektedir; ama bu çelişki gerçek değildir. İçerideki Tanrı ve dışarıdaki Tanrı –bunlar idrakin düşünebileceği ve sözcüklerle ifade edebileceği iki soyut kavramdır. Fakat bu kavramların gönderme yaptıkları gerçekler, “ruhun en derin ve en merkezi kısmı” haricinde anlaşılamaz ve deneyimlenemez. Ve bu, dışarıdaki Tanrı için, içerideki Tanrı için olduğundan daha az geçerli değildir. Fakat bu iki soyut kavramın (eğer mekânsal bir metafor kullanmak gerekirse) aynı yerde idrak edilmesi gerekiyor olsa da, içerideki Tanrı’nın idrak edilişinin içkin tabiatı, dışarıdaki Tanrı’nın idrak edilmesinden niteliksel olarak farklıdır, ve her biri de sırasıyla, İlke’nin eşzamanlı olarak hem içeride hem de dışarıda, algılayanın Kendisi ve aynı zamanda (Bhagavad-Gita’nın ifadesiyle) “Tüm bu dünyanın kaplandığı şey” olarak kavranışından farklıdır.

Svetaketu on iki yaşındayken bir öğretmene gönderildi ve yirmi dört yaşına basıncaya kadar ondan eğitim aldı. Tüm Veda’ları öğrendikten sonra mükemmel bir eğitime sahip ve çok ahlâklı olduğu inancıyla kendini beğenmiş halde, evine geri döndü.

Babası ona dedi ki, “Svetaketu, çocuğum, sen ki bilgiyle dolu ve çok ahlâklısın, sayesinde duyulamayanı duyduğumuz, algılanamayanı algıladığımız ve bilinemeyeni bildiğimiz şu bilgiyi istedin mi?”

“O bilgi nedir, efendim?” diye sordu Svetaketu.

Babası cevap verdi. “Bir parça çamuru bilerek, çamurdan yapılan her şey bilinir olur, fark sadece isimdedir, ama hakikat, her şeyin çamurdan olduğudur –bu yüzden, çocuğum, bu bilgi, her şeyi bilmemize yarayan bilgidir.”

“Ama muhakkak benim saygıdeğer öğretmenlerim bu bilgiden yoksunlardı; zira eğer bilselerdi bana da öğretirlerdi. Siz, efendim, o halde, bana bu bilgiyi verir misiniz?”

“Öyle olsun,” dedi babası… ve devam etti:

“Bana incir ağacının bir meyvesini getir.”

“Burada bir tane var, efendim.”

“Soy onu.”

“Soydum, efendim.”

“Orada ne görüyorsun*”

“Tohumlar efendim, çok küçükler.”

“Tohumlardan birinin içini aç.”

“Açtım, efendim.”

“Ne görüyorsun orada?”

“Hiçbir şey.”

Babası dedi ki, “Oğlum, orada algılamadığın gizli öz –o özün ta kendisinin içinde bu koskocaman incir ağacının varlığı bulunuyor. O gizli öz olan şeyin içinde, varolan her şeyin kendi benliği vardır. Bu, Hakikidir, bu Kendidir ve sen, Svetaketu, sen O’sun.”

“Yalvarırım, efendim,” dedi oğlan, “bana daha fazlasını anlatın.”

“Öyle olsun, çocuğum,” diye cevapladı babası, ve dedi ki “Bu tuzu suya koy, ve yarın sabah bana gel.”

Oğlan denileni yaptı.

Ertesi sabah baba dedi ki,

“Bana suya koyduğun tuzu getir.”

Oğlan suyu karıştırdı ama bulamadı, zira tuz, elbette ki, suda çözünmüştü.

Babası dedi ki,

“Kabın yüzeyinden suyun tadına bak. Nasıl?”

“Tuzlu.”

“Şimdi ortadan biraz tat. Nasıl?”

“Tuzlu.”

“Şimdi biraz dipten tat. Nasıl?”

“Tuzlu.”

Baba dedi ki, “Şimdi suyu dök ve sonra yine bana gel.”

Oğlan denileni yaptı; ama tuz kaybolmamıştı, zira tuz sonsuza dek var olur.

Sonra baba dedi ki, “Senin buradaki bedeninde de, aynı şekilde, oğlum, Hakiki olanı algılamıyorsun, ama o gerçekte orada. O gizli öz olan şeyin içinde, her şeyin kendi benliği var. Bu, Hakikidir, bu Kendidir ve sen, Svetaketu, sen O’sun.” (Chandogya Upanişad’dan)

“Sen” olan “O”nu bilmeyi isteyen kişi, üç yoldan herhangi birinde çalışmaya koyulabilir.

Kendi özel sen’inin içine doğru bakarak başlayabilir ve bir “kendine ölme”[1] süreci yoluyla –akıl yürüten kendine, arzulayan kendine, hisseden kendine– nihayet Kendinin bilgisine, Tanrı’nın içerideki Krallığına ulaşabilir. Ya da kendi dışında var olan senler’le başlayarak, onların Tanrı’yla, ve Tanrı yoluyla, birbirleriyle ve kendi varlığıyla temel birliğini idrak etmeye çalışabilir. Ya da son olarak (ki bu hiç şüphesiz en iyi yoldur), nihai O’na hem içeriden hem de dışarıdan yaklaşmayı deneyebilir ve böylece Tanrı’nın, deneysel anlamda, hem kendi sen’inin hem de canlı ya da cansız, diğer senler’in aynı anda ortak ilkesi olduğunu idrak edebilir. Tümüyle aydınlanmış insan, Yasa sayesinde, “Tanrı’nın kendi ruhunun en derin ve en merkezi kısmında var olduğunu” bilir; ama kendisi de aynı zamanda, Plotinus’un ifadesiyle:

…tüm şeyleri oluş sürecinde değil, Varlık içinde görenlerden ve kendilerini diğerlerinde görenlerden biridir. Her bir varlık kendi içinde idrak edilebilir bütün bir dünyayı taşır. Bu yüzden Her şey, her yerdedir. Her bir şey, Her şeydir ve Her şey her bir şeydir. Şu andaki haliyle İnsan, Her şey olmayı bırakmıştır. Ama bir birey olmayı bırakırsa, kendini tekrar yükseltir ve tüm bir dünyaya nüfuz eder.
Felsefenin kaynağı, tüm bir çokluğun nedeni ve ilkesi olan bu birliğin hemen hemen anlaşılmaz sezgisidir. Sadece felsefe değil, doğa bilimleri de bu temele dayanır. Tüm bilimler, Meyerson’un dediği gibi, çeşitliliklerin kimliklere indirgenmesidir. İçerideki ve çokluğun ötesindeki Bir’in kehanetinde bulunarak, çeşitliliğin tek bir ilke çerçevesinde yapılan her açıklamasında tabii bir akla yatkınlık görürüz.

Upanişadlar’da ortaya konulan felsefe, Bhagavad-Gita’da gelişmiş ve zenginleşmiş ve son olarak 9. yüzyılda, Shankara tarafından sistematize edilmiş olarak yeniden karşımıza çıkar. Shankara’nın öğretisi (Kadim Felsefe’nin tüm hakiki yorumları için geçerli olduğu gibi aynı anda hem teorik hem de pratiktir), manzum olarak yazılmış incelemesi Viveka-Chudamani’de (Bilgeliğin Mücevheri) özetlenmiştir. Burada alıntılanan tüm pasajlar, teknik bir dille yazılmayan ve okuyucuya kolaylık sağlayacak derecede kısa olan bu çalışmaya aittir.

Atman, evreni kaplayan fakat kendisi kaplanmayan şeydir; her şeyin aydınlanmasına neden olan ama her şeyin kendisinin aydınlanmasına neden olamayacağı…

Tek Gerçekliğin doğası kişinin kendi berrak ruhsal algısıyla bilinmelidir; o bir pandit (bilge adam) aracılığıyla anlaşılamaz. Benzer bir şekilde Ay’ın şekli ancak kişinin kendi gözleri vasıtasıyla bilinebilir. O nasıl diğerleri üzerinden bilinecektir?

Atman’dan başka kim cehaletin, arzuların ve bencilce eylemin bağlarından kurtarılmaya muktedirdir?..

Kişiye ait ruhun kimliğinin evrensel Ruha özdeş olarak algılanması dışında Özgürlük kazanılamaz. Özgürlük ne Yoga (fiziksel eğitim) ne Sankhya (kuramsal felsefe) ne dinî törenlerin uygulanması ne de salt öğrenmeyle kazanılır…

Hastalık, ilacın isminin telaffuz edilmesiyle değil, ilacın alınmasıyla iyileştirilir. Kurtuluşa, “Brahman” sözcüğü tekrar edilerek değil, Brahman’ı dolaysızca deneyimleyerek ulaşılır.

Atman, kişisel zekânın ve onun faaliyetlerinin Tanığıdır. O, mutlak bilgidir…

Bilge kişi, Atman’ın ve Brahman’ın özünün Saf Bilinç olduğunu kavrayan ve onların mutlak kimliklerini anlayandır. Brahman ve Atman’ın kimlikleri yüzlerce kutsal metinde onaylanmıştır.

Brahman’da kast, inanç, aile ve silsile yoktur. Brahman’ın ne ismi ne de şekli vardır, Brahman liyakatin ve kabahatin, zamanın, mekânın ve duyularla deneyimlenen nesnelerin ötesindedir. Böyledir Brahman ve “sen O’sun”. Bilincinizin içinde bu hakikat üzerine meditasyon yapın.

Brahman yücedir ve ifade gücünün ötesindedir ama yine de saf aydınlanışın gözüyle idrak edilebilir. Saf, mutlak ve ebedi Gerçeklik –böyledir Brahman ve “sen O’sun”. Bilincinizin içinde bu hakikat üzerine meditasyon yapın.

Tek olsa da Brahman, çokluğun nedenidir. Başka bir neden yoktur. Ama yine de Brahman nedensellik yasasından bağımsızdır. Böyledir Brahman ve “sen O’sun”. Bilincinizin içinde bu hakikat üzerine meditasyon yapın.

Brahman’ın hakikati akıl bakımından anlaşılabilir. Ama (bunu böyle anlayanlarda bile) kişisel bağımsızlık isteğinin kökleri derinlere uzanır ve bu istek güçlüdür, zira bu, başlangıçsız zamandan beri vardır. Bu, “Ben eyleyenim, ben deneyimleyen kişiyim” fikrini yaratır. Bu fikir, koşullandırılmış varoluşa, doğuma ve ölüme bağlanmanın nedenidir. Bu bağdan, ancak sürekli Brahman’la birlik içinde yaşamak doğrultusunda samimi bir çabayla kurtulmak mümkündür. Bilgeler tarafından, bu fikrin ve kişisel farklılık arzusunun yok olması Özgürleşme olarak adlandırılır.

Kendimizi bedenimizle, duyularımızla ya da Atman olmayan herhangi başka bir şeyle özdeşleştirmemizin nedeni cehalettir. Kendini Atman’a adayarak bu cehaletin üstesinden gelen kişi bilge bir kişidir.

Bir kişi maddi dünyanın yolunu ya da tenin yolunu izlediğinde, ya da geleneğin yolunu takip ettiğinde (yani, dini törenlere ve kutsal kitaplarda yazılanlara bunlar doğası itibariyle kutsalmışçasına inandığında), Gerçekliğin bilgisi onda uyanamaz.

Bilge kişiler der ki bu üç yönlü yol, bu dünyanın hapishanesinden kurtulmaya çalışanların ayaklarını bağlayan demir bir zincir gibidir. Kendini bu zincirden kurtaran Kurtuluşu elde eder. (Shankara)

Kadim Felsefe’nin Taocu ifadelerinde, tüm varoluşun aşkın ruhsal Nedeninin evrensel içkinliği konusunda, Upanişadlar’ın, Gita’nın ve Shankara’nın yazılarındakinden daha az ikna edici olmayan bir vurgu vardır. Aşağıdaki metin, Taocu edebiyatın büyük klasiklerinden birinden, büyük bölümü MÖ 4. ya da 3. yüzyıl arasında yazıldığı düşünülen Chuang Tzu Kitabı’ndan alıntılanmıştır.

İlke’nin şunun mu yoksa bunun mu içinde olduğunu sorma; o, tüm varlıkların içindedir. Bu vesileyle ona, üstün, evrensel ve bütüncül sıfatlarını iliştiririz…. O, her şeyin sınırlı fakat Kendisinin sınırsız, sonsuz olmasını buyurmuştur. Tezahür söz konusu olduğunda, İlke, onun aşamalarının birbirini takip etmesine neden olur ama kendisi bu silsile değildir. O, nedenlerin ve sonuçların yaratıcısıdır, ama bu nedenler ve sonuçlar değildir. O, yoğunlaşmaların ve yitişlerin yaratıcısıdır (doğum ve ölüm, hal değişimleri) ama kendisi yoğunlaşmalar ve yitişler değildir. Her şey O’ndan ortaya çıkar ve O’nun etkisi altındadır. O, her şeyin içindedir ama varlıklarla özdeş değildir, zira ne ayrışmıştır ne de sınırlıdır. (Chuang Tzu)

Taoculuktan, Uzak Doğu’da Taoculukla oldukça yakından ilişkilendirilen ve onunla alışverişi sonunda Zen adıyla bilinen şeye hayat veren Mahayana Budizmine geçelim. Aşağıdaki metnin alıntılandığı Lankavatara Sutra, Zen Budizminin kurucusunun, ilk müritlerine kesinlikle okumalarını önerdiği kutsal metindir.

Hakikati anlamadan beyhude çabalarla bir sonuca varanlar Vijnanaların (göreli bilginin çeşitli biçimlerinin) ormanında kaybolmuştur, bu kişiler, ego-özlerinin bakış açısını doğrulama çabasıyla oradan oraya koşarlar.

En derindeki bilincinizde idrak edilmiş kendilik, saflığında görünürleşir; bu, Tathagata-garbha’dır (kelime anlamıyla Buddha-rahmi), neden-sonuç ilişkilerine teslim olmuşların diyarı değildir… Kendi doğasında saf ve sonlu-sonsuz kategorilerinden özgür olan Evrensel Akıl, hisseden varlıklar tarafından yanlış anlaşılan, kirletilmemiş Buddha-rahmidir. (Lankavatara Sutra)

Tek bir Doğa, kusursuz her şeyi kaplayan, tüm doğaları dolaşır,
Tek bir Gerçek, bütünüyle kapsayıcı, tüm gerçeklikleri içinde barındırır.
Tek bir Ay, her nerede bir su birikintisi varsa, oradan yansır,
Ve suların içindeki tüm aylar bu tek Ay’ın içinde kucaklanır.
Tüm Buddha’ların Dharma-beden’i (Mutlak olan) benim varlığıma giriyor.
Ve benim varlığım onların varlığında birlik buluyor.…
İçteki Işık övgünün ve günahın ötesindedir;
Tıpkı uzay gibi, onun sınırı yoktur,
Ama o burada bile vardır, bizim içimizde, sükûnetini ve gürlüğünü daima koruyarak.
Sadece onun peşine düştüğünüz zaman onu kaybedersiniz;
Onu yakalayamazsınız ama aynı şekilde, ondan kurtulamazsınız da,
Ve siz her iki şeyi de yapamazken, o kendi yolunu izler.
Siz sessiz kalırsınız ve o konuşur; siz konuşursunuz ve o dilsizleşir;
Yardımseverliğin büyük kapısı sonuna kadar açıktır, önünde hiçbir engel yoktur.
(Ywig-chia Ta-shih)

Budizm ve Hinduizm arasındaki öğretisel farkları tartışmaya ehil değilim ve bu tartışmanın yeri de burası değildir. Şu kadarını söylemekle yetinelim; Buddha, insan varlıklarının, doğaları gereği ‘Atman-olmayan’ niteliğinde ısrar ederken, besbelli, insanların evrensel benliklerinden değil kişisel benliklerinden bahsediyordu. Bazı Pali kutsal yazıtlarında bahsi geçen Brahman tartışmacılar, Vedanta doktrininde sözü geçen Atman’ın ve Uluhiyetin özdeş olmasından ve ego ve Atman’ın özdeş olmamasından asla bu kadar çok bahsetmezler. Onların savundukları ve Gautama’nın reddettiği, bireysel ruhun mevcut doğası ve ebedi varlığıdır. “Zeki olmayan bir adam nasıl müziğin kaynağını sazın gövdesinde arıyorsa, aynı şekilde ruhun kaynağını da skandha’ların (kişisel zihin-bedeni oluşturan maddi ve psişik unsurlar) içinde arar.” Buddha, pek çok diğer metafizik konu hakkında olduğu gibi, böyle tartışmaların, kendisinin kurduğu da dahil olmak üzere bir dergâhın üyelerinin ıslahına ya da ruhani ilerleyişine katkıda bulunmadığı düşüncesiyle, Atman’ın Brahman olan varlığı konusunda konuşmayı reddeder. Fakat tehlikeler barındırsa da, en ciddisi ve en soylusu olması nedeniyle insanı en çok sürükleyen uğraş haline gelebilecek olsa da, metafizik düşünceden kaçılamaz ve sonuçta metafizik düşünce gereklidir. Hinayacılar bile bunu keşfetmişlerdi ve geç dönem Mahayanacılar, dinlerinin pratiğiyle bağlantılı, görkemli ve etkileyici bir kozmolojik, etik ve psikolojik düşünce sistemi geliştireceklerdi. Bu sistem çok katı bir idealizmin esasları üzerine kurulmuştu ve Tanrı fikrinden vazgeçtiğini iddia etti. Fakat ahlâki ve ruhsal deneyim, felsefi teori için çok güçlüydü ve doğrudan deneyimin etkisi altında, Mahayana sutralarının yazarları, kendilerini, Tathagata’ların ve Boddhisattva’ların niçin gerçekte var olmayan varlıklara karşı sonsuz bir yardımseverlik gösterdiklerini açıklamak için tüm hünerlerini kullanırken buldular. Aynı zamanda öznel idealizmin çerçevesini, Evrensel Akla yer açmak adına genişletmişler; kişisel zekânın, arınarak kendisini Evrensel Akıl ya da Buddha-rahmiyle özdeşleştirebileceği yönündeki doktrine dayanarak, ruhsuzluk fikrine nitelik kazandırmışlar; ve tanrısız kalmaya devam ederken, bu gerçekleştirilebilir Evrensel Akıl’ın ebedi Buddha’nın içsel bilinci olduğunu ve Buddha-zihnin, tüm hisseden canlıların özgürleşmesini arzulayan ve insanın nihai ereğine varmak için ciddi bir çaba gösterenlere ilahî lütuflarda bulunan “büyük şefkatli bir yürek”le ilişkili olduğunu iddia etmişlerdir. Başka bir deyişle, meşum kelime haznesine rağmen, Mahayana sutralarının en iyileri Kadim Felsefe’nin otantik bir ifadesini barındırır. Bu öyle bir ifadedir ki, bazı açılardan (“Dünyadaki Tanrı” bölümüne geldiğimizde göreceğimiz gibi) diğerlerinden daha eksiksizdir.

İslami düşünce Hindistan’da da İran’da olduğu gibi, Tanrı’nın içkin ve aşkın olduğu doktriniyle zenginleşti ve İslamî ibadete, ruhun, sayesinde tefekküre ya da Uluhiyetin birleştirici bilgisine hazırlandığı ahlâki bir disiplin ve “ruhsal egzersizler” eklendi. Şair-ermiş Kebir’in hem Müslümanlar hem de Hindular tarafından kendi dinlerinden biri olarak görülmesi dikkate değer bir tarihsel gerçektir. Amaçları çağları aşan kişilerin siyasetleri daima pasifisttir; savaşlar çıkartan ve zulmedenler, geçmişin ve geleceğin, ütopyacı düşlerin ve tepkisel belleğin putperestleridir.

Her şeyde sadece Bir’i ara; seni yoldan çıkaran ikincidir. (Kebir)

Şeylerin doğası ve iyi ve kötünün kaynağı hakkındaki bu kavrayışın sadece ermişlere mahsus olmadığı, her insan tarafından belirsizce de olsa kabul edildiği, dilimizin yapısı tarafından da kanıtlamıştır. Zira dil, sıklıkla, Richard Trench’in uzun zaman önce işaret ettiği gibi, “bilgedir, sadece kaba olandan daha bilge değil ayrıca onu konuşan en bilgeden bile daha bilge. Bazen dil, içinde, bir zamanlar çok iyi bilinen ama artık unutulmuş hakikatleri saklar. Diğer durumlarda, açıkça farkına varılmış olmasa da, düşünürlerinin dehalarının, önseziyle dolu mutlu zamanlarında bir anlığına görünüp kayboluşunu yakaladıkları hakikatlerin çekirdeklerini içinde barındırır.” Örneğin, Darmsteter’in işaret ettiği gibi, Hint-Avrupa dillerinde “iki”nin kök anlamının kötülüğü ifade etmesi ne kadar önemlidir. Yunanca “dys” (“dispepsi”deki gibi) ön eki ve Latince “dis” – (“dishonourable”[2]) ön ekleri, aynı kökten, “duo”dan türemiştir. Kökteş “bis” eki, modern Fransızca’daki “bévue” (“çam devirmek”, kelime anlamıyla “çift-gören”) gibi kelimelere alçaltıcı bir anlam kazandırır. Kebir’in ifade ettiği “yoldan çıkaran iki”nin izleri “dubious”[3], “doubt”[4] ve “Zweifel”[5] gibi kelimelerde bulunabilir –zira şüphe etmek, çift-zihinli olmaktır. Bunyan’da Bay İkiyönebakar’la ve modern Amerikan argosunda “two-timer”larla[6] karşılaşırız. Belli belirsiz ya da bilinçsiz bir şekilde bilge olan dilimiz, mistiklerin buluntularını onaylar ve ikiliğin –tesadüfen, eski düşmanımız “iki”nin bize kesin bir şekilde gözüktüğü sözcüktür bu– özündeki kötülüğü ilan eder.

Burada, siyasi düzeydeki birlik kültü, kişisel ve ruhsal seviyelerdeki gerçek birlik dininin putperestçe bir ersatz’ından[7] başka bir şey değildir. Totaliter rejimler varlıklarını, devletin yeryüzündeki Tanrı olduğu; ilahî devletin ökçeleri altında birleşmenin kurtuluş ve bu kurtuluşa giden tüm yolların, içten içe kötü olsalar bile, doğru ve tereddütsüzce uygulanabilir olduğu bir siyasi monizm felsefesi yoluyla haklı çıkarırlar. Bu siyasi monizm, pratikte, küçük bir azınlık aşırı ayrıcalıklarla donatılırken kitlelerin baskı altına alınmasına, yurtta mutsuzluğa ve cihanda savaşa götürür. Fakat aşırı ayrıcalık ve iktidar, gurur, açgözlülük, kibir ve zulüm gibi günahlar için daimi ayartıcılardır. Baskı korku ve kıskançlığa yol açar; savaş nefret, sefalet ve ümitsizlik doğurur. Tüm böylesi negatif duygular ruhsal yaşam için ölümcüldür. Sadece kalpleri temiz ve ruhları Tanrı’nın ışığına aç olanlar Tanrı’nın birleştirici bilgisine sahip olabilirler. Bu yüzden, toplumlara, bu toplumları oluşturan bireylerin hazır olduklarından daha çok birlik dayatmak, bu bireylerin tanrısal İlkeyle ve birbirleriyle olan birliklerini anlamalarını psikolojik açıdan neredeyse imkânsız kılar.

Şimdi yazılarına döndüğümüz Hıristiyanlar ve Tasavvuf ehlinin ilgilendiği konu, öncelikle insan zihni ve onun tanrısal özüdür.

Benim Ben’im Tanrı’dır ve Tanrımın Kendisinden başka bir Ben tanımam. (Cenovalı Azize Catherine)

Ruh, Tanrı’ya benzemediği hususlarda, kendine de benzemez. (Aziz Bernard)

Tanrı’dan Tanrı’ya gittim, her ikisi de benim içimdeki benden “Ey sen, bensin!” diye bağırana kadar. (Bayezıd-ı Bistami)

Bu sufi hakkında burada alıntılamaya değer iki anekdot vardır. Bayezıd-ı Bistami, kaç yaşında olduğunu sorduklarında, “Dört yaşımdayım,” diye cevap verir. “Nasıl olabilir?” dediklerinde “Yetmiş yıl dünya Tanrı’yı bana görünmez kılmıştı, ama son dört yılda O’nu gördüm. Kişinin perdelenmiş olduğu dönem onun yaşamına ait değildir,” der. Başka bir öyküde biri kapısını çalar ve “Bayezıd burada mı?” diye sorar. Bayezıd-ı Bistami “Burada Tanrı’dan başka kimse yok,?” diye cevap verir.

Ruhu Tanrı’yla tartmalıyız, zira onun Temeli ve Ruhun Temeli aynıdır ve birdir. (Eckhart)

Ruh, Tanrı’yı; Tanrı da Ruh’u esas itibariyle çıplak doğası içinde barındırır. (Ruysbroeck)

O, Tanrı’nın birliğine dalabileceği kadar dalsa da, asla dibe vurmaz. Zira yaratıcısının derinliklerine inme güçsüzlüğü, ruhun biricik özüne aittir. Ve burada artık daha fazla ruhtan bahsedemeyiz, zira o, doğasını, ilahî özün birliğinin içinde kaybetmiştir. Artık ona ruh değil, ölçülemez varlık adı verilir. (Eckhart)

Bilen ve bilinen birdir. Basit insanlar sanki O orada kendileri de burada oturuyormuş gibi Tanrı’yı görebileceklerini düşünürler. Bu, böyle değildir. Tanrı ve Ben, bilgide birizdir. (Eckhart)

“Ben yaşıyorum ama yaşayan ben değilim, yaşayan içimdeki Mesih.” Belki de bu fiili geçişli olarak kullanmak ve “Yaşıyorum, ama yaşayan ben değilim; çünkü içimdeki Söz (Logos) beni yaşıyor’’ demek daha isabetlidir. –Söz, fiilin sahibi olarak yaşıyor ve kendi rolünü oynuyor. Böylesi bir durumda, elbette, fiilin sahibi olan, rolden sonsuz derecede daha üstündür. Gerçek yaşam söz konusu olduğunda, Shakespeare karakterleri görmeyiz, karşımıza Addison’un Cato’sunu andıran kişiler ya da daha sıklıkla, grotesk Mösyö Perrichon’lar ve Charley’nin, kendini Sezar ya da Danimarka Prensi zanneden Teyze’leri çıkar. Ama daha merhametli bir rol dağılımı yoluyla, aşağılık, aptalca repliklerinin bir nevi tanrısal Garrick tarafından okunmasını ve doğaüstü yollardan dönüştürülmesini sağlamak, drama karakterlerinin her zaman gücü dahilindedir.

Ey Tanrım, nasıl olur da bu zavallı yaşlı dünyada Sen çok yücesindir ama kimse Seni bulamaz. Sen o kadar gür bir sesle çağırırsın ama kimse Seni duymaz, Sen o kadar yakınsındır ama kimse Seni hissetmez, Sen Kendini herkese vermişsindir ama kimse Senin ismini bilmez. İnsanlar Senden kaçar ve Seni bulamadıklarını söylerler, arkalarını dönerler ve Seni göremediklerini söylerler; kulaklarını tıkarlar ve Seni duyamadıklarını söylerler. (Hans Denk)

14. ve 15. yüzyılın Katolik mistikleriyle 17. yüzyılın Quaker’ları arasında, söz konusu din olduğunda, mezhepler arası savaşlar ve zulümlerin korkunç kıldığı, geniş bir zaman aralığı vardır. Fakat bu zaman aralığı, Rufus Jones’un yaşamlarına adadığı, İngilizce’de yazılmış tek eserde “Manevi Reformcular” olarak adlandırdığı kişiler silsilesi tarafından kapatılmıştır. Denk, Franck, Castellio, Weigel, Everard, Cambridge Platoncuları –cinayetlere ve çılgınlıklara rağmen bu havariler silsilesi sağlam kalmıştır. Theologica Germanica’da dile getirilen hakikatler –Luther’in çok sevdiğini itiraf ettiği ve kariyerine bakarak yargıda bulunursak tuhaf biçimde pek az şey öğrendiği kitap– İngiliz İç Savaşı boyunca ve Cromwell diktatörlüğü altında İngilizler tarafından bir kez daha telaffuz ediliyordu. Protestan Manevi Reformcular tarafından sürdürülen mistik gelenek, George Fox ilk büyük “açılış”ını yaptığı ve doğrudan deneyimle bilgiye ulaştığında, çağın dinsel atmosferinde bir bakıma yaygınlaşmıştı:

Her İnsan, Mesih’in İlahi Işığıyla aydınlanmıştı, ve onun her insanın içinde parladığını gördüm; ve ona inananların Hüküm Günü’nden çıkarak Yaşamın Işığına geldiklerini gördüm, ve onun Çocukları olduklarını; ve ondan nefret ettiklerini ve ona inanmadıklarını, onun tarafından yargılandıklarını, Mesih’e iman etmiş olsalar da. Bunu gördüm Işığın saf Açılışlarında, herhangi bir İnsanın yardımı olmaksızın, o zamanlar ben de bunu Kutsal Kitap’ta nerede bulacağımı bilmiyordum, ama sonrasında Kutsal Kitap’ı araştırarak buldum. (Fox’un güncesinden)

Manevi Işık doktrini, ikinci kuşak Quaker’ların yazılarında daha berrak bir ifadeye kavuştu. William Penn “Bize Kutsal Kitaplardan daha yakın bir şey vardır, yani tüm Kutsal Kitapların içinden çıktığı kalpteki Söz’,” diye yazar. Ve kısa bir zaman sonra, Robert Barclay, tat tvam asi’nin doğrudan deneyimini, elbette, gerçekleri ifade edebilmesi için önemli ölçüde genişletilmesi ve budanması gerekmiş bir Augustinus teolojisi çerçevesinde açıklamaya çalışır. İnsan, der Barclay, ünlü tezlerinde, düşmüş bir varlıktır, İlahi Işık’la birleşmedikçe iyilik yapmaya muktedir değildir. İlahi Işık, insan ruhunun içindeki Mesih’tir ve günahın tohumu kadar evrenseldir. İçimizdeki manevi Işık, kâfir ya da Hıristiyan, tüm insanlara bahşedilmiştir, İsa’nın yaşamının dışarı yansıyan öyküsünü bilmeseler bile. Aklanma, Manevi Işık’a direnmeyen ve böylece içlerinde yeni bir yüceliğin doğmasına izin verenler içindir.

İyiliğin ruha girmesine gerek yoktur, zira o halihazırda oradadır, sadece algılanmamıştır. (Theologia Germanica)

Binlerce şey kendi tekliği içinde görüldüğünde, Kökene döner ve her zaman olduğumuz yerde kalırız. (Sen T’sen)

Kim olduğumuzu bilmediğimiz için, Göklerin Krallığı’nın içimizde olduğunun farkında olmadığımız için, son derece tipik biçimde genellikle saçma, ve çoğu zaman delice ve bazen de suçlu şekilde davranışlar sergileriz. Halihazırda içimizde olan, o zamana dek algılamadığımız iyiyi görerek, ebedi Temelimize dönerek ve her zaman bulunduğumuz fakat idrak etmediğimiz yerde kalarak kurtulur, özgürleşir ve aydınlanırız. Platon da, Devlet’te “bilgeliğin erdemi, her şeyden önce, hiç yer değiştirmeyen ilahî bir unsur içerir,” derken aynı şeyden bahsetmektedir. Ve Theaetetus’ta da, spiritüel dini yaşayanlar tarafından çok sık ve ısrarla vurgulanan bir hususu, ancak Tanrı-gibi olmak yoluyla Tanrı’yı bilebileceğimizi dile getirir –ve Tanrı’ya benzemek, gerçekte kendimizi asli doğamızı teşkil eden, fakat esasen gönüllü cehaletimiz nedeniyle farkında olmamayı seçtiğimiz tanrısal unsurla özdeşleşmektir.

İlahi olan vasıtasıyla Tanrı’yı, ışık yoluyla Işık’ı kavrayanlar, hakikat yolundadırlar. (Philo)

Philo, Profesör Goodenough’ın gösterdiği gibi, MÖ 200 ile MS 100 yılları arasında, Sürgün Yahudiler arasında yayılan Helenistik Gizem Dini’nin bir yorumcusuydu. Tevrat’ı Platonculuk, Yeni-Pisagorculuk ve Stoacılıktan türeyen bir metafizik sistem üzerinden yeniden yorumlayan Philo, Eski Ahit’in tümüyle fizikötesi ve neredeyse insan biçiminde bir kişiselliğe sahip tanrısını, Kadim Felsefe’nin içkin-aşkın Mutlak Zihin’ine dönüştürdü. Fakat, Philo’nun doktrinlerinin yaygınlaşmasının yanı sıra Hıristiyanlığın doğuşuna ve Kudüs Tapınağı’nın yıkılışına şahit olan o önemli yüzyılın ortodoks yazıcıları ve Farisîlerinden, ve hatta Yasa’nın koruyucularından bile sık sık önemli ölçüde mistik ifadeler duyuyoruz. Alçakgönüllülük, Tanrı ve insan sevgisine dair öğretileri, İncil’deki bazı vaazların kaba, erken dönemde yazılmış bir türevine benzeyen büyük rabbi Hillel, Tapınak’ta bir meclise karşı şu sözleri sarf etmiştir: “Eğer buradaysam,” (bu, peygamberinin ağzından konuşan Yehova’dır) “herkes buradadır. Eğer burada değilsem, kimse burada değildir.”

Maşuk her şeydeki her şeydir; âşık sadece O’nu gizler;
Maşuk yaşayan her şeydir; âşık ölmüştür. (Mevlana Celaleddin Rumi)

Canın içinde, zaman ve tenin dokunmadığı, Ruh’tan fışkıran, Ruh’ta ikamet eden, kendisi tümüyle ruhani, bir Ruh vardır. Daima taze, kendi gerçek Kendiliğinin tüm coşkusu ve mutluluğu içinde daima çiçek açan Tanrı, bu ilkenin içindedir. Bu ilkeye ruhun Tapınağı demiştim, bazen de bir ruhsal Işık, şimdi o bir Kıvılcımdır diyorum. Ama şimdi onun, her şeyden, yeryüzünün üzerindeki göklerden daha yüce olduğunu söylüyorum. Bu yüzden şimdi onu daha soylu bir şekilde adlandıracağım.… O tüm isimlerden arıdır ve tüm şekillerden bağımsızdır. O tektir ve yalındır, Tanrı’nın tek ve yalın olduğu gibi ve hiçbir insan herhangi bir şekilde onu göremez. (Eckhart)

Kadim Felsefe’nin bazı doktrinlerinin ham ifadeleri, dünyadaki uygarlaşmamış, sözde ilkel denilen toplumların düşünce sistemlerinde bulunabilir. Maoriler arasında, örneğin, her insanın dört unsurdan oluştuğu kabul edilmektedir –toiora denilen bir tanrısal ebedi ilke; ölümde yok olan bir ego; ölümden sonra hayatta kalan bir hayalet-gölge, ya da ruh; ve son olarak bir beden. Oglala yerlileri arasında tanrısal unsura sican adı verilir ve bu, dünyanın ilahî ilkesiyle, ton ile özdeş kabul edilir. Benliği tamamlayan diğer unsurlar nagi, ya da kişilik, niya, ya da hayati ruhtur. Ölümden sonra sican her şeyin ilahî Temel’iyle yeniden bütünleşir; nagi, psişik görüngülerin hayaletler dünyasında hayatta kalır ve niya maddi evrende kaybolur.

20. yüzyılda herhangi bir “ilkel” topluluğun daha yüksek bir kültürden etkilenmiş ya da ondan kavramlar ödünç almış olabileceği olasılığını göz ardı edemeyiz. Sonuç olarak, bugünden geçmişi yargılama hakkımız yoktur. Zira pek çok çağdaş vahşi halk, tektanrıcı ezoterik bir düşünce sistemine sahiptir ve bu tektanrıcılık, bazen “Sen O’sun” deyişiyle tanımlanabilecek bir tektanrıcılıktır. Bu açıdan, düşüncesizce, neolitik ya da paleolitik insanların da benzer inançlar taşıdıkları çıkarımını yapmaya hakkımız yoktur.

Kendi fizyolojimiz ve psikolojimiz hakkında bildiklerimizden çıkaracağımız sonuçlar daha meşru ve esasen daha makuldür. Biliyoruz ki insan zihni, embesillikten Kuantum Teorisi’ne, Kavgam’dan ve sadizmden Philip Neri’nin kutsallığına, metafizikten bulmacalara, iktidar siyasetinden Missa Solemnis’e pek çok farklı şey üretmeye muktedir olduğunu kanıtlamıştır. Dahası, insan zihninin bir şekilde insan beyniyle ilişkili olduğunu ve binlerce yıl boyunca insan beyninin büyüklüğünde ve adaptasyonunda hiçbir kaydadeğer değişim olmadığını düşünmemiz için de pek çok neden vardır. Sonuç olarak, insan zihninin uzak geçmişte, bugün olduğu kadar çok ve çeşitli etkinliğe muktedir olduğu çıkarımını yapmak makul gözükmektedir.

Ne var ki, bugün bazı zihinler tarafından üstlenilen pek çok etkinliğin, uzak geçmişte, herhangi bir zihin tarafından üstlenilmediği kesindir. Bunun pek çok açık nedeni vardır. Bazı düşünceler, uygun bir dil ve uygun bir sınıflandırma sistemi çerçevesinde olmaksızın düşünülemez niteliktedir. Bu gerekli araçların var olmadığı yerde, söz konusu düşünceler ifade edilemez ve hatta tasavvur edilemez. Hepsi bu da değildir: Belli düşünme biçimlerinin araçlarının geliştirilmesi her zaman teşvik edilmemiştir. Tarihin ve tarih öncesinin uzun dönemleri boyunca erkeklerin ve kadınların, torunlarının çok ilgi çekici bulacağı sorunlara, bunu yapmaya son derece muktedir oldukları halde, dikkatlerini vermek istemedikleri görülebilir. Örneğin, 13. ve 20. yüzyıllar arasında, insan zihninin, söz gelimi karşılaştırılamaz derecede daha geniş bir jeolojik zaman dilimi dahilinde at toynağının fiziksel yapısının geçirdiği evrimsel değişimle karşılaştırılabilir herhangi bir evrimsel değişimden geçtiğine inanmamız için bir neden yoktur. Olup biten şey, insanların dikkatlerini gerçekliğin bazı yönlerinden diğer bazı yönlerine vermiş olmalarıdır. Sonuç, pek çok diğer şeyle birlikte, doğa bilimlerinin gelişimi olmuştur. Algılarımız ve kavrayışımız, büyük ölçüde, irademiz tarafından yönlendirilir. Şu ya da bu nedenden ötürü, görmek ve anlamak istediğimiz şeylerden haberdarızdır ve bunları düşünürüz. Ortada bir irade oldukça, daima bir entellektüel yol da vardır. İnsan zihninin kapasitesi tanımlanamayacak derecede uçsuz bucaksızdır. Yapmak istediğimiz şey, ister Tanrı’nın birleştirici bilgisine ulaşmak olsun ister kendiliğinden çalışan alev makineleri yapmak, arzumuz yeterli ölçüde yoğun ve daimi oldukça, bunları yapmaya muktediriz. Modern insanın dikkatini vermeyi seçtiği şeylerin pek çoğunun ataları tarafından görmezden gelinmiş olduğu açıktır. Sonuç olarak, bu şeyler hakkında berrak ve verimli bir şekilde düşünmeyi sağlayacak araçlar icat edilmemiş halde kalmıştır ve bahsettiğimiz süreç sadece tarihöncesini değil, modern zamanların başlangıcına kadarki dönemi de kapsamaktadır.

Uygun bir kelime haznesinin ve yeterli bir referans çerçevesinin eksikliği ve bu lüzumlu araçları icat etmek için gerekli, güçlü ve daimi bir arzunun yokluğu: İnsan zihninin neredeyse sınırsız potansiyellerinden pek çoğunun uzun süre boyunca gerçekleşmemiş kalmasının nedenlerinden iki tanesidir bunlar. Kendi düzeyinde ikna edici bir diğer neden de şudur: Dünyada en özgün ve en verimli düşünce çabalarının büyük bölümü, beden yapısı zayıf ve zihniyeti hiç de pratik olmayan insanlar tarafından üstlenilmektedir. Bu böyle olduğu için ve saf düşüncenin değeri, analitik olsun bütünleyici olsun, her yerde hemen hemen aynı açıklıkla kabul edildiği için, dünyadaki her uygar toplum, düşünürleri, toplumsal yaşamın sıradan gerilimlerinden ve streslerinden bir nebze korumak üzere gerekli koşulları yerine getirmiştir ve hâlâ da getirmektedir. Zaviye, manastır, kolej, akademi ve araştırma laboratuvarı; dilencinin kâsesi, bağışlar, hamilik ve vergi verenlerin paralarından kesilen miktarlar –bu nadide kişiyi, din, felsefe, sanat ya da bilim sahasındaki mütefekkiri korumak için, hayatını eyleme adamış insanlar tarafından kullanılagelmiş başlıca gereçler bunlardır. Pek çok ilkel toplulukta şartlar zorludur ve artı değer yoktur. Doğuştan mütefekkir, böyle durumlarda, bir koruma olmaksızın varoluş mücadelesiyle ve toplumsal baskıyla yüzleşmek zorundadır. Sonuç, pek çok örnekte, ya mütefekkirin erken ölümü ya da ümitsiz bir hayatta kalma meşguliyeti dolayısıyla dikkatini başka bir şeye verebilecek kadar zaman bulamayışı olur. Bu gibi durumlarda, topluma hakim olan felsefe, dayanıklı, dışa dönük eylem adamının felsefesidir.

Tüm bunlar, Kadim Felsefe’nin kadimliği sorununu –loş ve salt dolaylı bir açıdan da olsa– biraz olsun aydınlatmaktadır. Hindistan’da kutsal yazıtlar, sadece tarihin belirli bir anında açığa vurulmuş vahiyler olarak değil, aynı zamanda insanla ya da bir bedene sahip olsun olmasın, akıl sahibi diğer herhangi türden varlıklarla yaşıt olduğu ölçüde sonsuzdan başlayıp sonsuza kadar var olan, ebedi gerçekler olarak görülmektedir. Benzer bir fikir, dinin temel hakikatlerinin sonsuz ve yok edilemez olduğunu düşünen Aristoteles tarafından ifade edilmiştir. Yükselişler ve düşüşler, ilerleme ya da gerileme dönemleri (kelime anlamıyla “çevre yolları” ya da döngüler) olmuştur; ama tanrısallığına iştirak eden bir evrenin İlk Hareket Ettiricisi olarak Tanrı olgusu daima kabul edilegelmiştir. Tarihöncesi insan hakkında bildiklerimizin (ki bu bildiklerimiz bir avuç yontulmuş taş, bazı resimler, çizimler ve heykellerden daha fazlası değildir) ve diğer, daha iyi belgelenmiş bilgi alanlarından yapabileceğimiz meşru çıkarımların ışığında, bu geleneksel doktrinler hakkında ne düşünebiliriz? Benim kendi görüşüm, bunların doğru olabileceğidir. Kayıtlı tarih boyunca, hem analitik hem de bütünleyici düşünce alanlarında doğuştan mütefekkirlerin giderek artan bir sayıda ve daha sık bir biçimde ortaya çıktıklarını biliyoruz. Bu yüzden, mütefekkirlerin yazılı tarih döneminden önce de var olduklarını düşünmek için her türlü nedenimiz var. Bu insanların pek çoğunun genç ölmüş ya da yeteneklerini kullanmaya muktedir olamamış oldukları kesindir. Fakat aralarından bazıları hayatta kalmış olmalıdır. Bu bağlamda, pek çok çağdaş ilkel toplum içinde, iki tür düşünce örüntüsünün bulunmuş olması son derece anlamlıdır –felsefeden haberi olmayan çoğunluk için kullanılan bir egzoterik model ve yeni başlamış azınlık için kullanılan (çoğunlukla tektanrıcı, sadece güce değil aynı zamanda iyilik ve bilgeliğe de sahip bir Tanrı’ya inanılan) ezoterik model. Tarihöncesi insanın yaşadığı şartların, günümüz ilkel toplumlarının yaşadığı şartlardan daha zor olduğunu düşünmemiz için hiçbir neden yoktur. Fakat, mensuplarının çoğunluğu, eylem adamlarına doğal gelen bir nevi çoktanrıcı felsefeyi kabul etmiş olan çağdaş vahşi toplulukların doğuştan düşünürlerine bu tip bir ezoterik tektanrıcılığın doğal gelmesi mümkünse, tarihöncesi toplumlarda da benzer bir ezoterik doktrin geçerli olmuş olabilir. Doğrudur, çağdaş ezoterik doktrinler, yüksek kültürlerden devşirilmiş olabilirler. Fakat şu önemli bir gerçektir ki, durum bu olsa bile, bu doktrinler ilkel toplulukların bazı üyeleri için anlamlı olmuştur ve özenle korunacak kadar kıymetli görülmüştür. Pek çok düşüncenin, uygun bir kelime haznesi ve referans çerçevesinden ayrı olarak düşünülemez olduğunu gördük. Fakat Kadim Felsefe’nin temel fikirleri çok basit bir kelime dağarcığıyla da ifade edilebilir; fikirlerin ifade ettikleri deneyimlere, aracı olmadan ve herhangi bir kelime dağarcığının dışında sahip olunabilir ve gerçekte böyle sahip olunmalıdır da. Tuhaf ve tecellilerin, söz konusu deneyimlerin derinden ve daimi bir şekilde etkilediği, son derece küçük çocuklara nasip olduğu görülmüştür. Günümüzde kelime dağarcıkları çok da geniş olmayan insanların başına gelenlerin, uzak antik çağlarda gerçekleşmediğini varsaymak için yeterli delilimiz yoktur. Modern dünyada (Vaughan, Traherne, Wordsworth ve diğer düşünürlerin bize anlatmış olduğu gibi), çocuk, şeylerin tekil Temelinin doğrudan farkındalığından uzaklaşmaya meyillidir; zira analitik düşünce alışkanlığı, ister “psişik” ister ruhsal bir seviyede olsun, bütünleştirici düşüncenin sezgileri için hayati önem taşır. Psişik kaygılar, gerçek ruhsallığa büyük bir engel teşkil edebilir ve çoğunlukla eder de. Günümüz ilkel toplumlarında (ve tahminen uzak geçmişte de), psişik düşünce konusuna büyük bir ilgi ve bu konuda yetenekli çok sayıda insan mevcuttur. Fakat psişik deneyim yoluyla hakiki ruhsallığa az sayıda insan geçiş yapabilmiştir –çağdaş sanayileşmiş toplumlarda bile, yaygın maddi kaygıları bir kenara bırakıp yaygın analitik düşünce alışanlıkları üzerinden şeylerin ruhsal Temelinin dolaysız deneyimine giden bir yolu bulan insan sayısının az olması gibi.

O halde, Doğu’nun ve bizim klasik Antik Çağımızın tarihi geleneklerinin doğru olabileceğini düşünmemizin nedenleri, çok kısaca, bunlardır. Çağdaş etnologlardan en azından birinin Aristoteles ve Vedacılarla aynı fikirde olduğunu görmek ilginçtir. Dr. Paul Radin, Primitive Man as Philosopher (Filozof Olarak İlkel İnsan) kitabında, “Ortodoks etnoloji, Darwinci evrim teorisini toplumsal deneyimin gerçeklerine uyarlamak adına şevk dolu fakat eleştirelliği son derece eksik bir girişimden başka bir şey olmamıştır,” diye yazar ve şunu ekler, “araştırmacılar, her şeyin bir tarihi olduğu kanısından kurtulmadıkça; nasıl özel bazı fizyolojik reaksiyonlar biyolojik bir varlık olan insan için nihaiyse, bazı fikirlerin ve bazı kavramların da, toplumsal bir varlık olarak insan için nihai olduğu kabul edilmedikçe etnoloji alanında bir ilerleme kaydedilemeyecektir.” Dr. Radin’e göre, bizim tektanrıcılığımız da bu nihai kavramlar arasındadır. Bu tektanrıcılık, çoğu zaman, dünyaya hükmeden tekil, karanlık ve esrarlı bir Güç’ün kabulünden daha fazla bir şey değildir. Fakat bazen bu, gerçekten etik ve ruhanî olabilir.

19. yüzyılda başlayan tarih ve Ütopyacılık çılgınlığı, bu akımın en zeki düşünürlerinin bile gözlerini ebediyetin zamansız gerçeklerine kapatmıştır. Bu nedenledir ki T.H. Green, mistik birlikten, görünürde delillerin işaret ettiği gibi, insanın insan olarak her zaman gerçekleştirme gücüne sahip olduğu bir durum olarak değil, sanki bir evrimsel süreçmiş gibi bahsetmiştir. “Kendi tarihine zamanın içinde sahip hayvansal bir organizma, yavaş yavaş, bu hayvansal organizmanın, bir vasıta haline geldiği süreçten başka tarihi olmayan, ebediyen eksiksiz bir bilincin vasıtası haline gelir.” Fakat gerçekte, sahici bir tarihsel gelişim sadece çevresel bilgi açısından yaşanmıştır. Zamanın akışı, becerilerin ve bilgilerin büyük oranda birikimi olmaksızın, maddi dünyaya dair ancak kusurlu bilgiler edinilebilir. Fakat maddi dünyanın zeminini teşkil eden “ebediyen eksiksiz bilinç”in doğrudan farkındalığı, bazı insanlar tarafından, çocukluktan yaşlılığa kadar kendi kişisel gelişimlerinin neredeyse herhangi bir seviyesinde, ve insan ırkının tarihinin herhangi bir döneminde, kimi zaman hayata geçirilmiş bir olasılıktır.

[1] Benliğinden vazgeçme, benliğini öldürme olarak da çevrilebilecek olan İngilizce ifade, söyleyiş itibariyle içerdiği nüans düşünülerek ‘‘kendine ölme’’ diye karşılanmıştır. –yhn
[2] İng. Onursuz –çn
[3] İng. Şüpheli –çn

[4] İng. Şüphe –çn

[5] Alm. Şüphe –çn

[6] İng. Argo. Karısını aldatan erkek –çn

[7] Alm. Aslının yerini tutan, yapay. –çn

* Bu okuma parçasının yayın için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.