Karanlığa bakarak düşünmeyi kışkırtıcı buluyorum.’

 

“İlk kitabı “Evlerin Yüreği” ile öykücülüğümüze kendine özgü bir soluk getiren, öyküleri ve yazıları 2007’den bu yana “kitap-lık”, “Notos”, “Özgür Edebiyat”, “Sözcükler” dergilerinde yayımlanmakta olan Şenay Eroğlu Aksoy, Gece “Çığırtkanları” ile edebiyatımızdaki yerini sağlamlaştırıyor: Kader, kahır ve vicdan üçgeninde gezinen öyküleriyle, varoluşun ağır toplarını masaya sürüyor. Yerinden yurdundan sürülmüş çaresiz insanlar; yastık altlarında saklanan ya da toprağa bırakılan hatıralar; yangın yerine dönmüş tekinsiz sokaklarıyla karanlık kenar mahalleler; tahta kılıçlarıyla tozlu sokakları, terk edilmiş siperleri aşındıran çocuklar… İsli elleri, endişeli yüzleri ve susturulmuş dilleriyle tahammülsüzlüğe, acımasızlığa ve korkunun kahredici gücüne karşı koymaya çalışanlar…” Şenay Eroğlu Aksoy ile Gece Çığırtkanları’nı konuştuk.

İlk kitabınız Evlerin Yüreği ile ikinci kitabınız Gece Çığırtkanları arasında yaklaşık 3 sene var. Neden bu kadar ara? Az üreten mi yoksa ürettiğini kolay kolay paylaşamayan bir yazar mısınız?
Aslına bakarsanız iki kitap arasında bu kadar zaman olması makul geliyor bana. Az üreten biri değilim ama ince işçiliği önemsiyorum. Yazdığınız herhangi bir metne bile uzaktan bakabilmek zaman gerektiriyor, asıl çalışma o yabancılaşma aşıldıktan sonra başlıyor. Sözcük sözcük çalışmanız gerekiyor. Bir öykünün tamamlanmasıyla da bitmiyor mesele. Öyküleri sıralarken belki çoğu okurun hiç ilgisini çekmeyecek olan zorlu bir akıl yürütme, ince eleyip sık dokuma süzgeci kaçınılmaz olarak yakalıyor yazarı. Kimi zaman sıralama meselesi pek önemli olmamalı hissine kapılsam da bunları yapmamışsam tamam, öyküler artık okurla buluşmaya hazır, diyemiyorum. Son âna kadar öyküler eklenip çıkarılıyor dosyaya, yerleri değiştiriliyor… Yazdıklarım okurla buluşana kadar tatlı bir gerginlik içinde oluyorum. Sanırım yazan insanların çoğu aynı kaygıları taşıyor. İnce eleyip sık dokumanın pek de kötü bir şey olmadığını düşünüyorum. Sorunuza bir başka açıdan bakıldığındaysa okurun bir önceki kitabı sahiplenmesi, sindirmesi için de zamana gereksinim duyması gerekmez mi? Öykülerin birer birer ara verilerek okunması neredeyse bir zorunluluk bana kalırsa. 

image

Kitapların isimleri üzerine sıklıkla düşünürüm. Gece Çığırtkanları da ismini kitabın ilk öyküsünden alıyor. Bu ilk öyküyü, kitaptaki diğer öyküleri de kapsayacak bir tavra sürükleyen, sonundaysa kitaba da ismini vermesine neden olan şey nedir? Gece Çığırtkanları ismi nasıl bir teyel taşıyor öykülerle arasında?
Gece Çığırtkanları, kitabı sımsıkı kucaklayan, bende öykü yazma itkisi oluşturan şeyleri iyi anlatan, sert bir öykü. Karanlık, baskı, bitip tükenmeyen kovalamaca, yok sayılma, susturulma neredeyse her öyküde var. Belki daha yumuşak bir öyküyle başlanabilirdi kitaba ama sarsıcı bir girişin okurla kurulan bağı güçlendirme açısından daha etkili olduğunu düşünüyorum. Son sözü en başta söyleyip o karanlığa ad vererek, onun pervasızca yayıldığı ya da sinsice sızdığı alanları dolaşıyorum bir bir. Hayatımızın her yanını küçük ya da büyük cüsseleriyle dolduran gece çığırtkanlarını arıyorum okurla birlikte. Kimi öyküde elisopalı, kiminde mülk sahibi, kiminde atlılar oluyor o gece çığırtkanı. Böyle bakınca, yıllar sonra bu öyküleri hatırladığında, okurun aklında kalan karanlığı imleyen bir isim olacaktır sanırım Gece Çığırtkanları. 

Öyküler boyunca değişmeyen bazı imgeler var: Ses, karanlık, yangın, babasızlık ve belki başkaları da. Bu imgelerle öyküler arasında köprüler kurup okurları o köprülerden kolayca geçirmek mi istediniz? Öyküler arasındaki bu köprüler, daha bütüncül bir kurgunun ifadesi mi?
Öyküleri usul usul kitap bütünlüğü gözetmeksizin yazıyorum. Bende yazma heyecanı uyandıran her durumu özgürce kurmacaya taşıyorum. Biriken öyküler kitap hacmine geldikten sonra onları kendi aralarında, oldukça öznel bir bakışla, sıralıyorum. Genellikle birbirinin uzağına düşen şeyler olmuyor yazdıklarım. Kadınlık, öteki olmak, eviçleri, iktidar hep aklımı karıştıran, etrafında dönüp durduğum şeyler. Bunları anlatmak için tercih ettiğim imgeler ve anlatma biçimimse üslubumla ilgili sanırım. Karanlığa bakarak düşünmeyi kışkırtıcı buluyorum bu yüzden imgelerim de acıtıcı durumları işaret ediyor olabilir. Kendimi mutluluk ya da iyilik karşısında söyleyecek tek söz bulamaz, irkiltici bir hayranlık içinde bulurken, karanlık hemen silkinmeme neden oluyor. Gardımı almış, onlarca sözcük biriktirmiş olarak buluyorum kendimi. 

Çukur da derin bir metafor olarak yer buluyor öykülerinizde. Çukur, bir öyküde de bahsedildiği gibi, yaftalanmayı, sınıflandırılmayı kabul etmeyip muhalif duranların geceleri gömüldüğü bir yok edilme boşluğu olarak mı metafora dönüşüyor? O çukura neler ve kimler gömülüyor?
Kitapta çukur adını taşıyan bir öykü de var. Yalnız yaşayan bir kadının bitip tükenmek bilmeyen seslenişlerle sessizce yaşayıp gidişi mesele ediliyor. Ona seslenen çukurun ağzında duran biri, babası olduğunu düşünüyoruz o kişinin ama sevip ulaşamadığı her şey de olabilir çukurun ağzında bekleyip duran. Yaralı Gök adlı öyküdeyse daha umut vadeden bir çukur var. Anlatıcı en değerli şeyini bu çukura saklayarak onu aramalardan kurtarıyor. Çukurun yalnızca itiraz edenlerin gömüldüğü yok edici bir boşluk olduğunu düşünmüyorum, Yaralı Gök’teki çukur tam tersini söylüyor bize. Islık adlı öyküdeki çukursa direk mezarı imliyor ama tüketen bir hastalıktan sonra uzanılacak huzurlu bir boşluk orası bana kalırsa.

image

Üniformalılar… Öykülerde üniformalılar üzerinden kurulan bir bağla, geçmişin katliamlarına ve katliamlara eşlik eden yangınlara da mı göndermeler var? Üniformalılar bir siyasi imge olarak kitapta neyi anlatmayı ya da hissettirmeyi hedefliyor?
Zayıf ve güçlü arasındaki eşitsizlik her alanda devam ediyor. Bu durum iki karşıt düşünüş biçiminden kaynaklanıyormuş gibi sunulsa da eşitlik ve özgürlük arayışı diyalektik bir gerçek olarak duruyor karşımızda. Gücü elinde tutanların iktidarlarını uzun soluklu kılmak için var ettiği kural, inanış ve yapılarsa ayrı mesele… Üniformalı ya da sivil bu tür yapıların genetik kodlarımıza bile işleyen kıyımlara neden oldukları iyi bildiğimiz bir gerçek. Ne zaman bir yangından söz etseler Metin Altıok’u anımsamam bu kıyımlardan birinin yaralayıcı yansıması değil mi? 

‘Çocuk cesetleri kıyıya vurur ya da buzdolaplarında saklanırken, öyküler yazıyor olmak neyi düzeltiyor? Hangi dil, onaran bir dünya açıyor bize hemen, şuracıkta?’

 

“Bana kalırsa dil bir sonuçtur çoğu durumda, ya dili bize duyuran şey?” Kırkıncı Gün öyküsünde geçen bu soru, sesle ilişkinizde başka bir kapıyı daha açıyor. Sözcüklerin anlamları pek tabii önemli fakat bu anlamdan daha önemli olan bir şey varsa o da sözcüğün nasıl tınladığı mı sizce?
Dilin bir sonuç olduğu düşüncesine katılıyorum. Özellikle Kırkıncı Gün adlı öyküdeki kahraman travma yaratan kırılmalardan sonra açığa çıkan dil üzerine kafa yoruyor. Şiddet gören, ihmal edilmiş bir çocuğun, şiddet ve ihmal içeren davranışlara maruz kaldıktan sonra kuracağı dilin yıkıcı yanlarına dikkat çekiyor. Ona, “Bir meselenin nasıl sonuçlanacağını dil belirler, kendinle iyi konuş” diyenlere, insan kendisiyle konuşurken bile dilin yaşanmışlıklar üzerinde açığa çıkan bir sonuç olacağını hatırlatıyor. Gece Çığırtkanları’ndaki öykülerin birkaç tanesinde daha dile yoğun gönderme var. Bir yanıyla gerçeğe bunca az ve usulca müdahale eden sanatın, dilin ve kurmacanın çaresizliğini derinlerimizde hissettiğimiz zamanlardan geçiyoruz. Çocuk cesetleri kıyıya vurur ya da buzdolaplarında saklanırken, öyküler yazıyor olmak neyi düzeltiyor? Hangi dil, onaran bir dünya açıyor bize hemen, şuracıkta? Kırkıncı Gün adlı öyküdeki kahramanın hatırlattığı gibi; “…söyleyin öyleyse nedir iyi ve kötü?” 

Kitabın son iki metninde/öyküsünde Romain Gary ve Onat Kutlar’a geniş bir yer, keskin bir selam var. İki yazarı sizin için özel kılan, diğer yazarlardan ayıran bazı şeyler olduğu kanısındayım. O iki öykünün, yazarlara ithafında nasıl bir oyun veya durum gizli?
Onat Kutlar her yazdığım satırda var. Onun öykü dünyasını, kurmacada işleyen kalbini çok seviyorum. Bundan önceki kitabım Evlerin Yüreği’nde de Kül Kuşları adlı öyküsünü kurmacaya taşımış, öykü kahramanımı uzun bir kuyrukta bekletmiştim o öykü için. Yağmur, çamur; soğuk sıcak demeden günlerce beklemişti o uzun kuyrukta. Bir yanıyla da bendim o kahraman… Sevdiği metinleri ömrünün sonuna kadar içinde taşıyacak olan, onlarla başkalaştığını düşünen biriyim. Bu kitapta o metinleri yaratanlardan ikisine, kendimce selam verdim. Keskin bir selam diye tanımlamışsınız siz de, mutlu oldum. Onları hatırlamak kendi yazma serüvenimi selamlamak gibi. İncelikli kalplerinden, kırılganlıklarından, adalet arayan bilinçlerine hayranlığımdan adları geçmese de yazdığım her cümlede onlar var. Romain Gary’nin de Onat Kutlar’ın da ölümü çok trajik. Ölüm ânlarını düşündükçe içimi derin bir keder kaplıyor. Onları unutulmazlaştıran yarattıkları metinler. Morel ve Momo’yu, İshak’taki etkileyici öyküleri yazıya gönül indirenlerin unutabileceğini sanmam. 

image

“Yazdıklarımız öylesine içli ki, kimi zaman kendimiz bile birkaç kez okumaya dayanamıyoruz.” Gece Çığırtkanları’nda geçen bu tümce o öykü kişisini anlatıyor, onun tümcesi elbette. Peki, sizin yazdıklarınızla ilişkiniz nasıl? Yazdıklarınızla aranızda nasıl bir mesafe var? Bu tümceye yakın bir ilişki mi yoksa?
Yazdıklarımı birkaç kez okumaya dayanamadığım oluyor bazen ama içli bulmamdan değil. Kendi bilinmezimi bilinçdışı bir işleyişle açık ettiğini sezdiğim anlarda oluyor bu. Rahatsızlık veren bir duygu değil ama şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcı bir deneyim. Aslına bakarsanız hayat kendinizle ilgili kimi zor sınanmalardan sonra bu bilinmezleri açığa çıkarırken, yazmak böylesi bir deneyimi kolayca yaşamanızı sağlıyor. Öykü yazmayı seviyorum, öykü üzerine düşünmeyi, yazının bana açtığı kapılardan girip çıkmayı da seviyorum. Yaza- çize düşünmek daha yaratıcı ve ufku açık kılıyor beni. Yazmak kendi yaşamınızdan kurtulmanın, dilediğince düş kurmanın en etkileyici yollarından. Sınırsız bir dünyada salınmak, anlatmak istediğiniz meseleyi kendi bakışınızla kurmak özgürlük duygusu yaşatıyor. Akıp giden hayatın içinde içinizi kanırtan kimi durumların yanını yöresini temizleyip yeni bir dizgede onu görünür kılmanıza olanak sağlıyor. Üstelik bunu öyle etkileyici bir yolla yapıyor ki, gerçeklik algınızı değiştiriyor kısa bir süre de olsa. 

Kitapta geçen bir bölüm üzerinden bir soruyu size yöneltmek isterim izninizle: “Artık birbirimize verecek hiçbir şeyimiz kalmadı sanırım. Ne güven, ne sevgi. Ya da korkuları öyle abarttık ki, sevinçlerimizi ellerimizle boğuyoruz. Söyleyin, bunca şey değiştikten sonra ruhlarımızı dinlendirmek mümkün olacak mı?” Siyasi her mesele güven ve sevgiyi biraz daha zedelerken, yıpratıp kırılganlığıyla alay ederken her şeyin sonunda ruhlarımız ve zihnimiz dinlenebilecek mi dersiniz?
Böyle giderse ruhlarımız ve zihnimiz dinlenemeyecek gibi görünüyor. Her ne kadar umutsuz olsak da karşılaştığımız kimi durumlar kendiliğinden umudu açığa çıkarabiliyor. Onca eksiklik, yoksunluk içinde sahip olduklarını diğer insanlarla paylaşanları görmek şaşırtıcı bir sevinçle dolduruyor içimizi. Yazmak bu umudu hatırlamanın ve hatırlatmanın en güzel yolu sanırım.

Gece Çığırtkanları / Yazar: Şenay Eroğlu Aksoy / Yapı Kredi Yayınları / Öykü / Kitap Editörü: Devrim Çakır / Düzelti: Kadriye Vural / Kapak Tasarımı: Nahide Dikel / Sayfa Tasarımı: Mehmet Ulusel / Grafik Uygulama: Gülçin Erol Kemahlıoğlu / 1. Basım Eylül 2015 / 84 Sayfa

Şenay Eroğlu Aksoy 1968’de Kayseri’de doğdu. Çeşitli özel ve kamu kurumlarında Kimya Teknisyeni olarak çalıştı. Öyküleri ve yazıları 2007’den bu yana “kitap-lık”, “Notos”, “Özgür Edebiyat”, “Sözcükler” dergilerinde yayımlanmakta. İlk kitabı “Evlerin Yüreği”, 2012’de yayımlandı (YKY).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.