‘Strese neden olan hormonlar aynı zamanda, sorunu algılayıp çözümler üretmemizi de sağlıyor.’

 

“Stres, motivasyonun en önemli itici gücüdür.” Stressiz bir yaşam arzu etme fikrini tartışmaya açıyor Serap Duygulu bu teorisiyle. Uykunun dışında geçirdiğimiz zamanlarda “Ne kadar az stres, o kadar çok mutluluk” gibi hakim bir düşünceyle olabildiğince az çalışmak isteyerek aslında yanlış bir yol mu izliyoruz? Bu sorunun cevabını bilimsel araştırma sonuçlarının ışığında veren Serap Duygulu, yaşamın olmazsa olmazı olan stresten faydalanmanın pratik yollarını ve stresimiz neden sahip çıkmamız gerektiğini anlatıyor bu kitapla….

Hepimiz stres kavramının sağlığımız için ne kadar zararlı olduğunu bilerek büyüdük. Stres altında her şeyin ters gideceğini düşündük. Size göre stresimize gerçekten sahip çıkmalı mıyız? Öyleyse bu sahiplenmenin birey olarak bize ne faydası vardır?
Stres aslında tamamen bizim bakış açımız ve olayları algılayış biçimimizden kaynaklanan bir duygu durumu. Strese yol açan hormonlar da bir anlamda yaşamsal hormonlarımız. Strese sahip çıkmamız gerçekten önemli çünkü o hormonlar aynı zamanda bir durumu ya da bir olayı sorun olarak algılayıp çözümler üretmemizi de sağlıyor. Sorun olarak gördüğümüz duruma çözüm üretmek isterken de daha çabuk ve kolay odaklanabiliyoruz. Yeter ki stresin sadece duygu durumunda takılıp kalmayalım, eylem tarafına geçebilelim. 

Gereğinden fazla stres altında olduğumuzu nasıl anlarız? “Stres doğru kullanılabilir ve yönlendirilebilirse yaşamsal kaynağımız olur” sözlerinizi biraz açar mısınız? Siz bunu başarabiliyor musunuz?
Başa çıkılamayan stres duygusu neredeyse tam olarak depresyona yakın belirtiler verir. Daha önce keyifle yapılan işlerden eskisi gibi tat alamamak, sürekli bir mutsuzluk hali, bağışıklık sisteminin zayıflamasına bağlı olarak kolay hasta olmak, duygusal ve bedensel direncin düşmesi, dikkat dağınıklığı, organize olamama, değersiz hissetme, başarısızlık duygusu ve korkusu stres kaynaklı sorunlar. Stres ve depresyon birbirinin alt yapısını oluşturuyor ya da birbirine zemin hazırlıyor da diyebiliriz. Strese sebep olan aslında olayın kendisinden çok bizim olaya kattığımız değer, olayı algılama ve yorumlama biçimimiz. Bir insan için önemli bir stres faktörü olan durum, bir başka insan için motive edici ya da itici bir faktör olabilir. O nedenle stres tek başına bir anlam ifade etmez. Kişiye göre, duruma göre, bakış açısına göre değişir. Elbette ben de zaman zaman olumsuz duygu durumlarına düşebiliyorum. Hepimizin hayatında iniş ve çıkışlar olabilir. Mesele olumsuz duyguları yaşamak ya da hissetmek değil, o duyguyu yaşayıp geride bırakılmak yani aşabilmek. Zaten strese bağlı olumsuzluklar da stresi yaşamaktan çok yaşayıp bitirememekten kaynaklanıyor.

image6

Toplumda stres böylesine olumsuz olarak bilinirken, stresi bu kadar sevimli bir hale getirmeye nasıl karar verdiniz?
Bir örnekle ifade etsem daha uygun olacak: Öğretmen dönemin başında öğrencilerine ödev verir ve bu ödevi dönem sonuna kadar yapmalarını ister. Öğrencilerin önünde yaklaşık 3,5-4 aylık bir süre vardır. Aradan bir ay geçer, çocuklarda bir hazırlık olmaz. Sonraki ay ödev hakkında konuşmaya başlar, birbirlerine ödeve başlayıp başlamadıklarını sorarlar. Sonra dönemin sonuna yaklaşılır ve son aya girilir, çocuklar hala ödev hakkında konuşmaya devam ederler. Ödevin teslim edilmesi için son haftaya girilir ve çocuklar bir anda kaynak araştırmaya, ödev için çabalamaya, ödev yetiştirmek uğruna sabahlamaya başlarlar ve o ödev son güne yetişir. Dikkat edilirse ödev sürenin uzun olması sebebiyle bir dönem boyunca ciddiye alınmamış ama son ana gelindiğinde yani stres halini almaya başladığında bitirilmiştir. Bu durumda ödev bir dönem boyunca mı yapılmıştır, son bir hafta içinde mi? Böyle bir stres sevimsiz olabilir mi? Stres arttıkça, odaklanma da artar ve stresin alarm aşamasında o ödev biter çünkü stres ortada bir sorun olduğunu ve bunu çözmemiz gerektiğini gösteren bir işarettir aslında. Bu alarm ve direnç dönemi stresin en faydalı olduğu zamanlar. Sorunu bu iki aşamada çözebilirsek çok yararlı, çözemezsek çöküş süreci başlar ve hem psikolojik olarak hem de fiziksel olarak yıkıma uğrarız.

Gelecek neslimiz olan çocuklara stresin olumlu bir olgu olduğunu nasıl anlatabiliriz? Yani stres çocukları nasıl etkiler?
Aslında çocuklar kaygıyı ve stresi de bizden öğrenirler. Onlara model oluyoruz. Mesela bir çocuk yürümeyi öğrenme aşamasında defalarca başarısızlığa uğrar, düşer, canı yanar, hatta bazen yaralanabilir. Buna rağmen yürüme çabasından asla vazgeçmez. Strese girmez, küsmez. Ne zaman ki biz ona başarısızlık kaygısını ve korkusunu öğretiriz, çocuk o zaman mükemmeliyetçi bir tutuma girer ve özellikle ailesinin ya da öğretmenlerinin beklentilerine cevap veremeyeceği korkusuyla paniğe kapılır. Oysa başarısızlık da göreceli bir kavramdır. Yaşanılan olaylardan hayatımız ve geleceğimiz için bir ders çıkarabilmiş ve anlamlı sonuçlar elde edebilmişsek o başarısızlık değil, kazanımdır. Dolayısıyla her çocuk için stres algısı ve başa çıkma yöntemleri de farklıdır. Öncelikli adım ailelerin çocuğu yaptıkları ve yapamadıklarıyla bir bütün olarak kucaklamaları ve kabul etmeleri, kimseyle kıyas yapmamalarıdır.

Stresin insan bedeni ile olan olumlu ilişkisini ispatlayan akademik makaleler ya da araştırmalar var mı?
Evet, bu konuda yapılmış pek çok araştırma ya da makale var. Her gün yeni çalışmalar ekleniyor, yeni sonuçlara ulaşılıyor. Küçük bir araştırmayla bile stersin hem olumlu yönlerine hem de olumsuz yönlerine yönelik araştırma sonuçlarına ulaşabilirsiniz. Yine aynı sözü söyleyeceğim: Ne tarafta olduğunuza ve hangi açıdan baktığınıza bağlı.


Erkekler ya da kadınlar olarak durumu ele alırsak, hangi grup daha çok stres altında? Bu durumun daha kolay üstesinden gelen grup hangisi?
Bu konuda da her gün farklı sonuçlar elde ediliyor. Tek bir yaş dilimine ya da cinsiye indirgemek mümkün değil. Yaşanılan yere, eğitim düzeyine, kişilik özelliklerine, hayata karşı duruşa, çalışma koşullarına göre değişiyor. Bir de gözden kaçırılmaması gereken nokta şu ki, kişilik tutumları da strese yatkınlık konusunda önemli bir eşik. A tipi kişilik ile B tipi kişilik tutumlarına sahip bireyler strese karşı birbirinden farklı tepkiler veriyorlar. A tipi bireyler strese daha dayanıksızken, B tipi kişilik tutumuna sahip bireyler strese karşı daha dirençliler. Örneğin üst düzey yöneticilerin çok ağır stres altında oldukları düşünülürdü ama bugün asıl onların içinde bulundukları yoğun strese karşı daha donanımlı olduklarını ve daha rahatlıkla streslerini yönettiklerini biliyoruz.

Günümüze yaygın görüş stresin modern hayatın bir hediyesi olduğu şeklinde. Ben de kısmen buna katılıyorum. Modern hayat, hızlı iş ve yaşama koşulları hızla değişen ve sürekli artan stres odaklarıyla yüz yüze kalmamızı kolaylaştırdı. Kırsal kesimdeki stresle kentsel hayat içindeki stres faktörleri birbirinden çok farklı. Hatta kırsal kesimdeki stres daha yavaş işleyen ve uzun bir zamana yayılan, dolayısıyla başa çıkılması daha kolay olan bir duygu durumuyken, kent yaşamında daha ağır sonuçları olan bir hale geldi. Sürekli bir trafik, bir türlü bitmeyen işler, yetişilmesi gereken yerler, ulaşılamayan insanlar, kaçırılan toplantılar, ödenmesi gereken faturalar halinde sürüp giden ve insanı çıldırma noktasına getiren bir stres yumağına dönüştü. Dolayısıyla coğrafik alan bile stres üzerinde çok etkili. 

Kitabınızda kaygı ve stres arasındaki farkı, benzerlikleri aktarmışsınız. Buradaki ince çizgi nedir?
Evet, ikisi arasındaki çizgi çok ince. Birbirine karışıyor. Stres bir olaya ya da bir duruma özgü olumsuz duygu ya da tutumken, kaygı ya da depresyon hayatın geneline karşı bir olumsuz tutumdur. Önce sadece bir konuda sorun yaşayıp strese kapılan insan bu sorunu aşamadığında sonrası zaten depresyon ve kaygı bozukluklarıdır. O nedenle aradaki çizgiler zaman zaman bulanıklaşır, birbirine karışır.

On iki ay öncesi yani bebekler de strese girer mi? Stresli olduklarını bizler nasıl anlayabiliriz ve bu durumda bebeğe nasıl davranmamız gerekir?
Evet, bebekler de strese girer ve sebebi yine biz yetişkinler oluruz. Özellikle anne yoksunluğu önemli bir stres sebebidir. Anneyle doğumdan sonra hatta doğumdan bile önce sağlıklı bir bağ oluşturulmamışsa, anne bebeğini kabul etmemişse, titiz, detaycı, takıntılı bir anneyse ya da bebeğine yönelik aşırı kaygıları varsa bütün bu duygu durumları bebeğin de strese girmesine sebep olabilir. Elbette bu durumda öncelikle annenin duygusal durumuna dönük çalışma yapmak gerek.


Kitabınızdaki çok ilginç bir detay dikkatimi çekti. “Depresyon, panik atak anksiyete gibi sorunlar sizin zayıf bir kişiliğiniz olduğunu göstermez. Aksine ne kadar güçlü olduğunuzun ve sorunlar karşısında direndiğinizin bir göstergesidir.” Bu da, hastalık durumlarında öksürük ya da ateşin oluşmasının, vücudumuzun virüs ve bakterilere karşı direnç göstermesi gibi bir durum sanırım.
Evet aynen öyle. Hatta benim Hürriyet Aile’deki bir önceki köşe yazım ’Alerjik Depresyon’ başlığıyla tam da bu konu üzerineydi. Günümüzde yeni araştırma ve çalışmaların ışığında depresyonun tanımı da değişmeye başladı. Depresyona girsek de girmesek de ne olduğunu, kimleri nasıl etkilediğini artık hepimiz biliyoruz. En azından yakınımızdaki insanlardan görüyor, tanıyoruz. Günümüzün en bilinen, en sık rastlanan iki problemi var: Biri depresyon, diğeri stres. Ancak son zamanlarda depresyonla ilgili farklı gelişmeler ve tanımlamalar yapılmaya başlandı hatta farklı araştırmalara konu oldu. Sonuçta da ilginç bulgulara ulaşılmış durumda. İngiliz Gazetesi The Guardian’da geçtiğimiz haftalarda yayımlanan haberde farklı üniversitelerde yapılan araştırmalara yer veriliyor ve bu araştırmaların sonuçlarına göre depresyon hakkında bilinenlerin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. California Üniversitesi’nde depresyon konusunda çalışmalar yapan Klinik Psikolog George Slavich: “Depresyon artık sadece psikolojik bir durum değil. Psikolojiyle ilişkili ama aynı derecede biyolojik ve fiziksel sağlıkla da ilişkili.” diyor ve depresyonu diğer fiziksel hastalıklarla birlikte değerlendirmek gerektiğini ifade ediyor. Yani aslında fiziksel olarak sağlığımız bozulduğunda bu psikolojik olarak da bazı sorunlara yol açıyor ya da psikolojik olarak sorunlar yaşadığımızda fiziksel olarak da sorunlar yaşayabiliyoruz. Bütün bunlar aslında uyaranlara ve hassasiyetlere son derece duyarlı olduğumuzu gösteriyor. Empati gücü yüksek, duyarlı, hassas, mükemmeliyetçi ve detaycı insanlar depresyona daha yatkınlar ya da stresten daha çok etkileniyorlar. Bu tür sorunlar da vücudun sorunlara karşı duyarlı olduğunu ve savaştığını gösteriyor. Dolayısıyla zayıf kişilikler değil, güçlü kişilikler değişikliklerden etkileniyor ve savaşıyorlar.

Serap Hanım, sonuç olarak stresle başa çıkmak için bir uğraş vermeli miyiz? Eğer başa çıkmalıysak önerilerinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?
Ben bu sorunuza kitabımda da yer verdiğim bir bölümle yanıt vermek istiyorum. Bu pasajdan okuyucular ana fikri çıkaracaklardır. Ünlü Amerikalı yazar, yönetmen ve oyuncu Orson Welles hem oynadığı hem de yazdığı “Üçüncü Adam” filminde ilginç bir saptama yapmıştır: “İtalya’da Borjiaların zamanında 30 sene boyunca harp, terör, cinayet, kanlı çatışmalar oldu. Fakat İtalyanlar Michelangelo’yu, Leonardo da Vinci’yi ve Rönesans’ı yarattı. İsviçre’de ise kardeşlik sevgisi, beş yüz yıllık bir demokrasi ve barış vardı. Bunun sonucunda yaratılan sadece guguklu saat oldu!” Belki de rahat ve güven dolu bir hayat çok da olması gereken bir durum değil. Elbette stres hayatımızı olumsuz etkileyecek kadar yoğun bir duruma gelmişse savaşacağız. Ama karşı karşı karşıya kaldığınız sorunu tanımazsanız ve silahlarınızı bilmezseniz savaşamazsınız. Savaşsanız da onu yenemezsiniz. O nedenle önce kendinizi iyi tanımak zorundasınız, sonra sorun olarak gördüğünüz durumu ya da olayı doğru tanımlamak gerek.

Stresine Sahip Çık / Yazar: Serap Duygulu / Hayat Yayınları / Kişisel Gelişim / Yayın Editörü: Erol Şahnacı /Metin Editörü: Mina Solmaz / Kapak Tasarımı: Yiğit Yolcu / İç Tasarım: Yasin Özcan / İstanbul 2014

Serap Duygulu; “Psikoloji görünmez ama görünür sonuçları vardır” sözü ile, psikolojiye farklı bir açıdan yaklaşan Serap Duygulu; kurucusu olduğu, Serap Duygulu Gelişim Akademisi’nde danışmanlık yapmaktadır. Çocuk, ergen, genç, yetişkin ve anne-baba terapileri ve kişisel gelişim uzmanlığının yanı sıra, okullar, kurumlar, resmi ve özel kuruluşlar başta olmak üzere çeşitli kurumlara seminerler düzenlemekte, bireylere ve kuruluşlara danışmanlık hizmeti vermektedir. Psikoloji dalında gerçekleştirdiği çalışmalarına önemli ölçüde katkılar sağlayan, Sosyoloji, Edebiyat, Kamu Yönetimi alanlarında da Lisans düzeyinde akademik eğitimler almıştır. İstanbul Çapa Tıp Fakültesi, Nöroloji Ana Bilim Dalı’nda, Nöropsikolog Profesör Dr.Öget ÖKTEM’in danışmanlığında araştırma ve hasta takibi yapan Serap Duygulu, Yüksek Lisans projesi olarak beyin kanamalarına bağlı konuşma bozuklukları üzerine ‘Afazi Hastası Yakınlarında Depresyon ve Olumsuz Otomatik Düşünceler’ başlıklı bir çalışma gerçekleştirmiştir. Kurumsal Eğitim ve Çalışmaları kapsamında çeşitli konferans, kongre ve seminerlerde uzman ve danışman konuşmacı olarak yer alan Duygulu Hürriyet Aile’de ‘Pusula’,     Anne Bebek Dergisi’nde ‘Yaşamın Rengi’ isimli köşelerinde yazılar yazmaktadır. Duygulu, kurumlara ve çalışanlara yönelik; ‘Topluluk Önünde Konuşma’, ‘Zaman Yönetimi’, ‘Stres Yönetimi’, ‘Liderlik’, ‘Kişisel İmaj ve Güvenilirlik’, ‘Etkili Sunum Becerileri’, ‘İletişim Becerileri’, ‘Duygusal Zeka ve Empati’, ‘Eğitimcinin Eğitimi’, ‘Farklı Olmak/ Fark Yaratmak’, Toplumsal Rollerimiz’ başlıklı eğitim ve seminerler vermektedir. Aralık 2009 – Ocak 2011 tarihine kadar, Bakırköy Halk Eğitim Merkezi ile yürütülen ortak bir çalışma sonucunda her hafta Perşembe günleri, Bakırköy Halk Eğitim Merkezi’nde bireylere yönelik Kişisel Gelişim eğitim ve seminerleri vermiştir. Halen Türkiye MS Dernekleri ile birlikte yürütülen ve 2014 – 2015 yılı boyunca devam edecek olan http://www.yolarkadasimsin.com Gülümseten Turne projesinde uzman olarak yer almakta ve MS hastalarını bilgilendirmek üzere Türkiye’de farklı şehirlerde seminerlere katılmaktadır. Evli ve iki çocuk annesidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.