‘Tanık olmak sorumluluk yükler.’

 

“Antabus, yaşadığımız şiddet ortamının kaynaklarını, bu şiddetin yarattığı insanlık hallerini anlatıyor. Bu kısa romanın anlatıcı kahramanı, işçi sınıfına mensup genç bir kadın; Leyla. Bir konfeksiyon atölyesinde çalışan Leyla, sessiz sakin, “sıradan” bir hayat kurmak ister. Fakat hayatı seçimleriyle değil, kendisine dayatılanlarla şekillenir.” Gelin Başı kitabından bu yana izleğinde seyretmekten kendimi alamadığım Seray Şahiner ile Antabus romanını konuştuk. 

Antabus, iki alternatiften oluşuyor ama iki gidişatın sonu da kadını özgürlüğüne kavuşturamıyor. Günümüzde bu horlanan, hırpalanan kadınlar hangi alternatifi seçerse seçsin yine de problem işin başında, başlangıçta mı diyorsunuz acaba?
Tabii ki. Memlekette hâlâ erkek çocuk doğduğunda başka bir mutluluk vesilesi oluyor. Leyla hamileliğinde; Ultrasondan çocuğun cinsiyetine baktırıp kız olduğunu öğrenince, kocasına bir erkek bebek taşıdığı yalanını söylüyor. “Zira karnımdaki kızı korumanın tek yolu babasının onu erkek sanmasıydı. Kız doğunca… Hele bir sağ salim doğsun da…” diye düşünüyor. Bazı kadınların kurtuluş alternatifi bütün denemelerine rağmen olmuyor ne yazık ki.

image

“Orada olduğunuzu biliyorum! Seyredenler hep olur… Sokakta adam, Allah yarattı demeyip bir tane vurunca, akraba düğünlerinde azarlarken, evde dayak yerken bile…” Sahi bu seyirciler hep var, var da neden var? Gördükleriyle neyi kazımaya çalışıyorlar kendi hayatlarına?
Kasıtlı bir kötülük değilse de, refleksif bir duyarsızlık var bu bakıp geçme halinde. Mağdura bakıp, beterin beteri var diyerek kendi hallerine şükrediyorlar gibi geliyor. “Seyircilerin” merhametleri bile kendi menfaatleri için. Hâlbuki tanık olmak sorumluluk yükler.

“Önceleri utanırdım. “El âleme rezil oluyoruz” diye. Asıl el âlem bana rezil oluyor… Görüp de görmeyerek. Madem beni yok sayıyorsunuz, ben de sizi yok sayıyorum.” Leyla uğradığı şiddetin görülmediğini ‘gördükten’ sonra insanları yok saymaya başlıyor ya, bu yüzden mi iç sesiyle konuşmaya başlıyor? Bu yüzden mi romanı yazarken iç sesi kullanmayı tercih ettiniz acaba?
Leyla’nınki çoğumuzun dışardan bakıp fikir yürüttüğü bir durum. Böyle bir durumu bir de dış gözle anlatmak pek dürüstçe gelmedi bana. Sesini duyuramadığı için sessizleşen bir kadının hikâyesini kendi ağzından dinlemeliydik. Gerçekçi olması için böyle olmak durumundaydı, zira ailesi de dâhil, konuşsa da kimsenin dinlemediği- duymaya yanaşmadığı bir kast sağırlığın kurbanı Leyla. Rahat isteyen, sağır, kör, dilsiz olmalı diye atasözü olan bir memleketteyiz. Leyla’nın sesini kendi ağızlarından duyurarak, bir duvara çarpma durumu, yani yankı etkisi oluşturmak istedim.

Kuzu ve kurt… Leyla kitabın ilk bölümünde, insana dair enteresan tespitler yüklüyor bu iki canlıya?
Bu ikili hayatta da sıkça karşımıza çıkıyor. Kuzu ve kurt, mazlum ve muktedir. Her mazlumun kurban, her muktedirin kurt olduğu masallarla büyüdük. Bazı masalların masal değil misal olduğunu yaşarken görüyoruz.

Fotoğraf: Timurtaş Onan

Leyla tecavüze uğramasının hemen ardından “Ben kalktım, ortalığı toparladım ki kimse tecavüze uğradığımı anlamasın. Biri duysa rezil olurum,” diyor. Kadın olmak böyle bir şey herhalde. Acıları, dertleri, travmaları derine gömüp kimseye bir şey belli etmemek?
Yazık ki tecavüze uğrayan kadınlar her durumda suçlu çıkarılan taraf oluyor. “Kendini koruyamamıştır,” “acaba adama yüz vermiş midir?” “O gün ne giyinmişti,” “orada ne işi vardı…” gibi tecavüzcüyü değil, mağduru sorgulayan bir sistemin içinde, bunları duyarak görerek büyüyor kadınlar. Hal böyle olunca, tecavüze uğrayanın kendisi bile geçmişte beynine doldurulan sorgulamayı kendilerinde de suç arayarak ya da en azından “ben suçlanacağım” korkusuyla olayı örtme yoluna gidebiliyor.

Leyla’nın hayatında televizyon repliklerinin önemi büyük. Hayatının iskeletinde o repliklerden de izler taşıyor. Leyla, eve hapsedilen tüm kadınlar gibi televizyondaki insanlarla mı konuşuyor yalnız kalmamak için? Bu replikler o konuşmalardan mı geliyor?
Eve kapatılmış kadınların hayatının neredeyse tamamını televizyon dolduruyor: “Evde bir ses olsun diye açıyorum.” İnsan 24 saat yabancı dil dinlese, konuşamasa da o dili sezer. Ama hayatında o dili bilen başka kimse yoksa konuşamaz, yani öğrendiğini hayata geçiremez. Leyla’nın durumu tam da bu. Televizyondan öğrendiği pratik hayatı, kendi yaşamına uygulamaya çalışıyor ancak evde o dili bilen biri yok.

Başına gelen felaketleri anlatırken dahi esprisini yapabilen bir kadın Leyla. Hayat böyle kadınları daha mı çok hırpalıyor dersiniz? Mizah en çok bu kadınlara mı lazım?
Hayatta mizahı en çok kullananlar ruhen ya da bedenen genel kalıpların dışında olanlardır. Hayatta kalmak için bir yol ararken mizah bir saçak altı vazifesi görüyor. Mizah herkese lazım, ama güneşli iklimlere doğmayanlar yahut bir şemsiyesi olmayanlar için hayati vazife görüyor.

Fotoğraf: Timurtaş Onan

Ülker başından geçen her şeyi kolayca anlatabiliyor ama Leyla hep duraksıyor iş anlatmaya gelince. Hesap verecek kimsesi kalmadığı için mi yediği dayakları kolayca anlatabiliyor Ülker?
Evet doğru. Anıya dönüşmüş acıyı anlatmak daha kolay, Ülker de yaşadıklarını zamanında kimseye anlatamamış olmanın acısını sürekli konuşarak çıkarıyor. Bir çeşit delirme haline sığınıyor. Mantıkla kavrayabileceği bir hayattan gelmiyor çünkü.

Antabus bir kadın romanı ama aynı zamanda bir erkek romanı da. Toplumun istediği biçime giren erkeklerin, sahte değer yargılarının işaretlendiği bir roman. Leyla’nın babası, patron Hayri ve Ömer… Leyla’nın hayatı belki de bu üç ismin dehşeti altında kalıyor her keresinde. Ne dersiniz?
Antabus’ta Leyla aracılığıyla erkekleri anlattım zaten. Bunu erkek tarafından anlatsaydım, onların kendilerini haklı gördüğü noktaları da yansıtmak durumunda kalacaktım. Her gün kahvede, meyhanede anlatıyorlar zaten, “elimin tersiyle bir tane çaktım” diye, “kadının yularını kısa tutacaksın” “arpası bol geldi bizimkinin” diye… Normalize ediyorlar. Erkek tarafından bakarak erkek dehşetini anlatamayacağım için, Leyla’nın gözüne göründükleri hallerini anlattım.

“El derdi insanın kendi derdini unutmak için edindiği zevktir.” Oldukça mühim bir cümle bu bence. İnsanlar başkalarının dertlerini sağaltmak yerine o dertleri bir tür zevk aracına dönüştürüyorlar. Ölen kadınlar, ölen eşcinseller, ölen gençler, çocuklar bu yüzden mi bazılarına görünmez oluyor?
Yoldan geçen ambulansın dehşetli sirenini duyduğumuzda hepimizin içinden geçmemiş midir, “iyi ki içinde ben yokum” diye. Siren sesi, içindekine üzülsek de, en azından içinde bir yakınımız yok diye bir ferahlama hâli yaratır. Görünmezliğe gelince, hastane karşısında oturan bir arkadaşım var, önceleri ambulans sesinden rahatsız olurum diye evi tutmak istememişti, evi tutmak durumunda kaldı. Siren sesini artık duymadığını söylüyor. Kanıksamış. Sorduğunuz görünmezlik hâli dışardan bakanın alışmasından geçiyor. Alışmayalım, kör olmayalım.

ANTABUS...

Yazar Fotoğrafları: Timurtaş Onan

Antabus / Yazar: Seray Şahiner / Can Yayınları / Roman / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Baskı Mayıs 2014 / 107 Sayfa

Seray Şahiner; 1984 yılında Bursa’da doğdu, İstanbul’da büyüdü. İlköğrenimini Oruç Gazi İlk Öğretim Okulu’nda, ortaöğrenimini Pertevniyal Anadolu Lisesi’nde tamamladı. 2007 yılında İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 2011’de Marmara Üniversitesi, Sinema Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını tamamladı. Hayvan dergisi ve Birgün Gazetesi’nde çalıştı. Dönemsel olarak garsonluk, konfeksiyonda el işçiliği ve makinecilik yaptı. 2006 yılında Varlık Dergisi’nin düzenlediği Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde, “Gelin Başı” adlı öykü dosyası “Dikkate Değer” bulundu. 2007 yılında Gelin Başı, 2011’de Hanımların Dikkatine adlı öykü kitapları Can Yayınları’nca yayımlandı. Hanımların Dikkatine kitabıyla 2012 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı. Gelin Başı kitabında yer alan öyküler İstanbul Şehir Tiyatroları ve Tiyatro Boyalı Kuş tarafından sahnelendi. Yazılarını OT dergisi ve Birgün gazetesinde sürdürmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.