‘ 90’lardaki köy yakmalarda olduğu kadar kolay susulamaz artık.’

 

“Gelin Başı, Hanımların Dikkatine, Antabus gibi ilgiyle okunan kitapların yazarı Seray Şahiner, bir süreden beri BirGün gazetesi, OT dergisi gibi süreli yayınlarda yazdığı yazılarla dikkati çekiyor. Şahiner’in yazılarında ülkenin politik gündemi yok yalnızca; İstanbul’un kimi kenar mahallelerinin günlük yaşamına ilişkin anekdotlar, muhalif kadın ve gençlerin yaşamlarından kesitler, dert paylaşmalar, artık yavaş yavaş “nostalji”ye dönüşen eski sinemamıza, müziğimize hatırlı bakışlar, portreler, güncel hırgürle ilgili muzip, ironik görüşler, değerlendirmeler… Kırıp dökmeden, hak yemeden, başkasını aşağılamaya kalkışmadan nasıl tavır alınacağını gösteren yazılar. Yaşadığımız hızlı sosyal ve politik gelişmelerin arasında, kelimenin tam anlamıyla “olaylara sokaktan bakan” bir aktivistin mizahi, muhalif yazılarını göreceksiniz bu kitapta. Koltuğa falan oturmayın, karton bardaklı çayınızı alın, bir duvara omzunuzu yaslayın, ayakta okuyun Reklamı Atla’yı.” Seray Şahiner ile Reklamı Atla’yı ve reklamı atladıktan sonraki meseleleri konuştuk.

Kitabın ismiyle başlamak istiyorum: Reklamı Atla. Bu isim Türkiye gerçeğini puslandırmak için gündeme getirilenleri mi ifade ediyor? Reklam atlandıktan sonra görünenin ardındaki sahici olan ve fakat görünmeyene(gösterilmeyen?) mi ulaşılacak?
Akışın içinde çıkan ‘reklamı atla’ butonunun altında beliren o ‘5 saniye sonra reklamı geçebilirsiniz’ cümlesiyle de bir derdimiz olmalı. Her manada, şartlı refleks gibi şartlı sabır geliştirilmek isteniyor bizde. Başta ‘ya sabır’ diye sinirlendiğimiz şeyi bir süre sonra ‘geçer geçer’ diye kanıksama riski var. Biz ne olduğunu görmek istiyoruz ama başkaları tarafından planlanmış molalarla durduruluyoruz ve görüntü flulaşıyor. Bu zorunlu molalardan bir tuşa basmakla da kurtulamayacağımızı öğrendik. Sanal reklam gibi, sistem hayatımızın her noktasına nüfuz etti. Bunu da ancak seyirci kalmaktan kurtularak bertaraf edebiliriz. Reklamı atla, ekranı atlat, sokağa çık olmalı belki de diyeceğimiz…

image

Kitaptaki yazılarla birlikte değişen gündelik gerçeklere de mercek tutuluyor. Pazar yerleri, pazarlama stratejileri, reklamlar, siyaset, gündelik alışkanlıklar… Ve sanki bu değişim insanı daha da kıskaca almaya yönelik negatif bir yapıya sahip, yanılıyor muyum? Zaman ilerledikçe insan daha da mı köşeye sıkışıyor?
Gelecek zaman, geçmiş zaman, rivayet zaman gibi bir… “benim zamanımda” zamanı çöreklendi artık hayatımıza. Mekânla, hafızayla bağımızı koparmaya çalışıyorlar. Bunu da genelde güvenliği bahane ederek yapıyorlar. Pazar yerlerinin gaspı için çevre kirliliği ve ambulans yolları, evlerimizden olmamıza karşılık afet yasası, reklamı yapılan ürünler için ‘sıcak yuvanızda ferah anlar’ öne sürülüyor. Bunlar, ambulans gelmesi için AİHM kararı gereken, onun da uygulanmadığı için Cizre’de Cihan Karaman’ın öldüğü memlekette oluyor. Bunlar, ‘deprem riski var, can güvenliğiniz için’ diye insanların evlerinden çıkarıldığı ama merkezi yerlerdeki hastanelerin rant için fersah fersah öteye taşındığı memlekette oluyor. Sonra da ekranlarda şehir merkezinde sıcak yuvalar reklamları izliyoruz. O evlerde de asıl sahipleri değil zenginler oturuyor.

Saçımıza ak düşmeden ‘benim zamanımda’ demeye başlıyoruz. Sonra bir bakıyorsunuz, 70 yaşında bir teyze çantası kolunda bir iş makinasının önünde oturuyor. Bizi kenara sıkıştırmaya çalışıyorlar doğru, ama biz üç kuşak direniyoruz.

Kentsel dönüşüm de bu kitaptaki yazılarda epey yer bulan bir mesele. Tarlabaşı’nda çalışma ofisiniz olduğu gerçeğinden hareketle sormak isterim: İçeriden nasıl görünüyor kentsel dönüşüm? Tarlabaşı özelinde tarihi korumak, mimariye sahip çıkmak yalanıyla talan nasıl gerçekleştiriliyor?
Piano Piano Bacaksız filminde, hane halkından biri, eskittikleri paraları antika altın para gibi gösterip satmak için, altın dişini söküp paralardan birinin üstüne çakıyordu. Tarlabaşı’nda yapılan da bu. Altın diş çakarak tarihî doku görünümü vermek. Üstelik boğazından lokma geçsin diye ağzındaki dişi feda edenler de yapmıyor bunu. Tokların açgözünü doyurmak mümkün değil.

Tarlabaşı’nda cadde boyunca uzanan kentsel dönüşüm reklamı panolarının örttüğü ara sokaklarda, duvarı yıkılmış iskeletten ibaret binalar görüyoruz. Kiminin sadece tarihî oymalı ön cephesi muhafaza edilerek devamına yeni bina yapıyorlar. Zenginlere tarihi ve merkezi yuvalar sunulacak! Binaları yıktıkça kendi utanmazlıklarını ortaya çıkarıyorlar.

image

Sadece evler değil, kültürel mekânlar da gasp ediliyor. Emek Sineması çivi çakmak dahi yasakken yıkıldı. Hani Yusuf Atılgan Aylak Adam’da diyor ya, “çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil, insanlarla barışık… Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu… Onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.” Kültürel mekânları elimizden almaları, sırf o binalarda alışveriş merkezi açmak için değil, sokakları sinemadan çıkmamış insanlarla doldurmaya çalışıyorlar.

“…kadınlara nasıl davranılması gerektiği politikacılar tarafından da öğretiliyor: Kadın erkek eşit değildir, kadın kadına, erkek erkeğe eşit olabilir.” Burada cinsiyetten bahsediliyor; olaya cinsel yönelim dâhil olduğunda bu denklemin her noktası yerinden oynamıyor mu? Sonuçta eşitlik her keresinden bozulmuyor mu?
Ağaç katliamı yapan zihniyet, ‘kadınlar çiçektir’ diyor. Çok tehditkâr. Ortada çok bilinmeyenli değil, çok görmezden gelinenli bir denklem var. Kadın hareketi de, LGBTİ hareket de, iktidarın görmezden gelme şiarı üzerine kurduğu yapıyı çok güzel alt üst ediyor. Hep onların çalışmadığı yerden geliyoruz. Afallıyorlar. 8 Mart yürüyüşlerini, Cumartesi Anneleri 500. Hafta eyleminin tüm İstiklal Caddesi’nde olmasını engelleyemediler. Onur Yürüyüşü’nü engelleyemediler. Bu sene gökkuşağına gaz sıkan bir devletle karşı karşıyaydık. Tüm saldırılara rağmen yüründü. Ve konuyu o kadar anlamamışlar ki… Başlığı ‘normal ne ayol?’ olan bir eylemde, polis yürüyen grubun ardından “normal şekilde yürüyün” diye anons yapıyordu.

“Örgütlü mizahı hiçbir kuvvet yenemez!” Sizin yazılarınıza nüfuz eden mizahı da böylesi bir kalkan, bir direniş ifadesi olarak okumak mümkün mü? İktidara karşı girişilen bir direnişin sembolü olabilir mi mizah?
Kötülük de bir zeka türü ve iktidarın bünyesinde barındırdığı zeka bununla sınırlı…  “Bana sapladığın bıçağı kahkahaya çevireceğim,” diyor bir rebetiko… Bizim mizahı mücadele aracı olarak kullanırken yaptığımız da bu aslında. Baş edemedikleri yegâne şeylerden biri mizah. Gezi’de onca tankın, TOMA’nın önünde duranlar, “Ooo, biber gazıı oleey!” diye bağırırken, Haziran ortasına doğru gaz sıkan polisler karşılarında 2 saniye kendileriyle dalga geçmeden duran herkese “Kaç gündür izin yapmadık biliyor musun?” diye ağlanıyordu. 

image

Peki, bu yazıların izleğinde o klasik soruyu sormak isterim: Geziden bu yana ne değişti? Gezi o günden bugüne neyi gösterdi ve bundan sonrası için neyi ifade ediyor en yalın haliyle?
Henüz üzerinden kapsamlı bir analiz yapılabilecek kadar zaman geçmedi. Gezi’nin etkisini, şimdiyle, Gezi’ye katılanların bugün Sur’da, Cizre’de, Silopi’de olanlara verdikleri sese de bakarak göreceğiz.

Gezi’nin birbirimizi anlamamıza büyük katkısı oldu. O dönemden aklımızda bir duvar yazısı var misal; “Şimdi anladınız mı her Kürdün evinde neden 2 anten olduğunu?” 90’lardaki köy yakmalarda olduğu kadar kolay susulamaz artık. Görmezden gelmeye çalışanlarımız bile biliyor, Gezi’de bize saldıran ve bugün Cizre’ye saldıran aynı mantık. İstanbul’da kullanılanlar, Diyarbakır’dan gelmiş emektar TOMA’lardı.  Şimdi, ‘tamam ama’lı cümleler kuranlara da en iyi cevabı yine hafıza veriyor. Kahrolsun bağzı amalar! 

Kitapta birçok kitap ve filmin ismi geçiyor fakat özellikle yazılarda tekrar eden, kendinin farkına vardıran bir kitap ve ondan uyarlanan film var. Hem kitabıyla, hem filmiyle sizi derinden kavrayan bir hikâye yanılmıyorsam Ağır Roman’daki. Ağır Roman’la ilişkinizden, bu hikâyenin sizin –belli ki- vazgeçilmezlerinden oluşundan bahseder misiniz?
Gittiğim ilk büyük filmiydi. Çorabına çamur sıçramasından korkan çocuklar olarak, boğazımıza kadar boka batabileceğimizi biz Ağır Roman’la anladık. Bir önceki kuşakla da bağ kurmamızı sağladı. Cem Karaca’yı, şair Adam Mickievicz’i tanımamıza vesile oldu. Filmin de kitabın da ana karakterleri, Tina ve Salih’ten ziyade, şimdi savunduğumuz Tarlabaşı sokaklarıydı. O filmde de kötü karakter, insanların evini iş yerini elinden almaya çalışan Reis ve akrepleriydi. Hala o filmdeki gibi sesleniyoruz; “iş olma reis!”

image

Yazar Fotoğrafları: Timurtaş Onan

Reklamı Atla / Yazar: Seray Şahiner / Can Yayınları / Deneme / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / Düzelti: Ebru Aydın, Mert Tokur / Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım: Ocak 2015 / 215 Sayfa

Seray Şahiner, 1984’te Bursa’da doğdu, İstanbul’da büyüdü. İlk­öğrenimini Oruç Gazi İlköğretim Okulu’nda, ortaöğrenimini Pertevniyal Anadolu Lisesi’nde tamamladı. 2007’de İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 2011’de Marmara Üniversitesi, Sinema Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını tamamladı. Hayvan dergisi ve BirGün gazetesinde çalıştı. Dönemsel olarak garsonluk, konfeksiyonda el işçiliği ve makinecilik yaptı. 2006’da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde, “Gelin Başı” adlı öykü dosyası “dikkate değer” bulundu. 2007’de Gelin Başı, 2011’de Hanımların Dikkatine adlı öykü kitapları 2014’te Antabus romanı Can Yayın­ları’nca yayımlandı. Hanımların Dikkatine kitabıyla 2012Yunus Nadi Öykü Ödü­lü’nü aldı. Gelin Başı kitabında yer alan öyküler İstanbul Şehir Tiyatroları ve Tiyatro Boyalı Kuş tarafından sahnelendi. Antabus, aynı adla Tatbikat Sahnesi’nde gösterilmektedir. OT dergisi ve BirGün gazetesinde yazmaya devam ediyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.