“Yürekten gelen ses, gün olur kendini duyurur”

 

Everest Yayınları’nın gizli romancılara şans tanımak ve Türk edebiyatına yeni isimler kazandırmak amacıyla dördüncüsünü düzenlediği “Everest Yayınları İlk Roman Yarışması” ödülünü alarak dikkatleri üzerine çeken Serhan Ergin, ilk romanı “Yürek Tutsağı” ile edebiyat dünyasına umut ışığı saçan bir isim oldu. Serhan Ergin’le “kayıp kuşak” olarak tanımlanan 80 sonrası kendi kuşağı ile 80 öncesi kuşağa dair gözlemlerini ve ilk roman ödülünü aldığı kitabı “Yürek Tutsağı”ndan yansıyanları konuştuk…

Edebiyata ilginiz nasıl başladı ?
Edebiyata olan ilgim ilk gençlik yıllarında, orta okul zamanlarında başladı. Beni yazmaya iten ilk etken Sait Faik öyküleri idi. Fakat yazmaya devam etmedim o yıllarda. Okumayı ise olabildiğince artırdım. Daha sonraları, üniversite yıllarında, nasıl olduğunu bilmiyorum, kendimi bir roman yazarken, daha doğrusu yazmaya çalışırken buldum. Nasıl karar verdim, nasıl yola çıktım, gerçekten hatırlamıyorum. Yedi-sekiz sene kadar olmuş, o gün bu gündür yazıyorum. O kitabı tamamladım ve rafa kaldırdım, odamda durur. Daha sonra kısa bir dönem öyküler yazdım ve ardından “Yürek Tutsağı”nı. Bir heves olarak başladığım bu macera zamanla güçlü bir tutku halini aldı.  Şimdi yeni bir roman yazıyorum ve ara verdiğim öykü çalışmalarıma yeniden eğilmek istiyorum.

Serhan Ergin neler okuyor ?
Trajik insanlık durumlarını ele alan romanlardır benim bağlı olduklarım.  Romain Gary, Andre Malraux, Remarque, Conrad. Türk edebiyatından Mehmet Eroğlu, Oktay Akbal, Sait Faik ve Sabahattin Ali ilk aklıma gelen isimler. Fakat bir kişinin bende ayrı yeri vardır: Attilâ İlhan.

Bu kadar genç bir yaşta ilk roman ödülü almak nasıl bir duygu yarattı, bekliyor muydunuz  bu sonucu ?
Ödül, tabi ki beni çok mutlu etti. Hayatta en çok istediğim şeylerden biriydi edebiyat dünyasına adım atmak ve bu ödül de bana bu kapıyı araladı. Jürinin birbirinden önemli isimlerden oluşması ve onların beni bu ödüle layık görmesi büyük gurur kaynağı oldu şüphesiz. Aynı zamanda sorumluluk hissi getirdi bana bu ödül ve bundan sonrası için ciddi bir sorumluluk yükledi.

IMG_0751 IMG_0749

Bu sonucu bekliyor muydunuz ? 
Bekliyordum diyemem ama güveniyordum romanıma, iddialıydım yani.

Kendi kuşağınızdan eski bir kuşağı, devrimci ağabeylerinizin öyküsünü yazmak  risk değil miydi sizin için ?
Riskti, doğru. Şimdi düşününce, yazma süreci boyunca bunu göz önünde tuttuğumu fark ediyorum. Yani karakterleri çizmede dikkatli ve sorumlulukla davranmaya çalıştım. Fakat şu da var ki, bütün bir kuşağı anlatmak, o dönemin panoramasını çizmek gibi bir gayeyle yazmadım. Zaten romanın konusu da o değildi. Bu sebeple, o kuşak içinde benim anlattığım kişilere benzer kişiler olduğu gibi, şüphesiz ki bambaşka karakterler de vardı.

Sizin kuşağınız için “kayıp kuşak” tanımı yapılır genelde. 80 sonrası kuşaktan biri olarak, 80 öncesi dönemi yaşamış insanların ruh hallerini bu kadar derinlemesine nasıl çözümlediniz? Destek aldınız mı?
Benim kuşağım gerçekten apolitik bir kuşak ve ben bu durumu hiçbir zaman anlayamadım. Çünkü, siyaset hayattan bağımsız bir olgu değildir, tersine aslında hayatlarımıza doğrudan etki eden bir şeydir ve siyasetten kaçarcasına, böylesine uzak durmak normal bir durum olamaz. Burada siyaseti yalnızca güncel politika ve uygulamalar anlamında değil, tüm ideolojileri, düşünce biçimleri, vs. hepsini içine dahil ederek söylüyorum. Son tahlilde siyaset dediğimiz şey de insanın varoluşsal sorunlarından doğan; hayata bir yön verme, anlam katma kaygılarıyla gelişen bir olgudur ve temeli felsefeye dayanır. Dolayısıyla tüm bunlara uzak duran anlayışları ben anlayamıyorum.

Siz kendinizi nasıl korudunuz  bu duyarsızlıktan?
Açıkçası buna net bir cevap vermem zor ama bir iki işaretini gösterebilirim belki. On iki yaşımdan bu yana her gün gazete alıp okurum mesela. Güncel konuları takip ederim. Bunun yanında siyasi ve düşünsel kitaplar okuduğum da çoktur. Buradan şu sonuca varıyorum: Okumak çok ciddi bir uğraştır ve insanın kendini şekillendirmesinde en etkili yollardan biridir bana göre. Politik bir çevrede yetişmedim, bu konuda çevremden pek fazla katkı aldığımı söyleyemem. Fakat  o döneme dair, o dönem insanlarına dair ailemden, büyüklerimden dinlediğim hikâyeler oldu. Ayrıca o dönemlerle ilgili kitaplar okudum, filmler, oyunlar izledim. Yine de her şeye rağmen, o dönem insanlarının ruh hallerini çözümlemede bunlar yeterli değildir bana göre. İster dinlemiş olayım, ister okumuş veya izlemiş, kendimi hep o insanların yerlerine koymaya, onlar gibi düşünmeye çalışırım. “Ben olsam ne yapardım?” sorusunu sorarım sık sık kendime. Eğer romandaki kişileri  iyi anlatabilmişsem, inandırıcı olmuşlarsa sebebinin bu olduğunu düşünüyorum.

IMG_0711

Bu kitapta çizdiğiniz tablo dışında, 80 öncesi kuşağı ve 80 sonrası kendi kuşağınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce nerede hata yapıldı? Ve sizin kuşağınızın bu kadar apolitik ve duyarsız olmasının nedenleri ne  ?
80 öncesi ile sonrası arasında çok büyük fark var toplumda, bilhassa duyarlılık ve tepkisellik bağlamında. Bu kesinlikle normal bir durum değil, yani insan, bırakın başkalarını, kendisini ilgilendiren konulara, olaylara nasıl bu denli tepkisiz kalabilir? Haydi tepkisiz de demeyeyim, nasıl olur da bunları düşünmez, fikir üretmez? Gerçekten şaşılacak bir durum fakat bireysel olarak insanları suçlamak da doğru değil şüphesiz. 80 darbesi, o çok alışıldık tabirle söyleyecek olursam, bir buldozer gibi geçmiş bu ülkenin üzerinden, ayakta hiçbir şey bırakmamış ve büyük, karanlık bir korku bulutu yaratmış. Bu da tabi emperyalist planların bir parçası bana göre.

Şimdi kalkıp da şurada hata yapıldı, şöyle yapılmalıydı gibi şeyler söylemek istemem. Hem o dönemin analizini yapacak yetkinlikte de görmüyorum kendimi. Şu kadarını söyleyeyim; büyük planların, büyük güçlerin kurbanı oldu ne yazık ki ülkemiz, olmaya da devam ediyor. Hata varsa, bana göre, bu büyük çerçeveyi, emperyalist tuzakları göremeyişimizdedir.

Romandaki kahramanların Mahmut dışında hepsi “mücadeleyi bir noktada bıraktıktan sonra, karşı durdukları sisteme çok kolay entegre olmuşlar.  Ancak siz onlara Mahmut aracılığıyla hayatı ve kendilerini sorgulatıyorsunuz. Sizce romanda anlattığınız kahramanlar gibiler bir gün iç huzurlarını bulabilecekler mi?
Aslına bakarsanız o insanlara veya onlar gibilere acımasızlık etmek  istemem. Her ne kadar karşı oldukları bir sistemde yaşıyorlarsa da nihayetinde bir uğraş vermiş, bir takım bedeller ödemiş insanlar. “Ne yapsalardı yani?” diyorum bazen, “Hırsızın hiç mi suçu yok?” Öyle durumlar oluyor ki, insanın bazen seçeneği kalmıyor. Zaten romanda da Mahmut onları asla yargılamıyor, dahası her ne kadar onlar gibi olmamışsa da bir yanıyla hâlâ seviyor onları.

Evet, doğru, Mahmut vasıtasıyla onlara kendilerini sorgulatmak istedim. Eleştirilecek şeyler var elbet. Zaten hepsi de Mahmut karşısında o eksikliği duyuyorlar. Bu eksiklik duygusuyla birlikte, iç huzurlarını bulabilecekler mi? Sanırım bulamayacaklar, ben romana bakınca öyle anlıyorum.

Kitapta “Hayaller gerçekleşmek için mi vardır sence, yoksa uğrunda savaşmak için mi..?” diye soruyorsunuz… Sizce hangisi?
Bence uğrunda savaşmak, mücadele vermek için. Geniş anlamıyla bakarsak, hayallerin gerçekleşmesi insanlığı hayalsiz bırakır. “Ee? Şimdi ne olacak?” sorusu baş gösterir hemen ardından. Bu açıdan bakınca insanın yaşamasını, bir hayat kurmasını ve o hayata anlam yüklemesini sağlayacak şey ulaşılacak bir hayalin var olmasıdır. Ulaşılmış bir hayal ise, evet, belki mutluluk getirir ama motivasyonu bitirir öte yandan.

Roman kahramanlarından Lev soruyor “Peki şimdi hayallerimiz ne olacak?” İnsan hayallerinden ne zaman vazgeçer?  Hayaller olmayınca umut da olmaz. Devrim hayali dışında da insanın yaşama dair hayalleri olmalı oysa. Bu anlamda bu soruyla aslında okuru ne ile yüzleştirmek istiyorsunuz?
Bu soruyu sormakta iki amacım vardı aslında. Bunlardan ilki, bir hayale gönül vermiş ve gerçekleştiğini göremeyecek olsa dahi hayatını o hayale adamış insanların temel bir sorusunu dillendirmekti. Söz gelimi, bir devrimci kendi ölümünden belki onlarca yıl sonra gerçekleşecek bir devrim için ömrünü adayabiliyor… Göremeyeceği bir şey için bu yola girmek nasıl bir düşünce biçimi, nasıl bir duygu durumudur?  İkinci amacım ise insanlığın büyük çaresizliğine dikkat çekmekti. İnsanoğlu, yaradılışı gereği büyük bir çaresizliğe hapsolmuş bir varlıktır. “İmkansız diye bir şey yoktur,” gibi klişe bir söz vardır ama bence doğru değil bu, imkansız şeyler var, hem de çok. Bunların en önemlisi, varoluşumuzun temelini oluşturan şey, ölümdür. İnsan, nasıl ve ne zaman geleceğini bilmediği bir ölüme adanmış olarak yaşar. Bundan büyük çaresizlik, imkânsızlık olur mu? Başka örnekler de verilebilir buna, söz gelimi hiç hak etmemişken haksızlığa uğramak, adaletsizliğe uğramak… Ya da mesela ortada hiçbir şey yokken birinin sakat kalması, felç olması, vs. İnsanlık bunların üstesinden gelmeye uğraştı, uğraşıyor da ama o büyük çaresizliği yok ettiğimizi söylememiz mümkün değil. Bu çerçeveden bakınca, insan bazen büyük hayallerinin gerçekleşmeyeceğini, onları gerçekleştiremeyeceğini sezer ve çoğu zaman da yapabileceği bir şey kalmamıştır. Bu tabi çok hazin bir durum ama bizim de gerçeğimiz.  Yüz yıllar boyu insanlık, sözünü ettiğim bu çaresizliğini kırmaya uğraştı, uğraşıyor. Bir yere kadar yapabiliyor, bazen başarısız oluyor. Ama her ne olursa olsun, sözünü ettiğim bu durum, bana göre, insan hayatının en temel noktasını teşkil ediyor.

Tabi bu söylediklerimden insanlığın çaresiz olduğu ve mücadelenin anlamı olmadığı gibi bir anlam çıkmasını istemem. Söylemeye çalıştığım şey, umudun var olduğu kadar umutsuzluğun da canlı olduğu ve insanın iç dünyasında bu ikisinin savaş verdiğidir. Romanda da Orhan ya da Lev bu umutsuzluğu duyumsarken, öte yanda Mahmut inancından hiç kopmaz… Bu iki yönlü, kişiden kişiye değişen ve üzerine kesin yargılar koyulamayan bir durum.

Kitaptaki kahramanların hepsi bir araya geldiklerinde sadece geçmişlerini konuşuyorlar. Geleceğe dair ortak bir hayalleri yok.  Bugün hâlâ inançları uğruna mücadele eden insanları düşündüğümüzde bu  biraz haksızlık değil mi sizce o kuşak insanlarına? Ve hatta bugüne…
Konuyu bir genelleme içinde ele alırsanız, doğru, bu haksızlık olur. Ama ben romanlarda, her durumun ya da her kişiliğin genellenmemesi taraftarıyım. Demek istediğim o ki, aslında orada, o insanların gelecekten konuşmamaları, “o insanları” anlatmak içindir. Yoksa bugün hayalleri uğruna uğraş veren, bedel ödeyen insanlar için değil kesinlikle. Orada anlatılan, bir araya gelen o dört-beş arkadaşın içinde bulundukları ruh hallerini, o anın atmosferini çizmek içindir. Söylediğiniz gibi ortak bir hayalleri yok. Çünkü o karanlık dönem her birini başka tarafa savurmuş.

Konu gelmişken şunu da belirteyim, 80’den artakalan o korku bulutları hâlâ dağılmış değil ülkemizde ve hâlâ iyi şeyler uğruna, güzel bir gelecek uğruna acı çeken, bedel ödeyen insanlar var bu ülkede ve o insanlar çok önemli insanlar.

Hayatlarının bir bölümünde devrimcilik yapan insanlar, mücadeleyi bıraktıktan sonra ya çok ciddi bir çürüme, ya da hayatla kan uyuşmazlığı yaşıyorlar… Bunun sebebi ne sizce? Eksik olan ne?
Yaşamadığım, tecrübe etmediğim bir durum için kesin yargılar koyamam fakat şahsi kanaatim o insanların yön değiştirmelerinin veya uyuşmazlık çekmelerinin temelinde bir tür küskünlüğün yattığıdır. Siz başkaları uğruna, insanlar uğruna kendinizi tehlikeye atarak bir takım değişimler gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz ve bu süreçte acılar yaşıyor, haksızlık görüyor, bedel ödüyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, uğrunda mücadele ettiğiniz o kitleler sizi pek de umursamıyor ya da umursuyor belki ama hiçbir şey yapmıyor. Bu büyük bir trajedidir bana göre. Yaptığınız şeylerin, ödediğiniz bedellerin kutsallığını sorgulamaya başlarsınız bu kez. Dolayısıyla, buradan hareketle eksik olan nedir diye sorduğumda, toplumsal duyarlılık cevabını vereceğim yine.  Bunları söylerken aklıma Morel geldi. Romain Gary’nin Cennetin Kökleri adlı romanının kahramanı Morel.  Morel, örneğin, Afrika’da fillerin öldürülmesine karşı bir hareket başlatır ve savanlarda fil avcılığına karşı mücadeleye girişir. Orada yalnızdır Morel ancak hikâyesi tüm dünyaya yayılmıştır ve birçok farklı ülkede insanlar her gün onu merak ederler, ondan gelen haberleri dinlerler ve yakalanmadığı her gün mutluluk duyarlar. İşte Morel’de savanda yalnız da olsa, insanların bu birlikteliğinin bilinciyle mücadelesine devam eder.

Sözün özü; mücadelenin değerini oluşturan öğeler ortadan yok olursa, işte bahsettiğiniz küskünlükler, uyuşmazlıklar, çürümeler geliyor sonunda.

Mahmut, sisteme entegre olmuyor, devrimci tavrını koruyor yaşam içinde ancak yaşamla da bir bağ kurmuyor aslında… Yaşamla kurduğu bağın tek nedeni Bergüzar ve onu bulma amacı. Âşık olduğu kadın olmasa sizce Mahmut örgütlü mücadelesini sürdürür müydü?
Sürdürmezdi. Daha doğrusu Bergüzar’la direk bir bağı yok o konunun. Fakat ben de şunu sormak isterim: Yaşamla bağ kurmuyor mu Mahmut? Evet, belki asosyal özellikler gösteriyor, yalnız yaşıyor, pek konuşmuyor, vs. Fakat, hayatı izliyor, okuyor, ışık gördüğü bir gençle ilgileniyor, etrafına dikkatle ve zevkle bakıyor. Bağ kurmadığı şey daha ziyade sistem, yeni dünya düzeni, kâr odaklı piyasa, çıkarların öne çıktığı bir toplum düzeni vs. Yine de son tahlilde hayalleri elinden alınmış bir adam Mahmut ve hayata dair geriye kalan tek tutkusu Bergüzar, onu gerçekten yaşatan tek şey. 

Lillia, Mahmut’un vicdanıydı, onunla hayata tutunabilirdi. Sizce Mahmut Lillia ile birlikte olmayı seçseydi kendini onarıp hayata daha farklı bakabilir miydi? Neden Lillia’nın gitmesine izin verdi… Korkuları mı ağır bastı?
Bu sorular tartışılmasını istediğim sorular. O nedenle hangi niyetle, neyi kastederek yazdığımı söylemeyeceğim. Ancak bir okur gibi yorumumu yapayım: Benim Mahmut’ta gördüğüm şey; geçmişte yapmış olduğu bir hataya, bir pişmanlığa sıkı sıkıya bağlı kalmış olması ve o yarasını hakkını vererek, acısını çekerek, bedelini ödeyerek yaşamayı seçtiği. Dolayısıyla, kendini kurtarmak, mutlu olmak, rahat etmek ya da unutmak türünden kaygıları yok Mahmut’un bana kalırsa. O yüzden Lilia’yla birlikte olmayı seçseydi ne olurdu, sorusuna, Mahmut bu seçimi yapmazdı zaten derim.

Aşk insanı hayata bağlayan en güzel duygu ancak aşkların tüketim çağına uygun şekilde kolay tüketildiği süreçte Mahmut’un Bergüzar’a olan aşkı sizce gerçek mi ? Böyle bir aşk var mı, mümkün mü?
Böyle bir aşk var, böyle bir aşk mümkün. Neden mümkün? Biraz önce sorduğunuz soruya paralel olarak, Mahmut, bu tüketim çağını kabul etmediği için mümkün, bu çağ ile bağ kurmadığı için.  Öte yandan her ne kadar toplumlar değişse de, insanlık değişse de aşk gibi güçlü duygular kolay kolay değişmiyorlar. Aşk,  insana pek çok beklenmedik şeyi yaptırabilecek yegane duygulardan bir tanesi. Söylediğiniz gibi, değişen dünya ile bu gücünü kaybettiği söylenebilir ama henüz aşk kaybedilmiş bir mevzi değil bence.

İnsanı hayata ya ölümsüz bir aşk ya da devrim hayali bağlar mı diyorsunuz bu kitapla?
Hayır, böyle büyük bir iddianın peşinde değilim. Ama şunu söylüyorum belki: Ölümsüz bir aşk ya da bir devrim hayali veya bunlara benzer güçlü tutkular insanı hayata bağlamaya yetecek kuvvetli itkilerdir.

Mahmut’un sevgilisine karşı yaşadığı iç çelişkiler suçluluk duygusu ve onunla yüzleşme onu bulma savaşına dönüşürken; Mahmut’u o kadar değer verdiği yoldaşlarına sırtını dönüp mücadeleyi bırakmış olmasıyla neden yüzleştirmediniz  kitabınızda..? Yani sonuçta evet kendini bozmadan ilkeli olsa bile dava arkadaşlarını, örgütünü mücadeleyi bırakıyor…  Bu konuya özellikle mi girmediniz  kitapta ?
Mahmut davasına, arkadaşlarına sırtını dönmüş biri değil. Tam tersine son ana kadar duruşunu korumuş biri. Sürgün yaşamış, sonra hapis yatmış biri. Bana göre Mahmut’u arkadaşlarına sırtını dönmüş olarak nitelemek doğru olmaz. Dahası bazı arkadaşları ona sırtını dönüp sistemin çarklarına girmişler. Ki onlar da zaten iç muhasebelerini yapmaktan kaçamıyorlar. Şayet bugün hâlâ neden devam etmiyor mücadeleye Mahmut diye soracak olursanız, onu da ben okurun vicdanına bırakmak isterim.

Romanın politik boyutlarından konuştuk hep. Oysa romanın kalbinde büyük bir aşk ve pişmanlık yatıyor. Mahmut’un uzun yıllar peşini bırakmayan pişmanlığı, Bergüzar’ı ardında bırakıp gitmesi… Pişmanlık bu denli güçlü bir etki yaratır mı insanda? Üstesinden gelmenin yolu yok mudur?
Bence bu  insanın tercihleriyle ilgili bir şey.  İnsan hayatının belli anlarında hatalar yapar, arkasından pişmanlık duyar. Bu pişmanlık bazen sarsıcı boyutlara varabilir.  Tercih dememin nedeni, kimi insan bu pişmanlıktan köşe bucak kaçarak, onu unutmaya çalışarak, kendini aklayacak nedenler üreterek devam eder hayatına. Kimisi de işte Mahmut gibi kendine yönelir ve bir öz-sorgulamaya girişir. Üstesinden gelip gelmemek değildir burada önemli olan; başarıyı, mutluluğu hissede hissede, çoğalta çoğalta yaşadığı gibi bir insanın kendine dair başarısızlıklarını, üzüntülerini, acılarını da hakkını vererek yaşamayı seçebilmesidir.

Hatalar ve pişmanlıklar deyince, Conrad’ın Lord Jim’i gelir akla hemen mesela. Orada da, Jim, kısacık bir süre zarfında vermiş olduğu bir kararın, o kararın yarattığı utancın bedelini öder ömrü boyunca. Oradan oraya savrulup durur. Şuraya geleceğim: Kararlar bazen geri dönülmesi imkansız sonuçlar doğuruyorlar hayatımızda ve neticeleri bazen trajik olabiliyor. Bu tür durumlar beni çok etkilemiştir, biraz da bu sebeple dikkat çekmek istedim bu meseleye.

Peki, Mahmut’u bu serüvene sürükleyen şey pişmanlığı mı yoksa aşkı mı?
Zor bir soru bu. Birbirinden net bir çizgiyle ayırmamız mümkün değil Mahmut’un aşkı ile pişmanlığını… Ama sanırım pişmanlığı ağır basıyor. 

Kitabının ismi “Yürek tutsağı”… İnsan yüreğinden gelen sese kulak vermeli mi sizce, yoksa mantığıyla mı davranmalı? Kitabınıza bu ismi seçmenizin nedeni nedir?
Yürekten gelen ses, insan istediği kadar kaçsın, duymazdan gelsin, saklamaya çalışsın; gün olur kendini duyurur, kulakları çınlatır. Ve bu olduğunda iş işten geçmişse şayet, durum kötüdür bence, çünkü arkasından karanlık bir pişmanlık gelecektir. Bu yüzden ben yürekten gelen sesleri dinlemek taraftarıyım ve bu şekilde de yaşamaya çalışıyorum. Öte yandan mantığı toptan yok sayan anlayışlara da karşı olduğumu belirtmem gerek. Mantıksızlık da çoğu kez olmadık sonuçlara yol açabilir.  Belki şöyle söylemek daha açıklayıcı: Mantıkla çıkılan yolculuklar belki mutluluğa varır ama duyguların peşinden gidilen yollar sonunda huzura çıkacaktır.

Yürek Tutsağı… Bu ismi, Mahmut’u çok iyi niteleyebildiğini düşündüğüm için seçtim. Yüreğinde tutsak kalmış biri çünkü Mahmut, başka yollara gidemiyor, hayata karışamıyor… Varsa yoksa Bergüzar arayışı. Bence bu da bir  tür tutsaklık.

Son olarak, “Yürek Tutsağı”ndan çıkıp, genele, edebiyata gelelim.  Size göre nedir edebiyat? Nasıl bir yeri vardır sizin için?
Edebiyat fevkalade değerli bir kavramdır. Yazan veya okuyan taraf olarak ayırmadan, edebiyatın kendi gerçekliğinden bahsediyorum. Edebiyat, tabi özellikle insana eğilen, insanın varoluşuna yönelik soruları kurcalayan, onlarla uğraşan edebiyattır burada ağırlıklı olarak bahsettiğim; insana insanlık duyarlılığını kazandırır. Şöyle ki, insanı temel almasıyla, yani diğer niteliklerinden bağımsız, sadece insanı; ırkından, dilinden, dininden, renginden vs. sıyırıp ortaya koymak suretiyle aslında bizlere insanlığın ortak kaderini ve de hepimizin şu doğa karşısında birlikte yaşamak üzere buraya gelmiş aynı türden canlılar olduğumuzu hatırlatır. Bir ortak insanlık ahlakı kurar edebiyat. Ben bunu şöyle söylüyorum: Edebiyat insanlığın ortak vicdanıdır. Böyle olmasıyla da insanlığın kaderi için çok etkin ve önemli bir işlevi vardır yazının.

Bakınız dünyamız her gün daha karanlık bir yer haline geliyor. Bu gidişi tersine çevirmede ben edebiyatın en etkin rollerden birini oynayabileceğine inanıyorum. Tabi bir şekilde edebiyatın alanını genişletebilirsek, onu hayatlarımızın her köşesine yayabilirsek…

Konuyla ilgili olarak bir başka nokta da şu: Romanlar, öyküler yoluyla bilmediğimiz, belki hiç bilemeyeceğimiz hayatlar görür, insanlar tanırız. Ben, hayatın edebiyatla da bir yönüyle öğrenilebileceğini düşünüyorum. Bunca yıllık birikim içinde, öyle insanların öyle hikayeleri yazıldı ki, pek çok insanlık durumunun karşılığı bulunuyor yazında. Ve de yazılmaya devam ediyor, zenginleşiyor. Dahası sadece bilmek değil burada söz konusu olan, onları hissedebiliyoruz da.  Bana göre edebiyat her yönüyle insanlık için büyük bir şanstır.

Serhat Ergin; 1984 Ankara doğumlu. ODTÜ İnşaat Mühendisliği’nden 2008 yılında mezun oldu. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın düzenlediği Yazma, Uygulamalı Öykü ve Roman İnceleme seminerlerine katılan genç yazarın, “Doğum Günü”  isimli öyküsü Varlık Dergisinde yayınlandı. 2011 yılında ilk romanı Yürek Tutsağı’yla, Everest Yayınları ‘İlk Roman’ ödülünü aldı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.