“Ölüm fikri, ortalığı aydınlatmak yerine karartan ters bir avize gibi tepemizde durur.”

 

Pencere, Serhat Çelikel’in ilk öykü kitabı ama bir olmuşluk ve ustalığın ürünü. Kitapta birbirinden farklı yerlere ve zamanlara yirmi dört pencere açılıyor. Gözlem, betimleme ve düş gücü, zamanın akışına yüklediği derin anlamlar, parlak buluşları, insanı ve hayatı kavrayıştaki özgünlüğü, yaşanmışlıklara bakış açısındaki dinginlik, benzetmelerindeki keder ve ironi, kişilerinin tuhaf özelliklerini sergileme yeteneği, duyguları dile getirişindeki şiirsellik ve elbette söz dağarının genişliği… Kısacası, klasik öykücülüğümüze yeni tatlar getiren has bir yazarla karşı karşıyayız.

Pencere’ye yansıyan öyküler, ne zaman kaleminizden dökülmeye başladı?
Aslında dört sene öncesine kadar taslak olarak ya da konu olarak kafamda öykülerin bir kısmı vardı. Ancak yazma süreci, 2009 başlarına denk geliyor diyebiliriz. Bu kitap benim yazma disiplininin ne olduğunu anlama yolunda attığım ilk adım da sayılabilir aslında. Günlük olarak, az ya da çok fark etmeden, düzenli bir şekilde öyküler üzerine çalışmak, her gün bir şeyler ekleyip çıkarmak, bunun ilhamdan ziyade uğraş olması fikri hep bu süreçte şekillenmiştir, bu kitap bir sonuç olması kadar süreç olarak da benim için önemli oldu diyebilirim.

Öykülerinizde yaşama dair pek çok dipnot var, hepimizin hayatına bir şekilde değen. Kendi öykünüzü siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Benim yazıda yapmayı arzuladığım şey aslında daha mutlu olunabilecek bir mekân ya da zaman yaratma veya zaten bu mutluluğu verebilmiş zaman ve mekânları kelimelerle yeniden hatırlatma, bizi o ana, o mutluluğa götürebilecek bir kapı açabilme arzusu. Bunun bir de kayıptan, zamanın akışından korkma olarak tezahür eden bir boyutu var. Öyle ki, aslında keyifsiz, huzursuz bile tasvir edilmiş olsa, akılda bu şekliyle yer etmiş bir an, geçmişte olması ve böylece ulaşılmazlığıyla kendisine daha mutluymuş gibi bir süs verebiliyor ve sizi kendine tıpkı hakiki mutlu anlarda olduğu gibi çekebiliyor. Benim yazıda yapmaya çalıştığım, hatırlamak ya da hatırlamaya değer şeyler yaşadığın duygusunu hakikiliğinden şüphe ettirmeyecek şekilde ortaya çıkarmak.

Sizce başka insanların penceresinden de hayata bakmayı becerebilirsek, yaşam biraz daha kolaylaşır mı?
Bence okumanın ve özellikle yazmanın hizmet ettiği şeylerden birisi de bu diğer pencerelerden âlemi görebilmek. Ama ben her iki eylemde de bu pencerelerden bakıp farklarımızı bulmak, anlamak peşinde değilim, aksine hepimizin her yerde benzer şeyler yaşayıp hissettiğinin izini sürmek, buna kanıtlar bulmak istiyorum. Edebiyatın bence en etkileyici, vurucu yanı bu bütüncüllük, kapsayıcılık ve aynılığı vurgulaması, bunu çok önemli buluyorum. Bu benzerlikler elbette bizi daha güçlü kılıyor, yalnız olmadığımızı hissettiriyor ve tabii hayatı kolaylaştırıyor. Hani Amerikan filmlerinde alkolikler, uyuşturucu bağımlıları anonim gruplar halinde toplanıp dertleşir, bir nevi, yalnız olmadıklarını hissetme üzerine kurulu terapilerden faydalanırlar, edebiyatın da çok benzer bir işlevi var, çok muazzam, çok şefkatli, huzur verici, teselli verici bir yanı var, bu yönünü çok seviyorum.

SERHAT.ÇELİKEL1 SERHAT.ÇELİKEL2 ve anasayfa

Daha ilk kitapta bu başarıyı bekliyor muydunuz?
İnsan yazarken, bu sayfa, bu öykü, bu kitap yazılıp bittikten sonra ne olur, nereye gider diye çok da fazla düşünemiyor açıkçası. Yazma sonrasındaki keyif için, kendi edebi beğeninize uygun, kitapçıda bir sayfasını çevirdiğinizde sizde devam etme isteği uyandıracak şeyler yazmaya çalışıyorsunuz. Bu açıdan kendine karşı dürüst olabilmek bence belki yazıyı şekillendiren en önemli şey. Bundan sonrası sizden elbette bağımsız gelişiyor, kitap çıkıyor ve artık siz birdenbire yok olsanız da özerkliğini ilan ediyor, kendi kaderini çiziyor. Bu yüzden beni asıl ilgilendiren süreç dürüst olmak gerekirse, “başarı” diye adlandırılabilecek süreçten öncesi; sonrasıyla çok fazla ilgilenmenin olumlu bir tavır olduğunu düşünmüyorum, yazı yazan kişinin peşine düşmesi gereken şey başarıdan ziyade memnuniyet ve içe sinme olmalıdır bence.

Okurlarınızdan nasıl tepkiler aldınız?
Yakın çevremdekiler kitabı beğendiklerini söylediklerinde bunun geçerliliği elbette tartışılabiliyor ama özellikle okuduklarına dair, belli öykülerden örnekler verip bunun neden hoşlarına gittiğini de anlattıklarında bundan keyif alıyorum. Özellikle edebi zevklerine güvendiğim dostlarımın olumlu yorumları beni mutlu ediyor. Aslında esas mutluluk anlarım, öyküleri yazar yazmaz daha ne olacağı belli olmamışken gönderdiğim birkaç arkadaşımın verecekleri tepkileri beklemek oluyordu. Bunlar daha yerinde ve daha nokta atışı yorumlar oldukları için beni daha çok heyecanlandırmıştır.

“Avize” öyküsü kitapta öne çıkan öykülerden. Tüm naifliğiyle bize bir dostu yitirmenin ardından arkadaşlığın, dostluğun güzelliğini hatırlatıyor. Artık ölümlerden bile ders çıkarmazken insanlar, öylesine naif bir dostluk, arkadaşlık kaldı mı?
Sanırım ben bu konuda pek karamsar değilim. Bence dostluk her zaman, zayıf noktalarımızın en güzellerinden birisi. Ben bazı belli başlı insani şeylerin aslında değişmediğini, zamandan, mekândan münezzeh olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar bencilleşmiş, kendi içimize dönmüş, kendimizi haddinden fazla önemser hale gelmiş gibi görünsek de bir yerlerde dostluğa ve arkadaşlığa önem verdiğimizi, hatta bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Belki de böyle bir dünyaya inanmak daha rahatlatıcı geliyordur.

“Avize”de olduğu gibi, “Beklerken” ve “Yıldönümü” öykülerinde de ölümün izini sürüyorsunuz. Gidenler, kalanlar… Ölenler en çok neden üzer geride kalanı? Ölümün izini neden sürdünüz öykülerinizde?
Bence hatıralar dediğimiz şeyler haddinden fazla müşterek. Hal böyle olunca yaşandıkları andaki değerlerinde olabilmeleri için, bunu koruyabilmeleri için, o anı yaratan herkesin varlığı fazlaca önem kazanıyor. Bence birisini kaybetmek düşüncesinde, başka birinin ölümü düşüncesinde geride kalanları üzen, yıkan şeylerden birisi de hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağı hissi, yaşanan şeylerin kırık, eksilmiş, bir parçasını yitirmiş bir hal alması. Bunun daha küçük çaplısı artık görüşmediğimiz insanlara dair anılarda da oluyor ama en yıkıcısı, geri dönüşsüzlüğü en çok pekiştiren elbette ölüm oluyor. Ölümün izini sürme mevzuuna gelince, uzun süredir ölüm karşısında hemen her şeyin anlamsız, saçma gelmesi gibi, herkesin zaman zaman maruz kaldığı bir durumun üzerine gitmeye çalışıyorum. Kendiliğinden gelişen bir şey oldu bu, belki de insan otuzlarına doğru böyle bir düşüncenin bilincine, farkındalığına ulaşıp buna daha çok takılıyor. Kendimde bunun uzun süreceğe benzer bir yoğunlukta olduğunu hissediyorum ama bu korkutucu olduğu kadar üzerine gidildiğinde birçok cevaba gebe, verimli de bir durum. Bazen böyle bir şey karşısındaki zayıflığımızı düşünüp aslında hiçbir şeyin o kadar da önemli olamayacağı gibi rahatlatıcı bir noktaya varıyorum. Bazen de böyle yok edici bir durum karşısında bir şeyler yapmak gerektiğini, ben de varım deme ihtiyacını hissediyorum. Bence ölümsüz olsak kimse sanatla uğraşmazdı sanki, bu kadar sınırlı olan zamanımızı sanatın, edebiyatın kaygı ve buhranlarıyla geçirmek, bu işin en büyük paradoksu ve de dinamiği aslında.

SERHAT.ÇELİKEL4 SERHAT.ÇELİKEL3

“Tramvay”da yine naif bir duyguyla takibe aldığı kadının varlığıyla mutlu olan bir adamı anlatıyorsunuz. Sevmenin sevişmeden daha büyük bir haz olduğuna mı dikkat çekmek istediniz bu öyküyle?
Aslında aşk diye adlandırdığımız şeyin tek taraflı olanının öyküsü beni hep daha çekmiştir diyebilirim. “Tramvay”da olduğu gibi, belki varlığımızdan bile habersiz birisi için hissedilen sevgi benim için her ne kadar kırık olsa da daha vurucu, daha bahsedilesi gelmiştir. Cemal Süreya “Kim istemez mutlu olmayı ama / Mutsuzluğa da var mısın?” der. Hani karşılıklı aşkı kim istemez ama tek taraflı olanına var mısın, ondan haber ver demek isterim ben de. Yani beklenen keyfi, zaten verecek şeyin keyif vermesi öykü konusu değil benim için, çaresiz, kırık insanın heyecanı beni daha çeker, buradaki mağrurluğu, sitem etmeyen hali severim. Temmuzun güneşli sıcak geçmesi hikâye değildir, mayısın fedakârlığıyla bize güneşi sunması, bulutları kaçırması hikâyedir. Aşkın karşılık bulması ve sevişme gibi şeylerinse bence zaten kendine has mutlulukları olduğu kadar trajedileri de var.

Aşk masallardan da kayboldu nerdeyse, öyküler can çekişen aşkları kurtarabilecek mi?
İnanın bu konuda da arkadaşlık konusunda da olduğu gibi, karamsar değilim. Bunlar insan var oldukça olacak şeyler, şekil değiştirirler, fark edilmez, görülmez hale gelirler belki ama bunlar yine birer yanılsamadır, o en anlam veremediğimiz, yıkıcı olduğunca değerli gelen, o en tuhaf halimiz hep oldu, hep var, insanlık oldukça da olacak, bu konuda çok iyimserim.

“Merdiven”de hayatın kederinden ümitle sıyrılıyor kahramanınız. Ve öykünün en güzel yeri Haydarpaşa’ya dair anlatımlar. Hemen herkesin hayatında bir izi olan Haydarpaşa’yla ilgili planlar, tartışmalar ve yangınla ilgili siz ne düşünüyorsunuz? Gelecekte böyle izdüşümleri belki de okuyamayacağız öykülerde…
Üniversite yıllarından beri Haydarpaşa’nın benim için önemi çok büyüktür. Kendisini sevdiğim kadar, oraya giden yolu da oradan Kadıköy’e dönen yolu da çok severim, tek başıma defalarca gidip merdivenlerinde oturmuşluğum vardır. Yangın haberine elbette çok üzülmüştüm ve vapurla geçerken hâlâ pek de tadilat hareketliliği görememek çok can sıkıcı bir durum, gözden çıkardılar herhalde. Plan ve projelerse tamamıyla deli saçması şu haliyle. Bizde çok hastalıklı bir düşünce oluştu, bunun son zamanlarda çok yaygınlaştığını daha da acısı halkça da kabullenmek için bir neden, bunu meşru kılan, “e elbette öyle olacak” dedirten bir hal aldığını görüyorum. Şöyle ki, biz artık paraya çevrilebilecek her şeyi paraya çevirmekte bir beis görmüyoruz. Hani Pamuk soruyor ya Kara Kitap’ta: “Nasıl bir ülke burası, ne tuhaf okurlarsınız siz?” Böyle tuhaf bir ülke, böyle tuhaf insanlar haline geldik. Romanım için Kadıköy konaklarını araştırıyorum ve canım konakları hunharca apartmanlara dönüştüren bu vahşi hırsı bir türlü içime sindiremiyorum. Boncuklu apartmanlar ve berbat gökdelenler arasında yaşayıp ölecek bir nesil büyüyor şu anda, genç sayılabilecek birisi olarak ben bile acıyorsam onlara, durum çok vahim demektir.

SERHAT.ÇELİKEL5 SERHAT.ÇELİKEL6

“Tıkanmak” öyküsündeki kahramanınız gibi sizin de yazmada sıkıntıya düştüğünüz tıkandığınız anlar oldu mu?
“Tıkanmak” çok otobiyografik bir öykü benim için. Tam da bahsettiğim gibi bir dönemde yazdığım, bir nevi Barton Fink kaçamağı oldu ve hiç değilse yeniden bir şeyler yazma olanağı verdi, dönüşlü bir eylem oldu. Tıkandığım anlar elbette oluyor, hep olacağını da biliyorum ama bu kabullenilecek ve oturup geçmesi beklenecek bir hal değil, bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Her gün korka korka masaya geçiyorum, ödüm kopuyor ve her gün, o gün yazamayacağıma inanıyorum neredeyse ama sonrasında iyi ya da kötü bir şeyler ortaya çıkıyor. En kötü taslak bile boş defterden her zaman daha iyidir, sevdiğim tüm romanların belki ilk taslakları hiç de o kadar ahım şahım değildi ama bunun düzeleceğine inanan, yılmayan yazarlarının inatları sayesinde yazılıp, üzerinden geçildi, meydana geldiler, biz de okuma şansına eriştik. Artık anlık korkularım olsa da bu işin uğraş verildiğinde eninde sonunda olacağına inanıyorum. “Tıkanmak” ancak bir ruh hali, geçici bir tedirginlik olabilir, bunu genel duruma yaymak yazıya ihanet etmenin makyajlı bir ifadesidir bence.

“Çekim” öyküsünde sinema hayalleri olan arkadaşların yaşamından kesitlere şahit oluyoruz. Yazdıklarınızın bir gün film senaryosu olmasını ister misiniz?
Galiba çok fazla sinemaya aktarılabilecek şeyler yazdığım söylenemez. Ayrıca edebiyatın gücüne, kendi kendine yeterliğine fazlaca inanıyorum ve bir iki fantastik eser dışında kitap uyarlamalarıyla aram yok. Zaten bunun için belli bir üne ulaşmak da gerekiyor.

Kaybedilen arkadaşlar, ortak hayaller, kırık dökük umutlar… Reelde bu duyguları yaşadınız mı?
Bir hezeyana sebep olacak büyük kayıplarım olmadı ama istemeyerek, şartlar yüzünden görüşmediğim görüşemediğim kimi insanları bazen özlüyorum. Bunun daha yoğun haline katlanamazdım sanırım, kayıplar konusunda kaygılı ve çoğu kez hazırlıksız birisiyim, yaşadıklarımdan daha yıkıcısı üstesinden gelebileceğim bir sınav olmaz. Ortak hayallere gelince, lise yıllarından beri en yakın dostumla, mizaha dair bir şeyler yapmayı çok istedim ama bir türlü elimizi taşın altına sokamadık. Bunun belki bir gün gerçekleşebilecek –ne olacağı, nasıl olacağı konusunda hiçbir fikrimiz yok– bir umut olarak kalması yine de bir şeydir diyorum.

“Tablo” öykünüzde kaybolan “aile saadeti” kavramına dikkat çekiyorsunuz. Ne oldu da en mutlu çiftler bile bir süre sonra bu kavramdan ve yaşam biçiminden uzaklaşıyor sizce?
Ben “aile saadeti” denen şeyin kalabalık aileyle olacağına hep inandım, bunun çekirdek aileyle yakalanmasının çok zor olduğunu düşünüyorum. Belki yaşadığımız zamana dair en az iyimser olduğum şey de budur. Beni konaklara dair okuduğum hayatlarda en çok çeken şey bu birlik beraberlik duygusu, aslında insanın sevincinin ve kederinin o kadar kendine ait bir şey olamayacağı inancı ve bunun müşterek hale gelmesi. Büyük bir ailede kenara geçip o akışı, ahengi hayretle izlemek ve bundan mutlu olmak… Ben bir çekirdek ailede büyüdüm fakat dedem ve anneannemle hep bir aradaydık diyebilirim, beni böyle büyük bir aile fikri, hatta buna dayı, teyze, kuzenlerin katılması durumu çok etkiler ve yakalamaya, yazmaya çalıştığım şeyin de bazen böyle bir aile mutluluğu hissi, varılacak en büyük mutluluğun bu olduğunun vurgusu olduğunu hissederim. Romanımda bunu bolca kullanıyorum, böyle bir hayatı kurmaya çalışmak beni çok heyecanlandırıyor, üstesinden gelip de bitince ana temalardan birinin bu mutluluk olacağını şimdiden hissedebiliyorum.

SERHAT.ÇELİKEL7 SERHAT.ÇELİKEL8

“Mektup”ta bir intiharın izdüşümü var. İntihar ile yaşam arasındaki o ince çizgi ne zaman kırılır sizce?
İntihar benim anlamlandıramadığım, dinamiklerini çözümleyemediğim bir eylem ve yazarak belki bunun sırrına ererim diye böyle bir öykü yazmak istedim. İntiharın radikalliği beni çıkmaza sürükleyen bir durum, yani özellikle varoluşsal buhranlarla böyle bir eyleme girişmeyi anlamlandıramıyorum. Çünkü burada, yaşamaya değer bulmadığın bir şey konusunda bu kadar radikal bir karar verip böyle radikal bir adım atma fikri bana biraz çelişkili geliyor. Bana, hayat anlamsızlaşırsa halıya uzanıp tavana bakarak günlerini geçirmek daha yerinde bir eylemmiş gibi geliyor. Yani eylemsizliğin, hayatın anlamsızlaşmasına daha uygun bir tepki olduğunu düşünüyorum. Öyküdeki karakterin de bu eylemin radikal yanını, mağrur yanını es geçmesini, bu pürüzleri ortadan kaldırmasını özellikle istedim. Sitemkâr, çaresiz, yıkıcı bir yok oluş değil de, aklı başında, uzun süre üzerinde düşünülmüş, bulaşıkları yıkamayı bile akıl edecek titizlik ve kararlılıkta, merasime dönüşmeyen, uyku gibi doğal bir eylem, bir nevi selam verip sahneden ayrılma olmasını istedim. Daha somut dertler nedeniyle sürüklenilen intiharın ise elbette başka değişkenleri var ama benim üzerine gitmek istediğim şey bu değildi öyküde.

“Ses” öykünüzde, insanın kendisine bile yabancılaşması ve toplumun içinde bulunduğu ruh halini anlatmışsınız. Maskeler, anların içinde kaybolanlar, anılarına bile yabancılaşanlar… Herkes zaman zaman şikâyet etse de bu kaosun içinde kaybolmaktan mutlu görünüyor. Siz bu durumu nasıl özetlersiniz?
Bence yaşadığımız zamanın en büyük etkisi, bu konuda daha samimi yaşanan çevreyi daraltmış olması, ölçeğini küçültmüş olması. İnsanın her an, herkese karşı maskelerle ilişki kurabileceğini, bunu zihnin kaldırabileceğini düşünmüyorum ama dediğim gibi bireyselleşme gelişmelerle beraber çekişmeleri ve hırsları da beslediği için, samimi olduğumuzda da zaaflarımızla bizi kabul edecek insan sayısında bir azalma olmuş olabilir. Fakat burada da yine iyimserliğim devreye giriyor ve her insanın gerçek yüzünü gösterdiği ve bu şekilde kabullenildiği üç beş kişi olduğunu, bunun akıl sağlığını koruduğunu düşünüyor, bunsuz bir hayatın, yoz ya da yavan olmaktan ziyade daha büyük buhranlara, kitlesel yıkımlara sebep olacağı için de hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğine inanıyorum. Özetle, içinde kaybolduğumuz, kendimiz olamadığımız, hakikilik kaygıları yaşadığımız kaotik ortamın varlığı elbette inkâr edilemez ama bize huzur verecek, bizi anlayacak, kabul edecek çevrelerimiz küçülse de hep olacak.

Teknoloji ve sosyal medya mı bütün yabancılaşmanın nedeni?
Teknoloji ve sosyal medyanın bahsi geçen çekişmeyi körüklediğini, evet, düşünüyorum. Fakat bütün bu yabancılaşmanın –ki bunun boyutları da tartışmaya açık– tek müsebbibi olma ihtimali elbette yok. Hareketlerimizi sosyal medyanın fazlaca şekillendirdiğini, insanların bazı şeyleri sırf burada dikkat çekecek şekilde ayarladığını hissediyorum ki bu elbette tehlikeli. Böylece gerçek, insani bağlar yerine üstünlük kurma çabasında puan kazandıracak eylemler ön plana çıkıyor. Bilemiyorum, belki sosyal medyanın zamanla törpülenmesi ve yerinde kullanımı gibi bir durum da gerçekleşir ki bunu yapabilenlerin sayısı da yadsınamaz.

Yolunuzu öykülerle mi örmeyi planlıyorsunuz?
Pencere’den önce Renkzaman isminde bir şiir kitabım vardı, dergilerde de şiirlerim yayımlanmıştı ama bundan sonra tek tek ya da kitap halinde şiir yayımlamayı düşünmüyorum, daha kişisel hesaplaşmalar sayılabilecek şeyler yapıyorum şiire dair, çok da sık olmuyor zaten bu. Öyküye devam ediyorum, hazırlamaya çalıştığım bir öykü dosyası daha var, bunun yanında bir buçuk sene kadar önce başladığım bir roman var, öykü dosyasıyla eşzamanlı olarak bitecek diye umuyorum. Kadıköy’de, bundan yüz yıl kadar öncesini anlatan, yazmak, aile mutluluğu, Kadıköy üzerine bir roman, gidişattan memnunum, çok da acelem yok, düzenli bir şekilde yazmaya devam ediyorum.

Pencere / Yazar: Serhat Çelikel / Öykü / Yapı Kredi Yayınları / 1. Basım – Mayıs 2012 / 139 sayfa / Editör: Murat Yalçın / Kapak Tasarım: Nahide Dikel / 140 Sayfa

Serhat Çelikel; 1984 yılında doğdu. Şiir, öykü ve öykü çevirileri Kitap-lık, Varlık, Sıcak Nal, Yasakmeyve dergilerinde yayımlandı. 2009’da Renkzaman adlı şiir kitabı çıkardı. Pencere, ilk öykü kitabı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.