‘Türkçe edebiyatta eleştirel gerçekliğe giden yolun öncüleri…’

 

Sevengül Sönmez, okuduğumuz sayısız kitapta editör olarak imzası olan, çok önemli edebiyat yapıtlarının yeniden basımlarında büyük emeği olan, yayın dünyasının önemli bir ismi. Okuryazar.tv ‘nin bu nisan güncellemesinde Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’yi ve Rıfat Ilgaz’ın oğlu Aydın Ilgaz’ı kitaplarıyla ağırlarken, iki kadim dost olan, Türkçe Edebiyatın iki devi olan babalarını ve Sevengül Sönmez’in onlar hakkında hazırladığı kitapları hatırlamamak olmazdı. Bu kitaplar vesilesiyle Rıfat Ilgaz’ı, Sabahattin Ali’yi, ve bir büyük dostluğu Sevengül Sönmez ile konuştuk.

Gerek Rıfat Ilgaz gerekse Sabahattin Ali, 1940 Toplumcu Gerçekçi Kuşağın, Âttila İlhan’ın deyişiyle Fedailer Mangası’nın üyeleri… Fedailer Mangası nedir, üyeleri kimdir, özellikleri nedir?
Attilâ İlhan’dan alıntılayarak yanıtlayayım: “Nâzım’ı izleyen sosyalist şairler kuşağı, yani H. İ. Dinamo, A. Kadir, Ö. F. Toprak, Rıfat Ilgaz, Niyazi Akıncıoğlu, Suat Taşer, Mehmed Kemal, Cahit Irgat, Sabri Soran; hemen arkalarından gelen Enver Gökçe, Attilâ İlhan, Ahmet Arif, Arif Barikat, Şükran Kurdakul”  Bu isimlerin pek çoğunu Yürüyüş dergisinin kadrosunda da görüyoruz. Bu kuşağın ortak özelliği “toplumcu sanat anlayışı”. Kişilere tek tek bakıldığında “toplumcu sanat”tan anladıklarının farklılaştığını, kiminin eleştirel bir boyuta ulaştığını görmek mümkün.  Kuşağın tamamına ait söylenebilecek şey ise, bu kuşağın edebiyatçılarının büyük bir baskı altında yaşamaya ve yazmaya çalıştıkları. A. İlhan’ın deyişiyle “Kafka’msı bir çile” çekmiş, büyük bir dikta baskısı altında yaşamışlardır. Hayatları, mahkeme, hapishane ve hastane arasında geçmiştir.

Anlattığınız kuşağın edebiyatımızdaki yeri nedir?
Bu kuşak dediğim gibi toplumcu sanat anlayışını benimsemiş bir kuşak olarak, Türkçe edebiyatta eleştirel gerçekliğe giden yolun öncüleri ve bazıları da en önemli temsilcileri. Sabahattin Ali Rıfat Ilgaz’ın Yarenlik kitabı için yazdığı bir yazıda, bu kuşağın edebiyatımızdaki yerine değiniyor. Ben de ondan alıntılayarak aktarıyorum:  “Türk şiiri son senelerde çok dikkate değer bir gelişme gösterdi. Şimdiye kadar memleketimizde bunun bir benzerini bulmak zor. Sayısı on’ları bir hayli geçen çok istidatlı gençler, geniş ve hür bir insanlık fikri etrafında, fakat hepsi kendilerine mahsus yeni nağmelerle Türk şiirinin en güzel örneklerini vermektedirler. Şöyle birkaç isim söylemek isteyince insan kendini tutamıyor. Tabiatı yepyeni bir gözle gören, ne istediğini ve ne demek istediğini çok iyi bilen ve şiir tekniği bakımından belki en kuvvetlileri olan Mazhar Lütfü ile Hasan İzzettin Dinamo’nun yanında, zeki ve biraz mahzun A. Kadir, ince alaycı Orhan Raşit, velut ve lisana hâkim Suat Taşer, Fethi Giray, Ömer Faruk Toprak var. Şiirlerindeki başarıyı nefis bir hikâyesinde, daha ileri götürmesini bilen Orhan Kemal var. Bunların hepsi ayrı ayrı yazılara mevzu olacak kadar kuvvetli, ileri zevkli şairler…”

SEVENGÜL.SÖNMEZ1 SEVENGÜL.SÖNMEZ2

İlk olarak, geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığı tarafından Rıfat Ilgaz’ın 100. doğum yılı nedeniyle yayınlanan ve sizin hazırladığınız Rıfat Ilgaz kitabı üzerinde duralım. Uzun bir çalışma süreci yaşadınız, bir kısmına da şahidim. Öncelikle bu süreci anlatır mısınız?
Rıfat Ilgaz hakkında pek çok yazı yazılmış, birkaç da kitap hazırlanmıştı. Çınar Yayınları’nın da katkıda bulunduğu Rıfat Ilgaz Sempozyumu kitabı, içlerindeki en önemli çalışmaydı. Onun sonrasında kitap hazırlamak aslında oldukça zor olacaktı. Rıfat Ilgaz’ın 100. yaşını kutlamak için hazırladığım kitap onun yaşamını yıllara ve kavramlara bağlı olarak anlattığım bir yaşamöyküsüyle başlıyor. Kitaptaki diğer yazılar ise onun kişiliğini, dünya görüşünü, sanat anlayışını ortaya koyuyor ve eserlerini inceliyor. Kitabın sonunda ise Rıfat Ilgaz hakkında yazılmış eserlerden ve yazılardan oluşan bir kaynakça yer almakta. Rıfat Ilgaz denli çok yazmış bir sanatçı için hazırlanacak her kitabın eksik kalacağı, yüzlerce sayfanın bile onun eserlerini incelemek için yetmeyeceği en başta kabul edilmesi gereken bir gerçekti. Bu nedenle de kitap eksiksiz olması iddiası taşımadı hiç. Rıfat Ilgaz’ı tanımış ya da eserlerini okuyarak onun dünyasına dalmış pek çok yazarın yazılarını bulacağınız bu kitabın en önemli özelliği Rıfat Ilgaz hakkında daha önceden yazmış olanlarla ilk kez yazanları bir araya getirmesi. Ilgaz’ın eserlerinin ölümsüzlüğüne işaret ettiğini düşündüğüm bu buluşma aynı zamanda akademik çalışmalarla yaratıcı çalışmaları da bir araya getirdiği için heyecan verici oldu. Sonucunda iyi olduğunu düşünüyorum.

Bu süreçte pek çok belgeyi de inceleme olanağı buldunuz. Sizi çok şaşırtan bilgiler, belgeler oldu mu?
Rıfat Ilgaz kadar yakın zamana kadar yaşamış bir yazarın kitaplarının eksiksiz olarak basım tarihlerini bulamamak beni çok şaşırttı. O nedenle istesem de tüm kitapların baskı tarihleri ve yerleri hakkında bir bibliyografya hazırlayamadım. Bir de hastane ve sanatoryumlarla ilgili yaşantıları, o dönemine ait daha çok belge bulmayı umuyordum. Ama kurumlarımızın bilinen arşivcilik anlayışları işte. Elimizdeki her belge yok olup gidiyor böyle.

“Kim ne derse desin/çocuklar için yazdım hep” dese de Rıfat Ilgaz her zaman “Hababam Sınıfı”nın yazarı olarak bilinmiş ve anılmıştır. Şairliği de görmezden gelinmiştir, çocuk kitapları da… Rıfat Ilgaz’ın şairliği hakkında doğrusu benim de pek bilgim yoktu, Kültür Bakanlığı için hazırladığım kitabı çalışırken onun şairlik yönünü de öğrenmiş oldum.  Kitapta Necmiye Alpay’ın Rıfat Ilgaz’ın şairliğiyle ilgili çok önemli bir yazısı var. Onun yazısından söyledikleriyle yanıtlamak istiyorum bu soruyu: “Ilgaz’ın edebiyatının, bir birleşip bir ayrılan ana çizgileri şunlar: 1) Toplumsal yergi içerikli delişmen mizah duygusu; 2) Sınıf temeline dayalı bir toplum ilgisi. Şiirde, bu iki ana çizgiye, ağırlıklı bir sorumluluk ve görev duygusu ile, ‘ben/beden ilgisi’ adını vereceğim bir boyut da ekleniyor.” Rıfat Ilgaz’ın şiirlerinden dolayı susturulmak, ezilmek istendiğini, şiirlerinin yasaklandığını biliyoruz. Bütün bunlar onun şiiri için çok şey söylüyor. Şairliğinin neden unutturulmaya çalışıldığını da.

Çocuk Kitapları?
Çocuk kitaplarına gelince, Rıfat Ilgaz her şeyden önce öğretmen. Bırakmak zorunda kalsa da herhalde en çok sevdiği iş, öğretmenlik olmuş. Çocuklarla ve gençlerle birlikte olmayı, onlara bir şeyler öğretmeyi, onların dünyasında değişiklikler yaratmayı hep önemsemiş. Çocuk kitapları dışında da çocuklara ve gençlere yönelik pek çok şey yapmış. Zaten kendisi de “Çocuk yakından tanıdığım bir varlıktır” diyor. Kitapta Nilay Yılmaz’ın “Ilgaz’ın Çocukları” başlıklı bir yazısı var. Önemli bir tespitte bulunuyor Ilgaz’ın çocuk kitapları yazarlığı hakkında: “Ilgaz’ın, öğretmen olmasına rağmen çocuklar için yazdığı yapıtlarda onlara bir ‘öğretmen’ gibi yaklaşmaması bu ilgi ve beğeninin kaynağıdır bir bakıma. Ilgaz’ın kitaplarında çocuk edebiyatında sıklıkla rastladığımız ‘tepeden bakan yetişkin’ yaklaşımını görmeyiz. … Çünkü o pek çok yazarın yaptığı gibi yapmaz; çocuğu şekillendirilmesi gereken bir hamur gibi görmez, ona şekil vermeye, öğretmeye çalışmaz. Ilgaz, çocuğu birey yerine koyar. ‘Nasıl davranılması gerektiğini’ çocuklara doğrudan söylemez.” Çocuklara birey olarak yaklaşan, toplumsal sınıf mücadelesini önemseyen, haksızlıklar karşısında açık ve net bir tavır takınıp bu tavırdan vazgeçmeyen Rıfat Ilgaz’ın başına gelenleri anlamak için dâhi olmak gerekmiyor, çağdaşları Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, Asım Bezirci ve nicelerinin başına gelenleri anımsamak yeterli. Ama unutmamak gerek elbette.

Sabahattin Ali’nin yaşamıyla ilgili en çok etkilendiğiniz olay hangisidir?
Sabahattin Ali’nin başına gelecekleri sezen bir adam olduğunu düşünüyorum. “Kamyon” adlı bir öyküsü var, bu öyküde genç bir adam kamyon yolculuğunun sonunda ölüyor, “Kağnı”da ise ölen gencin cesedini annesi bir kağnıda oradan oraya taşıyor, tıpkı Sabahattin Ali öldürüldükten sonra cesedinin başına gelen gibi.  Henüz çok gençken yazdığı “Dağlar” adlı şiirinde de “Başım dağ saçlarım kardır/ Deli rüzgârlarım vardır/   Ovalar bana çok dardır / Benim meskenim dağlardır” demiş. Şimdi meskeni gerçekten dağlar. Sabahattin Ali’nin bir mezarı bile yok. Bunun dışında Sabahattin Ali’nin Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşunda Carl Ebert’le yaptığı çalışmalar, Cüneyt Gökçer başta olmak üzere pek çok öğrenci yetiştirdiği günler ve öğrencilerle kurduğu dayanışma beni hep çok etkilemiştir.

SEVENGÜL.SÖNMEZ3 SEVENGÜL.SÖNMEZ4

Rıfat Ilgaz –Sabahattin Ali dostluğu üzerine neler söylenebilir?
Rıfat Ilgaz Sabahattin Ali’yi ilk kez Ankara Orman Çiftliği’nde arkadaşlarıyla otururken görmüş, o gün ayaküstü tanışmışlarsa da gerçek tanışmaları ve yakınlaşmaları Sabahattin Ali’nin Rıfat Ilgaz’ın Yârenlik adlı kitabı hakkında yazdığı yazıyla olmuştur. Nisan 1943’te Yurt ve Dünya’nın 28.  sayısında yayımlanan yazının sonunda Sabahattin Ali şöyle demektedir: “Bana sanat heyecanıyla dolu saatler yaşatan, kendisinin ve insanlığın dertleri hakkında gözümde yeni ufuklar açan şaire bütün kalbimle teşekkür ederim.”

Bu yazıdan sonra Esat Adil’in evindeki toplantılarda bir araya gelmeye başlamışlar. Bu arada Markopaşa’nın da yayımlanması planlanmış, Sabahattin Ali de bu fikri benimseyince dergi için kollar sıvanmış. Bu sırada Yozgat Boğazlıyan’a öğretmen olarak atanan Rıfat Ilgaz Ankara’da işlerini yaparken bir akşam Şükran Lokantası’nda buluşmuşlar: Sabahattin Eyüboğlu, Necati Cumalı ve Sabahattin Ali. Masadakiler kendi aralarında konuşurken Sabahattin Ali Markopaşa işinin ciddileştiğini, dergiyi yakında çıkaracaklarını söylemiş. Rıfat Ilgaz öğretmenliğe başladıktan kısa süre sonra Boğazlıyan’a on beş tane Markopaşa göndermişler, Rıfat Ilgaz satmayacağından emin halde, gazeteciye bıraktıktan kısa bir süre Markopaşa tükenmiş.

Rıfat Ilgaz’ın hastalığı yeniden nüksedince Milli Eğitim Bakanlığı’nın sanatoryumuna kaldırılmış ama bu sırada öğretmenlikten atılınca, sanatoryumdan da çıkarılmış. Bunun üzerine Rıfat Ilgaz Markopaşa’da tam zamanlı olarak çalışmaya başlamış. Rıfat Ilgaz hayatını anlattığı romanı Sarı Yazma’da o günlerin şöyle dile getirmektedir: “Bu kez fazla bir sıkıntımız yoktu. Yayınlanmakta olan bir Markopaşa vardı. Haluk Yetiş idare müdürüydü, ben de yüz lira aylıklı bir yazardım artık… Aşmalı Mescit’teki Çinili Han’da başladım işe… Kadromuz iyiydi. Patronlarımız, başka patronlara benzemezdi. Zaten ikisi bir arada pek az bulunabiliyorlardı. Hapiste olmadığı zaman Sabahattin Ali’yle Aziz Nesin’le idare yerimizde bir aradaydık. Görevim gereği tam bir büro sekreteri gibi çalışıyordum. Sekizde gelip, sekizde çıkıyordum, ilk aylarda düzgün gelip giden yalnızca bendim.” Markopaşa’nın kapanması ve paşalı dergilerin ortalığı karıştırmasından sonra Sabahattin Ali Rıfat Ilgaz’la –Aziz Nesin o günlerde tutuklu olduğu için– Alibaba’yı yayımlamıştır.

‘Kurtla Kuzu’ öyküsünün hikayesini dinleyebilir miyiz sizden?
Sırça Köşk’te yer alan “Kurtla Kuzu” adlı öyküsünün kaynağı Rıfat Ilgaz’dır. Bu öykünün yazılış öyküsünü Rıfat Ilgaz şöyle anlatmaktadır: “Remzi Kitabevi Sırça Köşk’ü basıyordu. Kitap dizgiye verilmiş, kaba bir hesapla bir forma kadar eksik olduğu anlaşılmıştı. Ben Çinili Han’daki idareevimizde sobaya yakın bir masada yazı yazıyordum. Her zamanki telaşlı haliyle içeri girmiş, masamın üstündeki yazı makinesini bir yana iterek masanın üstüne oturmuştu. Tasarlamıştı, son öyküsü poliste geçecekti. ‘Anlat’ dedi, ‘Emniyet Müdürlüğü’nde geçen bir hikâye yazacağım. Ne bilirsen anlat!’ Ben bütün bildiklerimi anlatmaya başladım. Önce gece nöbetine kalan memurların bizimle nasıl dertleşmek istediklerinden söz açtım. Onlar bizden daha dertliydiler, öğretmen olduğumu bildiklerinden, çocuklarından söz etmek kolaylarına giderdi. Bana nasıl yanıp yakındıklarını anlattım, uzun uzun. Ertesi gün aynı adamların, bizim durumumuzda olanları nasıl kılları kıpırdamadan falakaya çektiklerini de anlattım. Ben anlattıkça, o ustaca sorularla beni deşiyordu. Başımdan geçen bir sorgu olayına söz geldi dayandı: ‘Anlat!’ dedi. ‘Bu güzel işte.’ Sonradan öğrendiğime göre onun da başından benimkine benzer çok sorgu olayları geçmişti. Anlatıyordum, çok önemli bir şey öğreneceklerdi benden, kendilerince… Yan çiziyordum boyuna. Sorguyu yapan yetkili, ‘Yazık’ dedi, ‘Bu adamların içinde ne işin var senin? Tahsil terbiye görmüş adamsın sen!’ Cebinden bir paket iyi soydan sigara çıkardı, uzattı bana. Sıkı bir tiryaki olduğumu sanıyordu. Oyunbozanlık etmemek için uzandım. Üç dört gündür sigara içmediğimi hesaplıyor, bu dostça cömertliğin beni yumuşatacağını sanıyordu. Lafı gediğine koyduktan sonra çaktı kibriti. Ben bir ahbap pişkinliğiyle çaktığı kibrite doğru eğilince birden fırladı yerinden, tutup attı ağzımdaki sigarayı. Ağız dolusu bir sövgüden sonra: ‘Kim oluyorsun sen? Sigaranı yakacak adam mıyım senin?’ Hikâyenin burasına gelince, Sabahattin Ali, masadan lastik top gibi atlamıştı: ‘Olmaz!’ dedi, ‘Burda küfür az! Tokat ister, tokat!’ Yeşil mürekkepli kalemini çıkardı cebinden, bir tomar kâğıt çekti, gitti. Karşıdaki masaya oturdu, yazdı boyuna. Eski harflerle iri iri on sayfaya yakın yazdıktan sonra, saatine baktı: Oluyor.’ dedi, ‘Yarın yazarım gerisini.’ Ertesi gün bitmişti hikâye. Yediğim küfür, tokata dönmüştü hikâyede. Adı da, ‘Kurtla Kuzu’ olmuştu. Son hikâyesiydi bu. Hikâyedeki kahramanın adı da Rıfat’tı. Gerçeğe saygı bu kadar olurdu işte.”

Rıfat Ilgaz ve Sabahattin Ali’nin en önemli işbirliği Markopaşa’da ortaya çıkıyor? Döneminin en önemli mizah gazetesi Markopaşa’yı da anlatır mısınız?
25 Kasım 1946’da yayımlanmaya başlayan, Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri olan Markopaşa’nın başyazarlığını Sabahattin Ali, çizerliğini Mustafa Mim Uykusuz üstlenmiş, derginin neredeyse tüm diğer işlerini de Aziz Nesin yapmıştır. Rıfat Ilgaz da Şubat 1947’de öğretmenlikten ayrıldıktan sonra 9. sayısında Markopaşa kadrosuna katılmıştır.  “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” veya “Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar.” ibareleriyle yayımlanan Markopaşa etkin bir muhalefet odağı olmuştur. Büyük gazetelerin tirajının elli bin olduğu günlerde, baskı ve dağıtım olanaksızlıklarına rağmen Markopaşa’nın tirajı altmış yetmiş binleri bulmuştur. Gazetenin halk tarafından çok sevilmesi ve muhalefetinin yarattığı korku, tepkilerin birer birer davaya dönüşmesine yol açmıştır. Bu nedenle gazeteyi yayımlayanlar deyim yerindeyse “gün yüzü” görmemiş. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ya mahkeme kapılarında ya da hapishanede geçirmiş günlerini. Ekibe sonradan katılan Rıfat Ilgaz için de durum farklı değil. Onun bir de hastane günleri var fazladan.  Markopaşa’nın kapatılmasından sonra Malumpaşa, Merhumpaşa gibi devam yayınları yapılmış; “paşa”lar karışmaya başlayınca da Alibaba yayımlanmıştır. Sabahattin Ali’nin öldürülmesinden sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz Markopaşa’yı yayımlamaya devam etmişlerdir. Bu arada birlikte ve ayrı ayrı farklı dergiler de çıkarmışlardır.  Markopaşa’nın bu denli sevilmesi ve n satışının giderek yükselmesi Alay, Şeytan gibi taklitlerinin doğmasına yol açmış, hatta Akbaba bile “Markopaşa” başlıklı bir köşe açmıştır.

Sabahattin Ali’nin edebiyatımızdaki yeri nedir?
Sabahattin Ali’nin entelektüel kimliği ve sanatın her alanına yayılan ilgisini önemsiyorum. O sadece edebiyatla yetinmemiş, tiyatro, opera, sinema, resim, fotoğraf pek çok sanat dalıyla ilgilenmiş. Özellikle çektiği fotoğraflar, vizörün arkasında bir yazarın olması açısından çok ilginç geliyor bana. Fotoğraflarında da öykülerindeki çarpıcı gerçekliği, yalınlığı buluyoruz. Kendi eserlerinden operalar yapmak istemiş, bu onun sanat anlayışının genişliği açısından önemli geliyor bana.

Edebiyatımızdaki yerine gelince, ben özellikle öykücülüğünün çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Nâzım Hikmet’in şu tespiti bu nedenle son derece doğrudur: “Evet, Türkiye orta sınıflarının, köylüsünün, fukarasının haya¬tını bizde anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Fakat bunu büyük bir ustalıkla ve inkılâpçı, halkçı, gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikâyecimiz, romancımız odur.”  “Halkçı sanat” anlayışını savunan Sabahattin Ali, öykülerinde romantik konular işlese bile, duygularını gizlemiş, nesnel sayılabilecek yalın ve açık bir anlatımı benimsemiş, popüler olmaktan her zaman kaçınmış, halk için yazmakla popülist olmak arasında ince ayrımı her zaman gözetmiş, kendi deyişiyle samimi bir realizmle Türk edebiyatının en beğenilen öykülerini kaleme almış. Bütün bunlar onu Türkçe edebiyatta bir köşetaşı yapıyor.

Her iki yazarımızın da en çok etkilendiğiniz kahramanı kimdir?
Sabahattin Ali’nin “Ses” öyküsündeki bağlamacı delikanlıdan ve Rıfat Ilgaz’ı Halime Kaptan’ından…

Sevengül Sönmez; 1973’te Almanya’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğretimini İstanbul’da tamamladı. 1994’te Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra aynı bölümde lisansüstü eğitimini tamamladı. 1998’den bu yana, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Kitaplık, Virgül, Varlık gibi dergilerde yazıları yayımlanıyor. YKY için Sait Faik’in bütün eserlerinin editörlüğünü yaptı, Sait Faik’in mektuplarını Karganı Bağışla adı altında yayımladı. Sabahattin Ali’nin bütün eserlerinin eleştirel basımını Delta serisinden yayımladı ve mektuplarını Hep Genç Kalacağım adıyla bir araya getirdi. Sabahattin Ali’nin öykülerinden oluşan seçkisi de Kamyon adıyla yayımlandı. İthaki Yayınları için Kemal Tahir’in yayımlanmamış öykülerini kitaplaştırdı. Everest Yayınları için Melih Cevdet Anday’ın bütün eserlerini ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinin sadeleştirilmiş basımlarını hazırlamaktadır. Halen Bilgi Üniversitesi’nde edebiyat arşivi yöneticiliği yapmakta ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde ders vermektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.