Sevgi Saygı – Peri Efsa

 

“Sana haber veriyorum yeni doğduğunu güneşin.” Sezai Karakoç

Cemile Kalfa kalbi çarparak uyandı. Gün ağarmamıştı ve kendisini uyandıranın ne olduğunu anlamak için gözlerini açmadan önce, kulaklarını açtı. Gözlerini açamazdı, çünkü hep sözü edilen, köşkün hayaletlerini görmekten korkuyordu. İniltiyi duydu. Küf kokulu, uğursuz mahzende boğazlanmış birinin sesi sandı, uyandığına kahroldu. Bildiği bütün duaları okumaya başladı içinden. Hayaletin dikkatini üzerine çekmeyeceğinden emin olsa yüksek sesle okumayı tercih ederdi. Boncuk boncuk terler dökerken, aynı odada yatan Sümbül’ün sesini duydu. Birden hayaleti, duayı falan unutup yorganı üzerinden attığı gibi Sümbül’ün tepesine dikildi. Sabahın köründe aklını başından aldığı için hesap soracaktı. Genç kızın örgülü saçları, oğunmaktan, çuvaldan çıkmaya çalışan kedinin tüyleri gibi topaklanmıştı. Sarsarak uyandırdı.

Sümbül fincan gibi açtığı gözlerini ona dikince, besmele çekerek iki adım geriledi Cemile. Sümbül köşke getirildiğinde altı yaşındaydı ve on yıldır Cemile’nin hiç doğmamış çocuğunun yerini almıştı. Ama bu bile, sabahın köründe, Cemile’nin rafine korkularına engel olmuyordu. Ruhlar kızı ele geçirmişler, diye düşündü. Ona göre, kötü hayaletler saf ruhları, temiz insanları ele geçirebilirlerdi. Ve Sümbül bütün hayaletler ve cinler için çok uygun biriydi.

Cemile kendi felaket kurgularıyla oyalanadururken, Sümbül uyandığının ayırdına varıp soluğunu düzenledi ve başucunda duran sudan bir yudum içip kendine geldi. Cemile’ye o bildik masum, mavi gözleriyle baktı.

“Şeytanı gördüm abla,” dedi. “Hem şeytanı hem meleği.”

“Tövbe tövbe, gündüz niyetine, şer olan gitsin cehennemine,” diye uyduruktan bir şeyler söyledi Cemile, ama kıza öte dünyanın habercisi muamelesi yapmaktan da vazgeçemedi.

“Anlat.”

“Karanlıktı. Çok karanlık. Gözler vardı bir tek… Sarı. Kötü! Gözler güzeldi ama, bakışları kötüydü. Sonra gök yarıldı. Bir ışık, bir ışık oldu ortalık…”

Cemile duasını şaşırmıştı, ama kimse duymadığı için aldırmadı.

“Sonra?”

“Sonra küçük bir el uzanıp elimi tuttu…”

“Ee, sonra?”

“Sonra uyandım.”

O günün telaşı içinde ara sıra aklına geldi bu rüya Cemile’nin. Kâh kızı uyandırdığı için kendine ilendi, kâh “Uyandırmamı Tanrı istedi,” diyerek, yüreğine su serpti. Ama rüyanın sonunu ölünceye dek hep merak edecekti. Sümbül’ün elini tutan şeytan mıydı, gökleri yarıp gelen melek mi? Bu rüya ona göre, olsa olsa kıyametin habercisiydi. İnsanlar savaşmayı bırakmazsa, şeytan yüzünü gösterecekti yakında. Şeytanın zaten işbaşında olduğunu ise asla bilemedi.

Ve o gece köşkün tek kızı Belma’nın doğum sancıları tuttu. İlk bebeğiydi; kocası yanında olmasa da doktoru, babası, annesi, dadısı, faresi, örümceği, börtü böceği, kısacası köşkün soluk alan tüm canlıları yanındaydı. Kimi gizli köşelerde, kimi odada, kimi dışarıda. Ama hepsinin kulağı, Belma’nın dünyada doğum sancısı çeken tek kadınmışçasına attığı çığlıklarda ve araya sıkıştırdığı küfürlerdeydi. Ve bu küfürleri nerden öğrendiğini çok merak ediyorlardı.

O gecenin, yani 19 Nisan 1942 tarihli gecenin, bir başkası için de önemi vardı. Hitler, elli üçüncü yaş gününü kutluyordu. Belki yaş günü şerefine cephelerde mermi atılmamıştı ya da tam tersine, eskisinden coşkulu atılmıştı. Belki fırınlar soğumuş ya da tam tersi, daha gür yanmıştı. Ya da herkes bildiğini okumuş, yaş gününü falan iplememişti. Bunu bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Belma’nın çığlıkları, dünyanın tüm çığlıklarını bastırmıştı.

image11

Kızının çarşafları yırtan pençe gibi ellerine bakıp hırsını, yırtıcılığını babasından aldığını düşündü Nagehan. Ve aynen babası gibi, hırsını gizlemeyi iyi bildiğini. Ama gizlediği başka özellikleri de vardı Belma’nın. Bunları çok geçmeden öğrenecekti. Kendi ürününe bakıp dürüst olmayı denedi: “Benim içimde yok mu bu yırtıcılıktan acaba?” Soruları sorup savuşturmak, cevabın peşine düşmemek, yaşamı rahat geçirmenin tek koşuluydu. Nagehan da öyle yaptı, dikkatini doktora çevirdi.

Sosyetenin doktoru Şefik Tüzmen, aylardır bu muhteşem olaya hazırlanıyordu. Hep ters bir zamana geleceğinden korkuyordu, ama akşamüstü çağrılınca sevinmiş, gerekli telefonları edip akşamki poker partisine katılacağını bildirmişti. İlk doğumu olmasına rağmen Belma’nın hamilelikten sıkıldığını ve yükünü bir an önce terk etmek için elinden geleni yapacağını tahmin ediyordu. Yanılmamıştı. Şimdi tam tepesini gördüğü veledin dışarı çıkmasını ve şımarık annesine atmayı düşündüğü tokadı onun kıçına atmayı bekliyordu hevesle.

Doktora minnetle bakan Nagehan da, adamın içinden geçenleri değil, çapkın, yakışıklı, orta yaşlı bir adamın, şefkat ve nezaketle kızını teşvik edişini görüyordu. “Hadi bir tanem, az kaldı. Ikın, ıkın!” diye doktora destek verdi. Belma’dan aldığı tek yanıt, işgal altında bile olsa Fransa’da onsuz keyif çattığına inandığı kocasına gönderdiği lanetler oldu. Bunun da yararı büyük oldu tabii. O hırsla bebeği dışarı itti.

Pencereden serin bir rüzgâr esti aniden. Doğumu kendi yapmışçasına ter içinde kalmış olan Nagehan ürperdi. Pençe pençe kızarmış yanaklarıyla, her türlü saçma sapan isteği yerine getirmek için alesta bekleyen Sümbül’e pencereyi kapatmasını emretti. Sümbül pencereye koşarken, bebeğin dünyaya kafa atacağı zamanı kaçıracağını bilmiyordu. Tanık olduğu ilk doğumdu ve en önemli ânını kaçırmak üzereydi.

Pencereyi indirirken gökyüzüne baktı ve öylece kalakaldı. Sümbül’ü irkilten, pencereden son bir hamleyle giren serin bahar havası değildi. Gökyüzünde gördüğü, kaynayan kara bulutlardı. Rüyasındaki karanlığa benzediğini hatırlayamadan, bebeğin çığlığını duydu.

“Erkek,” dedi Şefik Tüzmen gururla. Sanki kendisi becermiş gibi…

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için ON8 Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.