Sevgilim Londra – Kristine Groenhart & Willem-Jan Verlinden

 

“Hem eşsiz bir seyahat rehberi hem de mini bir Van Gogh biyografisi olan bu kitap, Victoria dönemi Londra’sında Van Gogh ile unutulmaz bir yürüyüşe çıkmanın eşsiz deneyimini vaat ediyor. Vincent Van Gogh 1873-1876 yılları arasında henüz resme başlamamışken Londra’da yaşadı ve çalıştı. Yazar kısa hikâyeler eşliğinde okuyucuyu Van Gogh’un Londra’sına götürüyor: Nerede yaşadı? Neler gördü? Nerede çalıştı? Nerelerde yürüdü? Neler okudu? Hangi resimleri gördü? Günümüzde o günlerden kalan, hâlâ görülebilecek neler var? Van Gogh’un Thames Nehri kıyısındaki yürüyüşlerinde ilahiler söylediğini biliyor muydunuz? Charles Dickens’ın Christmas Carols kitabını çok sevdiğini ve her yıl aralık ayında yeniden okuduğunu? Peki ya British Museum’da Rembrandt’a ait özel bir tablo aradığını?” Sevgilim Londra’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Vincent Van Gogh ve Charles Dickens ile Noel Öncesinin Karanlık Günlerinde

 

Charles Dickens’ın öykülerinde Londra hep karanlıktır; hatta bazen dumandan dolayı simsiyahtır. Kasım ve aralık aylarında İngiltere’de hava saat dört olmadan kararır. 1878 yılına kadar İngiltere’de sokak aydınlatması yoktu; (günümüzde bile İngiltere’nin büyük bir kısmında sokaklar karanlıktır) ancak gaz lambaları yakılırdı. Dickens Christmas Carol’da şöyle yazıyor:

“Şehrin saati üç kere çaldı, buna rağmen hava karanlıktı; aslında bütün gün hiç aydınlık olmamıştı […] Sis her aralıktan, her anahtar deliğinden içeri girmeye çalışıyordu.”

Bu tasvir sobanın yaydığı sıcaklıkta sesli okunacak karanlık bir Noel öyküsüne son derece uygun bir arka plan. Van Gogh ailesinde her yıl Noel akşamlarında Dickens’in Noel Öyküleri okunurdu. Muhtemelen Hollandacaya çevrilmiş olan kitaplarıydı bunlar; Dickens’in kitapları 1840’tan itibaren çeşitli Avrupa dillerine çevrilmişti. Vincent anne babasıyla yaşarken papaz evinde her yıl büyük bir Noel ağacı süslenirdi.

Noel Ağacının Süslenmesi

Noel ağacı süslemeleri İngiltere’de ilk olarak 1848 yılında piyasaya çıkmıştı. Windsor Castle’da Noel zamanında ağaç süslemek uzun süredir yapılageliyordu. Bu alışkanlık 1800 yılında Kraliçe Charlotte (İngiliz Kral George’nin Alman eşi) ile Almanya’dan gelmişti. Kraliçe Victoria’nın eşi Alman prens Albert de bu geleneği sürdürdüğü için Kraliçe Victoria Windsor Castle’da büyük bir Noel ağacı süsletirdi. The Illustrated London News’de bu Noel ağacının resmi yayınlanırdı. Büyük kalabalıklar harika süslenmiş ağacı görmek için merak içinde Windsor Castle’a koşardı. Herkes kendi evinde aynısından istiyordu.

İlk Noel kartpostalı 1840’ta kullanıldı. Vincent van Gogh’un zamanında Noel kartı gönderilmesi olağan bir şey haline gelmişti.

Vincent Noel’i çok severdi. 3 Kasım 1876’da “Noeli o kadar özledim ki” diye yazmış, bir hafta sonra yazdığı mektupta konuya tekrar dönmüş ve şöyle yazmıştı:

Artık yavaş yavaş kışa giriyoruz, çoğu kişi bunu gözünde büyütür. Oysa Noel, damdaki yosunlar, direk ve dikenler ve kardaki sarmaşık gibi şahanedir.

Kış mevsimini Noel Bayramı’ndan dolayı seviyordu, “Bu nedenle ben kış dönemini yılın diğer zamanlarından daha çok seviyorum” diye yazmıştı. Ailesinin yanından ayrıldıktan sonra da Dickens’in Noel öykülerini okumayı sürdürdü. A Christmas Carol’u ve The Haunted Man’i her yıl yeniden okurdu. 5 Mart 1883’te arkadaşı Anton van Rappard’a şöyle yazdı:

Bu hafta Dickens’ın A Christmas Carol ve Haunted Man (London Chapman & Hall) kitaplarının 6 penny’lik baskılarından aldım. İçinde Barbard’ın çizimleri var, eskici dükkanı gibi. Dickens’in bütün öykülerini seviyorum; ancak şu iki tanesi yok mu, küçüklüğümden beri bildiğim… Onları her yıl yeniden okuyorum, bana hâlâ yeni geliyor.[…]

Bana kalırsa Dickens kadar iyi bir yazar ve ressam yok hayatta. Karakterleri yeniden dirilen kişilerden biri!

Daha sonra A Christmas Carol kitabıyla Harriet Beecher Stowe’nin De negerhut van Oom Tom (Tom Amcanın Kulübesi) kitabını, L’Arlésienne (Madame Ginnoux) adlı tablosunun farklı varyasyonlarında birkaç defa resmetti. Charles Dickens da Van Gogh gibi Noel bayramını çok severdi. A Christmas Carol kitabında Dickens bu dönemi “a good time, a kind, forgiving charitable, pleasant time” olarak değerlendiriyordu. Van Gogh da Noel Bayramı konusunda konuşmaya doyamıyordu. 1875 yılı eylül ayında, “Noel Bayramını iple çekiyorum; ama sabırlı olmalıyız, zaman elbette geçecektir” diye yazmış. Ocak ayında yazdığı mektuplarda da bayramın ne kadar muhteşem geçtiğinden söz edip güzel anılarını paylaşmış.

Vincent 1874 yılındaki ilk Noel bayramını ev sahibesi Ursula ve kızı Eugénie ile Brixton, Hackford Road’da ve aynı semtte Brixton Road 314’te oturan patronu Charles Obach ile kutladı. Goupil’de yoğun bir dönem olduğu için Londra’da kalmıştı. İngiltere’de Noel’in ilk günü öğleden sonra yenen Noel yemeğinden büyük keyif almış olduğundan eminiz. O dönemde de Noel yemeği kızarmış et veya kümes hayvanlarının yanı sıra Yorkshire pudding’ten, zenginler için de özellikle erikli Noel pudinginden oluşuyordu. Noel’in bir aile bayramı olarak kutlanması da Viktoryan bir buluştu.

Vincent yürüyüş yapmaktan çok hoşlanıyordu, Noel’in ilk günü Londra sokaklarında saatlerce aylak aylak yürüyen Dickens gibi. Dolayısıyla muhtemelen evine yakın parkta yürüyüş yapmış olmalı.

Siz de öğleden sonra dört ya da beşten sonra Londra sokaklarında yürüyebilir, Noel havasını tadabilirsiniz. Covent Garden yakınlarındaki Seven Dials semti görülmeye değer, özellikle karanlık Noel haftaları öncesinde. Bu semt on yedinci yüzyıl sonlarında inşa edilmiş; kulesinin üstünde bir güneş saati bulunan meydana açılan yedi küçük sokaktan oluşuyor. Bu semtteki atmosfer ve görüntü Amsterdam’ın Negen Straatjes’ını (Dokuz Sokak) andırıyor. İlk yapılan inşaat planında altı sokak olduğu için güneş saatinin yedi değil altı ibresi var. Bugün hâlâ durmakta olan Seven Dials Kulesi (eskisi 1773’te kaldırılmıştı) 1989 yılında Hollanda Kraliçesi Beatrix tarafından, İngiliz eşi Kraliçe II. Mary ile Hampton Court Palace’ta yaşayan William (Hollandalı Vali William of Orange 1659-1702) anısına üç yüz yıl kutlamaları kapsamında açıldı. Bu konuda daha fazla bilgi için Hampton Court Palace bölümüne bakabilirsiniz. Bu semt William döneminde gelişmişti. On dokuzuncu yüzyılda Londra’nın adı kötüye çıkmış semtlerinden biriydi; bugünlerde ise modern, havalı ve renkli bir semt. Neals Yard isimli sokağına ve küçük meydanına uğramayı unutmayın.

Theo’ya yazdığı 3 Haziran 1882 tarihli mektubundan Vincent’in elinde Kasım 1874 tarihinde yayımlanan London News’in altmış beşinci sayısında William Bazett Murray’ın çizdiği The Morning Toilet, Seven Dials resmi olduğunu anlıyoruz. “Birkaç gün içinde, vaktim olursa bugün size ahşap gravür koleksiyonumda neler olduğunu bir liste halinde çıkartacağım”. Ardından, “Dosya 1: Londra halk hayatı, opiumrokersdan, Whitechapel ve Seven Dials, en zarif kadın figürleri, Westminster Park’taki Rotten Row” diye devam etmiş. Whitechapel semtine Dickens’in öykülerinde de rastlanıyor. Kasım 1876’da ailesine yazdığı mektupta Vincent: “Çok yoksul bir semt olan Whitechapel’i Dickens’dan tanıyor olmalısınız” diye belirtmiş. Bu semt hâlâ yoksul bir semt, günümüzde daha çok aileleriyle birlikte Bangladeşli göçmenler yaşıyor, dolayısıyla burada pek Noel havası yok.

Dickens’ın Noel anlatımları o zamanlarda Londra’da çok popülerdi, günümüzde de bu açıdan değişen bir şey olmadı. Hatta İngiltere’de Noel bayramını Dickens’ın icat ettiğini düşünenler de vardır. Hayattayken her yıl İngiltere’de turneye çıkar, halka Noel anlatımlarını okurdu. Tiyatro salonları tıka basa dolu olurdu. Bugün bile A Christmas Carol her yıl aralık ayında birbiri ardına sahneleniyor. Bilet bulmaya çalışın isterseniz! Ya da A Christmas Carol sesli kitabından edinin ve Scrooge hakkında anlatılanları dinleyin. Karanlık Londra’nın Noel havasını bundan daha iyi hissettirecek başka bir şey yok. Ya da Noel ilahisi dinleyebilirsiniz, kilise müziğini sevdiği için mutlaka Vincent de bu ilahileri dinlemiştir. Ve elbette eve dönerken Marks & Spencer’dan bir paket hazır erikli Noel pudingi almayı unutmayın.

Boxing Day

İngiltere’de Noel’in ikinci günü bütün dükkânlar açıktır. O gün dükkânlarda ilk indirimli satışlar başlar ve en kalabalık alışveriş günüdür. ‘Boxing Day’ ifadesinin nereden geldiği konusunda herkes farklı düşünüyor. Kimileri bu ismin, Noel’in ilk günü çalışmak zorunda kalan ev içi personelinin ikinci gün kutular dolusu hediye ve yiyeceği evlerine götürmelerinden geldiğini iddia ediyor. Başkaları eskiden insanların Noel zamanı para toplayıp bunları kutulara koyarak küçük işletmelere dağıttıklarını ve ismin buradan geldiğini söylüyorlar.

Vincent Van Gogh’un Viktoryan Londra’daki Hayatından Bir Gün

On dokuzuncu yüzyılın yetmişli yıllarında Londra’nın nüfusu dört milyona yakındı ve burada yaşayanlardan biri de Vincent van Gogh’tu. 1873 yılında Londra’da yaşayan tek yabancı o değildi; on dokuzuncu yüzyılda da Londra nüfusu en az bugünkü kadar çeşitlilik gösteriyordu. 27 Mart 2011 yılında yapılan son nüfus sayımına göre Londra’da yaşayanların üçte birinden fazlası başka bir ülkede doğmuştu. Geride kalan elli yılda Londra’nın nüfusu iki milyon arttı. Bu artışa önemli ölçüde İngiltere’nin başka kentlerinden ya da kırsal kesimden gelenlerle İrlandalılar ve Avrupa’nın başka ülkelerinden gelenler yol açtı. On dokuzuncu yüzyıl Londra’da büyük değişikliklerin yaşandığı bir dönemdi. Bu çağın arkasındaki itici güç endüstri devrimiydi, bu nedenle birçok insan Britanya İmparatorluğu’nun başkenti Londra’ya akın etti.

Göçmenler arasında işçiler çoğunluktaydı. İçinde bulundukları durumlar kötüydü; ancak fazla seçenekleri de yoktu, kırsal bölgelerde iş bulmak çok daha zordu. Bunun sonucunda bu göçmenlerle Londralılar kalabalık kenar mahallelerde yan yana yaşamaya başladılar, bunlara slums deniyordu.

On dokuzuncu yüzyıl Londra’sında görsel olarak bir başka değişiklik de trenler dolayısıyla oldu. Bu devirde yeni demiryolları ağları gerçekleştirildi. Kentin büyümesi ve demiryollarının gelişmesiyle bu yıllarda suburban London (Londra’nın dış mahalleleri) cazip hale gelmeye başladı. Kent yağ lekesi gibi kuzeye, doğuya, batıya ama özellikle güneye doğru büyümeye başladı. Dış mahallelerde yaşayanların bir kısmı tren, buharlı gemi ya da atlı arabaya binerken çoğunluk yürüyordu. Her sabah işine giden ya da akşamüstü işinden dönen kalabalık insan topluluklarının yollarda yürüdüğü görülürdü, işçilerin yanı sıra bürolarda çalışanlar, esnaf, banka ya da elçilik görevlileri de görülürdü. 1866 yılında sayım yapıldı; her gün yaklaşık yedi yüz elli bin kişi evleri ile işleri arasında yürüyordu. 1873 yılında Vincent de onlardan biriydi.

Yirmi bir yaşındaki Vincent her gün evinden sanat galerisindeki işine yürüyordu. Birçok başka kişi gibi o da şehir merkezinde çalışıyor ama dış mahallelerden birinde oturuyordu.

Goupil, Covent Garden ile Strand arasındaki dar sokak Southampton Street 17 numaradaydı. O dönemde Paris’in yanı sıra Londra da sanat galerilerinin merkeziydi. Bu bölgeye birçok sanat galerisi yerleşmişti. Bugün de Covent Garden’daki pazardan Strand yönüne yürüyünce Southampton Street’e ulaşırsınız. Sanat galerisinin olduğu 17 numara sol tarafta kalır. Bugün onun yerinde üstü kapalı turistik bir giysi pazarı bulunuyor. Goupil binası ise maalesef yıkılmış. O dönemden kalan eski evler 17 numaranın çaprazına düşen 26 ve 27 numaralı evlerdir. Vincent’in burada çalıştığı yıllarda 26 numarada kahve işletmecileri için yayınlanan bir gazetenin ofisi varmış 27 numarada ise bir avukat yaşıyormuş. Şimdi ise 26 numarada bir berber, 27 numarada ise bir ofis bulunuyor. Bina dört katlı, Vincent sanat galerisinde çalışırken bu katlara bakmış olmalı.

Strand o dönemde de yoğun olarak kullanılan bir yolmuş. Üstünde birçok dükkân ve tiyatroların bulunduğu yolda, o günlerde Londra’da bin iki yüz tane olan atlı toplu taşımaların (omnibus) altında kalmadan yürümeyi başarmak zorlu bir sınavmış. Bir de lüks atlı taksiler varmış. O dönemde metro olsa da sayısı çok sınırlıymış. İlk metro hattı ‘Metropolitan Railway’ 10 Ocak 1863 tarihinde Paddington ile Farringdon Street arasında çalışmaya başlamış, metro vagonlarının üstü açıkmış ve buharla çalışıyormuş. O dönemde dünyada bir ilkmiş. İlk elektrikli trenler 1890’da kullanılmaya başlamış.

Strand adı nereden geliyor?

‘Strand’ eski İngilizce dilinde sahil anlamına geliyor. Bu caddenin arkasından akan Thames Nehri, eskiden Westminster ve City arasında çalışan vapurlara yolcuların inip bindiği yermiş. 1865 ve 1870 yılları arasında Thames Nehrinin bir bölümü doldurularak elde edilen araziye Victoria Embankment inşa edilmiş, bugün de burada birçok bina görüyoruz. Dolayısıyla uzun Strand Caddesi eskiden sahil yoluymuş, Kuzey denizi ile bağlantısı olduğu için Thames Nehrinde gelgitler görülürmüş.

Strand caddesi üstünde Londralıların ya da gezginlerin akşamüstleri ucuza karınlarını doyurabilecekleri birçok dining rooms varmış. Murray’s London kitabında Divan Tavern’deki Simpson’s (100 numaradaki bugünlerde adı Simpson’s-in-the-Strand olan) gidilmesi gereken bir lokanta olarak öneriliyor. ‘Where to dine and sup’ bölümünde, “Strand’da bulunan Divan’da turist, 1 şilin karşılığında bu şahane salonda bir fincan kahve ve pipo eşliğinde dergileri okuyabilir ve satranç oyunu oynayabilir” diye belirtilmiş.

Simpson’s at the Divan / Simpson’s-in-the-Strand

Bu restoranda (Vincent zamanında da ünlü bir satranç kahvesiymiş) tanıtım web sayfasında da belirtildiği gibi hâlâ çok güzel kahvaltı edilebilir, öğle ya da akşam yemekleri yenebilir. Görkemli avizelerin asılı olduğu şahane salona girin, eskiden yoğun olarak satranç oynanan divanları görebilirsiniz. Burada özellikle Sunday Roast (pazar rostosu) çok ünlüdür, bu nedenle pazar günleri öğlen saatlerinde iğne atsan yere düşmez.

Yüz seksen beş yıldır var olan restoranın web sayfasında Vincent van Gogh’un adı (Charles Dickens ve Sherlock Holmes ile birlikte) ünlü misafirler listesinde karşımıza çıkıyor. Goupil’e oldukça yakın olan bu restoranta Vincent’in gitmiş olduğu böylece anlaşılıyor.

Southampton Street’ten Hackford Road’a gezinti

Vincent, Theo’ya 30 Nisan 1874 tarihinde gönderdiği mektupta, “Her gün işyerine yürüyerek gidip gelmekten büyük zevk alıyorum. Yaklaşık kırk beş dakika sürüyor” diye yazmış.

Zamanı geriye alalım, 1874 yılının eylül ayında sıradan bir iş günü. Saat öğleden sonra beş buçuk olsun. Vincent normal koşullarda saat altıya kadar çalışsa da ailesine ya da Theo’ya mektup göndereceği zaman Charing Cross’taki postane saat altıda kapandığı için işten daha erken çıkıyor. Üstünde paltosu ve silindir şapkasıyla kapıdan çıkıp Southampton Street’e adım atıyor. Sokakta Covent Garden’daki pazar tezgâhlarından gelen taze meyve ve sebze kokuları duyuluyor. Çeşitli elmaların sergilendiği bir tezgâha yürüyor, eylül ayının taze hasatı. İki elma alıyor. Sonra yine Goupil’in önünden geçerek caddeye çıkıyor. Strand caddesinden dikkatle karşıya geçiyor, at pisliklerine basmaktan son anda kurtuluyor, sağ tarafa dönüyor. Burada atların devamlı su içtikleri taştan bir su yalağı var.

Courtauld Gallery

Vincent Strand’dan sağa dönüyor; ama biz önce sola dönüyoruz. Burada Londra’nın en küçük ama en güzel müzesi bulunuyor: 1779 yılından kalma Somerset House’da yerleşik olan Courtald Gallery. Royal Academy, Burlington House’a taşınmadan önce Somerset House’daydı. Bu galeri Vincent’in zamanında yoktu; ancak müzede birçok empresyonist ressamın tablosunun yanı sıra Van Gogh’tan da iki eser asılı. Odada (7 numara) meslektaşları Gaugain ve Seurat tabloları ile yan yana, iki tane yaptığı kulağı sarılı otoportresinden bir tanesi asılı, (diğeri Amsterdam Van Gogh Müzesi’nde) diğer eseri ise Peach Trees in Blossom (Çiçek Açmış Şeftali Ağaçları) adını verdiği, 1889’da yaptığı tablo.

Yan taraftaki bölmede Pissarro’nun Station at Dulwich tablosu asılı. Pissarro ilk empresyonist ressamlardan biridir. 1871 Fransa-Prusya savaşı esnasında meslektaşı Monet gibi o da Londra’ya kaçmış ve Londra’nın kuzeyinde Dulwich’te (Vincent’in yaşadığı Brixton’a yakın) yaşamaya başlamıştı.

The Coutauld Gallery
Somerset House, Strand 152, Londra WC2R ORN
Açılış saatleri: Her gün 10.00 – 18.00. Giriş: £ 6 (Pazartesi günleri: £ 3)
Ücrete geçici sergiler de dahil. Müzeye ait dükkân müzenin çaprazında bulunmaktadır.
Metro: Charing Cross veya Temple

Biz Strand’a geri dönelim. Yolda at arabaları tıngır mıngır gidiyor. Dükkânlar yavaş yavaş kapılarını kapatmaya başlıyor. Charing Cross’taki postanede Vincent mektupları için pul alıp yapıştırdıktan sonra görevliye veriyor. Charing Cross istasyonundaki W.H.Smith&Son’da Vincent’in ilham kaynağı olan The Graphic dergisi satılıyor. Burada da birçok yemek tezgâhı bulunuyor, sıcak poğaçalar, kabuklarıyla pişirilmiş patatesler satılıyor. Vincent buradan Trafalgar Square’e devam ediyor. Meydandaki National Gallery’nin merdivenlerine oturmuş insanlar dört aslanlı Nelson sütununa bakıyorlar. Meydanda güvercinler dolanıp duruyor. Van Gogh yanından geçip giden insanları izliyor. Kardeşi Theo’ya gönderdiği 19 Kasım 1873 tarihli mektubunda, “Londra’nın ne kadar enteresan bir yer olduğunu, burada ticaretin, gezinmenin bizim oralardan ne kadar farklı olduğunu anlatmam mümkün değil” diye yazmış.

Vincent yoluna devam ediyor. Hava da yavaş yavaş kararmaya başlamış, sağda solda gaz lambaları yakılıyor. Lambalardan vuran ışıklar sisin bastırdığını gösteriyor, küçük damlalar lambaların camlarına düşüyor. Havanın kararması iyi olmadı, yoksa gidip Thames Nehri kıyısında oturup çizim çalışabilirdi. Uzun zaman sonra kendine güvenmediği bir dönemde, “Akşamları Southampten Street’ten eve doğru yürürken Thames Embankment’da durup ne kadar çok çizim yaptım hatırlamıyorum; ama hiçbiri bir şeye benzemiyor” diye yazacaktı. İngiliz kralı I. Charles’ın 30 Ocak 1649’da başı kesilerek öldürüldüğü yerin yakınına konmuş olan at üstündeki heykelinin yanından Whitehall’e, sonra da Banqueting House ve Scotland Yard’ı geçerek yoluna devam etmişti. Karşısına Westminster Abbey’nin kuleleri çıkıyor. Burada burnuna nehrin kokusu gelmeye başlıyor.

Embankments

1873 yılında Londra’nın bazı bölgelerinde kanalizasyon şebekesi vardı. Bunların yapımına on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlanmıştı. 1851’deki Great Exhibition’da tuvalet sifonları resmedilmişti. Herkes kendi evinde böyle bir tuvalet istemeye başlamış ve sonunda kanalizasyon büyük miktarda su kullanımını kaldıramaz hale gelmişti. Her şey Thames Nehrine akmaya başlamış, kentte birçok kez kolera salgını görülmüştü. 1858 yılının olağanüstü sıcak geçen yaz ayları esnasında parlamenterler nehir kenarında bulunan Westminster’daki House of Parliament’dan çıktıklarında öylesine yoğun bir koku ile karşılaştılar ki (great stink) bunun böyle süremeyeceği konusunda herkes hemfikir oldu. Londra için yeni bir kanalizasyon şebekesi yapılması kararı alındı. İşe dolgu yapılmasıyla başlandı. Thames Nehrinin bazı bölgeleri kurutularak arazi elde edildi. Bu şekilde sadece toprak üstünde yürüyüş yolları ya da parklar için değil, toprak altında da yeraltı metrosu ve yeni kanalizasyon sistemi için alan kazanılmış oldu.

Victoria Embankment, Vincent’in gelişinden hemen önce 1870 yılında hazırdı, diğer dolgu alanları Vincent orada yaşarken yapıldı.1870 yılında Londra’nın bugünden daha farklı kokmasına sadece kanalizasyon yol açmıyordu, yollardaki atları düşünün. Atlar hem ulaşım hem de bazı görevlerin yerine getirilmesinde vazgeçilmezdi. Kentin ortasında manej ya da haralara da rastlamak mümkündü. Yol kenarlarında taştan yapılmış büyük su yalakları vardı. Evlerde ve fabrikalarda kömür ve odun yakılıyordu ki bunlar da kentte baskın bir kokuya yol açıyordu. Koku gibi kentin üstüne inen isler de bu yakıt maddelerinin kullanımı sonucuydu. O yıllarda gaz lambası kullanımı artmaya başladı ve yüzyılın sonunda evrenselleşti. Trenlerde de gaz lambası kullanılıyordu.

1873 yılı sonbaharında Vincent kenar mahallelerden Brixton’da (şimdiki Lambeth) oturuyordu. Dolayısıyla her gün nehri geçmek zorundaydı. Rotasında yürürken Parliament Street’ten geçip sola 1868 yılında ilk trafik lambalarının konduğu Bridge Street yönüne dönerek Westminster Köprüsü’ne ulaşıyordu. Bugün aynı yerde hâlâ trafik lambaları var. Başınızı kaldırıp Parliament Square ile Bridge Street’in köşesindeki binaya, “Parliament Shop”un hemen üstüne bakın. Burada trafik lambasını icat etmiş olan John Peake Knight anısına bir tabela göreceksiniz. Vincent trafik lambasında durduğunda sağında Big Ben’li Houses of Parliament’i görüyor, gideceği daha epey yol olduğu için köprüde biraz durup dinleniyor ve manzaranın keyfini sürüyor. Nehrin üstünde onun gibi işlerinden çıkıp kenar mahallelerdeki evlerine giden yolcuları taşıyan buharlı vapurlar seyir ediyor. Aklına bir hafta öncesi geliyor, iki İngiliz arkadaşıyla kürek çekmişlerdi. Theo’ya yazdığı mektupta o günü, “Bir süre önce bir cumartesi günü iki İngiliz arkadaşımla Thames Nehrinde kürek çektik. Mükemmel bir gündü” diye anlatıyor.

Westminster Bridge üstünden geçmek onun için çok değerliydi. Birkaç yıl sonra 1875’te geçici olarak Goupil’in Paris şubesinde çalışırken Giuseppe de Nittis’in yaptığı “Yağmurlu bir günde Londra manzarası, Westminster Bridge ve The Houses of Parliament” isimli tablosu eline geçtiğinde Theo’ya duygularını şöyle yazmıştı:

Her sabah ve her akşam Westminster Bridge’den yürüyerek geçtim, Westminster Abbey’nin ve The House of Parliament’in arkasından güneşin nasıl battığını, sabahın erken saatlerinde, kışın kar yağarken ve sis altında nasıl göründüğünü bilirim. Bu tabloyu gördüğümde Londra’yı ne kadar sevdiğimi fark ettim.

(…) 

Çevirmen: Gül Özlen
*Bu okuma parçasının yayını için Esen Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.