Sevin Beni – Semih Uçar

 

“İnsani varoluşun karanlık taraflarına ışık tutuluyor Kürklü Venüs’te. Daha ilk sayfadan itibaren insanın arzuları ve tutkuları, saldırganlığa olan “içgüdüsel” eğilimleri didik didik ediliyor. Yerleşik değerleri ve anlamları sarsan, sınırları zorlayan kışkırtıcı bir roman Kürklü Venüs. İçinde “sevginin”, “merhametin”, “şefkatin”, “cinselliğin” olduğu “aşk” da siyasal bir egemenlik oyunundan ibaret: Goethe’nin “Ya çekiç olmalısın ya örs” lafı hiçbir yere kadın erkek ilişkisine uyduğu kadar iyi uymuyor, laf arasında, rüyanda Bayan Venüs de bunu göstermişti sana. Erkeğin ihtirasında kadının gücü saklıdır ve erkek dikkat etmezse kadın bu gücü kullanmasını bilir. Erkeğin bir tiran veya kadının kölesi olmak arasında bir seçim yapmaktan başka şansı yoktur. Kendisini teslim ettiği anda boyunduruk kafasına geçirilmiştir ve kırbacı teninde hissedecektir… “Aşk” insanın tutkularından, özellikle de egemenlik hırslarından bağımsız bir ruh hali değil; hatta efendi ve köle arasındaki kadim ilişki aşkı da belirleyen bir ilişki…” Semih Uçar’ın Kürklü Venüs için yazdığı sunuş yazısını paylaşıyoruz.

“sevin beni”

“Bu cinsel anomaliye ‘mazoşizm’ adını vermeme vesile olup bana bu hakkı veren şey, yazar Sacher-Masoch’un o zamanlar bilimsel olarak hiç bilinmeyen bu sapkınlığı roman ve novellalarında oldukça sık konu etmesi oldu. Bu esnada, (renk körlüğünü bulan Dalton’dan hareketle oluşturulmuş) daltonizm sözcüğünün oluşturulma yöntemini takip ettim.” Bu sözler psikiyatrist ve adli tıp doktoru Richard Freiherr von Krafft-Ebing’e ait. “Mazoşizm” tabirinin isim babası Leopold von Sacher-Masoch hem hayatı hem de eserleriyle hiç kuşkusuz 19. yüzyılın en ilginç ve en kendine has şahsiyetlerindendi. Oysa yazarlık kariyerinin ilk yıllarında çağdaşı kimi eleştirmenlerce “Avusturya’nın Turgenyev’i” veya “Goethe’nin edebi vârisi” gibi, karşılaştırıldığı isimlerin büyüklüğü düşünülünce başka çok az yazara nasip olacak sözlerle övülüp göklere çıkarılmış bu son derece hayalperest, oldukça da yetenekli adam bugün artık yanlış anlaşılmış, bir kenara itilmiş ve en kötüsü de unutulmuş yazarlar mezarlığının sakinleri arasında. Öyle bir unutulmuşluk ki bu, mazoşizmle artık çoğunlukla bir arada anılan “sadizm” tabirinin Marquis de Sade’la olan bağlantısı çoğunlukla biliniyorken, kendi isteği ve bilgisi dışında da olsa isim babası olduğu mazoşizmin kökeninde bu tuhaf yazarın, yani Sacher-Masoch’un yattığını bugün artık çok az kişi biliyor.

Unutulmuş yazarlar mezarlığının belki de en ele avuca sığmazlarından olan Leopold von Sacher-Masoch 27 Ocak 1836 günü, o zamanki Avusturya İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde yer alan Lemberg şehrinde doğdu. Babası, emniyet müdürlüğüne kadar yükselmiş bir bürokrat, döneminin birçok bilim kurumunu desteklemiş bir doğa bilimleri koleksiyoneri ve araştırmacısı, annesiyse bir profesör kızıydı. İtibar sahibi ve itibara önem veren bu çiftin evliliklerinin ilk dokuz yılında çocukları olmadı. Charlotte von Masoch sürekli hasta oluyor ve anlaşılan doğumdan da korkuyordu.

Leopold dünyaya geldiğinde bir sütanneye, Rutenyalı güçlü kuvvetli bir köylü kızı olan Handscha’ya verildi. Handscha, Leopold’un annesinden de önce bağlandığı ilk insan oldu. Onunla olan ilişkisi, onun yanındayken yaşadıkları ve şahit oldukları iç dünyasında silinemeyecek izler bıraktı. Handscha sadece Rusça konuşuyordu. Bu yüzden Leopold on iki yaşına kadar sadece Rusça konuştu ve ancak on iki yaşından sonra Almanca öğrenmeye başladı. Almanca öğrenmeye başlayıp tümüyle okuluna yoğunlaştığı yıl olan 1848 Sacher-Masoch biyografisinde önemli bir dönüm noktasıdır: Babası Leopold Johann Nepomuk Ritter von Sacher Prag’a emniyet müdürü olarak tayin edilir. Avrupa tarihine “devrimler yılı” olarak geçmiş bu yılın çalkantılı ve güvensiz politik havası, iktidarın yanında duran babasının bu hareketlere karşı takındığı tavır ve hepsinden önemlisi kız kardeşi Rosa’nın ani ölümü, Leopold’ü kendi içine yoğunlaşmaya iter. Kitaplara gömülür. Birdenbire kendini açmaya başlamış annesine yakınlaşır.

Liseyi bitirdikten sonra hukuk, matematik ve tarih okumaya başlayan Sacher-Masoch 1856’da doktorasını bitirip hukuk doktoru unvanını alır. Fakat tarih bilimi, gönlünde hukuktan ağır basar. 1857’de “İmparator V. Carl Dönemindeki Gent Ayaklanması” başlıklı tezini yayımlar ve yirmi bir yaşında Graz Üniversitesi’ne tarih doçenti olur. Fakat akademik hayatı pürüzsüz ilerlemez. Yayımladığı tarih kitapları eleştiri oklarının hedefi haline gelir. Çünkü “edebi stili”, yani edebiyatla tarihi harmanlaması bilimsel çalışmalara uygun görülmez. Kendini tamamen roman ve novella yazmaya adamak için 1870 yılında nihai olarak üniversiteyi bırakır. Bu tarihten sonra bir yandan yazmaya, yazma disiplini edinmeye çalışır, öte yandan hayata karışır, operaya, tiyatroya gider, çok sayıda insanla, bilhassa da kadınlarla tanışır, sık sık âşık olur. Eserlerinde kadınları her ne kadar bir nevi duyularının esiri olmakla itham edip yer yer (bugünün gözüyle bakıldığında) kadın düşmanı denebilecek ifadelere yer verse de, Sacher-Masoch’un hem hayatı hem de eserleri üzerindeki en büyük etkiyi her zaman kadınlar yapmıştır. Dolayısıyla onun hayatını ilişki kurduğu kadınlar üzerinden okumak yanlış olmaz.

Üniversite yıllarında tanışıp dört yıl beraber olduğu evli ve üç çocuk annesi Anna von Kottowitz’le olan ilişkisi yazarın hayatını şekillendiren ilişkilerin ilkidir. İlk mazoşist deneyimlerini de bu kendinden emin ve dominant kadınla yaşar. Onu hem aşağılayıp hem büyüleyen, daha doğrusu aşağıladığı için büyüleyen Anna von Kottowitz, Kürklü Venüs’teki kadın imgesine de model olmuştur. Sacher-Masoch ile Kottowitz ilişkisi gerçekten de romanlara, en azından Sacher-Masoch’un romanlarına konu olabilecek tür-den bir ilişkidir. Sacher-Masoch, sevgilisinin kocasını düelloya çağırır ama adam bu çağrıya icabet etmez. Anna bunun ardından kocasından boşanır ve iki âşık birlikte bir villaya taşınır. Leopold’ün bu ilişkiyi karşılayacak maddi gücü olmadığı için, oğlunun ilişkisini onaylamasa da, ailesinin adına leke gelmesini istemeyen babası çifte destek olur.

Sacher-Masoch, Anna ile birlikte yaşadığı dönem-de Kürklü Venüs’ün ilk versiyonunu yazar. Ve çok geçmeden sevgilisi tarafından aldatılır. Aldatıldığı için üzülüp kahrolacağı yerde bundan büyük haz duyar. Kürklü Venüs’teki “Yunan” figürünün kaynağı da bu hazdır. Sacher-Masoch’un düşünce ve hayallerini süsleyen resmin tamamlanması için kırbaçlayan kadın yeterli değildir çünkü. Kırbaçlayan kadının yanında, bu kadının sevgilisi olup ona üstünlük kuracak ve kırbaçlanan (yani Krafft-Ebing’in tabiriyle “mazoşist”) erkeği, o doyuma ulaşana kadar kırbaçlayacak bir erkek gereklidir. Aşağılanma zevki ancak bir erkek eliyle tam anlamıyla yaşanabilir. Bundan dolayı yazar, hayatındaki kadınları hiçbir zaman sadece bir kadın olarak görmemiş, onları aynı zamanda gaddar erkeğe, yani “Yunan”a götüren bir araç olarak değerlendirmiştir. (Leopold von Sacher-Masoch üzerine yetkin bir makale yazmış olan Helmut Strutzmann, Sacher-Masoch’un tüm hayatına egemen olmuş bu doymak bilmez temel istek üzerine konuşurken, Sigmund Freud’un mazoşizm tezlerine gönderme yaparak şu sözleri söyler: “Freud, mazoşizmin içinde homoerotik unsurlar barındırdığını doğru tespit etmiştir.”)

Yazar, Anna von Kottowitz ile cinsel fantezilerini gerçekleştirir. Ona inci işlemeli bir kırbaç alır ve kendisine bir kazabaika diktirtmesini ister. Kadın, cinsel buluşmalarında çıplak bedenini bu kürk dolgulu ipek mantoyla sarar. (Sacher-Masoch kazabaika kelimesini sütannesi Handscha’dan duymuş, bu mantoyu ilk olarak onun üzerinde görmüş olmalı. Bu giysi yazarın gözünde zaman içinde gücü simgeleyen cinsel bir sembol, bir fetiş haline dönüşmüştür. Strutzmann, kazabaika’nın Sacher-Masoch için kırbaçtan bile daha güçlü bir sembol olduğunu iddia eder.)

Anna ile ilişkisi sırasında yazdığı Macaristan’ın Çöküşü ve Maria von Österreich adlı romanı okurlar tarafından ilgiyle karşılanır. Bunun ardından Sacher-Masoch, Schopenhauer ve Rousseau okumalarının etkisi altında (Balzac’ın İnsanlık Komedyası’nı hatırlatan) büyük roman projesi Kabil’in Vasiyeti üzerine düşünmeye başlar. 1864 yılında bu serinin ilk romanı Kolomealı Don Juan yayımlanır. Roman edebiyat dünyasında bir bomba etkisi yapar. Sacher-Masoch bir gecede meşhur olur. Eleştirmenler onu “Goethe’nin vârisi” gibi sözlerle överler. Yazarın realizmi, klasik anlatı sanatının yeniden doğuşu olarak görülür. Başarısı bu romanla sınırlı kalmaz, diğer romanları da geniş kitlelere yayılır. Yayıncılar peşinden koşarlar. Okurlarından, bilhassa da hanım okurlarından mektup yağar.

Bir gün, Wanda von Dunajew imzalı bir mektup alır. Kendini Kürklü Venüs’ün kadın karakteri gibi adlandıran bu kadın mutlaka yazarla tanışmak istediğini, ona sahip olmak istediği günden beri beş yıllık kocasının kendisine dokunmasına izin vermediğini ve yazarın ayaklarına kapandığını görmek için yanıp tutuştuğunu söyler. Kürklü Venüs’ün kusursuz bir taklidi olan bu mektuptan çok etkilenen Sacher-Masoch mektubun gizemli yazarıyla buluşmayı kabul eder. İlk buluşmasına üzerinde bir kürk ve yüzünde peçeyle gelen ve Sacher-Masoch’un kendisine yaklaşmaya başladığı sırada bir anda ortadan kaybolan bu kadına, yani Aurora von Rümelin’e yazar zaman içinde âşık olacak ve bu sayede 19. yüzyıl sonları, 20. yüzyıl başlarında Avrupa edebiyat çevrelerinin gördüğü en büyük çekişmelerden birinin de temelleri atılmış olacaktır.

Aurora von Rümelin, yazarın, şahsında Kürklü Venüs’teki Wanda von Dunajew’i bulduğuna inandığı ve Kürklü Venüs romanında cereyan eden olayları neredeyse harfi harfine gerçek hayatta yaşadığı ne ilk ne de son kadındır. Rümelin’den önce ilişki kurduğu Fanny von Pistor da 1869 yılında, yani romanın yayımlanmasından bir yıl önce yazarla tıpkı romandaki gibi bir sözleşme yapmış, çift tıpkı romanda olduğu gibi İtalya’ya gitmiş, tıpkı romandaki gibi Pistor birinci sınıf bir vagonda, yazar bütün valizlerle birlikte üçüncü sınıfta seyahat etmiş, tıpkı Kürklü Venüs’te olduğu gibi Pistor otelin süitinde, Sacher-Masoch ise çatı katında bir odada kalmış ve ancak sahibesi çanı çalıp işaret verdiği zamanlar yanına gidebilmiştir. Anlaşılan, bu seyahatte Kürklü Venüs’teki “Yunan” figürü de bulunmuş. Fakat Sacher-Masoch İtalya’da yaşadıklarına sonunda dayanamaz ve şehri terk eder. Çift bunun üzerine ayrılır. Sonu belli ki kendi adına hayal kırıklığıyla biten Fanny von Pistor tecrübesinin ardından Aurora von Rümelin’le karşılaşınca Sacher-Masoch derin bir nefes almış olmalı. Çünkü Rümelin veya kendine taktığı adla Wanda von Dunajew, Sacher-Masoch’u kitapları sayesinde o kadar iyi tanımıştır ki (tıpkı Pistor gibi, hatta ondan da iyi!) yazar sonunda Kürklü Venüs’ü bulduğuna inanır. Yaşadıkları maddi güçlükler, toplumsal baskılar, ilk çocuklarının doğumdan sekiz gün sonra ölmesi gibi acıların ardından Aurora von Rümelin ile Leopold von Sacher-Masoch, yazarın ailesinin karşı gelmesine rağmen evlenir. Evlenince çiftin birbirlerine karşı olan tutumlarında, daha doğrusu Sacher-Masoch’un birliktelik yaşadığı kadınlara karşı olan tutumunda bir değişiklik olmaz. Yazar, romanda yaşanan her şeyi Rümelin’le de yaşayacaktır: Sözleşme, kürkler, kazabaika, kırbaç ve elbette “Yunan”. Bu son örneğin de gösterdiği gibi Sacher-Masoch için hayatı boyunca esas olan; opus magnum’u Kürklü Venüs’te işlemiş olduğu o ezeli istek ve özlemler, iktidarı simgeleyen fetişler, değişmez arayış ve hedeflerle (“Yunan”) örülü bu fantazya, çocukluk yaşantılarının etkisiyle zihnine ve ruhuna bir daha hiç çıkmamacasına yer etmiş bu “duyusal-duyuüstü” serüven, yani baştan sona Kürklü Venüs romanının dünyası olmuştur. Kürklü Venüs’te işlediği olayları oldukça sık (ve galiba bundan da önemlisi olabildiğince çok “Yunan”la) yaşamak, tekrarlamak istemiş, hayatı boyunca hep bu dünyayı aramış, hayatını kafasında muhtemelen ilk gençlik yıllarında inşa etmiş olduğu bu modele uyacak insanları aramakla geçirmiştir. Sadece hayatı değil, yazma uğraşı da bu dürtünün hizmetindedir. İlerleyen yıllarda mazoşist özlemlerinin doyuma ulaşmasıyla birlikte yaratıcılığının da ciddi oranda azalmış olması bu durumun acıklı bir işaretidir.

Cinsel nevrozların köklerinin her zaman ilk çocukluk dönemine uzandığını belirten Freud, mazoşizmin ölüm dürtüsüyle doğrudan bir ilişki içinde olduğunu söyler. Sevgi isteği, sevilme özlemi mazoşistin zihninde cezalandırılma isteğiyle yer değiştirir. Mazoşist gözünde (Strutzmann’ın sözleriyle) “haz yaşantısı olarak cezalandırılma, karşıdaki kişi tarafından sevgiyle onaylanmanın yerini alır.” Çocukluk yaşantılarının etkisiyle içten içe sevgiye layık olmadığına inanmış mazoşist; sevgi beklentisi, ihtiyacı ve hatta açlığını cezalandırılarak ve aşağılanarak doyurmaya çalışır. Hiç gereği ve hiçbir gerekçesi olmadığı halde annesi tarafından doğar doğmaz sütanneye terk edilmiş, babasından hiçbir zaman gerçek sevgi görmemiş yazarın gözlerini ebediyen kapamadan önceki son sözlerinin, “Aimez moi – Sevin beni” olması çok anlamlı…

Leopold von Sacher-Masoch bu son sözleriyle, okurlardan gördüğü yoğun ilgiye rağmen onu ilk eserlerinden sonra neredeyse hep taşa tutmuş, yazarı iğrenç bir ahlakçılık ve alçak bir ırkçılıkla hasta, sapık ve Yahudi olmakla (!) suçlamış edebiyat tarihçilerine ve eleştirmenlere bu hazin ve ironik son sözleriyle ne menem bir yazar olduğunu gösterir, ölümünden yaklaşık kırk yıl sonra kitaplarını meydanlarda yakacak Nazilerin yüzlerine bu iki kelimeyle yazarlık yeteneklerini çarpar gibidir.

Mart 2016

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.