“Ateş düştüğü yeri yakıyor ama, yangın hepimizin yüreğinde.”

 

Kitabın arka kapağında “Bir yazarın bu ülkenin bütün renklerine ulaşmak için yaptığı yazınsal yolculukta uğramak zorunda olduğu durakların, geçmek zorunda kaldığı ara sokakların, anacaddelerin ayrı ayrı öykülerinden oluşuyor Yollar” yazıyor. Seyit Soydan, farklı insan halleriyle işlediği öyküleriyle bize barışın renklerini sunan bir tablo hazırlamış adeta. Her fırça darbesiyle, dostluklardan düşmanlığa, düş kırıklıklarından sevinçlere, ihanetlerden fedakârlıklara bütün insan hallerini çarpıcı bir dille sergileyerek, barışın izini sürmemize yardımcı oluyor.

Hayatın içinden, tam da hayatın kendisi öyküleriniz. Sizi yazmaya iten en etkileyici öykü neydi?
Beni en çok etkileyen öykü, çocukluk arkadaşım Kırat’ın hikâyesidir. İlk kitabımda olduğu gibi heybemdeki bazı öyküleri bir araya getirdiğim “Ceviz Ağacının Altında” adlı yeni dosyam da bir kır at hikâyesiyle başlıyor. Doru atlar hızlı koşar ve tez yorulurlar, barutları tek atımlıktır. Kır at, uzun yol koşucusu olarak, sakin ve kararlıdır. İnandığı yolda sabırla devam eder. İnat da bir murattır. Beni çok etkileyen bir hikâyedir bu.

Murathan Mungan Dersim 38 kıyımını konu alan 23 öykücünün yazdığı Bir Dersim Hikâyesi seçkisinin önsözünde “Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir” der. “Kan Kardeşim” öyküsü sizin Dersim hikâyeniz midir?
Öncelikle bu öykü seçkisinin edebiyatımızın toplumsallaşması anlamında çok önemli bir yeri olduğunu belirtmeliyim. Dersim 38’de yaşananların farklı biçimlerde algılanmasını sağlayarak, kanayan bir yarayı açığa çıkartıyor. Ayrıca öykücülüğümüzün geldiği olgunluk düzeyini göstermesi açısından da çok önemli, hepsi de geleceğe kalacak nitelikte seçkin öyküler.

Evet, beni çok etkileyen ve belki de hayatıma yeni bir yön vermeme yol açan bir öyküdür “Kan Kardeşim”. Büyükada sırtlarında iki “yaban” çocuğun arkadaşlığıyla başlayan öykü, sırlarla dolu bir yolculukla mezraya ve oradan dağlara ve 38 kıyımına “Dersim hikâyesine” doğru yol alır. Kan kardeşliği düş kardeşliğiyle bütünleşir. Dersim hikâyeleri benim de hayatımda tam anlamıyla bir dönüm noktası oldu. Yaşlı ninelerin ve dedelerin dilinden onları dinlediğimde 18 yaşındaydım. Evden ayrılmış, idealimdeki fakülteye gitmeyi reddetmiş ve lise yıllarında düzenli olarak sürdürdüğüm öykü ve şiir yazma serüvenimi, Hüseyin Cevahir gibi devrim sonrasına erteleyerek, gidenlerin ardından, devrimci mücadeleye katılmaya karar vermiştim. Dersim halkı, o katliam günlerinin yeniden yaşanacağı korkusunu etinde kemiğinde hissediyordu. Yaşlılar bunu sık sık dile getiriyordu, çünkü devlet dersinde binlerce insan öldürülmüştü. Bütün genç insanlar gibi şu soruyu vicdanıma sormadan yaşayamazdım: Bu kıyım ve zulümler bugün de devam ediyorsa kabuğuna çekilip roman ya da öykü yazmak ne kadar anlamlıdır? O yaşımda kendime sorduğum bu soruya yanıtım olumsuzdu. Bir an önce devrim yapmalı, zulüm ve sömürüye son vermeliydik. Daha sonra şiir, öykü yazmaya bol bol zamanımız olurdu. Bu düşüncelerle okulu bırakıp fabrikada çalışmaya başladım. Daha sonra sendikacı olarak işçi örgütlenmelerinde yıllarca görev yaptım. Hayatın içinde ektiğin tohumların meyvesini almak, direnişin başarıya ulaştığını görmek, faydalı işler yaptığını hissetmek ruhuma iyi geliyordu. Daha 20 yaşına basmamıştım ama gecem ve gündüzüm grev direniş çadırlarında, meydanlarda geçiyordu. Bu, hayatın içinde olgunlaşmamı ve gözlem yaparak, yüzlerce farklı insanın hikâyesini öğrenmemi sağlıyordu. Lise yıllarında Fatih Halkevi’nin sinema koluna devam ediyor ve Yılmaz Güney olmaya özeniyordum. O da öykü ve romanlar yazıyor, Nâzım’ın şiirde yaptığı devrimi sinemada gerçekleştiriyordu. Bir süre de sinema kurslarına devam ettim. Fakat örgütlü mücadeleye katıldıktan sonra bildiri ve siyasi yazılar dışında hiçbir edebi metin yaz(a)madım. Edebiyat dünyasından kopuşun acısını hâlâ çekiyorum. 12 Eylül sonrasında yeni okumalarla eksiğimi gidermeye çalışsam da içselleştirdiğim bildiri ve söylev dilinden kurtulmak uzun zamanımı aldı. Ben de Borges’i örnek alarak en iyi bildiğim şeyleri bir olay örgüsü içinde anlatmaya çalışıyorum. Çünkü gerçeğin içinden vurucu olanı, farklı olanı açığa çıkaran yaratıcı metinler yarına kalır ve insanlığın ortak dili haline gelir.

SEYİT.SOYDAN1 SEYİT.SOYDAN2 ve anasayfa

“Halay” öykünüzle 30 yıl sonraya 2000’li yılların acımasız bir gerçeğine, “hayata dönüş” operasyonuna geliyoruz. Bu kıyımı yaşayan dört gencin yıllar sonra bir düğünde bir araya gelişini anlatan; öykü anlatıcısının köyde yaşayan ve hâlâ insan içine çıkamayan kız kardeşinin yaşamında derin izler bırakan katliamın ve F tipi gerçeğinin acıları sizin için ne ifade ediyor?
F tipleri ve “hayata dönüş” operasyonu günümüzde de varlığını sürdürüyor. Aradan 12 yıl geçmesine rağmen o çocukların bir kısmı hâlâ F tipi zindanlarda çile doldurmaya ve vicdanen direnmeye çalışıyor. Öykü anlatıcısı da o düğün gününde Azrail’in tepemizde kol gezdiği o kıyamet gününü, yaralanışını, ölüm oruçlarını yeniden yaşar. Yeraltı edebiyatında gördüğümüz gibi yaşamın sertliği dile de sirayet edebiliyor. Edebiyat, hayatı olabildiğince tarafsız ve mesafeli bir biçimde yansıtmak zorundadır. Fakat öykü anlatıcısı o yaşamın içinden gelen bir insan olunca bu zorlaşıyor. Halay, ölümlerin içinden sıyrılıp gelen insanların bir düğünde buluşarak nasıl acıları sevince, umutsuzluğu umuda dönüştürdüklerinin öyküsüdür. Ne kadar yabancı kalmaya çalışsak da aslında anlatılan bizim hikâyemizdir. Yaşanan savaş gerçekliği gibi ölüm oruçlarında yaşamını yitiren, sakat kalan, muhalif düşüncelerinden dolayı zindana gönderilen ya da sürgüne gitmek zorunda kalan bu insanların öykülerini başka öykülerimde de anlatmaya çalıştım.

İnsan hallerinin bölgesel farklılıklar gösterdiğini anlatıyorsunuz öykülerinizde… Bu yaşam içerisinde nasıl karşılık buluyor?
Günümüzde edebiyat dergilerinde çıkan öykülerin ya da son dönemde çıkan romanların büyük çoğunluğu kentsel büyüme içinde bireyin çaresizliğini ve iç sıkıntılarını konu ediniyor. Kapitalizm her şeyi alınıp satılır bir nesneye, hızla bir tüketim toplumu olmaya dönüştürürken, alışveriş, kredi kartı, günlük harcamalar içinde boğulan insanların komşusuna dönüp bakması ya da bazen en yakınındaki insanları annesini, kardeşini, sevgilisini anlaması bile mümkün olmuyor. Bırakalım dostluk, yoldaşlık ilişkilerini komşuların dahi birbirini tanımadığı bir yalnızlar toplumuna dönüşüyoruz. İnsanlar birbirlerine önyargılar içinde bakıyor. Örneğin Habur sınır kapısından silahsız ve barış adına gelen gençlere, çocuklarının birçoğunu savaşta yitirmiş ya da kalanların dağdaki geleceklerinden endişe duyan insanların bakış açısı ile Edirne’de yaşayan bir esnafın bakış açısı bir olabilir mi? Ölüm oruçlarını protesto eden gençlerin linç edilmeye çalışıldığı şehirde her gün taşlanıp camlarının kırılması yüzünden yasal partiler bile çalışamaz durumda. Bölgede yaşayan insanlar halaylarla çocuklarını karşılayıp barış sevincini yaşarken Batı’da yaşayan insanlar bundan farklı anlamlar çıkarabiliyor. Dersim katliamı devlet nezdinde kınandı ve bazı gerçekler gün ışığına çıkarıldı. Ama otuz yıldır süren savaşta Dersim’i aratmayacak gerçekleri yazdı anlattı diye yüzlerce gazeteci ve yazar binlerce yıla varan cezalara çarptırıldılar. Ben Batı’da yaşayıp Doğu’yu yakından bilen bir okuryazar olarak halklar arasındaki duygusal kopuşu ve farklılığı görebiliyorum. Barışın köprülerinin de bölgesel farklılıklara rağmen insan hallerini doğru anlayabilirsek kurulabileceğine inanıyorum. Burada sanatın gücü çok önemlidir. Edebiyat, bütün halleriyle insan hikâyeleri anlatır. Bir film izlerken ya da kitap okurken bölgesel farklılıklara bakmaksızın dünyanın dört bir yanından insan hikâyeleriyle özdeşleşiriz. Bu öyküler aracılığıyla insanlar birbirlerini daha iyi anlayabilirler. Öykü, insan vicdanına seslenmesiyle yaşamdaki karşılığını bulur. Bütün kışkırtmalara rağmen halklar arasında barış köprüleri kurulmasında edebiyatın gücü çok önemlidir.

Farklılıkların zenginlik olduğu hep dillendirilse de pratikte bu hiç de böyle karşılık bulmuyor… Sizce bunun nedeni nedir ve bu sorun nasıl aşılır?
İçinde aydın, yazar ve sanatçıların bulunduğu bir yemeğe davet edilmiştim. Yemek boğaz manzaralı geniş balkonlu bir evde veriliyordu ve epeyce alkol tüketilmişti. Keman çalınıyor ve Türk sanat müziğinden şarkılar söyleniyordu, oldukça keyifli bir akşam sefası ortamı vardı. Karşılıklı muhabbet sırasında ısrar üzerine sevgilim, anadiliyle yani Kürtçe bir türkü okudu. Sevgiliye duyulan özlemi dile getiren bu türkü bir anda, orada bulunan birçok insanın kendisini rahatsız hissetmesine neden oldu. İçkinin de vermiş olduğu bir yiğitlikle yaşlı başlı insanlar “Diyarbakır surlarına Türk bayrağı dikmekten”, “silah elde savaşmaktan” söz etmeye başladılar. Ben her ne kadar barıştan, orada yaşayan insanların çektiği acılardan söz etmeye kalksam da nafileydi. Demokrat ve aydın geçinenlerden söz ediyorum. Kayseri’de bir köy düğününde bunların söylenmesini anlayabilirim. Ama ne yazık ki bizim farklılıklara bakış açımız bu. Bu yüzden solumuz yamalı bohça gibi. Orada bile farklı kültürlerin bir arada yaşamasına tahammül yok ne yazık ki. “Yüz çiçek açsın, yüz fikir akımı tartışsın” sözü bence bugün de geçerliliğini koruyor. Ezilenlerin bile çoğunluk olduğu zaman en yakın dostlarını dahi ötekileştirdiğini düşünürsek yaşadığımız bu gerçeği tersine çevirmekten başka şansımız yok. Yazının gücü burada ortaya çıkıyor. Eğer yazarlarımız içeriğe biraz daha önem vererek komşusunu; varoşlarda, köylerde yaşayanı; ötekini anlamaya çaba gösterirse toplum insanların yaşadığı farklı acıları ve yaşantıları daha iyi anlayabilir. Dostoyevski, Fuentes, García Márguez, Kafka, Dino Buzzati, Tagor, Hemingway, Mehmet Uzun ya da R. Carver farklı toplumların insan hallerini öğrenmemizi sağlıyor. Edebiyat insanların önyargılarının kırılmasında önemli bir yol açar diye düşünüyorum. Fakat giderek içe kapanıp duvarlar ördüğümüz ve kitap dahi okumadığımızı da düşünürsek bu yalnızca bir umut.

Kitaba ismini veren “Yollar” öyküsü oldukça etkileyici ve sürükleyici bir film gibi… İnsan acının neresinden tutacağını bilemiyor.
Evet ne yazık ki bu toplumsal incinme, dünyanın birçok ülkesinde yaşanıyor. Okuduğum birçok roman ve film bir kontrgerilla kurgusu olan bu savaş yönteminin yani “Balığı yakalamak için denizi kurutacaksın” anlayışının nelere yol açtığını hep birlikte görüyoruz. Doğa katlediliyor. Milyonlarca yılda meydana gelmiş bir bitki örtüsü, ormanlarımız, yakılıp yok ediliyor. Binlerce köy boşaltıldı, yakılıp yıkıldı ve yaylalar yasaklandı, hayvancılık yok edildi. Tarım alanları meralara binlerce mayın döşendi. Ama aynı zamanda birileri bu savaştan korkunç gelir sağladılar: Şehit tabutlarıyla, panzerlerle eroin taşıdılar, JİTEM adıyla çetecilik yapıp halkın evlatlarını öldürdüler. Binlerce yıldır o topraklarda yaşayan insanlar aç biilaç şehirlere sığınmak zorunda kaldı. Aynı topraklarda kardeşçe yaşayan insanlar birbirine kem gözle bakmaya başladılar. Elbette bu acıları yaşayan karşılıklı kurbanlar veren toplumların sağlıklı kalmaları mümkün değildir. Her geçen gün militarist söylemlerle daha fazla zehirleniyor ve yabancılaşıyorlar, tarihte yabancısı olmadığımız yakma yıkma ve linç kültürü gelişiyor, ne yazık ki. Çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor ve ötekinin bundan haberi olmuyor.

Ölen çocuklarının kimlik tespiti için giden ailelerin karşılaştığı manzara ve gördükleri tavır içler acısı. Bugün hâlâ çocuklarından haber alamayan, onların kemiklerine dahi sahip olamayan aileler var. Hangi zihniyet ne olursa olsun bir anneden çocuğunun cesedini esirger?
Bugün bile medyada, öldürülen Kürt gençleri için “leş” diye söz ediliyor. Bunu milletvekilleri bile dile getiriyor. Bu bakış açısıyla bakan bir zihniyet için leşin önemi nedir? Kardeşim 1992 yılında Midyat’ta doktor olarak askerliğini yaptı. Askerlerin ya da korucuların dağda vurup yan yana dizdiği gençlerin çoğu çocuk yaşta. Dağda çobanlık yapan bir çocuk bile onların arasına katılabiliyor. Çünkü orada savaşın bir getirisi var ve bundan generalinden korucusuna kadar herkes payını alıyor. Neredeyse 25 yıldır bıkıp usanmadan kayıp çocuklarını arayan cumartesi annelerinin acısı nasıl tarif edilebilir? Bu kirli savaşta acımasız bir bombayla yitirdiğimiz Onat Kutlar, son yazısında savaşı şöyle lanetliyordu: “Hiçbir kutsal amaç, hiçbir ideoloji, hiçbir ‘hak’ hiçbir öfke, hiçbir yetki doğrulamaz öldürmeyi.”

Yollara düşüp çocuklarını arayanlar, başka çocuklarda yavrularının kokusunu bulanlar… Bu acıyı tarif etmek kolay olmasa gerek… “Gözleri emanetimdi” diyerek trende gözaltına alınan kızda kendi kızını gören adamın yaşadıkları, o kızın güncesinde anlattıkları… Sözün bittiği noktada siz şimdi ne söylersiniz?
İnsanların vicdanında savaşın yeri yoktur. Savaş çağlar boyunca yönetici sınıfların çıkarına hizmet etmiştir. Aynı yoksulluğu paylaşan komşuların, akrabaların çocuklarıdır savaşta yitirdiklerimiz. Yaşar Kemal Bir Ada Hikâyesi üçlemesinde yarattığı düşsel bir barış adasında Anadolu’da yaşayan ve birbirine düşman edilen bütün halkların evlatlarını bir araya getirir, onların acılarını ve sevinçlerini nasıl paylaştıklarını anlatır. John Steinbeck, “Ve nerede birileri özgür olmak için mücadele ediyorsa onların gözüne bak anne, beni göreceksin” der. “Yollar” da kızını arayan baba da trendeki kızın gözlerinde kendi kızını buluyor. Edebiyat kurguya dayansa da onda kendimize ait bir şeyler buluruz, onu ölümsüz kılan güç budur. İnce Memed, Anna Karanina, Madame Bovary, Gorki’nin Ana’sı, Aytmatov’un Cemile’si, Orhan Kemal’in Murtaza’sı birer roman kahramanı olmanın ötesinde bizim kendimizden bir şeyler kattığımız sahicilikleriyle ölümsüz karakterlerdir. Öyküdeki baba da kızıyla yaşadığı kuşak çatışmasına rağmen onu anlamaya çalışmaktadır. Ben Zeze gibi bir kızın dağda yaşadığı yılları ve savaşın içindeki öteki insanı ve çatışmaları bir öykü kurgusu içinde anlatmaya çalıştım. Sözün bittiği noktayı okurun yorumuna bırakmak isterim.

“Ateş düştüğü yeri yakıyor ama yangın hepimizin yüreğinde” cümlesi geçiyor “Yollar” öyküsünde. Topraklarımız her gün 20’li yaşlarda ölenlerin kanıyla yıkanırken, “kim daha fazla öldürdü”nün ötesine neden gidilemiyor?
Kerameti Batı’da arayan bazı liberal aydınlarla yaptığımız bir toplantıda, Amerikan İnsan Haklarını İzleme Örgütü HRW’nin açıkladığı bir rapora dayanarak, bütün Batılı ülkelerin Türkiye’ye silah sağladığını ve dünyanın en kârlı sektörü olan silah sanayiinin bu savaşın bitmesini istemediğini, eğer suçlu arayacaksak, paranın yönünü ve kaynaklarını izlememiz gerektiğini söylediğimde çok ünlü bir “Kürt uzmanı” profesör öfkelenmiş ve hırsla salonu terk etmişti. Irak, Libya ve en son Suriye savaşında petrol yataklarını ele geçirmek için neler yapılmıyor. Bayramda Gaziantep’te yaşanan bombalı saldırı, aynı CIA planının bir parçası olarak, Kürt halkını linç girişimi için kullanılmak isteniyor. 20. yüzyılda yaşanan iki Dünya Savaşı’nda 60 milyon insanın ölümünü anlatan Nâzım Hikmet destansı şiirinde “Neyi bildirir sayılar?” diye sorar. “Sayılar bebeklerin kundakları / Sayılar tabutları şehirlerin / Öldürülmüş / Öldürülebilecek olan / Sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir / Sayılar bildirir uzaklaşan bir şeyleri.”

Otuz yıldır savaşan taraflar kendi ölümlerini az, karşı tarafı çok göstermeye çalışarak neyi çözebiliyor? Sayılar bizlerden kopup giden canlarımızı, biraz daha azalıp yok oluşumuzu anlatıyor yalnızca. Çünkü yüzyıllardır “zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir”. Kurban edilen Mehmet ve Memo’nun toprağa düşerken bıraktığı acı, gözyaşının rengi aynıdır. Ölen asker ve gerillanın acısını yüreğinde duyan ve buna üzülen ortak bir vicdan yaratamadığımız sürece topraklarımız gençlerimizin kanıyla sulanmaya devam edecektir. Savaşa ve militarizme karşı çıkan ortak akıl ve vicdanın güçlü bir savaş karşıtı hareketin yaratılması gerekiyor.

Yollara umutla bakmak, bir yol bulmak çok mu zor?.. Hangi yol doğru olan?
“Yollar” öyküsündeki baba, acıları birleştirmeye çalışıyor. Bu yüzden barışın mavi rengini bulabilmek için yeniden yollara düşüyor. “Kızımız, diyorum, düşlerinin içindeki bir masal ülkesinde yaşıyor. Orada mutlu. Canlı. Çünkü umudu var. Onların akan kanı toprağı suladıkça acımız çoğalıyor. Kardeş kardeşe gitgide düşman kesiliyor. Oysa bizler gözyaşlarımızı ağıtlarımızı barış umuduna dönüştürürsek, akan kanı durdurabilir evlatlarımıza kavuşabiliriz. Ben umutluyum hanımım. Yarın yeniden yollara çıkacağım. Nerede bir havar, nerede bir ağıt yakılıyorsa ben de orada olacağım. Cenazede, taziye evinde o acıyı paylaşacağım, bir gün bu ortak acılar bitsin, barış gelsin diye dua edeceğim ben de. Barış hayal olmasın diye, yarın daha geç olmadan…” Ben bu düşsel baba figürünün gerçekleşmesinden yanayım. Böyle bir yol bulmak acıları ortak acımız olarak benimseyip bu kanlı savaşı bitirmek ve Kürt sorununun, insan onuruna yakışacak barışçıl ve adil bir şekilde çözümünü sağlamak zorundayız.

SEYİT.SOYDAN4 SEYİT.SOYDAN5

Yıllarca barış mücadelesi vermiş, bu konuda makaleler yazmış, radyo programınız yüzünden ceza almışsınız. Öyküleriniz barışın rengini oluşturabilecek mi?
12 Eylül yılları yeniden şiire dönmemi sağlamıştı. İlk şiirim “Çingene ruhum” 1986 yılında Yeni Şiir dergisinde çıktı. Fakat öyküye dönüşüm 1990’lı yıllara rastlar. İlk öyküm “Otobanda ölüm” 1995 yılında Kopuş dergisinde yayımlandı. Savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü o yıllarda bağımsız düşünce ve davranışa şans tanımayan sol parti çalışmalarından umudumu kesmiştim. İnsan hakları ve barış için mücadelenin daha önemli bir işlevi olduğuna inanıyordum. Bu düşünceyle Savaş Karşıtları Derneği içinde görev aldım. Tüzüğündeki “Savaşa, ırkçılığa ve militarizme karşı olmak” maddesi yüzünden dört kez kapatılan SKD çalışmalarını, Savaşa Karşı Barış dergisini çıkararak devam ettirdik. Barış yazılarının yanı sıra şiir ve öykü yazmayı sürdürüyordum. Edebiyatın barışı anlatması yeni bir olgu değildir. Günümüzde okul kitaplarımız ve medyamız savaşı yüceltmekte ve yaşanan acıları gizlemektedir. Edebiyat nefret söylemi yerine barışı, savaş yerine sevgiyi ve insanı yüceltir. Albert Einstein, “İnsan savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse daha iyi değil midir? Her savaş insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine yeni bir halka eklemektedir. Propagandayla zehirlenmedikleri sürece kitleler asla savaş düşkünü değildir. İnsanlar kendileri karşı çıkmadıkları sürece hiçbir şey savaşları ortadan kaldıramaz. Hiçbir zaman iyi bir savaş ve hiçbir zaman kötü bir barış olmamıştır. Ben barış için savaşmak istiyorum. Ama silahlarımız tanklar ve toplar değil aklın silahları olmalıdır” der. Savaş ve Barış’ın ölümsüz yazarı Lev Tolstoy da savaşı “iğrenç ve caniyane bir hareket” olarak lanetler ve savaşan insanların akıl ve vicdanına seslenerek birbirlerini öldürmeyi emreden kişilere kölece boyun eğmemelerini öğütler. “Öldürmeyeceksin! Bu hakikat bize insanın hiçbir koşul ve durumda hiçbir bahane göstermeden bir başkasını öldüremeyeceğini ya da öldürmemesi gerektiğini açıklamaktadır” der. Tolstoy gibi savaşı, insanlığın çektiği derin acıları yazan ve barışı savunduğu için yargılanan Yaşar Kemal DGM savcılarına karşı edebiyatı ve barışı şöyle savunmuştur: “Ülkelerin türkülerini yaratanlar kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür. Bu korkunç, bu pis, insanlığı kirleten hem de utandıran bu savaş dursun diye herkes elinden geleni de gelmeyeni de yapmalı. Bu korkunç savaşı durdurmaya gücümüz yeterse bugün için de yarın için de ülkemizin onurunu kurtaracağız.” Ben de Yaşar Kemal’in yolundan giderek barışın mavi rengini öykülerime işlemeye çalışıyorum. “Yollar” öyküsünün Evrensel Kültür ve Tiroj dergilerinin düzenlediği “Barışı anlatın” öykü yarışmasında birincilikle ödüllendirilmesi doğru yolda ilerlediğimi göstermek açısından bana güç verdi.

“Kule ve Martılar”da sevgiliye yazılan özlem dolu bir mektup okuyoruz. Alışkanlıkların insanı esir aldığı bu çağda, özgür bir martı olabilmek çok mu zor?
Ben 17 yaşımda evden ayrıldım. Babam kitaplarımı, yazılarımı yakarak beni zararlı düşüncelerden korumak, belki hapse düşmemi engellemek ya da kör bir kurşuna hedef olmamı önlemek istiyordu. Bugün baktığımda korkularında hiç de haksız olmadığını düşünüyorum. Ama onun endişeleri ya da baskısı benim evden ayrılmama yol açtı. Onun beni anlayamadığını düşündüğüm için ben çocuklarımı anlamaya çalışıyorum. Ama çocukluğumdaki ya da 17 yaşımdaki gibi özgür olduğumu söyleyemem. R. Carver çok genç yaşta evlenip çocuk sahibi olan ünlü bir öykücü. Günde üç dört işte çalışarak geçinmeye ve boş kaldığı zamanlarda öykü yazmaya çalışıyor. Kısa öyküyü de bu yüzden tercih ettiğini, zamanla alışkanlık haline geldiğini söylüyor. Ben de kırk yıldır çalışıyorum ve ancak yazmaya geceleri zaman bulabiliyorum. Kapitalist ülkede yazar olmak, para getirmeyen, gereksiz bir iş gibi görülüyor. Ama okuryazar olmayı seven insanların aynı şartlarda yaşayıp yazdığını biliyorum. Bir de alışkanlıklarının esiri olan insanlar var. Bunlar geçmişte ne yaşamışlarsa orada kalmış ve zamanı dondurmuş insanlardır. Bitip tükenmeyen askerlik ve hapishane anılarıyla avunurlar. 1980 sonrasında rüzgârın ters dönmesiyle yelkenlerini ve ceplerini dolduran bu insanlar şatonun bekçiliğini yaptıklarının farkında bile olmadan yaşayıp giderler. “Kule ve Martılar” öyküsünün kahramanları da bitip tükenmek bilmeyen Galata gecelerinde yaşarken kafesteki kuşlardan birisi ansızın uçuverir. Dört bir yanı faturalar, kredi kartları, ev, eşya taksitleri, çocukların bakımı ve masraflarıyla çevrili bir insanın özgür martı olması mümkün müdür? Dünyanın dört bir yanında bunalım içinde kıvranan bireyin yaşamı budur. Belki de bu yüzden düşlere sığınırız. Küçük karabalık ya da Martı Jonathan Livingston olmak verili koşullara isyan etmekle mümkündür. Düşünce yapımızda dahi özgür olmakta zorlanırken özgür martı olabilmek düşsel gerçekliğimizdir.

Siz aşkı nasıl tanımlıyorsunuz? Aşk sözcüğünün bile artık demode kabul edilmesine hatta saflık olarak yorumlanmasına ne diyorsunuz?
Sabahattin Eyüboğlu aşkı şöyle tanımlıyor: “Kavuşamazsın aşk olur.” Bir de Diyarbakır kırıklarının çok güzel bir sözü vardır aşkı anlatan: “Biz severiz, onun ruhu bile duymaz.” Ben bu iki tanımın da aşkı çok iyi ifade ettiğine inanıyorum. Aşk tek kişilik bir olgudur. Boşuna Âşık Veysel “Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” dememiş. Kerem boşuna yanıp kül olmamış. Çünkü orada âşık olan Kerem’dir, yanıp tutuşan da o. Yollar kitabım “Aşk bir reyhan çiçeğidir, koklarsın uçar gider” dizeleriyle başlar. Bitmesin diye koklamaya doyamadığımız bir çiçektir aşk. Hayatım boyunca saf kalmaya razıyım. Aşksız geçen bir ömür nafiledir, yalandır.

“Sarya” öyküsü de kitapta dikkat çekiyor. Abisi dağa çıktıktan sonra göç etmek zorunda kalan bir ailenin isyankâr kızı. Sarya içinde bulundukları çıkmazlara rağmen aşka tutunmaya çalışıyor ancak toprak sevgisi, abisinin kaybı onu ölüm yolculuğundan alıkoyamıyor…
Dersim hikâyeleri gibi beni derinden sarsan bir etkisi oldu 1990’lı yıllarda yaşanan gerçeklerin. İstanbul’un kenar mahalleleri, evi köyü yakılan Kürt aileleriyle doldu. Onları yakından tanıma fırsatı buldum. “Sarya” öyküsü o dönemin ürünüdür. Yollarda şoförlük yapan sarışın bir Türk’ün, Kürt kızı Sarya’ya duyduğu imkânsız aşkını anlatmaya çalıştım. Farklı kültürlerden gelen iki ailenin yakınlaşması ve birbirini anlama çabası. Elbette Sarya bulunduğu koşulları değiştirme gücüne sahip değil, olamaz. Çünkü o da, onu belirleyen toplumsal çevrenin bir parçası ve öyle de hareket etmek zorunda. Bu acıyı yaşayan insanları tanıdım. O yıllarda dağa giden birçok delikanlıyla, kızla tanışma, konuşma imkânım oldu. Çünkü aynı şartlarda çalışıyorduk ve benim “acı söyleyen” bir dost olduğumu biliyorlardı. Bu durum aynı zamanda benim yeniden dönüşmemi ve bakış açımı değiştirmemi de sağladı. Bugün milliyetçiliğin batağında değilsem bunu o günlere borçluyum. Barış çalışmaları için de birçok kez savaş bölgesine gidip orada yaşananları yakından gözlemleme olanağım oldu. Bunları zaman içinde öykü, roman ya da incelemeler şeklinde yazmaya çalışıyorum.

“İçimdeki Mefisto” yine hüzünlü bir yolculuğa çıkarıyor bizi. İnsan bilmeden sevdiklerine ne çok zalimlik yapıyor” diyor kahramanımız. Peki ya sonra, ya telafisi? Ya da telafisi mümkün olmayan acılar?

Özgürlük ve aşk, birbirine zıt iki kavram, ama ikisi de hayatımızın içinde. Bir yanda geçmişteki günlerimize özlem duyarız ama bağımlısı olduğumuz aşk özgürlüğümüzü engeller. Yaman bir çelişkidir bu. Onun için Cemal Süreya “Onursuzunum senin” diye açıklar bu durumu. Evet, gitmeler ile kalmalar arasındaki arafta bilmeden sevdiklerimize çok zalimlikler yaparız. Belki de aşkın alışkanlığa dönüşmüş meşk haline itirazımızdır bu. Telafisi mümkün olmayan acılar, bencillikler, sevdiklerimize yaptığımız haksızlıklar, aldatmalar, yaşanan üzüntü ve sevinçler, edebiyatın yüzlerce yıldır binlerce kitaba konu olmuş insan halleridir. Telafisi mümkün olmayan acılar ayrılıkla sonuçlanır ve şairin dediği gibi “Ayrılıklar da sevdaya dahildir”.

“Tükeniş” öyküsü aslında çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekiyor. Birlikte yola çıkılan yoldaşlar, arkadaşlıklar bir süre sonra ciddi bir hezimete uğruyor, tükeniyor. Ne değişti? Mücadele biçimlerini mi, yoksa örgütlülüğü mü sorgulamak gerekiyor?
Tabii ki hayat değişiyor ve insan dönüşüyor. “Tükeniş” öyküsündeki işçinin dönüşmesi de şartların zorlamasıyla biraz geç oluyor. Nâzım Hikmet 1955’te yazdığı İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? adlı oyununda yönetime gelen sosyalist bir işçinin nasıl bürokratlaştığını ve sınıfına yabancılaştığını çok güzel anlatır. 12 Eylül öncesinde ben dört yıl sendikacılık yaptım. Cezaevi ve zorunlu askerlik sonrasında yeniden sendikacılık yapamayacağımı anladım. Çünkü şartlar çok değişmişti. Bizim sendikalarımız kapatılmış, yöneticilerimiz tutuklanmıştı ve kalan sendikalar darbecilere yaranarak yaşamaya çalışıyordu. Kimileri yeni düzene ayak uydurup hızla karşı tarafa geçtiler ve zalimleştiler. “Tükeniş” öyküsündeki hezimet o dönemin genel karakteri haline gelmişti. Bir de kaçak durumuna düşmüşseniz vay halinize. Ben o günleri bir şiirimde “Dost arıyorum –iğne deliğiyle– dipsiz kuyularda” diye anlatmıştım. Elbette edebiyata düşen, mücadele biçimlerini ve örgütlülüğü sorgulamak değildir. O daha çok sosyal bilimlerin alanına girer. Ama her dönemde yaşanan insan hallerini anlatmak yazının işidir. Ben de bu yol ayrımını ve insanların tükenişini başka öykülerimde de anlatmaya çalışıyorum. Ama hayat, insan ve umut tükenmiyor.

“Neşeli Boyacı”da bu ülkenin ve dünyanın kanayan yaralarından birini, çocuk istismarını ele almışsınız. Çocuklarımızı bu tehlikelerden korumak ve önleyici tedbirler almak hakkında ne düşünüyorsunuz?
Her şeyi alınıp satılan bir eşya gibi gören bu kapitalist sistem içerisinde çocuk emeği de acımasızca sömürülmektedir. Refik Halit Karay Memleket Hikâyeleri’nde Bursa’da ölümden kurtulabilmek için, ustabaşına körpe bedenlerini sunan kız çocuklarının hazin öyküsünü anlatır. Benzer öyküleri Reşat Enis’in romanlarında, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal hikâyelerinde görebiliriz. Günümüzde hazırgiyim atölyelerinde, sanayi de, birçok küçük büyük işyerinde ya da sokaklarda çocuk bedeninin sömürülmesine ve istismarına rastlıyoruz. Bireysel olarak çocuklarımızı bu tehlikeden uzak tutmaya çalışmamız var olan olguları değiştirmiyor. Edebiyatın şartları değiştirmek ya da toplumun öğretmeni olmak gibi bir gücü de misyonu da yoktur, olamaz. Toplumsal sorunların çözümü yine o toplumların yapısal değişimleriyle mümkün olabilir. Bir avuç zümrenin çıkarı yerine toplumun çıkarını gözeten bir yönetim içinde Evrensel Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin uygulanması sağlanabilir, emek sömürüsü, bedensel sömürü ve istismar için tedbirler alınabilir. Türkiye’de 18 yaşını dolduran her genç zorunlu askerliğe başvurur ve 20 yaşında silah altına alınır. Asker ocağı ana kucağı olarak tarif edilir. Ama orada yaşanan ve birçoğumuzun ne olduğunu bilmediğimiz gerçekler yüzünden son 10 yılda askerliğini yaparken intihar eden gençlerimizin sayısı savaşta kaybettiklerimizden daha fazladır. Toplumbilimin derinden incelemesi gereken bu olguyu edebiyat insan halleriyle ele alır ve anlatır. Anlatmalıdır da. Çünkü bu konu da toplumdaki çocuk ve kadın istismarı kadar önemlidir.

Şu an çalıştığınız farklı projeler de var mı?
Heybemdeki öykülerin bir bölümünü daha bir araya getirdiğim yeni öykü dosyam “Ceviz Ağacının Altında”yı bu yıl içinde yayımlamayı düşünüyorum. Dergilerde kalan barış yazılarını bir kitap haline getirmeyi ve Güçlükonak katliamıyla ilgili araştırmamı bitirmeyi, şiirlerimden bir bölümünü yayımlamayı ve daha önce bir kısmını yazdığım Türkiye’de ilk çıkışından günümüze savaş karşıtlığının ve vicdani ret hareketinin tarihini yazmayı düşünüyorum. Taslaklarını çıkarıp bazı bölümlerini yazdığım romanlarımı zaman içinde yayımlamayı hayal ediyorum. “Yüzleşme” adlı romanımı önümüzdeki yıl gün yüzüne çıkarmayı düşünüyorum. Uzun yıllardır tasarladığım bir mahalle ekseninde üç devri anlatmayı düşündüğüm bir nehir roman olacak “Okmeydanı Çocukları”. Bu yolun yoldaşsız ve yalnız yürünen bir yol olduğunu biliyorum. O yüzden gücüm neye yeterse sabırlı ve sakince onu yapmaya çalışacağım. Umutlarıma ve hayallerime yetecek bir zaman diliyorum.

Yollar / Yazar: Seyit Soydan / Evrensel Basım Yayın / 1. Basım – Mayıs 2009 / Kapak Tasarım: Savaş Çekiç / 176 Sayfa

Seyit Soydan; 1958 yılında Zile de doğdu, çocukluğu köyde geçti. Ortaokul ve lise yıllarında çeşitli işlerde çalıştı. 1980 öncesi fabrika işçiliği ve Sendika yöneticiliği yaptı. 12 Eylül sonrasında Yeni Şiir, Kopuş ve Evrensel Kültür dergilerinde şiir ve öyküleri yayımlandı. 1994 yılında Savaş Karşıtları Derneği kuruluşunda yer aldı. Derneğin 4 kez kapatılması üzerine bir grup arkadaşıyla Savaşa Karşı Barış dergisini 1995-1996 yıllarında sürdürdü, ayrıca çeşitli radyolarda barış ve şiir konulu programlar düzenledi. 1997 yılında Çevre radyoda Güçlükonak mağdurlarıyla yaptığı bir söyleşi nedeniyle DGM tarafından 20 ay hapse mahkûm edildi, cezası ertelendi. 2008 yılında Evrensel Kültür dergisinin ‘Barış’ konulu öykü yarışmasında ‘Yollar’ adlı öyküsüyle birincilik aldı ve aynı adı taşıyan öykü kitabı 2009 yılında Evrensel Kitap tarafından basıldı. Halen öykü ve roman yazmayı sürdürüyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.