Şeytanname – Mihail Bulgakov

 

“Gogol, hicvini korku unsurlarından yoğurmuştu; eserleri her türlü garabetin meskeni, yaşam alanına dönmüştü. Cinler ve şeytanlar korkutup kaçan figürler değil, ana kahramanları olmuştu. Gogol’den sonra evsiz kalan üç harflilere başlarını sokacakları eserler veren de Bulgakov idi. Bir akrabalık bağını takip etmemizi mümkün kılan da, her türlü gotik zevatın hem Gogol, hem de Bulgakov’un eserlerinde korkuturken güldürmesiydi. Hâlâ daha olanca ağırlığıyla küçük insanlarını ezen meşhur devlet bürokrasisiyle toplumsal bellekler bu iki ismin eserlerinde hesaplaştılar. Şehre sessiz sedasız gelen müfettiş ile, şehre sessiz sedasız gelen şeytanlar. Gözler önüne serdikleri aynıydı. En kalabalık halleriyle Mir gorod’ta arz-ı endam eden kahramanların, neşe ve enerjilerinden bir şey kaybetmeden kendilerini Üstat ile Margarita’da bulması tesadüfi değildi. Tıpkı Ölü Canlar’m Çiçikov’unun yolculuğuna Sovyet Moskova’sında devam etmesi gibi. Biri diğerinin yıllardan ve akımlardan süzülmüş tezahürüydü. Gogol’un mirası birisine kalmışsa, o da Bulgakov’dur.” Şeytanname’den okuma parçası paylaşıyoruz.

Ayın 20’sinde Olanlar

 

Herkesin bir işten diğerine koştuğu günlerde yoldaş Ko­rotkov istikrarlı bir şekilde tam gün, kadrolu memur olarak Genkibmalmerof’ta (Genel Kibrit Malzemeleri Merkez Ofi­si) çalışıyordu ve bu böyle on bir ay devam etti.

Kibmal’e ısınan sakin, sessiz sarışın Korotkov içten içe hayatın cilvelerinden endişe duyar ama dünya üzerinde hayat sonlanana kadar Ofis’te çalışacağı düşüncesinin verdiği gü­veni de bunun yerine kendi kendine aşılardı. Gelin görün ki, pek de öyle olmadı.

20 Eylül 1921 tarihinde Kibmal mutemedi kulaklıklı, bi­çimsiz şapkasını taktı, evrak çantasına çizgili kâğıda yazılmış tahsisat belgesini yerleştirdi ve çıktı. Bunlar saat sabah on birde cereyan etti.

Aynı mutemet öğleden sonra dört buçukta sırılsıklam geri döndü. Gelir gelmez ıslak şapkasını silkeledi, masanın üzeri­ne koydu, üzerine de evrak çantasını bıraktı ve “Üzerime gelmeyin, beyler,” dedi.

Masanın üzerini şöyle bir yokladı, odadan çıktı ve on beş dakika sonra kırık boynu sallanan büyük bir tavukla geri geldi. Tavuğu evrak çantasına, sağ kolunu da onun üzerine koyarak mırıldanır gibi:

“Para falan beklemeyin,” dedi.

“Peki yarın?” diye koro halinde bağırdı kadınlar.

“Hayır,” dedi mutemet başını sallayarak, “yarın da olma­yacak, ondan sonraki gün de. Toplanmayın başıma, beyler, yoldaşlar, masamı devireceksiniz.”

“Nasıl olur?” diye bağrıştı herkes, toy Korotkov da dâhil.

“Yurttaşlar!” dedi mutemet ağlamaklı bir sesle, bir yandan da dirseğiyle Korotkov’u iterek, “rica ediyorum ama!”

“Ama nasıl olur?” diye bağırıyordu herkes, hepsinden gür de şu komik Korotkov’un sesi çıkıyordu.

“Lütfen ama,” diyordu boğuk bir sesle mutemet, tahsisat belgesini evrak çantasından çıkarıp Korotkov’a gösterdi.

Mutemedin kirli tırnağının işaret ettiği yerde yanlamasına kırmızı kalemle şunlar yazılmıştı:

//–“Ödeme yapılsın. Yoldaş Subbotnikov yerine – Sena­to.”–//

Altında da mor renkli kalemle şöyle yazılmıştı:

//–“Para yok. Yoldaş İvanov yerine – Smirnov.”–//

“Nasıl yani?” dedi Korotkov tek başına, diğerleri ise söy­lenerek mutemedin üzerine yürüdüler.

“Tanrım, sen büyüksün!” dedi o da çaresizlik içinde, “be­nim ne alakam var? Tanrım, Tanrım!”

Aceleyle tahsisat belgesini evrak çantasına tıkıştırdı ve şapkasını başına geçirdi, çantayı da koltukaltına sıkıştırıp tavuğu sallayarak:

“Lütfen, bir müsaade edin!” dedi ve etten duvarda bir boşluk açarak kapıların ardında kayboldu.

Arkasından tiz sesi ve sivri topuklarıyla soluk yüzlü kayıt memuru koştu. Sol topuğu kapının orada bir çıtırtıyla kırıl­dı, kayıt memuru sendeledi, bacağını kaldırıp ayakkabısını çıkardı.

Odada,tek ayağı çıplak, Korotkov ve diğerleri gibi öylece kalakaldı.

ÜRETİM MAMULLERİ

Söz konusu olaydan üç gün sonra yoldaş Korotkov’un çalıştığı odanın kapısı aralandı ve henüz ağlamış olduğu belli bir kadın öfkeyle:

“Yoldaş Korotkov, gidin maaşınızı alın!” dedi.

“Nasıl?” diye mutlu bir çığlık attı Korotkov ve ıslıkla Carmen’in Uvertürü’nü çalarak, tabelasında “Vezne” yazan odaya koştu. Mutemedin masasının yanında durdu ve ağzı açık kalakaldı. Sarı kutulardan müteşekkil iki kalın sütun tavana kadar yükseliyordu. Terli ve telaşlı mutemet hiçbir soruyu cevaplamamak için raptiyeyle duvara, üzerinde şimdi bir üçüncü, bu sefer yeşil mürekkepli kalemle alınmış not bulunan tahsisat belgesini tutturmuştu.

“Ödeme üretim mamulleri ile yapılsın.

Yoldaş Bogoyavlenski yerine– Preobrajenski

Bence de. – Kşesinski.”

Korotkov, mutemedin yanından tüm yüzüne yayılan, aptal bir tebessümle çıktı. Ellerinde on dört büyük sarı, beş küçük yeşil paket, ceplerinde ise on üç mavi kibrit kutusu vardı. Odasında, ofisten gelen şaşkın seslerin uğultusunu dinleyerek o günün gazetesinin iki büyük yaprağına kibritleri sardı ve kimselere bulaşmadan işten eve döndü. Kibmal’in girişinde neredeyse, oraya yanaşan ve kimin kullandığını Korotkov’un tam olarak seçemediği bir otomobilin altında kalıyordu.

Eve geldiğinde kibritleri masaya koydu ve biraz uzaklaşıp onları izledi. Aptal tebessüm yüzünü terk etmemişti. Sonra Korotkov saçlarını karıştırıp kendine:

“Ne yapalım, uzun uzun sızlanmanın anlamı yok. Şunları satmaya çalışalım,” dedi.

İlşardep’te çalışan komşusu Aleksandra Fyodorovna’nın kapısını çaldı.

“İçeri girin,” diye seslendi odadan birileri belli belirsiz.

Korotkov içeri girdi ve gördüklerine inanamadı. İşinden vaktinden önce dönen Aleksandra Fyodorovna paltosu ve şapkasını çıkarmadan yere çömelmiş oturuyordu. Önünde gazete kâğıdından yapılma tıpayla kapatılmış, koyu kırmızı bir sıvıyla doldurulmuş dizi dizi şişeler duruyordu. Aleksand­ra Fyodorovna’nın yüzünden ağlamış olduğu anlaşılıyordu.

“Kırk altı,” dedi ve Korotkov’a döndü:

“Mürekkep mi bu?.. Merhaba, Aleksandra Fyodorovna,” diye fısıldadı şaşkın Korotkov.

“Kilise şarabı,” diye burnunu çekerek cevapladı komşusu.

“Nasıl yani, size de mi?” dedi Korotkov iç geçirerek.

“Size de mi kilise şarabı verdiler yoksa?” diye sordu şaşıra­rak Anna Fyodorovna.

“Bize kibrit verdiler,” diye cevap verdi Korotkov sönük bir sesle ve ceketinin düğmesiyle oynadı.

“Onlar yanmaz ki!” diye bağırdı Aleksandra Fyodorovna yerinden kalkıp eteğini silkeleyerek.

“Yok canım, nasıl yanmıyorlar?” dedi Korotkov korka­rak ve hemen odasına koştu. Girer girmez, bir dakika dahi kaybetmeden bir kutu kaptı, hemen açtı ve kibriti çaktı. Kibritten cızırtıyla yeşilimsi bir kıvılcım çıktı, ikiye bölündü ve söndü. İyotlu sülfürlü koku, Korotkov’un boğazını tıkadı, kesik kesik öksürdü ve ikinciyi yaktı. Bu defaki ateş aldı ve yanan iki parçaya ayrıldı. Parçalardan biri pencerenin camı­na, diğeri ise yoldaş Korotkov’un sol gözüne isabet etti

“A-ah!”, diye inledi Korotkov ve kutuyu elinden düşürdü. Bir süre kızgın atların çifte atması gibi yeri tekmeledi ve avcunu gözüne bastırdı. Sonra korkuyla, gözünü kaybetti­ğinden emin, tıraş olduğu aynaya baktı. Ancak gözü yerinde duruyordu. Haliyle kızarmış ve yaşarmıştı.

“Ah, Tanrım!” dedi Korotkov bezgin bir sesle, hemen ko­modinden Amerikan sargı bezini çıkardı, başının sol tarafını sardı ve savaş yaralılarına benzedi.

Korotkov tüm gece ışığı kapamadı ve yattığı yerden kibrit çaktı. Bu yolla üç kutu kibrit bitirdi, tam altmış üç tanesini tutuşturmayı başardı.

“Yalan söylüyor, aptal karı,” diye homurdandı, “kibritler muhteşem.”

Sabaha karşı odayı ağır bir sülfür kokusu doldurmuştu. Korotkov şafak sökerken uykuya daldı ve aptal, korkunç bir rüya gördü: sanki yemyeşil bir çayırdaymış da karşısına koca­man, canlı ve ayakları üzerinde duran bir bilardo topu çıkı­vermişti. Öyle berbat bir şeydi ki, Korotkov bir çığlık atarak uyandı. Bakışları henüz bulanıkken bir beş saniye kadar daha top oradaydı; yatağın yanında, kesif de bir kükürt kokusu vardı. Sonra her şey kayboldu; sırtını dönen Korotkov tekrar uykuya daldı ve sonra da uyanmadı.

KEL GÖRÜNDÜ

Ertesi sabah Korotkov, sargı bezini kaldırıp gözünün ne­redeyse tamamen iyileştiğine emin oldu. Her ihtimale karşı pimpirikli Korotkov bezi henüz çıkarmaması gerektiğine karar verdi.

Hatırı sayılır bir gecikme ile işe gelen kurnaz Korotkov, ayaktakımının ağzına laf vermemek için doğruca kendi odasına gitti ve masasında malzeme altbölümünün birim yöneticisine, stenograflara üniforma dağıtılıp dağıtılmaya­cağını sorduğu kâğıdı buldu. Kâğıdı sağ gözüyle okuyup bitiren Korotkov onu aldı ve koridora, birim yöneticisi yoldaş Çekuşin’in odasına yöneldi.

Makam odasının tam dibinde Korotkov, dış görünüşü ile kendisini şaşırtan bir yabancı ile çarpıştı.

Bu yabancı öylesine kısa boyluydu ki, uzun Korotkov’un anca beline geliyordu. Boydan fukaralığının üstünü olağanüs­tü geniş omuzları örtüyordu. Kare gövdesi, soldakinin topal­ladığı çarpık bacaklarının üstüne oturmuştu. Ancak ilgiyi en KOPYASI

çok kafası çekiyordu; yatay vaziyette ve öne çıkık keskin biti­miyle boyna oturtulmuş, kusursuz biçimli devasa bir yumurta modelinden ibaretti. Keli de yumurta gibi ışıl ışıl parlıyordu; sanki yabancının kafasının üstünde sönmemecesine elektrikli lambalar yanıyordu. Küçücük suratı morarana kadar tıraşlan­mıştı, toplu iğne başı kadar yeşil gözleri de derin çukurlara yerleşmişlerdi. Gri, battaniyeden bozma sıkı sıkı iliklenmiş ceket yabancının vücudunu bir kalıba sokuyordu, altından da Ukraynalıların giydikleri türden el örgüsü bir gömlek görü­nüyordu, bacaklarını aynı kumaştan pantolon ve I. Aleksandr zamanındaki muhafızların kısa kesimli çizmeleri sarıyordu.

“Tipe bak,” diye geçirdi içinden Korotkov ve keli ekarte etmeye çalışarak Çekuşin’in kapısına yöneldi. Ancak beriki aniden Korotkov’un yolunu kesti.

Öyle bir tonda “Ne istiyorsunuz?” diye sordu ki, sinirli memur titredi. Ses bakır bir tastan çıkmışa benziyordu ve dinleyen herkesin, her bir kelimede omurgası üzerinde boylu boyunca ilerleyen bir dikenli tel hissetmesine neden olan tonuyla tastan ayrılıyordu. Bunun haricinde Korotkov’a ke­limeler kibrit kokuyormuş gibi geliyordu. Tüm gördüklerine rağmen, pek de ileri görüşlü olmayan Korotkov, yapmasının hiçbir anlamı olmayacağı şeyi yaptı… gücendi.

“Hm… oldukça garip… elimde belge ile gidiyorum… affe­dersiniz, siz kimsiniz de…”

“Kapıda ne yazdığını görüyor musunuz?”

Korotkov kapıya baktı ve uzun süredir bildiği yazıyı gör­dü: “İzin belgesiz girilmez.”

“E ben de belge ile geliyorum,” dedi şapşal bir ifade ile belgesini göstererek.

Köşeli suratlı kel birden sinirlendi. Gözlerinden sarı kı­vılcımlar fışkırdı.

“Siz, yoldaş,” dedi kap kacak sesleri ile Korotkov’u bastı­rarak, “hiç yontulmamışsınız, en basit idari yazıların bile ne anlama geldiğini bilmiyorsunuz. Bu zamana kadar nasıl ça­lıştığınıza gerçekten hayret ediyorum. Aslında sizin buralar­da birçok ilginç şey var, mesela her adımda karşımıza çıkan şu mor gözler. Ne yapalım, çok da önemli değil, hepsinin çaresine bakacağız, (‘A-a!’ dedi içinden Korotkov). Bir verin bakalım!”

Son sözleriyle birlikte yabancı Korotkov’un elinden belge­yi koparırcasına aldı, aldığı an okudu, pantolonunun cebin­den ucu kemirilmiş bir kopya kalemi çıkardı, kâğıdı duvara dayayıp iki büklüm bir şeyler karaladı.

“Hadi gidin!” diye kükredi ve kâğıdı Korotkov’a öyle bir uzattı ki, neredeyse elde kalan sağlam gözünü çıkaracaktı. Çalışma odasının kapısı bir hışımla açıldı ve yabancıyı yuttu, Korotkov ise şaşakaldı: odada Çekuşin yoktu.

Bir otuz saniye kadar sonra keyfi kaçan Korotkov, anca yoldaş Çekuşin’in özel sekreteri Lidoçka de Runi’ye çarpınca kendine geldi.

“A-ah!” dedi yoldaş Korotkov. Lidoçka’nın gözü de, aynı sargı bezi ile sarılmıştı, tek fark sargı bezinin uçlarından allı pullu bir bantla bağlanmış olmasıydı.

“Neyiniz var?”

“Kibritler!” diye sinir içinde yanıtladı Lidoçka, “Lanet olsun!”

“Oradaki kim öyle?” diye fısıltıyla sordu paparayı yiyen Korotkov.

“Bilmiyor musunuz yoksa?” diye fısıldadı Lidoçka, “ye­nisi.”

“Nasıl yani?” dedi gıcırdayan bir sesle, “Çekuşin’e ne oldu?”

“Dün kovdular,” dedi Lidoçka hoşnutsuz bir sesle ve parmağını çalışma odasına doğrultarak ekledi, “Kaz seniii. Piyangodan çıktı. Hayatımda daha iticisini görmedim. Bas bas bağırıyor! Herkesi kovuyor!.. Kel don!” diye aniden öyle bir bitirdi ki, Korotkov gözlerini ona doğru kocaman açtı.

“Peki soyad…”

Korotkov sorusunu dahi tamamlayamadı. Çalışma odası­nın kapısının ardından korkunç bir kükreme işitildi: “Kuryeyi çağırın!” Memur ve sekreter bir anda farklı köşelere kaçıştı­lar. Korotkov odasına varıp da masasının başına geçtiğinde kendi kendine şunları söyledi:

“Ah ah ah… eh, Korotkov, şimdi boku yedin. Bir çaresine bakmak lazım… ‘Yontulmamış’… Hm… Küstah… Yok artık! Görürsün sen, Korotkov’un yontulmamışlığını.”

Memur tek gözüyle kelin yazdıklarını okudu. Kâğıtta eğri büğrü kelimeler vardı: “Tüm stenograflara ve kadınlara en kısa zamanda dağıtılacak asker içdonu.”

“Çok güzel!” diye coşkuyla bir çığlık attı Korotkov ve Lidoçka’yı asker içdonu ile hayal ederken bir an mutluluktan KOPYASI

titredi. Çabucacık temiz bir kâğıt çıkardı ve üç dakikada yazıverdi:

“Telefonogram

Malzeme altbölümü müdürüne nokta Ayın 19’undaki 0,15 015 (b) numaralı yazınıza cevaben virgül Birkibmalme­rof virgül bütün stenograflara ve kadınlara yakın bir zaman içerisinde asker içdonu dağıtılacağını bildirir nokta müdür tire imza memur tire Varfolomey Korotkov nokta.”

Zile bastı ve gelen kurye Panteleymon’a

“Müdüre imzalatılacak,” dedi.

Panteleymon dudaklarını büzdü, kâğıdı aldı ve çıktı.

Takip eden dört saat boyunca, olur da yeni müdürün aklına binayı dolaşmak falan gelirse, onu işe güce gömülü vaziyette bulsun diye Korotkov odasından çıkmadan etrafa kulak kabarttı. Ancak korkunç odadan tek bir ses bile çık­madı. Sadece bir kez, sanki birilerini kovmakla tehdit eden, ama kime yöneldiğini Korotkov’un anahtar deliğine kulağıyla yapışmasına rağmen çıkaramadığı müphem, madeni bir ses uçup geldi. Öğleden sonra saat üçte ofisin olduğu duvarın ardından Panteleymon’un sesi işitildi:

“Arabaya binip gitti.”

Ofiste o an bir gürültü koptu ve herkes dört bir yana ko­şuşarak çıktı. Herkesten sonra yoldaş Korotkov yalnız başına eve döndü.

(…)

Çevirmen: Erdem Erinç
*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.