Gregory David Roberts – Shantaram

 

“Aşk, kader ve yaptığımız seçimler hakkında bildiklerimi öğrenmem çok uzun sürdü, dünyanın pek çok yerini dolaşmam gerekti ama hepsinin özünü bir anda, bir duvara zincirlenmiş halde işkence görürken kavradım.”
Gregory David Roberts

 

Bombay’daki milyonlar arasında göze çarpan bir diğer şey de kaçakçıların en yakın arkadaşı katırlar ve develer. Katırlar, sınır bölgelerinden kaçakçılar için mal geçirir. Develer ise kaçakçının sınırdan geçmesine farkında olmadan yardımcı olan ve şüphe çekmeyen turistlerdir. Kaçakçılar, sahte pasaportlar ve kimlik belgeleri kullanırken göze batmamak için, havaalanından ve sınır kontrollerinden sorunsuz geçmelerini sağlayacak turistlerin arasına karışır.

O zamanlar bunları bilmiyordum tabii. Kaçakçılık sanatını çok sonra, yıllar sonra öğrendim. Hindistan’a yaptığım ilk yolculuğumda sadece içgüdülerimle hareket ediyordum ve sahip olup da kaçırdığım tek şey kendimdi. Peşine düşülmüş, her an elimden alınabilecek özgürlüğüm ve ben. Sahte bir Yeni Zelanda pasaportum vardı. Orijinal fotoğrafın yerine benimki yapıştırılmıştı. Pasaportu kendim hazırlamıştım ve pek usta işi sayılmazdı. Sıradan bir kontrolden sorunsuz geçeceğine emindim ama eğer şüphe duyulur da birisi Yeni Zelanda Büyükelçiliği’yle irtibata geçmeye kalkarsa sahte olduğu hemen anlaşılırdı. Aucland’dan Hindistan’a yolculuk ederken uçaktaki yolcuları, Yeni Zelandalı birilerini bulmak amacıyla gözden geçirmiştim. Burayı ikinci kere ziyarete gelen küçük bir öğrenci grubu çarptı gözüme. Bana tavsiyelerde bulunmaları, tecrübelerini anlatmaları için onları teşvik ederek havaalanında kontrolden birlikte geçecek kadar samimiyet kurmayı başardım. Hintli görevliler, benim de bu rahat ve samimi grupla birlikte yolculuk ettiğimi düşünüp pasaportuma şöyle bir bakmakla yetindi.

Kaçışımın verdiği neşeyle dolup taşmış halde havaalanının dışına çıktığımda vurucu ve yakıcı güneş ışığıyla karşılaştım. Bir başka duvarı daha aşmış, bir başka sınırı daha geçmiştim. Saklanacak bir gün ve bir gece daha vardı önümde. Hapishaneden kaçalı neredeyse iki yıl olmuştu. Ama bir kaçak olarak yaşamak demek, her yeni gün ve gece kaçmaya devam etmek demekti. Hiçbir zaman tamamen özgür olamamanın yanında her ‘yeni’nin getirdiği bir umut ve korku dolu bir heyecan da vardı. Yeni bir pasaport, yeni bir ülke ve genç yüzüme, gri gözlerimin altına heyecanın yerleştirdiği yeni çizgiler. Bombay’ın koyu mavi göğünün altında, sokakta durdum. Kalbim Malabar’daki bahçelere yağan muson yağmuru gibi temiz ve her şeye açtı.

“Bayım! Bayım!” Biri arkamdan sesleniyordu.

Bir el koluma yapıştı. Durdum. Biraz da korkudan bütün kaslarım gerilmişti. Panik yapma. Kaçma. Kafamı çevirdim.

Karşımda, elinde bir gitarla kahverengi ve kirli üniformalı, küçük bir adam duruyordu. Adam küçükten de öte neredeyse bir cüceydi. İrice bir kafası ve Down sendromlularınkine benzeyen masum bir suratı vardı. Gitarı bana uzattı.

“Müziğiniz bayım. Müziğinizi kaybettiniz, öyle değil mi?”

Bu benim gitarımdı. Onu bagaj teslim bölümünde unutmuş olmalıydım. Küçük adamın gitarın benim olduğunu nereden bildiğini anlamadım. Büyük bir rahatlama ve şaşkınlıkla gülümsediğimde adam da bana gülümsedi. Hani şu korktuğumuz ve ‘aptalca’ dediğimiz türden içten bir gülümsemeyle. Gitarı bana uzatırken ellerinin suda yaşayan bir kuş gibi perdeli olduğunu gördüm. Cebimden birkaç banknot çıkardım ve adama uzattım. Kısa ve kalın bacaklarıyla aceleyle geri çekildi.

“Para istemem. Biz yardım için buradayız bayım. Hindistan’a hoş geldiniz,” diyerek hızla insan kalabalığının arasına karıştı.

Şehre gitmek için, eskiden Hindistan ordusunda hizmet veren bir şoförün kullandığı avaş Gazileri Otobüs Servisi’nden bir bilet aldım. Sırt çantamın ve bavulumun kaldırılıp otobüsün tepesine yığılmış bagajların üzerine umursamaz bir şekilde fırlatılışını izledim. Otobüsün en arkasındaki bitişik koltuklardan birine oturdum. Çok geçmeden iki uzun saçlı turist yanıma geldi. İçerisi büyük bir hızla, çoğunluğu genç olan ve mümkün mertebe ucuza seyahat etmek isteyen Hintliler ve turistlerle doldu.

Otobüs dolup taştığında sürücü arkasına dönüp bize tehditkar bir bakış fırlattı, açık kapıdan dışarıya kırmızı renkli bir şey tükürdü ve hemen kalkacağımızı duyurdu.

“Thik hain, challo!”

Motor kükredi, vites hırıltıyla geçti ve bir tarafa sıçrayarak milimetrik bir farkla yoldan çekilen hamalların ve yayaların arasından hızla geçmeye başladık. Otobüsün alt basamağında duran muavinimiz dışarıdakilere öfkeyle sövüp sayıyordu.

Havaalanından şehir merkezine yapacağımız yolculuk, çalılar ve ağaçlarla çevrelenmiş geniş ve modern bir otoyolda başladı. Doğup büyüdüğüm şehir olan Melbourne’de havaalanını çevreleyen derli toplu manzaranın aynısıydı. Benzerliğin üzerimde yarattığı memnuniyetle karışık sükunet, yol daralır daralmaz karşıma çıkan tezat görüntüyle derinden sarsıldı. İlk gecekonduları gördüğümde, yol çoktan tek şeride inmiş, ağaçlar da kaybolup gitmişti. Kalbim utançla burkuldu.

Kahverengi ve siyah kum tepelerine benzeyen dönümlerce araziyi kaplayan gecekondular yol kenarından içlere doğru uzanıyor, sıcağın yarattığı bir serap gibi ufka doğru gidiyordu. Plastik, kağıt, bambu sopaları ve halılardan yapılmış içler acısı barakalar birbirine dayanmıştı ve aralarında daracık yollar vardı. Çok geniş bir alana yayılmış bu gecekondulardan hiçbirinin boyu, insan boyunu geçmiyordu.

Yanıp kül olmuş, ufalanmış hayallerle dolu bu yerin sadece birkaç kilometre gerisinde, belli bir hedefi olan zengin yolcularla dolup taşan modern bir havaalanı olduğuna inanmak imkansızdı. İlk izlenimim yakın zamanda bir felaketin olduğu ve kurtulan kazazedelerin sığınak olarak bu gecekondulara yerleştirildiğiydi. Aylar sonra, gecekondularda yaşayanların gerçekten de kurtulanlar olduğunu öğrendim. Köylerindeki yoksulluk, açlık ve kan davası gibi felaketlerden kaçıp kurtulanlar… Her hafta şehre beş bin yeni kazazede geliyordu.

Kilometreler geçip de bu gecekondularda yaşayan insan sayısı yüzlerceden binlerceye ve sonra on binlerceye çıkınca, ruhum acıyla kıvranmaya başladı. Sağlığımdan ve cebimdeki paradan utanıyordum. Dünyadaki kötülüklerle ve acılarla böyle keskin bir yüzleşme yaşamak insanı yaralıyor. Daha önce banka soydum, uyuşturucu sattım ve gardiyanlar tarafından kemiklerim kırılana kadar dövüldüm. Bıçaklandım ve karşılığında ben de bıçakladım. Zor adamlarla dolu zor bir hapishaneden zor yoldan -ön duvardan atlayarak- kaçtım. Yine de gecekonduların o perişan hali, ufka kadar uzanan acının bu görüntüsü, gözlerimi acıttı.

Daha sonra utanç ve suçluluk yerini öfkeye ve adaletsizliğe karşı bir isyana bıraktı. Ne tür bir devlet, nasıl bir sistem böylesine bir acıya göz yumabilir, diye düşündüm.

Gecekondular birbiri ardına gelmeye devam etti ve gelişmekte olan işyerleri ile nispeten daha varlıklı insanların oturduğu yosun kaplı, parçalanmaya yüz tutmuş apartmanlarla tezat oluşturdu. Gecekonduların her yerde olduğunu görünce bir yabancı olarak duyduğum acıma duygusu giderek tükenmeye başladı. İçimi bir tür merak kapladı. Gecekondu mahallelerinin iç taraflarına doğru bakmaya ve orada yaşayan insanları görmeye çalıştım. Bir kadın siyah saçlarını taramak için öne doğru eğilmişti. Bir başka kadın, bakır bir kaptan döktüğü suyla çocuklarını yıkıyordu. Bir adam, boyunlarındaki tasmaya kırmızı kurdeleler bağlanmış olan üç keçiyle ilgileniyordu. Bir diğeri, çatlak bir aynaya bakarak tıraş oluyordu. Çocuklar her yanda oyun oynuyordu. Erkekler su dolu kovalar taşıyor, bir kısmı barakalardan birini tamir ediyordu. Nereye bakarsam bakayım insanlar gülümsüyor, hatta kahkaha atıyordu.

Otobüs sıkışık trafikte durduğunda benim camıma yakın barakalardan birinden bir adam çıktı. Adam yabancıydı ve otobüsteki birçok turist kadar beyaz tenliydi. Üzerine sadece amber çiçeği renginde bir çarşaf dolamıştı. Gerindi, esnedi ve bilinçsiz bir şekilde çıplak göbeğini kaşıdı. Yüzünden ve duruşundan uyuşuklukla karışık bir huzur açıkça okunabiliyordu. Onun bu memnuniyetini, önünden geçip yola doğru yürüyen bir grup insanın onu içten bir gülümsemeyle selamlamalarını kıskandığımı fark ettim.

Otobüs bir kere daha harekete geçti ve adamı gözden kaybettim ama onun görüntüsü gecekondulara karşı olan bütün tutumumu değiştirmeye yetti. Buraya benim kadar yabancı birini böyle bir yerde görmek, kendimi o dünyada yaşarken hayal edebilmemi sağladı. Birkaç saniye önce bana çok garip ve uzak gelen bir düşünce, birdenbire mümkün, makul ve büyüleyici bir hal almıştı.

Sonra insanları seyretmeye koyuldum ve ne kadar meşgul olduklarını gördüm. Arada sırada barakaların içine şöyle bir göz atma fırsatı bulduğumda, bu yoksulluk içinde insanı hayrete düşürecek kadar temiz olmaları dikkatimi çekti. Yerler tertemiz ve düzenli bir şekilde üst üste yığılmış kap kacak pırıl pırıldı. Dikkatimi ilk çekmesi gereken şeyi ise en son gördüm. Kırmızılara, mavilere, altın rengine bürünmüş kadınların güzelliğini ve yıkık dökük barakalar içinde bu dünyaya ait olmayan bir zarafetle yalınayak yürüyüşlerini, erkeklerin badem gözlü, beyaz dişli yakışıklılığını ve zayıf eklemli çocukların arasındaki sevgi dolu yoldaşlığı, yaşça büyük çocukların küçüklerle oynamasını, birçoğunun bebek kardeşlerini o cılız sırtlarında taşıyışlarını izledim. Yarım saati geçen otobüs yolculuğundan bu yana ilk defa gülümsemeye başladım.

Pencereden manzaraya bakan yanımdaki genç adam “Hoş değil,” dedi. Ceketindeki yaprak rozetinden anlaşılacağı üzere Kanadalıydı. Uzun boylu, iri yapılı, açık renk gözlüydü ve omuz hizasında kahverengi saçları vardı. Yanındaki arkadaşı, onun daha küçük bir versiyonu gibiydi. İki adam da taşlanmış kot, aynı tip sandalet ve ceket giymişti.

“İkinci gelişiniz mi?”

“Bu senin ilk seferin mi?” diye sordu adam cevap vermek yerine. Başımı salladım. “Tahmin etmiştim. Merak etme, buradan sonra manzara biraz daha düzelir. Yine de Bombay’da iyi bir yer yoktur. İnan bana, burası Hindistan’ın en bakımsız şehridir.”

Kısa adam “Doğru söyledin,” diyerek onu onayladı.

“Karşına bir-iki tane hoş tapınak ve İngilizler’in yaptığı fena olmayan büyük yapılar çıkacak. Aslan heykelleri ve pirinçten sokak lambaları falan. Ama gördüklerin Hindistan değil, gerçek Hindistan Manali’de, Himalayalar’da, kutsal şehir Varanasi’de ya da Kerala’da körfezin orada. Gerçek Hindistan’ı bulmak için şehirden dışarı çıkmalısın.”

“Siz nereye gidiyorsunuz?”

“Biz bir ashram’da kalacağız,” diye cevapladı kısa adam. “Poona’daki Raajneesh’ler orayı yönetiyor. Ülkedeki en iyi meditasyon merkezidir.”

İki çift açık mavi göz, tek doğru yolu bulduğundan kesinlikle emin insanların neredeyse eleştirel ifadesiyle bana dikilmişti.

“Kalacak mısın?”

“Efendim?”

“Bir otelde kalacak mısın, yoksa Bombay’a günübirlik mi geldin?”

Camdan dışarı bakmak için başımı bir kez daha çevirirken “Bilmiyorum,” dedim. Bu doğruydu. Bombay’da kalayım mı, başka bir yere gideyim mi kararsızdım. Ne yapacağımı bilmiyordum ve umurumda da değildi. O sırada Karla’nın bir zamanlar ‘dünyadaki en şaşırtıcı ve tehlikeli hayvan’ olarak nitelendirdiği cesur, sert ve herhangi bir planı olmayan bir erkektim. “Bir planım yok ama sanırım Bombay’da bir süre kalacağım.”

“Şey, biz bir geceliğine burada kalıp yarınki trene bineceğiz. Eğer istersen birlikte bir oda paylaşabiliriz. Üç kişi olunca daha ucuza gelir.”

Adamın tasasız, mavi gözlerine baktım. Belki de oda paylaşmak iyi olur, diye düşündüm. Onların gerçek belgeleri ve rahat gülümsemeleri, dikkatleri sahte pasaportumdan uzaklaştırırdı. Belki de böylesi daha güvenliydi.

“Hem böylesi daha güvenli,” diye ekledi adam.

Arkadaşı da “Evet, doğru,” diyerek onayladı.

Soğukkanlı olmaya çalışarak “Daha güvenli mi?” dedim.

Otobüs üç-dört katlı binalar arasındaki dar yollardan daha yavaş ilerlemeye başladı. Trafik, otobüslerin, kamyonların, bisikletlerin, arabaların, öküz arabalarının, küçük motosikletlerin ve insanların karmaşası içinde, esrarengiz bir şekilde akmaya devam ediyordu. Eskimiş otobüsümüzün açık pencerelerinden burnumuza baharat, parfüm, dizel yakıtı, öküz gübresi kokuları buharlı ama fena olmayan bir karışım halinde doluyor, alışkın olmadığımız bir müzikle birlikte her yerden insan sesleri geliyordu. Her köşede Hint filmlerinin reklamını yapan devasa afişler asılıydı. Uzun boylu Kanadalının arkasında görünen afişin olağanüstü renkleri uzayıp gidiyordu.

“Elbette daha güvenlidir. Burası Gotham şehri gibi dostum. Sokaktaki çocuklar bile paranı almanın bir sürü yolunu bilir.”

Küçük olan adam “Bu, şehirlere has bir şey,” diye açıkladı. “Bütün şehirler aynı. Sadece burada değil, New York’ta, Rio’da ya da Paris’te de aynısı geçerli. Hepsinde aynı pis işler var. Şehirlere has derken ne dediğimi anlıyorsun değil mi? Hindistan’ın diğer yerlerini görünce bu ülkeye bayılacaksın. Burası gerçekten güzel bir ülke. Ama şehirlerin içine edilmiş.”

“Lanet olası oteller de işin içinde,” diye ekledi diğeri. “Otel odanda oturmuş bir parça ot içerken bile soyulup soğana çevrilebilirsin. Polislerle bütün paranı almak üzere anlaşma yaparlar. İnan bana, en güvenli şey gruplar halinde kalıp fazla uzaklaşmamaktır.”

“Ve şehirden mümkün olduğu kadar çabuk kaçmak,” diye ekledi kısa boylu olanı. “Tanrım! Şunu gör- dünüz mü?”

Otobüs büyük taşlarla çevrelenmiş geniş bir bulvara doğru döndü ve turkuvaz rengi denize doğru yuvarlanır gibi ilerlemeye devam etti. Gecekondulardan oluşan küçük bir koloni, kayaların üzerine eski bir gemi enkazı gibi yayılmıştı. Barınaklar alevler içindeydi.

Uzun boylu Kanadalı, kıyafetleri ve saçları tutuşmuş halde denize doğru koşan adamı işaret ederek “Lanet olsun! Şuna bir bakın! Şu adam canlı canlı pişiyor dostum!” diye bağırdı. Koşan adamın ayağı takıldı ve taşların üzerine kötü bir şekilde düştü. Adamın yanına bir kadınla bir çocuk geldi. Hemen elleri ve giysileriyle alevleri söndürmeye çalıştılar. Diğerleri kendi barakalarındaki yangını söndürmeye uğraşıyor ya da derme çatma evlerinin yanışını seyrediyordu. “Gördünüz mü? Bence o adam kurtulamaz.”

Kısa olanı “Çok haklısın,” diye nefes nefese soluyarak cevap verdi.

Otobüs şoförü de trafikteki diğer sürücüler gibi yangına bakmak için yavaşladı ama bir süre sonra gaza basıp yola devam etti. Yoğun trafikteki arabalardan hiçbiri yardım etmek için durmadı. Yanan barakalar birer nokta halini alıp ateşin kahverengi dumanı görünmez olana kadar otobüsün arka camından baktım.

Sahil şeridini takip eden uzun yolun sonunda sola döndük ve modern binalarla dolu geniş bir caddeye çıktık. Burada büyük oteller ve onların renkli tentelerinin altında duran üniformalı görevliler, onların yanındaysa bahçeli, şık restoranlar vardı. Güneş ışığı havayolu şirketlerinin ve diğer işyerlerinin parlak camlarına ve pirinçten yapılma ön cephelerine vuruyordu. Sokak tezgahları, geniş şemsiyelerle güneş ışığından korunuyordu. Yolda yürüyen Hintli adamlar kalın ayakkabılar ve batılı iş kıyafetleri, kadınlar ise pahalı ipekler giymişti. Büyük iş merkezlerine girip çıkarken ciddi, gayet kendinden emin ve hayatta bir amaçları varmış gibi görünüyorlardı.

Alışıldık manzaralarla istisnai olanlar arasındaki zıtlık her tarafta görülebiliyordu. Bir öküzün çektiği araba, trafik ışıklarının önündeki spor bir otomobilin hemen yanında durmuş bekliyordu. Tahta tekerlekli bir at arabasına yüklenmiş eşyalar, elektrikli bir forkliftle boşaltılıyordu. Sanki yorulmak nedir bilmeyen uzak bir geçmiş, ağır aksak adımlarla geliyor, zamanın bariyerlerine çarpıp bozulmadan kendi geleceğine doğru yola devam ediyordu. Hoşuma gitmişti.

Yol arkadaşım “Neredeyse geldik,” dedi. “Şehir merkezi yalnızca birkaç blok ötede. Aslında oraya şehir merkezi denemez. Ucuz otellerin çoğu orada olduğu için turistlerin uğrak yeridir. Son durak. Burası Colaba.”

İki genç adam pasaportlarını ve seyahat çeklerini ceplerinden çıkarıp onları pantolonlarının önüne koydular. Daha kısa boylu olan adam, saatini bile iç çamaşırının oraya, dövizle pasaportunun ve diğer değerli eşyalarının olduğu yere ittirdi. Göz göze geldiğimizde gülümsedi.

“Tedbiri elden bırakmamakta fayda var!”

Ayağa kalktım ve ön tarafa doğru kendime yol açmaya çalıştım. Otobüs durduğunda basamaklardan ilk inen bendim ama dışarıdaki insan kalabalığı ayağımı yere basmamı engelliyordu. Sokak satıcılarından otel görevlilerine, uyuşturucu satıcılarından diğer işadamlarına kadar hepsi önümüzde duruyor, bozuk İngilizceleriyle bize bağırıp ucuz otel odalarından ya da yapılabilecek pazarlıklardan bahsediyorlardı. Otobüsün kapısının önünde duran ilk adamın neredeyse mükemmel bir yuvarlaklığa sahip irice bir kafası vardı. Kot kumaşından bir gömlek ve pamuklu mavi bir pantolon giymişti. Arkadaşlarına susmaları için bağırdıktan sonra benim tarafıma dönerek hayatımda gördüğüm en göz alıcı ve kocaman gülümsemeyle bana baktı.

Bizi “Günaydın, saygıdeğer beyefendiler!” diye karşıladı. “Bombay’a hoş geldiniz! Siz istersiniz ucuz ve harika oteller, değil mi?”

Kocaman gülümsemesiyle doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Gülüşünden sırf mutluluk değil, haylaz bir coşku ve dürüst, heyecanlı bir şeyler de okunuyordu. Bu gülümseme o anda kalbime işledi. Aramızdaki göz kontağı yalnızca bir saniye sürmüştü ama ona güvenmeme yetecek kadar uzundu. Koca bir gülümsemesi olan küçük adam. O anda kararımın doğru olup olmadığını bilmiyordum tabii ama daha sonra bunun hayatım boyunca verdiğim en doğru kararlardan biri olduğu ortaya çıktı.

Otobüsten inen yolculardan bir kısmı çığırtkanlar sürüsüne sövüp saymaya, vurmaya başladı. İki genç Kanadalı rahatsız edilmeden kalabalığı geçerken satıcılara ve hiddetlenen yolculara gülümseyerek bakıyordu. Onların kalabalıktan zikzaklar çizerek sıyrılmalarını izlerken ikisinin de ne kadar sağlıklı ve yakışıklı göründüğünü ilk defa fark ettim. O anda oda paylaşma tekliflerini kabul etmeye karar verdim. Onlarla birlikteyken hapisten kaçarak ve sadece var olarak işlediğim suçlar görünmez, hatta hiç akla gelmezdi.

Ufak tefek rehber beni kavgacı kalabalıktan uzaklaştırmak isteyerek koluma yapıştı ve otobüsün arkasına doğru çekti. Muavin bir maymun gibi çevik hareketlerle otobüsün tepesine tırmandı ve sırt çantamla bavulumu bana fırlattı. Diğer çantalar ise kaldırıma gürültüyle atıldı. Yolcular değerli eşyaları zarar görmesin diye koşuşurken rehber yine beni çekiştirip otobüsten birkaç metre ötedeki sakin bir yere götürdü.

Kulağa şarkı gibi gelen aksanlı İngilizcesiyle “Benim adım Prabaker,” dedi. “Siz adınızı bahşeder misiniz?”

Pasaportumdaki sahte ismi kullanarak “Adım Lindsay,” diye yalan söyledim.

“Ben Bombay rehberiyim. Çok mükemmel, birinci sınıf bir Bombay rehberiyimdir. Her şeyi görmek isterseniz, hemen hemen her şeyi bulabileceğiniz yerleri bilirim. Hatta her şeyden fazlasını da gösterebilirim.”

Hırpani satıcılar ve rehberler tarafından yolları kesilen iki genç adam da yanımıza geldi. Prabaker azgın iş arkadaşlarına bağırdı ve onlar da aç gözlerle çantalarımıza bakarak birkaç adım geri çekildi.

“Şu an görmek istediğim tek şey ucuz ve temiz bir otel odası,” dedim.

“Baş üstüne efendim!” diye gürledi Prabaker. “Sizi ucuz bir otele, çok ucuz bir otele ya da çok fazla ucuz bir otele, hatta aklı başında olan kimsenin kalmayacağı kadar ucuz bir otele bile götürebilirim.”

“Pekala, yürü o zaman Prabaker, bir bakalım.”

İki genç adamdan uzun olanı araya girdi. “Hey, bekle bir dakika. Bu adama para mı vereceksin? Ben otellerin yerini biliyorum. Sen alınma dostum, iyi bir rehber olduğuna eminim ama sana ihtiyacımız yok.”

Prabaker’e baktım. Kocaman, koyu kahverengi gözleri büyük bir içtenlikle bana bakıyordu. Hayatımda Prabaker Kharre kadar içinde düşmanlık duygusu taşımayan bir adamla tanışmadım. Öfkeliyken bile sesini yükseltemez, elini kaldıramazdı. Bunu hemen sezmiştim.

Yarı alaycı yarı ciddi bir ifadeyle “Sana ihtiyacım var mı Prabaker?” diye sordum.

“Ah, evet!” diye bağırdı cevap olarak. “Bana çok fazla ihtiyacınız var. Öyle bir durumdasınız ki, sizin için ağlayabilirim! Bombay’da sizi koruyacak olmasam başınıza ne kadar korkunç şeylerin geleceğini ancak Tanrı bilir!”

Arkadaşlarıma “Onun parasını ben vereceğim,” dedim. Omuz silkip çantalarını yerden aldılar. “Tamam, gidelim Prabaker.”

Çantamı elime alıyordum ki Prabaker benden çabuk davrandı. “Sizin bavulunuzu ben taşıyorum,” dedi kibarca.

“Hayır, gerek yok, ben taşırım.”

Prabaker’in yüzündeki kocaman gülücük yerini kaygılı bir ifadeye bıraktı.

“Lütfen efendim. Bu benim işim. Benim sırtım güçlüdür, hiç sorun olmaz. Göreceksiniz.”

Bunun düşüncesinden bile hoşlanmamıştım. “Hayır, gerçekten…”

Prabaker kaldırdığı eliyle turistlerin arasından kendilerine müşteri bulmayı başaran satıcıları ve rehberleri gösterdi. Her biri bir çanta, bavul ya da sırt çantası yüklenmiş, kararlılıkla peşinden onu takip edenlere yol açıyordu.

“Tamam, peki,” diye mırıldanıp ona boyun eğdim. Bu, daha sonra aramızdaki ilişkiyi belirleyecek olan teslimiyetlerimden ilkiydi. Yuvarlak yüzü bir kez daha büyük bir gülümsemeyle aydınlanan Prabaker sırt çantamın kayışını yardımımla omuzlarına geçirdi. Çanta ağırdı, onun öne eğilip boynunu da biraz öne uzatmasına ve önden gitmesine neden oluyordu. Uzun adımlarımla ona yetiştim, gerilmiş yüzüne baktım. Kendimi, onu insan yerine koymayan beyaz patron gibi hissediyordum ve bundan nefret ettim.

Ama o küçük Hintli güldü. Bombay ve görülmesi gereken yerler hakkında bilgi verirken geçtiğimiz yerleri işaret ederek gösterdi. Konuşurken iki Kanadalıya da saygılı bir canayakınlık gösterdi. Yanlarından geçerken tanıdıklarını selamlayarak onlara gülümsemeyi de ihmal etmedi. Göründüğünden çok daha güçlüydü. Otele yaptığımız on beş dakikalık yürüyüş esnasında ne bir defa durup dinlendi ne de sendeledi.

Denizi gören büyük bir binanın arka kısmındaki karanlık ve yosunlu dört kat dik merdiveni tırmanınca kendimizi Hindistan Konukevi’nin girişinde bulduk. Yukarı çıkarken her katta Apsara Oteli, Asya’nın Yıldızı Konukevi, Sahil Otel gibi farklı isimlerle karşılaşmıştık. Bir binada dört farklı otel vardı ve her otel bir kata, kendi çalışanlarına ve farklı bir tarza sahipti.

İki genç adam, Prabaker ve ben, çantalarımız ve bavullarımızla küçük bir holden içeri girdik. İnsanı sersemletecek kadar beyaz bir gömlek giymiş, kravatlı, uzun boylu ve kaslı bir Hintli, misafir odalarına açılan koridorun yanında, çelik bir tezgahın arkasında duruyordu.

Yanaklarında gamzelerin belirmesine neden olan hafif ama tedbirli bir gülümseyişle “Hoş geldiniz genç beyler,” dedi.

Uzun olan yol arkadaşım boyası dökülmüş duvarlara, lamine bölmelere bakıp “Tam bir çöplük,” diye mırıldandı.

Prabaker hemen “Bu Bay Anand,” dedi. “Coloba’daki en iyi otelin en iyi müdürü.”

Bay Anand “Kapa çeneni Prabaker!” diye gürledi. Prabaker’in yüzündeki gülücük daha da büyüdü.

Prabaker bana bakarak sırıtırken “Bay Anand’ın ne harika bir müdür olduğunu görüyor musunuz?” diye fısıldadı. Daha sonra da gülücüğünü harika müdüre doğru yöneltti. “Sizin için üç mükemmel turist getirdim Bay Anand. En iyi otelin müşterileri de en iyi olur, değil mi?”

Anand “Sana çeneni kapamanı söyledim!” diye bağırdı.

Kısa boylu Kanadalı “Ne kadar?” diye sordu.

Hala öfkeli bakışlarla Prabaker’e bakan Anand “Efendim?” dedi.

“Üç kişi, bir oda, tek gece, ne kadar?”

“Yüz yirmi rupi.”

Kısa olan “Ne!” diye patladı. “Bizimle dalga mı geçiyorsun?”

Arkadaşı da “Bu çok fazla, hadi buradan gidelim,” diye ekledi.

Anand “Sorun değil,” diye cevapladı. “Başka bir yere gidebilirsiniz.”

İki Kanadalı gitmek için çantalarına uzandığında Prabaker acı çeker gibi feryat etmeye başladı.

“Hayır! Hayır! Burası otellerin en güzeli. Lütfen bir de odayı görün! Lütfen Bay Lindsay sadece güzel odayı bir görün! Sadece güzel odayı bir görün!”

Anlık bir duraksama oldu. İki genç adam kapıda tereddütle durdu. Anand elyazısıyla yapılan kayıtlar çok ilgisini çekmiş gibi otel kayıt defterini incelemeye koyuldu. Prabaker koluma yapışmıştı. Hem rehbere karşı bir sempati beslemiş hem de Anand’ın tarzına hayran kalmıştım. Adam bize yalvarmayacak, oda tutmamız için bizi ikna etmeye çalışmayacaktı. Gözlerini defterden kaldırdığında bana açık ve dürüst bir ifadeyle baktı. Anand’dan hoşlanmaya başlamıştım.

“Güzel odayı görmek isterim,” dedim. Prabaker “Tamam!” diyerek güldü.

Kanadalılar gülümseyerek iç çekti. “Pekala, bir bakalım!”

Anand karşılık olarak gülümsedi ve arkasındaki kancalardan birine asılı bir anahtarı alarak “Koridorun sonundaki oda,” dedi. Anahtarı ve üzerinde oda numarası yazan ağır anahtarlığı tezgaha, bana doğru fırlattı. “Sağdaki son oda dostum,” dedi.

Oda genişti ve içerideki üç tek kişilik yatağın üstünde örtüler vardı. Pencerelerden biri denize, diğerleri kalabalık sokağa bakıyordu. Duvarların her biri yeşilin ayrı bir tonuyla boyanmıştı. Tavan çatlaklarla doluydu. Duvarların köşesinden öbek öbek boya kalkmıştı. Beton zemin gizemli yumrularla ve düzensiz dalgalanmalarla yola bakan pencerelere doğru eğimliydi. Mobilyalar, üç adet küçük kontrplak masa ve eskimiş ahşap bir makyaj masasından ibaretti. Odanın eski misafirleri arkalarında izler bırakmıştı. Bir Bailey’s şişesinin ağzına yerleştirilmiş erimiş bir mum ve duvarlardan birine yapıştırılmış Napoli’deki bir sokak manzarasını gösteren takvim sayfası, tavanda asılı pervaneden sarkan sönmüş iki balon… Tıpkı hapishanelerdeki gibi, insanları duvarlara isimlerini ve istedikleri notları yazmaya iten bir odaydı burası.

“Odayı tutuyorum,” dedim.

Prabaker aceleyle hole doğru koşarak “Evet!” diye bağırdı. Otobüsten arkadaşlarım birbirlerine bakıp güldü.

“Bu adamla tartışamam, aklını kaçırmış.”

Kısa olanı “Katılıyorum,” dedi ve yataklardan birine oturmadan önce eğilip çarşafı kokladı.

Prabaker döndüğünde kalın otel defterini taşıyan Anand da yanındaydı. Anand pasaportlarımızı kontrol ederken biz de deftere kendimizle ilgili bilgileri yazdık. Bir haftalık otel ücretini peşin ödedim. Anand diğerlerine pasaportlarını geri verdi ama benimkini yanağına vurarak biraz zaman geçirdi.

“Yeni Zelanda mı?” diye mırıldandı.

Bir şeyler görüp şüphelendiğini düşünerek “Yani?” dedim. Avustralya’nın en çok aranan adamıydım, silahlı soygunlardan dolayı yirmi yıllık hapis cezası çekeceğim hapishaneden kaçmıştım ve İnterpol’ün kaçaklar listesindeydim. Ne istiyordu? Ne biliyordu?

“Hm. tamam. Yeni Zelanda. İçecek bir şeyler, bir sürü bira, birkaç şişe viski, telekızlar ve iyi partiler istiyorsundur. Eğer bir şey satın almak istersen bana söyle tamam mı?”

Anand pasaportu elime tutuşturdu ve Prabaker’e kötü kötü bakarak odayı terk etti. Rehber korkudan sindiği halde mutluymuş gibi gülümseyerek kapının önünden çekildi.

Anand gittiğinde “Harika bir adam. Harika bir müdür,” dedi Prabaker. “Buraya çok Yeni Zelandalı gelir mi Prabaker?”

“Çok gelmez Bay Lindsay. Ama çok iyi insanlardır. Geceleri güler, sigara, içki içer, kadınlarla yatar, sonra daha çok güler ve daha çok içerler.”

“Hı hı. Nereden haşhaş bulabilirim biliyor musun Prabaker?”

“Hiç problem değil! Size bir kilo da, on kilo da bulabilirim. Hatta bir depo dolusu bile bulurum.”

“Bir depo dolusu haşhaş istemiyorum. Sadece içeceğim kadar istiyorum.”

“Şansınıza cebimde bir tola, yani on gram haşhaş var. En iyi Afgan malı. Satın almak ister misiniz?”

“Ne kadar?”

Prabaker umutla “İki yüz rupi,” diye teklif verdi.

Verdiği fiyatın normalin iki katı olduğunu tahmin ediyordum ama iki yüz rupi yaklaşık olarak on iki Amerikan Doları yapıyordu ve bu da Avustralya’daki haşhaş fiyatının onda biriydi. Prabaker’e biraz tütün ve sigara kağıdı fırlattım. “Pekala, bir tane sar da deneyelim. Eğer hoşuma giderse alırım.”

İki oda arkadaşım, birbirine paralel duran yataklarına uzanmışlardı. Prabaker cebinden haşhaş parçasını çıkarırken aralarında bakıştılar ve alınlarını buruşturup dudaklarını büzerek aynı ifadeyi takındılar. Ufak tefek rehber tozla kaplı tuvalet masasının üzerine eğilip sigarayı sarmaya başladığında hayretler içinde ve korkarak ona bakmaya koyuldular.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Artemis Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.