‘İnsan, trajediden kaçarak trajedi yaratan bir tür.’

 

“Bu hikâyeleri bana yazdıran sadece efsunlu bahar havası değildir sanırım. Kime sorsanız aşk hakkında söyleyecek az çok bir şeyi vardır. Kış ya da yaz, bahar ya da sonbahar, fark etmez. Kimi karşıdır ona kimi de tarafında yer alır. Genelde tarifler, aşkın kalbimize doğru bildik bir yolculuk yaptığı ve bir süre sonra da bu yolculuğunu noktaladığı üzerine. Ben de bu konuda ne düşüneceğimi bilemiyorum pek. Bu hikâyeleri yazma fikri başta kolay gözükmüştü ama nasıl da zor olduğu sonradan anlaşıldı.” Sibel K. Türker ile ‘Aşk’ın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu’ üzerine konuştuk.

Çekirdeği yazmak ve kadın olan hikâyeler… Farklı coğrafyalarda, farklı insanlık hallerinde yol alsa da Aşk’ın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu’ndaki hikâyelerin bu iki kilit üzerine çerçevelendiği söylenebilir mi?
Ben kitabımı şu iki temel konu üzerine şekillendirdiğimi düşünüyorum: Korku ve güvensizlik. Emin olunamayan hakikat, bütün bu kumaşı dokuyan eldi.

Bu anlamda metafizik dokunuşlara da ihtiyaç duydum, daha etkili bir atmosfer yaratmak amacıyla. Çünkü gerçek hayattaki endişe tırmanışa geçtiğinde ister istemez metafiziğe yönelinir. Bu tülsü, ay ışıklı sarmalı da çok sevdim. İnce bir rüya tabakasıyla da üzerlerini hafifçe kapladım. Ancak elbette kadınlar kitabımın ana eksenine oturdular yine. Çünkü kadınlar ruhu temsil ederler. Yazmak derseniz… Kitabı okurken hafiften bir dolmakalem hışırtısı duyuluyor gibi. Yazı hem kendini, hem de hikâyeleri yazıyor.

Hikâye kitaplarına verilen isimler üzerine pek sık düşünürüm. Aşk’ın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu da bu düşünme çakımlarından birine yol açtı. Acaba neden kitaptaki hikâyelerden birinin ismini, kitabın ismi konumuna taşıdınız?
Bu isim ilk nazarda bildik aşk durumunu anlatıyor gibiydi. “Aşk işte, ne olsun, duygusal kurgulamalar işte” dedirtir gibiydi.Yani akıllara aşk mefhumu ile ilgili hemen hemen aynı, belki de ezberden okuduğumuz çağrışımları getiriyordu, ancak eşzamanlı olarak bildik olanın dışında durduğu sezgisini de uyandırıyordu. Bu iki yönlülüğü; belki de şaşırtmacayı sevdim diyelim.

Aşk’ın yolculuğu ne demek, nasıl bir yolculuktur bu, nasıl sonlanır gibi sorular geliyordu akla, fakat “mutat”denildiğinde işin içinde bir iş olduğu da hafiften anlaşılıyordu. Çünkü bir şeye “bildik” dediğinizde asla bildik değildir o. Edebiyat okuru bunu yakalayacak anlayışa zaten sahiptir. O hikâyenin büyülü bir havası ve büyülü bir adı vardı. Mutat olandan tekin olmayan alana kayış kitabımın ruhunu da yansıtıyordu.

sibel_2

Aşk’ın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu hikâyenizin ismini kitap ismine taşıyarak, tıpkı o hikâyenin anlatıcısı gibi okurda, kendi yazma biçiminize ve zamanınıza bir pencere açmayı mı planladınız yoksa?
Öykü iki kısa hikâyenin birbirine ulanması- esasında ulanamaması, yani metafor olarak gerçek hayattaki âşıklar gibi- ekseninde, anlatıcının bize garip iki aşk hâli sunmasıyla ilgili. Aslında anlatıcı da bu “garip” durumları garipseyerek, tedirgince anlatıyor. Bunlar aşk mı şimdi, der gibi tedirgince oynatıyor kalemini.

İlk öyküde bir evin, içinde oturan genç kızı sarmaşıklarıyla sarması, hapsetmesi konu ediliyor. Bu binanın, kıza duyduğu aşktır. Kız çok dile getiremese de bunu bilmekte ve korkmaktadır. İçe kapalı şiirlerle durumunu anlatmaya çalışır ve bunu ilk anlayabilecek olan kişiden, yani anlatıcıdan da rahatsız olur ve kaçar. Sonrasında zaten taşınırlar, o evden kurtulur, binanın sarmaşıkları kesildiğinde de bina aşksız, çırılçıplak ve yaşlı kalakalır.

İkinci öyküde de çok hasta, ölümcül hasta olan genç bir kadının ölüme duyduğu aşk konu edinilir. Bizim sözel kültürümüzde Azrail çok çok güzel bir melek olarak tarif edilir. Hatta Cebrail’den bile güzeldir. Ya da en azından ben çocukken, yaşlı kadınlar bu minval üzerine söyleşirlerdi, belki böylesine güzel ölüm meleğine elini vermek daha kolay olacağından bir tür formül bulunmuş, ölüm işi kolaya alınmıştı. Bunun anlatılışında hem patetik hem de erotik bir tını da gizliydi, dikkatinizi çekmek isterim. Bunu kadınlar yapardı, kıkır kıkır da olurlardı bazen. İşte ben de bu tınıyı vermek istedim.

Bu öyküyü okuyanlarda “bu nasıl aşk böyle?” sorusunun uyanacağını da biliyorum ama aşk böyle de olur. Bazı öyküler yazarını da şaşırtır; inanın bana da öyle oldu.

image-6

Kitabın geneline bir tekinsizlik, keder ve bir tür duygusal korku hâkim. Bunlar günümüz insanının da iç içe olduğu dertler. Bu sebepten hikâye kitabınız için, günümüz insanının dertlerini yaprak yaprak açıyor benzetmesini yapmak yanlış olmaz sanırım?
Ben edebiyat alanında güncel olanı değersiz buldum hep. Yazı tavrım hep bunun üzerine gelişti. Benim için dert denen şey arkaiktir. Bütün kavimlerden de kadimdir. Yazı dertten çok sonra bulunmuştur, dolayısıyla insanlık tarihi yazıyla başlasa da benim insanlık tarihi dediğim süreç tarihim dert ile başlar. Günümüz insanını bilemem ama insanı biliyorum biraz. Trajediden kaçarak trajedi yaratan bir tür.

Kitapta hikâyelerin tümü “ben” anlatıcı üzerine kurulmuş. Bunun kitaba biçem bakımından bir tema kazandırdığını düşünüyorum, yanılıyor muyum yoksa?
Elbette yanılmıyorsunuz. Bu “ben” penceresi edebiyatta en boyutlu bakışı kurabileceğiniz, harika bir manzarası olan tek penceredir. Çünkü oradan baktığınızda her şeyi çarpıtabilirsiniz ve edebiyat da bu muhteşem çarpıtmanın adıdır zaten. Bu pencereden geceyi ve gündüzü farklı görürsünüz, renkleri, ışığın kırılmalarını, gölgeleri.Ben diyerek ve sayısız “ben”ler kurarak yaşamın çoğulluğuna da kapı aralarsınız. Ve “ben”in de “ben” olmadığını anlayana dek sürer gider bu. Sonsuzluk ve birliğin anlatısıdır.

İlk hikâyeniz ‘İç Deniz’de “Meraksızlığım tipik kara insanının tavrıdır. Gömülmüş şeylerin, üzeri örtülmüş şeylerin, belki de mezarların meraksızlığı…” diyor anlatıcı. Siyasi bir tavır da görüyorum bu söylemde. Siz ne düşünürsünüz?
Siyaset…Olabilir. Çünkü kara insanı bir çıkışsızlığı yaşar. Tümülüslerin arasından yürür, geçer her gün. Kat be kat gömülmüş, dile gelmemiş şeylerin içinde yaşar. Bozkır ve biteviye sessiz sarı ona ilahi bir şeymiş gibi de gelir aslında.  Kıstırılmışlığını da avuntuya dönüştürür. Deniz insanlarının dışa dönüklüğünü göremezsiniz onda, dolayısıyla merak da etmez, çünkü yönelmez, kendinde kalır. Bundan da bir dönüşüm siyaseti çıkmaz, çıkamaz. Karanlık bir duyguya esirdir, değiştirmez ve değişmez de. Bunda siyasi bir tavırdan çok kayıtsızlık, bigâne’lik vardır. Hiçlikçi’dir bizim buralar.


‘Ah’ta bir zamanlar doğması istenmeyen bir kız ve babaannesi arasındaki ilişki çoğu adımda gelin-kaynana çatlakları üzerinden ilerliyor. Kız çocuğu, hikâyenin sonuna kadar -hatta sonunda bile- hâlen babaannesine güveniyor. Bu duruma sadece çocuk saflığı diyemeyiz değil mi?
Yok, diyemeyiz. Hikâyedeki küçük kız, o yaşında bile aslında babaannesinin bu ısrarında ne denli haklı olduğunu bilir. Daha o yaşta bu bilgiye vakıftır. Ona “doğma” denmiş, o da inat ederek doğmuştur. Fakat bir cezalandırmaya, bir ölüme doğmuştur. O dünyaya verilirken, dünyadan bir şey söküp alınmıştır. Bir tür anlaşma gibi, babaannesiyle arasındaki bu muhteşem ilişkinin sihridir bu. Sevgilerini temellendiren şeydir. Ve bu çocuk, nutfe iken babaannesine güvenmeyen bu çocuk artık ona güvenmesi gerektiğinin farkındadır. Hikâyenin temeli bu.

Yine aynı hikâyede anlatıcı kız çocuğu, “Küçük oğlu Ali’yi pek sevmez, büyüğü –yani babam- Yaşar’a ise eşi benzeri az bulunur bir sevgi beslerdi. Uzak bir kentte, yaşlı bir kocası ve dört çocuğuyla yaşayan halam Fatma ise neredeyse gözünde hiç yoktu,” diyor babaannesi için. Bu devirde kadınlar “bile” eksik mi davranıyor kadınları sevme konusunda sizce?
Kadınlar arasındaki ilişki, çelişki hâli hep ilgimi çekmiştir. Kadınların hayatları birbirine dolanır, çünkü bu erkekler dünyasının onlara biçtiği bir tür yazgıdır. Ancak kadınlar bu çok yakın olma hâlinden bile bir mesafe üretirler. Bu onların bireyselliğidir. İster sever, ister nefret ederler. Hükümranlık alanı kalpleridir. Öyküde de babaanne belli ki yoksul ve kötü bir yaşamı olan kızını dışlamaktadır. Neden böyledir? Bilinmez. Belki zaten uzakta olan ve orada kalacak olana bel bağlamama durumudur.

‘Kalpsizin Biri’ isimli öykünüz daha evvel ‘Alis Harikalar Diyarından Tüymüş Bulunuyor’hikâye seçkisinde yer aldı. Kalpsizin Biri’nin o seçkide gerektiği kadar değer bulamayacağını mı düşünerek bu kitaba aldınız acaba? Bu kitap içeriğine katmanızın nedeni neydi?
Hayır değil. Bu öykü benden istendiğinde, kitabımı hazırlamaktaydım zaten ve en başta Nota Bene’ye öyküyü kitabıma alacağımı bildirmiştim. Öyle anlaşmıştık, bunda da bir sorun görmüyorum aslında. Eminim onlar da görmüyorlardır. Öykünün bu kitaba alınmasının sebebi, bir kadının babasının “aşk hâli”ne yakından tanık olmasıydı. Bildik baba-kız ilişkilerinden sapıyor, hatta sapkınlaşıyor, şiddetle sona eriyordu. Kadın belli ki babasının yaşadığı aşk gibisini yaşamamıştı, bu da onda hem özenme hem nefret uyandırıyordu. Ve kaçınılmaz olarak intikam. Dolayısıyla kitabımda aykırı kaçmadı.

‘Onlar’ isimli hikâyeniz toplumda kenarda tutulan, görmezden gelinen birçok “özelliğe” denk düşebilecek anlatımla, rüyayı metafor olarak kullanan bir iskelete sahip. Biraz bu durumdan söz edebilir misiniz?
Bu esasında kitabın en ilginç öykülerinden biri. Yazarı olarak böyle düşünüyorum, sizin de dikkatinizden kaçmamış belli ki.Burada “rüyagörmezler” de denilen bir insan türünden söz ediliyor esasında. Bunlar çoğunluk içinde ötekileştirilen bir alt tür. Çoğunluk onlara biraz mesafe, biraz küçümseme ve biraz da ürküyle yaklaşmaktalar. Ürküyle yaklaşıyorlar çünkü onların zannettikleri kadar uzakta olamayabileceğinin de farkındalar. Nitekim hikâye ilerledikçe kimi büyük ailelerde de “onlar”dan olabileceği anlaşılıyor. Büyük ailelere mensup bu rüyagörmezler, aile baskısıyla durumlarını uzun bir süre saklamışlar, ancak bir şekilde açığa çıkmış. Bu olunca da çareyi uzaklara kaçmakta bulmuşlar, ailelerin içi rahatlamış, olayı unutup yaşamlarına devam etmişler. Ancak rüyagörmezlik toplumda da bir kimlik olarak benimsenip dışa vurulmaya başlayınca işler karışıyor, insanlar telaşa kapılıyorlar. Çünkü güvenlikleri tehdit ediliyor, huzurları kaçıyor. Hatta hikâyenin anlatıcısı bile hikâyenin sonunda kendisinden emin olamadığını yazarak nokta koyuyor. Gerçekten tuhaf bir durum. Düşündürücü de…

sibel_1

“Dünyanın en berbat eylemi bakmak,” diyor anlatıcı‘M(ünzevi) 19’ isimli hikâyenizde. Sahiden Genovese sendromu bu tarifin en keski örneği değil mi?
Bakmak, başkasının bakışı aslında beden ve ruh kapılarımızı zorlayan mütecaviz bir eylem. Ayrıca düşünsel olarak da faydasız. Zaten bildik sorundur, baksak da ne görüyoruz? Evet, öyküdeki kadın ruhsal acılar çekiyor, bu acıları dindirmek için en derinine kaçıyor, bir kaplumbağa gibi içine çekiliyor ama onu orada da bulup kurcalıyorlar. Bakarak yapıyorlar bunu. Bakma eyleminin bir yardımı da cankurtaran bir yönü de yok üstelik. Kadını ne kurtaracak o zaman? Ve niçin bakılarak daha da fazla öldürülüyor?

“Şiir varlıkların dünyasıydı. Sanıldığının aksine orada ölüm ve ışıksızlık çok az yer kaplar.” Oysa biz şiirlerin büyük çoğunluğunu ölüm ekseninde değerlendirmiyor muyuz günümüzde?
Öyle olabilir, dediğiniz şekilde değerlendirilebilir. Ancak ben ölümü düzyazıda daha çok gördüm. Büyük anlatılarda, romanlarda muhakkak birileri ölmez mi?Şiir her şeye karşın tinsel bir duruştur, ışıkla ve kaynağımızla ilgilidir. Karanlıkta söz söyleme sanatı, sayfalarında pek çok şeyin, ruhlarımızın ölümle pençeleştiği romana aittir. Zaman da onundur, zamanın bitişi de. Oysa şiirin ne başlangıcı, ne de sonu vardır.

Son hikâyeye kadar, hikâyelerde anlatıcıların herhangi birinin ismi geçmiyor, bilinmiyor. Anlatıcının isminin geçtiği Tiryak’ı kitabın sonuna koymanız, okurun usuna bir gönderme miydi biraz da? Sanki kitabın bittiğinin, okurun artık kendi gerçekliğine dönmesi gerektiğinin sinyali gibi…
Evet, bilinçli bir seçimdi bu. Dünya kıyametin eşiğinde dururken ve tanrı bir tehditmişçesine yukarıdan uğuldarken, sorunlu bir ergen olan İpek’in durumu da vahimdi. Kendi açmazları, aile ile ilgili, evle ilgili mutsuzlukları ve de bütün genç insanların sığındığı bir sessizliği vardı. Dayanamayarak bir gece ay’a küfretmesi ve iç sıkıntısı da beni etkilemişti. Bu kızı ayan etmek istedim. Dünyadaki hayatımız belki de biterken ismini hatırlamamızı istedim.

Aşk’ın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu / Yazar: Sibel K. Türker / Can Yayınları / Öykü / Dizi Editörü: Faruk Duman / Yayına Hazırlayan: Mustafa Çevikdoğan / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Baskı Şubat 2014 / 160 Sayfa

Sibel K. Türker; 1968’de Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gördü. Radikal İki’de yazıları, Hayalet Gemi dergisinde öyküleri yayımlandı. Öykülerini KalpYazan (2003), Öykü Sersemi (2005, Yunus Nadi Öykü Ödülü) ve Ağula (2007, Haldun Taner Öykü Ödülü); romanlarını ise Şair Öldü (2006), Meryem’in Biricik Hayatı (2008), Benim Bütün Günahlarım (2010) ve Hayatı Sevme Hastalığı (2012; Yunus Nadi Roman Ödülü, Duygu Asena Roman Ödülü) başlıkları altında kitaplaştırdı. Şair Öldü romanı, TEDA projesi kapsamında Almanca, Romence, Bulgarca ve Arapçaya çevrildi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.