‘Bu roman, çok genç birinin dünyaya karşı kurduğu cümlelerinden kâğıda devrilenler.’

 

“Günümüz Türkiye’sinde yaşayan iki genç kızın kendini bulma çırpınışlarını ele alan Beni Beklerken, insanın kendiyle ve yaşadığı toplumla tanışma sürecindeki hesaplaşmalarını lirik bir anlatımla işliyor. Ebeveyn davranış ve tutumlarının, hayat yolculuğunun başındaki kalplerde yarattığı hisleri de aktaran yazar, gençlere kendi dillerinden sesleniyor.” Sibel Oral ile ilk baskısı ile ikinci baskısı arasından 10 yıl geçen Beni Beklerken’i ve bu 10 yılın getirdiği değişimleri konuştuk.

Beni Beklerken ilk baskısının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra yeniden basıldı. Karşılaştırmalı bir okuma olması açısından iki baskıyı da okudum ve romanın neredeyse tastamam sıfırdan yazıldığını gördüm. Sizi, romanın üzerinden yalnızca geçmek yerine onu yeniden yazmaya iten neden neydi?
İlk baskıyı okuyup 10 yıl sonraki yeni baskıyla karşılaştırmanız bu ülkede az da olsa insanların yaptıkları işin hakkını vermek için emek verdiğinin göstergesi. Ama ben o kadar da sıfırdan yazıldığı fikrinize katılmıyorum. Kendimi tutmasam belki yeniden yazabilirdim. Beni Beklerken kendi “ben”ini bulma, kaybetme ve tüm bunların da ötesinde tüm o bulup kaybettikleriyle “yüzleşme” romanı. Anlatacak derdi çok, yazarı da o zamanlar çok genç olduğu için “geveze” bir romandı. Aslında gevezeliğin de ötesinde açıp yaralarını tüm dünyaya göstermek isteyen ve sanki sadece yarasını göstererek hikâyesine çok katmanlı anlamlar katacağını düşünen bir anlatıcı vardı. Ben uzun uzadıya halini epey kısalttım. Editörlükten gelen acımasızlıkla kestim, attım birçok sayfasını. Yeniden yazsam ya da en azından kıyısından geçsem inanın sadece hikâye anlatmak değil bir yandan da dil kaygım olurdu. 10-15 yıl önce yoktu ama artık var.


Aynı eksende romanın ilk baskısının bitiminde doldurulması gereken boşluklar i
çeren uzun bir mektup var fakat ikinci baskısında bu mektup yerini bir sözcük içeren yeni versiyonuna bırakıyor. Bu değişim aradan geçen 10 yılda, Beni Beklerken’deki bazı boşlukların dolduğunun işareti olarak okunabilir mi?
Az önce bahsettiğim gibi aslında. Bu mektubu çok gereksiz buldum. Hatta lüzumsuz bir duruş sergileyen, kibirli bir sondu sanki. Ben bu romanın okuru olsam yazarın bu tercihini çok üstten bulurdum.  O halini attım ve zaten o kelime belki de her şeyi özetliyordu, yüzleşmişti, kaçanı, kaybedileni bulmuştu: Sobe!

İki yazım arasında romanın hacmi ve yoğunluğu arasında ters bir ilişki olduğu da görülüyor. On8 Kitap’tan çıkan yeni baskı, dilin sadeliği ve aynı zamanda sözün tutumlu bir biçimde kullanılmasının da temsilcisi gibi görünüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Evet, tam da böyle; sözün tutumlu bir şekilde kullanılması önemliydi. Beni Beklerken çok genç birinin dünyaya karşı kurduğu cümlelerinden kâğıda devrilenler. Sahiden devrilenler. Bir gençlik romanı. Devrilen bir gençlik romanı. Ben yıllar sonra okuduğumda benim üzerime devrilen hem roman oldu hem de o romanı yıllar önce yazan ben. Ve şimdiki ben. Zayi romanını ve Toprağın Öptüğü Çocuklar’ı yazan ben. İki kitapta Beni Beklerken’in inadına daha çok toplumla, sistemle ama başka bir şekilde uğraşıyor. Bireysel değil, toplumsal acılar ve dayatılanlar var artık hayatımda.

Beni Beklerken belirgin bir biçimde kadınlar ve kızlarının (kadın veya erkek) “erk” sahibi karşısında, kendine konum arayışını da anlatıyor bana kalırsa, bu konuda ne düşünürsünüz?
Bunu bilinçli bir şekilde yapmadım. Arayışlarının karşılığını buluyorlar mı? Sanırım buluyorlar. Aslında bu bulmak değil de yaratmak sanırım. Erk bu ya, onlara hemen yer verecek, yol verecek değil.  Yani o yolu kendileri açıyorlar.

IMG_4959

Özlem’in babasının kızına başka bir kadınla evlenmişken ilk aşkının ismini vermesi kitabın genelini işaretleyen bir metafor. Hem yeni bir oyunun fitilini ateşliyor hem de bir travmanın izleğini işaret ediyor. Özlem’in annesinin olmayışından sonraki en büyük travması ismi mi?
Evet, ben insanın adının sahiden çok önemli olduğuna inanırım. Birkaç yıl önce Bana Adını Söyle isimli bir kitap hazırladı Filiz Özdem. O kitapta yazarlar kendilerine verilen adlarla ilgili ne düşündüklerini, adlarının onların kişisel tarihlerine nasıl mâl olduğunu yazmışlardı.

Özlem’in adının Özlem olması boşuna değil. Kaybettiği şeylerin/kişilerin yanı sıra hayata umutla bakmayı da özleyen biri… Hadi bununla yaşamayı öğrense Bayan X’i ne yapacak? Çelişkiye düşüyor zaten, bu yüzden de “Ben, aklın çelişki çamuruna kök bağladım,” diyor.

“Sizinle aynı dünyayı paylaşırken de, karşınızda böyle dimdik durmayı ve sizin de seçimlerime saygı göstermenizi çok isterdim, ama hiçbir zaman kendimi güçlü hissedemedim.” Duygu’nun mektubunda yer alan bu cümle kitaba dair önemli bir noktaya işaret ediyor sanıyorum. Bilhassa Duygu ve ilk döneminde Özlem için anlaşılamamanın veya anlaşılmaya çalışılmamanın derin izlerini taşıyor diyebilir miyiz?
Romanın geneline baktığımızda anlatmama ve anlatamama; anlatsa dahi anlaşılamama hallerinin doğurduğu sorunlar silsilesi ile karşılaşıyoruz. Ortaya çıkan sonuç ise kimsenin kimseyi anlamadığı, anlamaya da çalışmadığı. Zaten bırakın kurmacayı hayatlarımızda da böyle değil mi? Birbirimizi anlamıyor değiliz; anlamaya çalışmıyor, empati yapmıyor, çabalamıyoruz.

“Duygu’yu seviyordu… artık seviyordu. Neden olduğunu bilmiyordu ama bazen özlüyordu da; onu anlamaya çalışmak istiyordu. Onda kendinin başka bir halini görüyordu. Ya da… kendinde göremediği bir şeyleri…” Bu alıntıdan hareketle Özlem ve Duygu’nun birbirine zıt iki kişiyi, varoluşunu başarmaya çalışmaktan pes etmeyen ve varoluşunu başaramayan iki ayrı kutbu temsil ettiğini söyleyebilir miyiz?
Evet. Yine bu da bilinçli yapmadığım ama yazarken fark ettiğimde iyi olacağını düşündüğüm bir zıtlıktı. Bazen ne yaparsan yap, kim olursan, neyle büyümüş olursan ol, onlar beyaz derken siyah demiş olsan bile onlarla, zıtlarınla aynı duvara çarpabiliyorsun. Gençliğin ilk zamanları ise ciddi bir varoluş sıkıntısı. Ama böyle Felsefenin Temel İlkeleri kitabıyla poz vermekten de öte bir şey. Ciddi sıkıntıdır, bulantıdır. Biri pes etmiş biri de başarmış gibi görünüyor evet, bu doğru ama sonrasını bilmiyoruz. Duygu gitti ama belki Özlem onu hiç unutmadı ve belki de Duygu başka bir varoluş biçimi seçmiş oldu kendine. Yani aslında Duygu artık sizin hayatınızda ve kitabı okuyan okurun hayatında. Ben bu romanda Duygu’ya başka bir varlık hali biçtim belki de. Umarım öyle olmuştur.


Beni Beklerken meraklı okur ve dinleyici i
çin bir okuma ve dinleme listesi de içeriyor satır aralarında. Bu şekilde Özlem ve Duygu’nun karakterinin gelişimini tarif ederken uzun uzun kurulabilecek cümleleri yalnızca bir roman veya şarkıyla anlatmayı mı tercih ettiniz? Bazen bir roman, bir şarkı veya film birinin hayatına dair uzun cümlelerden daha fazla mı açıklayıcı/tarif edici etkiye sahip oluyor?
Ben ilk gençlik yıllarını 90’larda yaşamış biriyim. O zamanlar şarkıydı, filmdi, kitap ve hatta okuduğumuz gazete bile çok belirleyici oldu kişiliklerimizde ve hayatımız için çizeceğimiz yolda. Ve tabii bir de o zaman romandaki gibi bir Nirvana, daha doğrusu Kurt Cobain meselesi vardı. Büyük varoluş meselesiydi. Kosinski’nin Boyalı Kuşu da Camus’nün Sisifos’u kadar önemliydi. Ve evet; Camus okuyorsan başka kitaplar üzerine de konuşabilir, Nirvana dinliyorsan cumartesi buluşup Beyoğlu’na gidebilirdin. Bunlar senin bir kimlik edinmene yardımcı olurdu. Duygu’nun edindiği kimlik böyle bir kimlik ve romanda da çok kez karşılaşıyoruz. Bir yandan tüm bunlarla yaşayan ama bunların yaftaladığı kimliği reddeden Özlem var. Kimliği reddetse de en azından Duygu’ya dair birçok okumasını bu film ve şarkılar üzerinden yapıyor. Bu iyi. Benim için de iyiydi çünkü buna yabancı değildim.

Son soru olarak, bu gözden geçirme ve yeniden yazma süreci, size son 10 yıllık döneme dair düşüncelerinizde ne gibi değişimler gerçekleştiğini düşündürdü? Sizde neler değişmiş bu romanın ilk ve ikinci yazımı arasında?
Ben değiştim. Romanda bekleyen Özlem ve Duygu idi ama bir de ben vardım. Bu roman 10 yıl önce yayımlandı ama ben romana çok daha önce başlamıştım. Belki onlarla aynı yaştaydım. Onlarla büyüdüm. Anneleriyle sorunları olanların olduğu bir roman Beni Beklerken. Annesini sevmeyen, sevemeyen kızların romanı. Bense artık bir anneyim, hem de bir kız annesi. Şimdi her iki taraftayım. O zamandan bu zamana çok şey oldu. Mesleğim beni değiştirdi, ülke beni değiştirdi. Bu yılki kitap fuarında bana Toprağın Öptüğü Çocuklar kitabımı imzalatmaya geldi bir okur. Babaydı. Kızlarına imzalattı. Çok tuhaf oldum. Çünkü o baba bir tercih yapmıştı. Fuarda gençlik kitapları yayımlayan ON8’in standındaydım, o baba Can Yayınları’ndan çıkan Toprağın Öptüğü Çocuklar’ı alıp bulunduğum standa geldi, gözlerimin içine mahcup bakıp “Ben bu kitabı imzalatsam olur mu” diye sordu ve “Kızlarım için” diye de ekledi.  Toprağın Öptüğü Çocuklar’da Roboskî’de öldürülen çocukları anlatıyordum. Baba, kızlarına mektubunu ve nasihatini özellikle bu kitapla vermek istedi.

Beni Beklerken’den Toprağın Öptüğü Çocuklar’a… 10 yıl. Yıllar sonra yeniden basılacak diye gözden geçirmeye başladığımda Diyarbakır’da bir pencerenin önündeydim ve uzaklardan yükselen dumanları görüyordum, tepemizde F16’lar uçuyordu. Çocukların ve gençlerin öldürüldüğü bir savaşta ben iki genç kızın kendileriyle savaşını “gözden geçiriyordum”… Gözden geçirdiğim sadece bir roman değil, benim ilk kitaptan son kitaba olan yazma serüvenim, yazan kişi olarak duruşumdu. Bundan sonrasını birlikte göreceğiz. Ama yine de çok şey borçluyum ben Özlem’le Duygu’ya. Tüm acemiliğim, “çok önemli bir hikâye anlatacağım” kaygım ve de en önemlisi gençliğin en saf ve en gerçek sertliğiyle beni büyüttüler.

IMG_4959

Beni Beklerken / Yazar: Sibel Oral / ON8 Kitap / Roman / Yayın Yönetmeni: Müren Beykan / Yayın Koordinatörü: Özlem Akcan / Son Okuma: Hande Demirtaş / Grafik Tasarım: Huban Korman / Kapak Tasarımı: Ayla Yıldız / Kapak Fotoğrafı: Shutterstock / Baskı Öncesi Hazırlık: Songül Arslan / 1. Basım Haziran 2016 / 196 Sayfa

Sibel Oral, 1979’da İstanbul’da doğdu. 2000 yılında müzik dergileriyle başladığı gazetecilik mesleğini, farklı yayın kuruluşlarında sürdürdü ve bir süre sonra sadece kültür sanat alanına yoğunlaştı. Taraf, Radikal ve Cumhuriyet Kitap’ın yanı sıra IAN Edebiyat, Sabit Fikir dergilerinde edebiyat söyleşileri ve yazıları yayımlandı. Zayi-Harp ve Darp Ülkesinde Bir Selvi adlı romanı 2011’de, bir araştırma inceleme kitabı olan Toprağın Öptüğü Çocuklar 2015’te okurla buluştu. Kar İzleri Örttü, Kısa Öyküden Çıktım Yola ve Bu Sefer Mavi adlı kitaplarda öyküleri yer aldı. İlk kez 2006’da yayımlanan romanı Beni Beklerken, on yıl sonra tümüyle yenilenerek ON8 koleksiyonuna katıldı (2016). Yazı ve söyleşilerine Cumhuriyet Kitap’ta devam eden Sibel Oral, kitap eleştiri (kritik) sitesi K24’ün yayın yönetmenliği görevini de sürdürüyor. Yazar, İstanbul’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.