‘Medya, bu ülke tarihinin en büyük savaş suçlusudur.’

 

“TSK’ya bağlı uçaklar “aldıkları istihbarat”a uyarak “teröristler”in Türkiye’ye girmelerini önlemek için hava saldırısında bulundu. Yer Roboskî… Tarih 28 Aralık 2011… Otuz dört kişi “ölü olarak ele geçirildi”. Türkiye devleti ve medyasının on iki saat boyunca sessiz kalıp saklamaya çalıştığı bu olayda, ne yaşandığını, kimlerin nasıl öldüğünü öğrenmeye başladığımızda ortaya adlı adınca bir “katliam” çıktı. Sibel Oral, Roboskî’ye giderken sadece gazeteci kimliğini değil; vicdanını, insanlığını ve “acı”sını da beraberinde götürdü. Kimsenin yargılanmadığı, hiçbir siyasi sorumlunun ortaya çıkmadığı, hatta tazminat ödenerek “ölü olarak ele geçirilenler”in ailelerine sus payı verilmek istendiği bu “katliam”ın ardındaki acı ve öfkenin dindirilebilmesi için tek bir beklenti var: Adalet…  Tıpkı devletin hesap vermediği, sorumluların yargılanmadığı pek çok olayda olduğu gibi…” Sibel Oral ile ‘Toprağın Öptüğü Çocuklar’ı konuştuk. Bu söyleşiyle birlikte ilk kez, Sibel Oral kitabı araştırmak için oraya gittiğinde çektiği fotoğrafları da paylaştı.

Roboski hakkında hiçbir şey bilmeyen fakat röportajı okuyacaklar için başlangıç olarak Roboski’de ne olduğundan, 29 Aralık 2011 tarihinden bu yana neyin değiştiğinden ya da değişmediğinden bahsedelim isterim. Roboski’de ne oldu? Roboski katliamından bu güne ne değişti oradaki, “geride kalan” insanların hayatlarında?
Roboskî’de ne oldu? 29 Aralık 2011 akşamı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı savaş uçakları çoğu çocuk 34 sivili bombalayarak katletti. Kimdir ve nasıl yaşar bu insanlar? Bu sivil vatandaşların hepsi Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyorlar, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboskî (Ortasu) ve Bejuh (Gülyazı) köylerinde yaşıyorlardı. Devlet, yıllardır onları o köyden diğer köye sürdü. Her yere mayın döşeyerek ekip biçecek, hayvancılık yapacak hiçbir yaşam alanı bırakmadı. OHAL’den bu yana ya öldüler, ya kayboldular ya da mayınlar yüzünden sakat kaldılar. Hiçbir geçim kaynakları olmadığı için de bu insanlar yıllardır ya koruculuk ya da devletin kaçakçılık dediği sınır ticareti ile geçiniyorlardı. Orada olan askerlerin de devletin de bundan haberi vardı. Evet, Roboskî’de ne oldu? Bir katliam yapıldı ve insanların parçaları toplandı. Roboskî’de ne değişti? Devletten korkuyorlar ve kaçağa gitmiyorlar ya da susup yutup oturuyorlar mı? Hayır. Tek geçim kaynakları bu olduğu için yapmaya devam ediyorlar. Ama asıl önemlisi mücadele ediyorlar. Adaleti beklemiyor, arıyorlar. Diğer taraftan insanların hayatında değişen bir şey daha var; artık düğün dernek yok, rengârenk elbiseler yok. Bayram sabahları coşkuları yok, yüzlerinde en ufak bir sevinç, tebessüm, gülümseme yok.

image21

Roboski konusunda insanların anlamadığı nokta ya da bu katliamı görmezden gelmeyi “tercih” etmesinin sebebi ne? En sert tabirle, bu katliama üzülmemelerinin, adaleti aramamalarının ya da zaten orada ölenlerin “PKK’li olduğunu” düşünüp sevinenlerin…  Bu kişilerin nasıl bir noktayı referans aldığını düşünüyorsunuz?
Bu sorunuzun yanıtını ben de çok düşündüm… Olaya etnik kimlik yahut siyasi bir meseleden öteye bakmayı denediler mi acaba diye sordum. Olayın sonrasında çekilen fotoğrafları düşünün; insan cesetleri –ki onların çoğu parçalanmış ve zaten hepsi yanmıştı- battaniyelere sarılmış, çuvallara konmuş, sıra sıra dizilmişlerdi… Kim olursan ol, ne kadar milliyetçi olursan ol, o çocukların parçalanmış bedenlerine baktığında, onların ailelerinin cesetlerin başındaki feryatlarına, o annelerin ağıtlarını duyduğunda hiç mi, en ufacık dahi olsa bir yeri acımaz ve bir durup düşünmez mi insan diye sordum… Ben bulamadım, ben anlamadım, inanamadım. Kendi kimliğini Cumhuriyet ideolojisi üzerinden kurmuş bir kesim var. Onların kabullerinde Kürtlerin zaten yaşam hakkı çok da önemli değil. Çünkü Kürtler tehlikeli bir iç düşman, bölücüler, teröristler, değersizler. Değersiz görüyorlar ama çok da hırçınlar, biliyorlar onların da yaşam hakkı, eğitim hakkı, yönetme hakkı var. Yıllar boyunca bu devletin bütün aygıtlarından zulüm görmüş bir halk var, bunun farkındalar.

FullSizeRender

Bir de yine bu Cumhuriyet ideolojisine bağlı ama tırnak içinde “aşırı milliyetçi” bir kesim var ki bence onlar çok tehlikeli. Kitabı anlatmak için bir TV kanalına çıktım, yayın sonrası gelen mesajları okuduğumda korkunç bir gerçekle yüzleştim ki bu kadarını beklemiyordum. Onlara bir şeyleri izah etmek sahiden çok zor. Onlar her bir Kürt vatandaşın ölümünü haklı görüyor, gripten ölse biri ona bile kâr gözüyle bakacak; her seferinde vatan topraklarının bir avucunun daha kurtulduğunu düşünüyor çünkü. Çok hastalıklı bir durum. Ve medya var. Devlet babasının icazetiyle başlık atan medya ve tabii ki onların kalemşorları. Bunları sadece Roboskî Katliamı özelinde söylemiyorum. Öncesinde de böylelerdi. Ceylan Önkol diye bir çocuk parçalandı bu ülkede, annesi kolunu bacağını eteklerine topladı. Öncesinde OHAL zamanında bildiğimiz ve bilmediğimiz yüzlerce olay oldu. Şırnak Katliamı oldu. Gidelim geriye neler neler var. Zulmedilen hep Kürtlerdi aynen Ermeniler gibi, aynen Aleviler ve Rumlardı. Medya ne yaptı? Bir kurşun da onlar sıktı, bir bomba da onlar attı. Bu toplumun çok büyük bir kısmına bir arada yaşamayı öğretmediler, kendileri gibi olmayanla savaşmayı, onları düşman gibi görmeyi ve savaşmayı öğrettiler. Ayrıca sorunuzdan yola çıkarak şunu da söylerim: gerilla olsalar da bu olay onların öldürülmesini meşru kılmaz benim nezdimde. Nedenlerine bakarım ben. Neden dağa çıktı? Neyin mücadelesini veriyor bu insanlar, neye inanıyor? Onu oraya çıkaran bir şey var ve bu şeyi kim, ne tetikledi… Beni önce nedenler ilgilendirir. Buradan da yola çıkarak söylüyorum; Erkan Encü bilgisayar almıştı ve onun taksidini babasına ödetmemek için sınıra gitti, bulgur, şeker taşıyordu ama devlet onu öldürdü. Ben bu nedene bakarım. Ve buna bakmak o kadar da zor değil. Etnik kimlik ayrımıyla, kirli siyasete alet olarak o iş olmaz. O yüzden de olmuyor. Kin üzerine kuruluyor her şey. Ve bir şey daha var. Biliyorsunuz biz iktidara geldik öğrencilere tablet veriyoruz diye övünüyorlar. O zaman neden Erkan’a ve onun gibi Doğu’da okuyan öğrencilere tablet verilmedi? 

image22

Roboski katliamı devletin “düşman” yaratmak, sonra da yarattığı “düşmanla” daha fazla kişiyi “katletmek” için uyguladığı bir kışkırtma olarak da okunabilir mi? Kitabın bazı röportajları ve köşe yazarı yazıları bunu düşündürdü bana, böyle bir oyunun kurulduğunu.
Evet, aynen böyle ve özellikle “devlet”in altını çizmek için söylüyorum. Mevcut durumda elbette bu olayın sorumluları iktidarda oldukları için AKP’dir ama bu sadece AKP’ye özel bir katliam değildir. Bunu özellikle söylemek istiyorum çünkü herkes beni mevcut iktidarla alıp veremediği biri olarak görüyor ama benim hem bu olayda hem de genel olarak sorunum devletledir. Ceberut devlettir. Yıllardır kendisi gibi olmayanın köküne kibrit suyu dökmektedir. Bunu sadece kimlik üzerinden de kurmak zorunda değiliz üstelik bakınız; Gezi Direnişi. Herkes oradaydı! Roboskî’ye dönelim; devlet bir katliam yapmıştır. Peki, sonra ne olmuştur? Operasyon hatası demiştir. Diyelim ki inandık, diyelim ki hata yaptın o zaman yanıt ver; o dava dosyaları neden takipsizliğe uğradı? Katliamdan sağ kurtulanların evi neden tarandı? Hâlâ orada yaşayanları neden tehdit ediyorsun? Devlet katliamdan sonra kim bilir belki çözüm sürecini baltalamak pahasına orada yaşayan insanların yangınlarına körükle gitti. Bu kirli bir oyundur, kışkırtmadır ve ağır baskı devam etmektedir.

90’lar medyası ve günümüz medyası… Doğu’yu Batı’ya hâlen yanlış anlatıp, bile isteye çarpıtan medyanın, Roboski’ye insanların yaklaşımı üzerinde ne kadar etkisi olduğunu düşünüyorsunuz? Medya her şeyi olduğu gibi anlatsa, her şey farklı mı olurdu?
Ben önce başka bir yerden bakmak istiyorum. Recep Tayyip Erdoğan “biz bu yola kefenimizle çıktık” dediğinde kaç tane kefenli insan mitinglerine gitti, düşünün. Komik bir örnek belki ama oldu, biz bunu yaşadık. Erdoğan çıkıp özür dilese ve sorumluları yargı önüne çıkarsaydı ne olurdu? O kefen giyenlerin önünde bir özür dileseydi o kesim onları bölücü, terörist gibi görmeye devam eder miydi? Ve tabii tüm bu hayaller medyada da yer bulsaydı? Nasıl Berkin Elvan öldüğünde mitingine gelmiş binlerce insana Gülsüm Elvan’ı yuhalattı ve medya bunu nasıl olduğu gibi gördü. Ben bu son seçimde Berkin Elvan’ın okulunda görevliydim. Sandıklar açılırken AKP’li müşahit kadınlar geldi. O zaman o yuhalayan anneleri, kadınları düşündüm. Şimdi, şu anda ne hissediyorlar diye… Bu çok acayip bir şey ve bence incelenmeleri gerekiyor. Gelelim medyaya… 90’lar benim aklımın başında olduğu bir dönemdi, ana haber bültenlerini ve gazeteleri takip ederdim. O zamanlar ben mesela neden Türk devleti ile Kürtler savaşıyordu bilmiyordum ama öyle bir söylem vardı ki Doğu bölgelerinden gelen her Kürt ölü sayısı zafer gibi bir şeydi. Yıllar sonra savaş çığırtkanı ve savaş suçlusu devletin suç ortağı medyanın bir çalışanı oldum. Hele ilk acemilik yıllarımda Şırnak, Diyarbakır, Hakkari bölgesinden gelen haberlerin nasıl görüldüğünü, nasıl görülmediğini, nasıl çarpıtıldığını gördüğümde ne yapacağımı bilemezdim. Hadi ben sütü bozuk olarak ana akım medyanın içinden sıyrıldım ama izledim, hepimiz izliyoruz. Bugün medya bölgede olan biten olayları ya görmüyor ya da çarpıtarak, sipariş başlık ve haberlerle görüyor ve okuyucular da yutuyor. Oysa çok zor değil. Kolay olan milli duyguları galeyana getirmek. Bakın Sabahattin Ali cinayetindeki sanığın sözüdür bu: milli duygularım galeyana geldi, öldürdüm. Medya Roboskî özelinde de genel olarak da yapmayı bildiği şeyi yapıyor; milli duygular galeyana getirilir, devletin, o dönemki iktidarının siparişiyle başlık atılır, haber yapılır.

Aynı bağlamda Ümit Alan’ın kitaba aldığınız köşe yazısında sorduğu bir soru var. Gazeteci kimliğinizi göz önünde bulundurarak bu konuda sizin ne düşündüğünüzü öğrenmeyi çok isterim. “…tarih boyunca neredeyse her toplumsal olayda devletin tarafında yer alan anaakım medyanın özür borçları ne olacak?”
Hiçbir şey olmayacak. Kimse özür dilemeyecek. Zaten asıl sorun şu: kim özür bekliyor? Medya bu mesele yüzünden bizi kandırdı, yönlendirdi diyecek miyiz ki sonrasında da özür bekleyelim. Öğretilmiş bilgilerimiz var bizim. Hem bizim toplumumuzda, devletimizde özür diye bir şey yok. Hatırlayın Erdoğan ne demişti “gerekiyorsa özür dileriz…” Arınç ne demişti: “Resmî bir özür dilenmesini beklemek yanlış olur. Ölenlerin ailelerine tazminat ödenecek. Tazminat ödenmesi birkaç gün içinde gerçekleştirilecek.” Farkındaysanız ben medyayı devletten bağımsız düşünemediğim için önce devletin duruşuna bakıp bir değerlendirme yapabiliyorum, bu da durumun ne kadar korkunç olduğunun göstergesi. Medya bu ülkenin tarihinin en büyük savaş suçlusudur. Medyanın özür dilemesi değil özgür olması beni ilgilendiriyor. 

Roboski, Barış Süreci’nin de inandırıcılığını azalttı ve aslında devletin söz ile eyleminin birbirinden başka işlediğini gösterdi diyebilir miyiz en kaba tabirle?
Evet, bu doğru ama sürpriz değil. Bu doğru ama aslına bakarsanız bana çoğu zaman inandırıcı gelmedi. Meşhur demokratikleşme paketimiz vardı biliyorsunuz. Ben o gün TV karşısında heyecanla bekledim, Türk ve Sünni olmayan Türkiye Cumhuriyet vatandaşı tüm etnik grupların haklarında iyileştirmeler ve düzenlemeler yapılacak mı diye sormuştum. Sonrası elbette hüsran. Murat Belge paket için “sınıfımızı süslüyoruz hareketi” demişti. O paketten Barış Süreci ile ilgili dişe dokunur hiçbir şey çıkmadı. Sonrasında da hiçbir şey olmadı. Kitapta var, katliamdan sonra bile bölgeye mayın döşendi, hangi barış süreci bu? Öldürmüşsün çocuklarını, medyada barış süreci diyorsun ama öte tarafta daha mezarının toprağı kurumamış çocukların köyüne mayın döşüyorsun, adalet arayan aileleri hakkında soruşturma açıyorsun. Nerede barış, hani nerede çözüm? Akil İnsanlar vardı meşhur, köy köy gezip kahvaltı yaptılar, fotoğraf çektirdiler. Ne oldu? Vicdanları rahat mı çok merak ediyorum. Diyarbakır’da patlama olduğunda, Cizre’de çocuklar sapır sapır vurulurken o Akil İnsanlar biz nerede yanlış yaptık diye sordular mı acaba…

Kitapta sizin de mühim bulduğunuz, Roboski katliamında yakınlarını kaybedenlere sık sık yinelediğiniz bir soruyu size yöneltmek, cevabını sizden duymak isterim: “Oradaki insanlar ne istiyor? Nasıl bir adaleti bekliyor?”
Çok basit: emri verenlerin yargılanıp cezalandırılmasını ve bir daha katliam yaşanmamasını istiyorlar. Yaşam hakları ellerinden alınmasın istiyorlar. Çok basit, sadece adalet istiyorlar.

image23

Yazar Fotoğrafı: Vedat Arık

Toprağın Öptüğü Çocuklar / Yazar: Sibel Oral / Can Yayınları / Düşünce / Yayına Hazırlayan: Emre Taylan / Düzelti: Aylin Samancı, Burçak Karabağ / Mizanpaj: M. Atahan Sıralar / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / Kapak Fotoğrafı: Serkan Ocak / 1. Basım Nisan 2015 / 248 Sayfa

Sibel Oral, 1979’da İstanbul’da doğdu. 2000’de günlük gazete ve dergilerde gazetecilik hayatına başladı ve bir süre sonra sadece kültür sanat alanında yoğunlaştı. Edebiyat söyleşileri ve yazılarını Taraf, Radikal ve Cumhuriyet Kitap’ın yanı sıra Milliyet Sanat ve Sabit Fikir dergilerinde sürdürdü. İlk kitabı Beni Beklerken 2006’da, ikinci kitabı Zayi “Harp ve Darp Ülkesinden Bir Selvi” 2011’de yayımlandı. Öyküleri Kar İzleri Örttü, Kısa Öyküden Çıktım Yola, Bu Sefer Mavi adlı kitaplarda yer aldı. Yazı ve söyleşilerine İstanbul Art News Edebiyat, kitap kritik sitesi K24 ve Cumhuriyet Kitap’ta devam ediyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.