“Resmi tarihin yapamadığını edebiyat yapacak.”

 

Yaşadığı toplumu iyi gözlemleyen bir yazar Sibel Oral. Yazdıklarıyla, vicdan yitiminin toplumdaki etkilerini sorguluyor, resmi tarihin haksızlıklarla açtığı yarayı iyileştirmeye çalışıyor. Sibel Oral’la son kitabı Zayi “Harp ve Darp Ülkesinde Bir Selvi” ile görmezden gelinen ülke gerçeklerini, adalete karşı duyulan inanç yitimini, toplumun suskunluğunu konuştuk…

Yazıyla tanışma döneminizden bahseder misiniz?
Belli bir dönemden söz edemem ya da tetikleyici bir olaydan. On iki-on üç yaşındayken aynı evde yaşadığım babama her gün mektuplar yazdığımı hatırlıyorum. Günlük de yazardım elbette. Resim yapıyordum ve yaptığım resimlere küçük hikâyeler yazardım. Kendimi bildim bileli gazeteci olmak istiyordum aslında, sanırım böyle başlamış olabilir yazıyla olan ilişkim.

Genç bir yazar olarak yazdıklarınızın anlaşılmayacağı ya da kolay kabul edilmeyeceği kaygısı taşıdınız mı?
İlk romanım Beni Beklerken’i yazarken bitecek ve yayımlanacak diye düşünmemiştim. Tek bildiğim onu yazmak istediğimdi. Bittiğinde, yazar bir tanıdığım “Tamam, işte oldu, yayınevlerine yolla artık” dedi. İşte o zaman tuhaf bir boşluğa düştüm, ama sonra çok umursamadım, kaygısız yazmıştım. Fakat ikinci romanımda, evet bunu biraz yaşadım. Çünkü ilk romanımın her ilk eserde olduğu gibi acemice ve kötü olduğunu düşünüyordum. İyisini, daha iyisini yazmak istedim. İşte o zaman kabul edilir mi diye değil ama nasıl yazarsam romanın meramı gerçekten anlaşılır gibi bir kaygı taşıdım. Zaten bu yüzden de dört yılda bitti.

Yazım sürecinizde yarattığınız kahramanların kimliğine, yarattığınız dünyaya ne kadar dahil oluyorsunuz?
Kahramanlar, benden biraz bir şeyler alıyorlar sanırım. Bu zaten otomatik oluyor galiba biraz. Zayi’de Selvi’nin çocukluğundaki dünyaya ve memleket meselelerine karşı olan kafa karışıklığını ben de yaşamıştım mesela. Genel olarak cevaplamak gerekirse, yazarken pek tabii kapanıyorum. Dört yıl boyunca o çıkmaz sokaktan başka bir şey düşünemedim. Orada yaşadım hep. Bu insanlar nasıl sustu, nasıl delirdi, onları bu hale getiren şey neydi diyerek onlardan rol çaldığım oldu. Selvi gibi ben de susup kaldım ya da Lerna Hanım gibi kendi kendime hikâyeler uydurdum. Onları ben yarattım ama sonrasında yoktum. Bir yerden sonra onları anlamam da gerekiyordu, işte bu yüzden de sürekli onlarla empati kurmaya çalıştım. Şimdi düşününce bir oyun gibi geliyor ama o zaman gerçek dünyadan gönüllü bir kopuş gibi…

Susuşlarımız, aslında konuştuklarımız değil mi? Susan birinden daha çok ürküten ne var?
Her zaman öyle olduğunu söyleyemem. Susmak susan için muhteşemdir. Kendi kendinize, kendi içinize konuşursunuz. Kendinizi anlamanız, çözmeniz, kendinize laf geçirmeniz gerekir. Ama susmak kontrollü olan bir hal değil bana göre. Benim için hiç öyle olmadı. Ben böyle oldum, oluştum. Kendimi bildim bileli suskun bir insanım. Belki de yazmamın nedeni de bu.

1 2

Yalnızlıklar ve yalnızlığı tercih edişin ardında hangi nedenler yatıyor?
Her bireye, yaşanmışlığa ve yalnızlığı seçimin nedenlerine göre değişir bu. Ben yalnızlığın korkulacak bir şey olmadığı kanaatindeyim. Biliyorsunuz, insanlar yalnızlıktan çoğunlukla korkarlar. Benim romanımın kahramanlarının yalnızlığı seçmesi diye bir şey yok bana göre. Önce yalnızlığa itilmişlerdir onlar, sonra da bu küskünlükle var olan yalnızlıklarına açılmamasına kapanmışlardır.

“Harp ve darp” hayatımızın rutini oldu. Kanıksadık mı bu hali?
Kanıksadık ve zaten alıştık da bu duruma. Alışmaktan daha kötü ne olabilir, bunu bilemiyorum. Bir tarafta ülkenin harp içinde darp edilmesine sesini çıkaranlar, örgütlenenler var. Diğer tarafta ise “ah vah” edip izleyenler. Bir diğerleri de var ki onlar hangi dünyada yaşıyor gerçekten bilmiyorum.

Toplum olarak adalete olan inancımızı yitireli çok oldu. Romanınızın kahramanlarından birinin adının “Adalet” olması bir tesadüf müydü, yoksa çıkış noktanız adalet arayışı mıydı?
Roman, birkaç hikâyenin ve kahramanlarının tek kurgu altında toplanmasıyla oluştu. Hepsinin ortak özelliği ülkenin yakın tarihinde yaşananlar yüzünden adaletin onların hayatında yerini hiç bulamayışıydı. En çok da Selvi’nin. İnandığı tek kişi Adalet’ti. Evet, ben romanı yazarken kahramanlarımla birlikte adaleti aradım, bulamadım. Bu yüzden de hem kaybolan adalet, hem de kahramanların kaybettikleri inançlarıyla adı Zayi oldu.

Adalet mekanizmasının doğru çalışmaması sizce nasıl bir toplumsal tehlikeye neden olabilir?
İnançsızlık bence en büyük tehlikelerin başında gelir. Bugün başımıza bir şey geldiğinde, hukuk sistemine güvenmiyorsak tehlikenin tam da ortasındasınızdır. Süren birçok dava var ülkede. Bitmiş, kapanmış dosyalar var. Hangi birinde adalet yerini bulmuştur? Ben inanmıyorum adalet sistemimize. Benim gibi inanmayan binlerce insan var. En büyük tehlike de inanmamaktır bence. Korkunç bir şey.

Romandaki kahramanların hikâyeleri ayrı olarak da tek başına bir hikâye oluşturabilecek nitelikte. Bu sizi yormadı mı?
Evet, dediğiniz doğru. Zaten birçoğu benim farklı zamanlarda yazdığım ayrı hikâyelerdi ve ben onları bir roman altına topladım. Yordu mu? Bilmiyorum, roman yazmak zaten başlı başına yorucu bir şeydir. Bu yorgunluk bazılarını çok besler. Ben de onlardan biriyim sanırım.

Kitabınızda bir cinayete kurban giden Soffi’nin yaşadığına benzer hikâyeleri ya da çok daha vahimini yaşıyor travestiler. Öteki olmanın bedelini en ağır ödeyen travestilere toplumun bakış açısı nasıl değişir?
Bence değişmez. Değişse şimdiye kadar değişirdi. Zaten toplumdan önce devletin bakış açısının değişmesi gerekiyor. Devlet kadınları kocasından, sevgilisinden, babasından, abisinden koruyamıyor, korumuyor. Töre, namus cinayetlerine kurban giden kadınların yarısından fazlasının korunma talebi var ama göz göre göre öldürülüyorlar. Onca kişinin tecavüzüne uğrayan N. Ç.’yi düşünün. Çok vahim ve utanç verici bir sistem var.

Farklılıkları kabul etmemek, bir arada yaşamı becerememek nasıl sonuçlar yaratıyor?
Sonuç ortada. Haberlere bakın, sosyal medyaya bakın. Meclis’e bakın. Balık baştan kokmuş zaten. “Affedersiniz Rum” demişti biri. Nasıl olacak? Daha iktidardakiler milletini dil, din, etnik köken ve cinsiyetçi bir yaklaşımla ayırıyorken söyleyecek hiçbir şey kalmıyor maalesef.

IMG_0755 3

Neden herkesi “biz” yapmaya çalışıyoruz acaba? İnsanları buna iten nedenler nedir sizce?
Çünkü farklılıklara tahammülümüz yok. Herkesi ideolojik fikirleriyle, etnik kökeniyle, diliyle, diniyle ayırıyoruz. Çünkü bize bu öğretildi. Çünkü bu yüzden 30 küsur yıldır kardeş kavgası var. Bu yüzden Ermeni vatandaşlar, Alevi vatandaşlar öldürüldü. Gökçeada’daki Rum vatandaşlar adadan sürüldü. Ve bunların hesabı bir türlü sorulmadı, sorulamadı. Sorduğunda hain olabilirsin. Aşırı milliyetçilik gibi bir bela var bu ülkede.

“Ülkeye bir gün adalet gelecek, demişti annem. İnanması bile ne güzeldi…” Bu inanç tazeliğini koruyamıyor ne yazık ki… Adalete özlem duyan bir ülkenin yazarı olmak sizde nasıl bir etki yaratıyor?
Öfke. Ben Zayi’yi öfkeyle yazdım. Bu öfke bazen bana Lerna Hanım’daki deliliği getirdi, bazen de Selvi’deki suskunluğu, bazen de Rüstem’deki küsmüşlüğü…

Zayi’yle umutsuz bir tablo çiziyorsunuz.. Umutsuz musunuz gerçekten?
Ben çizmedim tabloyu, ben bize çizilen ve önümüze konan o tabloya, o Türkiye fotoğrafına baktım ve onu yazdım. Hep diyorum, bunları ben uydurmadım, bunlar yaşandı, yaşanıyor da. Evet, Zayi umutsuz bir roman, çünkü zayi olan adaletin romanıdır. Beni de elbette böyle etkiliyor işte. Sanırım hiçbir zaman “tatlı pembe” ya da ne bileyim daha yumuşak hikâyeler yazamayacağım. Ne görüyorsam ve gördüklerim hangi hissiyatı uyandırıp yaşatıyorsa o duygularla yazıyorum.

“Sus kuşunun sesini yalnızca içine yuvalandığı insanlar duyar…” Kimlerin içine konuyor ki sus kuşu?
Küsmüşlere… Artık hiçbir inancı kalmayanlara. Ne adalete, ne topluma, ne devlete… Bence birçoğumuzun içinde vardır. Sadece toplumsal küskünlükler yaşayanların değil üstelik…

“İnsanları biçen bir tarih yazıyordu insanlar. Biçip lime lime ediyorlardı her bir parçayı.” Eskiden sadece 12 Eylül ve acıları konuşulurdu. Ve çatışan taraflar belliydi. Oysa bugün bizi kimin vurduğunun, kiminle çatıştığımızın bile farkında değiliz! Bu toplumsal travmayı her gün yenilerini yaşarken atlatabilecek miyiz sizce?
Çok emin değilim. O zaman da kardeş kardeşle dövüşüyordu, şimdi de öyle. Dövüşenden çok, dövüştürene bakmalı. Son yıllarda yaşananların acısı da izi de silinmeyecek. Uludere’yi kim unutabilir? Her gün toprağa verilenleri kim unutabilir? Atlatamayacağız ama ben şundan eminim: On beş-yirmi yıla kadar tüm bu olanlarla ilgili romanlar yazılacak. Resmi tarihin yapamadığını edebiyat yapacak. İyi de olacak.

IMG_0659

“İnsan büyürken, küçülür kimsesizliği…” Hep büyümek zorunda kalmak, hayatın hangi kapılarını açıyor bize, hangi yüzüyle karşılaşıyoruz?
Daha büyük, daha ağır yükler. Toplumu anlamaya çalışıyorsunuz. Ülkede olan biteni anlamaya çalışıyorsunuz. Anlayasınız ki duracağınız yerde daha sağlam durup görüşlerinizi ifade edin. Ama zor, bu ülkede olan biteni anlamak gerçekten çok güç geliyor bana. Öyle şeyler oluyor, öyle söylemler duyuyoruz ki mantıkla düşünmeye çalışıyorsunuz, ama yok.

“Yaşamın nedeniydi, ölümün kendisi.” Geçmişin acılarıyla edebiyat üzerinden hesaplaşılabilir mi?
Evet, ben en çok buna inanıyorum. Tek umudum bu. Resmi tarihin zehriyle büyüyen ve sözde eğitilen kuşaklar var bu ülkede. Bana göre edebiyata büyük görev düşüyor. Sözlü tarihin gelişmesine yardımcı olmak gerek. Ötekinin edebiyatı ve ötekinin söyleminin güçlenmesi, gerçeklerin konuşulabilmesi açısından önemli. Edebiyat bana göre mazlumun, küsmüşün, susturulmuşun, acının yüzünü göstermek zorundadır. Ve evet, tüm bunlarla ne kadar çok kitap yazılırsa o resmi tarihin zehrini tükürebiliriz. Hesaplaşılır da, yüzleşilir de…

Sibel Oral: 1979 İstanbul doğumlu. 2000 yılında müzik dergileriyle başladığı gazetecilik mesleğine farklı yayın kuruluşlarında muhabir olarak devam etti. İlk romanı Beni Beklerken 2006 yılında, ikinci romanı Zayi “Harp ve Darp Ülkesinde Bir Selvi” ise 2011 yılında yayınlandı. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.