‘Ömrünün sonuna kadar duvarların arasına hapsedilmiş insanların hükümlerinde sözü geçen müebbetle, sonsuzla buluştukları yer, edebiyat.’

 

“Yalnızdı işte. Hiç kimsecikler yoktu. Karanlık hücrede görebildiği uçsuz bucaksız bir bozkırdı. ‘Öldü’ sanılarak muharebe meydanında cesetlerin altında bırakılmış bir savaşçı gibi hissetti kendini. Uyanmıştı ama üzerindeki cesetlerden kurtulamıyordu…” F tipi cezaevlerinde yıllardır tek kişilik hücrelerde tutulan siyasi tutsakların yaşadıkları hukuksuzlukları ve ağır tecrit koşullarını, yalnızlığı, kapatılmışlığı, cansızlığı kendi dillerinden öykülerle anlattıkları “Korkma Kimse Yok” kitabı hakkında editörlerden Sibel Öz ve Ayşegül Tözeren ile söyleşi yaptık.

Kitabın önsözü “Bazı kitaplar hayatınızı ikiye böler” diye başlıyor. Gerçekten de insan bu kitabı okuduktan sonra inanılmaz sarsıcı bir yolculuktan çıkmış gibi oluyor ve sanırım bu etki özellikle tecrit koşullarını pek fazla bilmeyenler için çok daha sarsıcı olacaktır. Okuyucuya iyi vakit geçirtmeyen, soğuk bir gerçeklikle karşı karşıya bırakan bu kitap hakkında ilk olarak neler söylemek istersiniz?
Ayşegül Tözeren: “Bazı kitaplar hayatınızı ikiye böler” diye ilk söze başlamakla aslında Korkma Kimse Yok’taki metinlerin bir kuyu ağzı olduğunu söylüyoruz. Müebbete hükümlü mahkumların, bir başka deyişle sonsuza kadar 6 adımlık bir hücreye hapsedilmiş insanların öykülemelerinin yer aldığı Korkma Kimse Yok’ta 6 adımlık bu dünya yazarlar tarafından soğukkanlılıkla okuyanın zihninde tekrar kuruluyor. Ajitasyon, propaganda, abartı yok. Saf gerçeklik var. Okuyanı sarsan da, çarpan da bu. Çünkü okur içerideki 4.75’lik hücreyi düşünürken, oradaki yaşamı anlamaya çalışırken, dışarıdaki, kendi dünyasındaki hücrelerle, sınırlarla da yüzleşiyor. Soruyor: “Ben aslında özgür müyüm?” Bu yüzleşme, yaşamla, okuyanın kendisiyle hesaplaşmaya dönüştüğünde, şimdi de biz soralım, bir kitap okurunun hayatını ikiye bölmez mi?

Sibel Öz

Kimin adımıyla olursa olsun en fazla 6 adımlık bir yer hücre. Kimi tutsaklar geniş bir mezar olarak tanımlamış hücreyi, kimi çöl, kimi taş oyuk, kimi kara delik… Bu durumda umutsuzluğa düşmeleri, her şeyden vazgeçmeleri beklenirken tersine büyük bir tutkuyla hayata tutunduklarını görüyoruz. Yılmayan, savaşan, hücreyi mezar olmaktan çıkaran bir direnç var içeride. Umudunu kaybetmeyen, her şeye rağmen YAŞAM diyen… Biz dışarıdakilerin anlaması mümkün olmayan bir direnç bu bence. Nasıl mümkün olabiliyor bu sizce?
Sibel Öz: Korkma Kimse Yok’ta öyküleri bulunan yazarlar, genellikle 90’lı yıllarda tutuklanmış, yirmi küsur yıldır hapishanede bulunan ve şu an kırklı yaşlarının başında olan kişiler. Yani Gezi’den önce kullandığımız tabirle 90 kuşağından bireyler. Toplumsal mücadeleye 90’lı yıllarda katılmış olmaları ortak özellikleri olarak göze çarpıyor. Burada bir kuşak değerlendirmesi yapacak olursak, içinde şekillendikleri örgütsel kültür ve o zamanın toplumsal atmosferi gereği göz altılara, işkencelere, hapishaneye hazır ve yaşanacakları göze almış bir kuşağın üyeleri. Çocuklukları 80 darbesi ve sonrasına rastladığından, biraz da sezgisel olarak devlet erkini, yapabileceklerini biliyor, tanıyor, hissediyorlar. Bu nedenle 90 kuşağının mücadele tarihinde döneklik, büyük ihanetler gibi olgulara fazla rastlamıyoruz. Aksine 90 kuşağının en bilinçli unsurlarını yitirdiğimiz 96 ve 2000 yıllarında gerçekleştirilen ölüm oruçlarında da gördüğümüz gibi feda kuşağı olarak nitelendirebileceğimiz özellikler taşıyorlar. 80 darbesinin toplumun üzerinde yarattığı baskı ve sindirilmişliği kırmak için kendilerini feda etmek zorunda olduklarının farkında olan bir kuşak. Bu nedenlerle bireysel özellikler, bireysel istem ve üretimler ön planda değil. Direniş, korsan gösteriler, barikatlar, açlık grevleri, ölüm oruçları bu kuşağın elindeki temel mücadele araçları. Bunu biraz devletin yönelimleri de belirliyor. 90’lı yıllarda hücre baskınları, gözaltında kayıplar, faili meçhuller, köy boşaltmalar, yakmalar sistemli olarak devlet tarafından uygulanıyor. Ve özellikle gençliğe direnmek dışında başka mücadele aracı da bırakmıyor. Ölüm devlet tarafından bir sindirme ve teslim alma aracı olarak kullanıldığından, 90 kuşağı ölümü etkisizleştirmek ve ölüm korkusunu yenebilmek için bizzat ölümü ve kendi bedenlerini bir silah olarak kullandılar ve bu durum diğer kuşaklardan farklı olarak yeni bir kültür doğurdu.

‘Bir kuşak kendini ölüme yatırarak ya da diri diri yakarak faşizan bir süreci boşa çıkarmaya çalıştı.’


Sorunuza gelecek olursak, 90 kuşağı belirttiğimiz direnme kültürünü işkenceli sorgularda ve hapishanelerde de sürdürdü. Teslim etmek gerekir ki hapishanelerde zaten ciddi bir direniş kültürü vardı ancak ölüm oruçları bu birikimi başka bir safhaya taşıdı. Dünyada sayıca örneği olmayan bir olay yaşandı. Bir kuşak kendini ölüme yatırarak ya da diri diri yakarak faşizan bir süreci boşa çıkarmaya çalıştı. Bazen direnmek dışında bir yol kalmaz. F tipi hücrelerde de üçüncü seçenek ya da gri bölge yoktur. Ya pişmanlık dilekçesi yazar, teslim olur, itirafçı olur, bütün insanlığınızdan soyunarak ‘özgür’ olursunuz ya da en basit insani nedenlerle bile olsa direnmek, her saniye savaşmak zorunda kalırsınız ve on yıllarca dışarıya çıkamazsınız. Ki bu çoğu zaman sinir savaşıdır. Hasta arkadaşınızı acilen revire göndermek için dilekçe, haftalardır komisyonda bekleyen kitabınızı almak için dilekçe, sıcak suyun akması için dilekçe, alıkonulan mektubunuz için dilekçe… Ömrünüz fiziki saldırıları bir yana bırakalım, bitmez tükenmez bir bürokrasi çarkının içinde didinmekle geçer. Fiziki saldırılar kolaydır, sabrınızın on yıllarca sınanması esas sizi bezdirir. Beklemeyi öğrenirsiniz sonsuzca. Ve her şey için direnmek zorunda kalırsınız. Bir tane kırmızı kalem için, kendiliğinden bitivermiş bir otu korumak için, çaydan yaptığınız toprağı saklamak için, her şey için… ‘Ömür törpüsü’ derler ya, asıl sorun bu dişlinin içinde canlı kalabilmek, insan kalabilmek, reflekslerini kaybetmemektir. Bunun için insan üstü bir çaba gerekir. Korkma Kimse Yok bize bu insanüstü çabayı anlatıyor ve aslında hepimize güç vermeyi de başarıyor.

Müebbet cezayı müebbet edebiyata dönüştüren yazarlarımızı, diğer yazarlardan ayıran en önemli özellikleri “okursuz yazmak” sanırım. Tanınmadan, bilinmeden, ödüller alıp, imza günleri yapamadan… yazılan bu eserlere herhangi bir etki altında kalmadıkları için “saf edebiyat” diyebilir miyiz?
Ayşegül Tözeren: Müebbete hükümlü denilen, ama aslında bir insan ömrünün sonuna kadar tek başına 6 adımlık bir hücreye hapsedilmiş olan yazarlar için yazmayı, edebiyatı düşündüğümüzde aslında kaybolmaya yüz tutan yazmanın anlamını güçlü bir biçimde hatırlıyoruz. Ömrünün sonuna kadar duvarların arasına hapsedilmiş insanların hükümlerinde sözü geçen müebbetle, sonsuzla buluştukları yer, edebiyat. Hem kendileriyle, hem geçmişleriyle, hem de kendilerini şimdi çevreleyenlerle yüzleşen ve hesaplaşan yazarlar bize edebiyatın en saf halini sunuyorlar. Edebiyatla kurdukları ilişki içinde “görünme”, “kabul görme”, “beğenilme” gibi günümüz değerlerine yer yok. Duyularıyla hiçbir zaman iletişim kuramayacakları bir okur için yazıyorlar. Bir başka deyişle, onlar için yaşamayan bir okur için. Müebbet edebiyatta belki bu yüzden poz yok, klişe yok,insanın en saf halinden doğan hikayeler öykülenmiş. Edebiyatın sonsuza hükmü de burada saklı. Yaşayan bir yazarın yaşamayan bir okur için yazmasında, mekanın ve zamanın ötesine doğru…

image4-1

Tekli hücrelere koyulmak, insansızlaştırılmak yeterince kötü değilmiş gibi güneşin içeriye girmesini bile engelleyen mimari yapıyı yapan ve rögar kapağının küçük aralıklarından çıkan bir beton çiçeğini, bir parça otu parçalayan, yasaklayan, canlı her şeyden soyutlayan sistem içerdeki tutsağa her şeyi unutturmak ve daha önemlisi orada birinin varlığını herkese unutturmak mı istiyor?
Sibel Öz: Bu aslında genel bir devlet politikası. Faşizan düşünce ya da iktidar yaşayan her şeye, hayatın kendisine düşmandır. Biz bunu Gezi sürecinde de çok net olarak gördük. Hala da yaşıyoruz. ‘Üç beş ağaç’ artık toplum için hayat memat meselesi. Eskiden olduğu gibi yalnızca toplumsal muhalefete değil, toplumun kendisine, yaşam olanaklarına bir saldırı var. Yani yeşiline, suyuna, toprağına, soluduğu havaya, çocuklarımıza bir saldırı var. Bu saldırıdan nasibini almak için artık solcu, komünist, devrimci olmak gerekmiyor, insanca nefes alıp vermek isteği saldırıyla karşılanıyor. Hapishaneler ise bu politikaların billurlaştığı, en rafine ve acımasızca uygulandığı yerler. 2000 yılında adına Hayata Dönüş dedikleri katliamla F tipi hücrelere geçildiğinde, pek azımız bunun tüm topluma uygulanacak genel bir politikanın provası olduğunu fark edebildik. Oysa bugün görüyoruz ki tüm toplum tecrit edilmek isteniyor. Hepimiz iş tipi, okul tipi, ev tipi hücrelerde yaşıyoruz. O gün bu katliama güçlü bir toplumsal tepki verebilseydik bugün yaşadıklarımızı yaşamayacak, geleceğe daha güvenle bakabilecektik. Tecrit, birbirinden koparma, izole etme bugün devletin en temel yönetme modeli haline geldi. Ve dayanışma hala zayıf. Bu konuda farkındalık önemlidir. Farkında olmak tavır koymayı getirir zamanla. Hiç değilse önyargıları yıkmayı, bu konuda bir düşüncesi olmayı getirir. Bunu önemsiyoruz. Devletler ve iktidarlar insanları aramızdan alıp götürüyorlar, yüksek duvarlı bir yere kapatıyorlar, yani o insanlar ‘görünmez’ oluyor. Mecazen değil sahiden böyle ve onları yavaşça unutuyoruz, ‘yok’ oluyorlar. Hapishanenin işlevi bu; ‘yok etmek’! Bu kitabın ‘Biz yok olmadık! Varız, buradayız!’ demesi önemlidir. Ve aslında çok önemli bir devlet politikasına doğrudan karşı çıkış ve boşa çıkartmaktır. ‘Yok olmadık, buradayız, hala direniyoruz, her şeye rağmen!’ Toplumun bunun farkına varması, o sesi duyması az şey midir? Ve edebiyat bunu tüm araçlardan daha güçlü, yalın ve aracısız duyurabilir, duyurur. Diğer yanıyla bazı televizyon programlarında da söyledik; bu kitapla ilgili kötü niyetliyiz. Eyleme, eylemeye, koşulları düzeltecek kamuoyu baskısı yaratmaya çağırıyoruz toplumu. ‘Bakın burada bir insanlık dramı var. İnsanlar kalp krizi geçirdiklerinde son anlarını görecek, bilmem kime haber verecek kimsenin olmamasının ne demek olduğunu bir düşünün. 8 yıl değil, 8 saat 4.75 metre karelik bir odada kapalı ve tek başınıza kalmayı deneyin’ diyoruz. Sadece okurlara değil, akademisyenlere, psikologlara, tarihçilere, sosyologlara, milletvekillerine, siyasetçilere de sesleniyoruz. Bu ülkede 20 küsur yıldır siyasi nedenlerle hapishanede tutulduğu yetmezmiş gibi, bunun son sekiz senesini tek başına hücrede geçiren insanlar var. Daha geçen günlerde akciğer kanseri hastası Mecit Aslan hayatını kaybetti, tam ölüm döşeğinde tahliye edilmişti. Tecridi yaşayanlar yazmışlar işte, lütfen inceleyin diyoruz. Yapılacak çok şey var. Psikologlar tecridin insan sağlığı ve psikolojisi üzerine etkileri üzerine akademik makale yazabilirler, sosyologlar bu mikro-tecrit modelin toplumsal boyutta etkileri ve belki de toplumsal bir makro tecrit modeliyle ilişkisini araştırabilirler, milletvekilleri soru önergesi verebilir, siyasetçiler bu konuyu mesele edebilir. Onlar kendilerini öne çıkartmasalar ve mesele etmeseler bile, olayın geldiği noktada zamana yayılmış ölümler hepimizi insanlığından edecek. Kitap bu konuda bir kayıt olduğu kadar, çağrı da içeriyor.

Korkma Kimse Yok nasıl çıktı ortaya çıktı? Editörlük deneyimi açısından nasıl bir süreç yaşadınız? Yazarları nasıl belirlediniz?
Ayşegül Tözeren: Korkma Kimse Yok’ta metinleri olan edebiyatçıları tekli hücrelerde kalanlar arasından seçtik. Aslında seçtik demek doğru mu bilmiyorum. Çünkü biz tekli hücrede kalan yazarlardan ulaşabildiğimiz tümünün yazmasını isterdik. Ancak tekli hücrede yaşarken tecritle yüzleşmek, yani insansızlıkla yüzleşme kendi kendini ameliyat masasına yatırmak demek. Çileli bir yüzleşme. Bundan dolayı yazarların yazma süreçleri zor oldu. Daha önce de söylemiştik, gerçekten kitaba katkı yapacağından emin olduğumuz, tanıdığımız, kitapları, öyküleri olan arkadaşlara yazmama şansı tanımadık. Bu yüzden de mektuplaşmalar uzadı.

Korkma Kimse Yok’un bölüm başlıkları, Çöl, Taş, Zaman, Özlem, İnsan ve Sesler olarak belirlendi ve yazarlarla paylaşıldı. Tekrar yazışmalar başladı. Sonunda bu hummalı dönemin ardından, 16 yazarın metni elimize ulaştı. Bazı metinler tape edilmiş, bazı metinler elle yazılmıştı. Elle yazılmış olanları bilgisayar ortamına aktardık. İletişimin hızlandığı günümüz için bir editörün metin üzerinde düzeltme yapması ve yazarıyla paylaşması son derece kolay. Oysa Korkma Kimse Yok için düzeltmeler yeni bir mektup trafiğini doğurdu. Bir de, biz editörler olarak da metinlerden etkilenmiştik. Her biri derin bir çığlıktı. Durduk, başladık, ara verdik, birbirimize destek olduk, iki düzelti okuması ve bir son okumayla bu benzersiz editörlük deneyimini sonlandırdık.


Neden “Çöl, Taş, Zaman, Özlem, İnsan ve Sesler” başlıklarını seçtiniz?
Sibel Öz: Hapishanelerdeki arkadaşlarla mektuplaşmalarımızda yoğun olarak geçen ifadeler oluyordu. Bir arkadaş mektubunda tek kişilik hücreleri ‘zamana yayılmış ölüm yolculuğu’ diye nitelemişti. Bir başka arkadaş tek kişilik hücreye götürüldüğü ilk gün için ‘Çöle düştüm, çöldeyim’ diye yazmıştı. Kitabın ara başlıkları aslında tekli hücrelerdekilerin kendi durumlarını ifade ediş biçimlerinden doğdu.

Hapishanelerdeki binlerce kadın ve erkeği ‘zamanın, taşın ve çölün bilgesi’ olarak niteliyorum. Her biri beklemenin, sabrın piri olmuş, zamanın, taşın, çölün bilgeleri… Sevme ve yaşama işçisi… Dikkat ederseniz, onları anlatırken kelimelerin yolu hep çölden, taştan, zamandan, özlemden geçiyor…

İnsan kitabı okuyunca gidip tüm tecrit duvarlarını elleriyle yıkmak istiyor. Ancak fiziksel anlamda yapma isteği, onların sesiyle düşünüldüğü zaman aslında başka şekillerde duvarları yıkabileceğimizi anlatıyor bize. Dışarıda deli dalgalar da duvarları yıkma isteğinin bir sonucu olarak çıkmıştı karşımıza. Bize yeniden Deli dalgalardan ve son zamanlarda yaptıklarınızdan, yapacaklarınızdan söz edebilir misiniz?

Sibel Öz: Dışarıda Deli Dalgalar, hapishanelerdeki siyasi davalardan tüm tutuklu ve hükümlü arkadaşlarla dayanışmak amacıyla kurduğumuz bir vatandaş inisiyatifi. Neden inisiyatif diye sorarsanız… Kurumlaşmanın tuzaklarından, yüklerinden uzak durmak istedik. Bu da çalışmayı tamamen yatay ve gönüllü esasına dayalı bir hale soktu. Deli Dalgalar içeride isimsiz bir efsane, çat kapı Tanrı misafiri, deli bozuk bir kahkaha, biraz da sürprizli bir şey olsun istedik. İçeridekilere kalırsa oldu da. 2008 Şubat ayında yola çıkmıştık, ama çalışma grubunu aslında 2004 yılında içeriden çıkan bir grup arkadaşa dışarıdaki dostlarımızın destek vermesiyle oluşturduk. Sonraları hapishane çıkışlı arkadaş sayısı azınlıkta kaldı. Böyle bir inisiyatif oluşturmamızın amacı özellikle 2000 yılında gerçekleştirilen Hayata Dönüş katliamıyla geçilen F tipi hücrelerin yarattığı insansızlığı, ıssızlığı ve tecridi aşma, hafifletme ve içeridekilere destek olabilme düşüncesiydi. En büyük ihtiyaç da bu amansız insansızlık içinde birilerinin ‘Senin orada olduğunu biliyorum’ demesiydi. Hala da bu gibi görünüyor.

Şimdiye kadar neler yaptık? 19 Aralık’ta ülkemiz tarihinin yüz karası Hayata Dönüş Operasyonunu lanetlemek üzere, içerdeki arkadaşlarımızın mektup, kartpostal, fotoğraf ve resimlerinden oluşan bir sergi düzenledik. Daha sonra serginin albümünü hazırlayıp içeriye gönderdik. Yine her yılbaşı sitemize kayıtlı üyelerimizin katılımıyla hapishanelere dönük kartlar ve fotoğrafçı arkadaşlarımızın kendilerinin çektikleri fotoğraflardan seçkiler gönderme kampanyası düzenliyoruz, her yıl takvimler basıyoruz. On bin tutsağa on bin kitap kampanyası düzenleyip, sahiden on bin kitabı toplayarak içeriye gönderdik. Dışarıdaki fotoğrafçı arkadaşlarımızın çektiği fotoğraflardan 3’er adet içerideki arkadaşlara yollayıp, onlardan fotoğrafların hikayesini yazmalarını istedik ve ortaya Kıyıya Vuran Dalgalar adlı öykü kitabı çıktı. Kıyıya Vuran Dalgalar’ın ikinci baskısı yapıldı, İstanbul’da Murathan Mungan, Ankara’da Sırrı Süreyya Önder, Diyarbakır’da Hicri İzgören kitabı içerideki yazarları adına imzaladılar, epey de ilgi gördü. Hapishanede karikatür uğraşını özendirmek, yaygınlaştırmak ve görünür kılmak için içerideki karikatürist arkadaşların karikatürlerini topladık, Semih Poroy’un desteğiyle elemeden geçirerek Papucu Yarım adlı karikatür albümünü çıkardık. Son olarak tekli hücrelerde kalan ağır müebbet hükümlülerinin yaşadıkları tecrit durumuna dikkat çekmek için teklilerde kalan 16 arkadaşımızın metinlerinden oluşan Korkma Kimse Yok kitabını çıkardık. Bu kitap da geçtiğimiz TÜYAP da Aslı Erdoğan tarafından imzalandı. Çeşitli yerlerde söyleşiler yapıldı, yapılıyor. Ayrıca geçtiğimiz senelerde içeride resim yapan arkadaşları teşvik etmek ve onlara maddi destek oluşturmak amacıyla onların resimleriyle bir sergi düzenleyip, gelirini hapishanelerdeki ressam arkadaşlara aktardık. ‘Us’lanmaya niyetimiz yok, delilik sürecek. Bundan sonra hapishanelerdeki kadın yazarların daha fazla işin içinde olacakları bir kitap projemiz var!

IMG_0961

“Heyete; ‘Mesela, tesadüfen koridorda karşılaştığım bir arkadaşa nasıl hitap edip merhabalaşacağımı bulamıyorum, elim ayağım birbirine karışıyor.’ dediğimde heyetteki bir doktor, ‘Aha, bu çok önemli. Bunu rapora yazmalıyım’ deyip not almıştı. Biz o kadar yönetmelik, kanun, tecridin siyasal amaçlarını, iktidarın hedeflerini anlatmıştık, anlamamıştı. Ama öyle basit bir cümle karşısında büyük bir keşif yapmış gibi not almıştı…” Tecridin ne kadar insanlık dışı bir durum olduğunu yıllardır tartışıyoruz. Ama Metin Yamalak’ın dediği gibi acaba çok mu teorik bir dil kullanıyoruz anlatma yolunu seçerken? Belki de Deli dalgalar bu teorik dili aşmak, insancıl yanı ön plana çıkarmak için var diyebilir miyiz?
Sibel Öz: Evet, tam olarak öyle. Bazen sloganlar hayatın gerçeklerini anlatmaya yetmez. Büyük siyasi hedefler uğruna insanı yitiririz, insani ihtiyaçları erteleriz. Sonunda insanı kaçırınca, siyasi hedeflere ulaşmayı da başaramayız. Mücadelemizin merkezinde insanın olduğunu bir an bile unutmadan hareket etmek zorundayız. Her etkinlikte yıllarca onlardan bahsedebilirsiniz, ama hayatınız boyunca tek bir mektup bile yazmamış olmanız neyle açıklanabilir? Ki genel durum budur. Herkes başına gelince, yaşayınca bunların önemini keşfediyor. Oysa onların en temel ihtiyacıdır dışarıdan mektup almak. Biz içeriden çıkanlar zaten mektuplaşıyorduk, dışarıdan Deli Dalgalar’a katılan arkadaşlar da mektuplaşmaya başlayınca, önemli bir şeyi fark ettik. Dışarıda mektuplaşmak, bunu süreklileştirmek hiç de kolay bir iş değil. Mektup özeldir, karşınızdaki insana ne kadar değer verdiğinizi gösterir, oturursunuz vakit ayırırsınız yazarsınız, postaneye gidip sırada beklersiniz ve mektubunuzun adresine ulaşmasını beklersiniz sonra. Son derece kişisel bir zemindir mektup. Birlikte oluşturursunuz o zemini. Emek verirsiniz, gelmediğinde posta kutunuzun dibinde umutsuzca ararsınız. İçinden kuru çiçekler, şiirler, fotoğraflar çıkar bazen… Duvarlara inat gülümseyen yüzler çıkar, umut çıkar, insan çıkar… Kara bulutlar, mavilikler, düşler, hayaller çıkar… Elinizde tuttuğunuzda zarfı açamadan elinizi titretendir kimi zaman… Kimi zaman saklanası olandır, parmak izinizdir, yüreğinizdir, geçmişinizdir, kimliğinizdir… Yazının usulca karşınızdakine dokunmasıdır, hele bir de el yazısıyla yazılmışsa bambaşka bir sıcaklık, yakınlık içerir. Gerçektir, sahicidir. Canlıdır… Mektup iki insan arasındaki en güzel köprüdür. Hele ki birbirine akan bu insanlar, bir zamanlar aynı tutsaklık koşullarını, aynı karavanayı, aynı tel örgülü gökyüzünü paylaşmışsa ya da yıllar ve yıllar boyu görüşlere gidip gelmişse, nizamiye kapılarında beklemişse… Mektup bütün bunlardır işte. Mektuplaşmalar geliştikçe ve daha çok insana yayıldıkça, tecridin ve insansızlığın bütün sonuçları kişisel olarak size akmaya başlar. Geceleri uyuyamaz, normal hayata karışamaz, yediğinizden içtiğinizden tat alamaz olursunuz. Tek başına bu yük taşınmaz hale gelir. İşte o zaman bu durumu nasıl hafifletiriz, ne yapabiliriz, onların sesini hangi araçlarla duyurabiliriz diye düşünmeye başladık. Yaptığımız bütün işler böyle doğdu. Seslerinin dışarıya ulaşması onlara da bize de iyi geliyor. Sadece onların değil, dışarıda bizim de tecrit altında olduğumuz düşünülürse bu daha da iyi anlaşılır. Buluştuğumuzda birbirimizin gözlerine bakmanın, birbirimizi dinlemenin bize iyi geldiğini fark ettik. Konuştuğumuz konular gidip gelip hapishanelere, içerde bıraktıklarımıza, yapılanlara, yapılamayanlara dayanıyordu. Hiçbir şey yetmiyordu, hiçbirimizin yaptıkları yetmiyordu. Yetmezlik hissi bizi boğuyordu. Bazılarımız boğazında bir yumruk, burnunun direğinde ince bir sızıyla dolaşmamak için artık, içerdekilerden bahsetmez olmuştu. Neredeyse, onları orada bırakıp çıkmış olmamızdan kaynaklı kocaman bir suçlular topluluğu gibi hissediyorduk kendimizi. Oradan çıkmış olmanın, gökyüzünü, ağaçları ve denizi onlarla paylaşamamanın suçluluğunu, burukluğunu yaşıyorduk. “Buluşmalar” bize iyi geldi, dışarıda yaşadığımız tecridi ortadan kaldırdı. Birlikte sevinmek, birlikte üzülmek, içerdekilerden, arkadaşlarımızdan, kardeşlerimizden, yoldaşlarımızdan konuşmak, planlar yapmak, uygulamak iyi geldi. Daha basiti, içerden çıktıktan sonra birlikte şarkı söyleme zeminimizi kaybetmiştik. Bu zemini yeniden bulmak iyi geldi. Buluşmalar, bizim birlikte şarkı söyleme zeminimiz oldu. Şimdi bunun değerini biliyoruz. Sık sık birlikte “Bahça duvarından aşıyoruz” Biliyoruz ki yan havalandırmada çınlıyor bu ses. Biliyoruz ki birileri hapishane gecelerinin kör karanlığında pencereye çıkıp demir parmaklıklar ardında bizimle birlikte türkü söylüyor. Velhasıl tecride karşı mücadelenin yolu önce onlara değmekten geçiyor.

IMG_0960

“Dante’nin cehenneminin merkezi, yakıcı ateşler değil yalnızlıktır. Donmuş bir gölün ortasında yapayalnız kalmış bir adamdır, soğuk bir ıssızlıktır çevresindeki. Aynen öyle, soğuk, ıssız ve ölümlü. Öldürücü bir cehennem yalnızlığı, her saniye. Ama ıssız ve cehennem olan neresi? Hücre mi, dışarısı mı? Ya da ses olamayan, sesi çıkmayan, zorla hücreye kapatılan insan mı, dışarıdaki ‘özgür’ İnsan mı? Özgürlüğün sesi, soluğuyum diyen insan mı?” Ve soruyor Nizamettin Özoğlu, “kim içerde” , kim “dışarıda” ve kim özgür gerçekten?  Nerede başlar ve biter bu duvar? Duvarların arkasından ibarettir belki de her şey. Onun dışında kalan her şey dışarıdadır. Biz dışarıdakiler gerçekten neyin dışarısındayız? İçeridekilerden daha mı özgürüz ve de?
Korkma Kimse Yok’un içinden gelen bir soruya, belki yine kitabın içinden cevap vermeli: “Hani bir uçurumun kenarında ya da koca bir kayalıkta, yani hiç olmazmış, olanaksızmış gibi görünen bir yerde hani bir ağaç yahut bir çiçek boy verir ya. Umuttur o. İnattır. “Her şeye rağmen”dir o. Direnmektir. G.G. Marquez’in harika ifadesiyle “olağanüstü gerçeklik”tir. Var olmanın ilanı, ifadesi olan var etmektir o. Hani insanlığın eşit, insanca, yaşanılır bir dünyanın olabilirliğine inancının bir ifadesi, sembolüdür ya cennet fikri; işte bizim de bu dünyayı cennete dönüştüreceğimize inancımızın bir sembolüydü, küçük ama güçlü bir ispatıydı o yeşiller; imkansızı var etmenin, yeni dünyalar kurmanın sembolü.” Deniz Tepeli, “Her Dem Yeşil”de gardiyanlar tarafından ezilen rögar çiçeklerini, aslında çiçeklerin de umudun da özgür yaşam hayalinin de hapsedilemeyeceğini böyle anlatıyordu. Sizce kim özgür?

“Yaşam birçok kapının olduğu bir koridor. Ama hücre Araf’ta kalma halidir. Ne cennet denilen sevinçlerin yaşanmasına, ne de cehennem denilen ölüm ve sonrasına geçiş gerçekleşir. Tüm yaşanmışlıklar yegane duygu olan özlem kapısına çıkar. Geleceğe açılan kapı da sekiz yıl önce sürgülendi ve geleceğin büründüğü esrarlı gizemde tüm yollar geçmişe uzanıyor.” Hücreyi “Araf” olarak tanımlamış Mehmet Akpolat. Hücreyi pek çok şekilde tanımlamış yazarlar ama bu tanım ayrı bir yerde duruyor bence. Ne cennet, ne cehennem. Belki de en korkuncu budur. Sonsuz bir bilinmezlik. Hani deriz ya hep ne olacaksa olsun, iyiyse iyi kötüyse kötü bitsin bu arada kalmışlık diye. Hücre için belirgin bir son yok. Demir kapının üstüne asılan müddetnamede “ÖLÜNCEYE KADAR” yazar, ömür boyu değil. Ölünceye kadar bu böyle mi gidecek? Ne dersiniz? Ne yapmalı?
Sibel Öz: Evet, metinlerde de çok değinilen bir konu bu. İlginçtir, insan olan inciniyor. İdam cezası almaktan, müebbet hapiste kalacak olmaktan değil de, kabalıktan, insanlık dışı yaklaşımdan inciniyorlar. “Ölünceye kadar” der devlet, ölümü vurgular, seni bununla tehdit eder, “ömür boyu” denmesini bekler insan. Ömür insana aittir çünkü. Ömür, ölümün tersidir, yaşamı çağrıştırır sonlu da olsa. Bizim hapishanedeyken sık sık birbirimize söylediğimiz bir şey vardı, “Kimse hapiste kalmaz” Gerçekten bu böyledir. Çıkılır bir gün. Geride bıraktığımız arkadaşlar da çıkacaklar. Ancak siyasi olarak muhalefet ettikleri için hapiste tutulan insanların otuz yıl orada kalmalarını bu toplum kabul etmemeli. Hasta olarak, ölüm döşeğinde tahliye edilmelerini bu toplum kabul etmemeli. Ne yapmalı? Bu konuda son söz, Deli Dalgalar’ın buluşma çağrılarından biri olsun! “Hayatın içinde hücrelere koydular hepimizi. Ev tipi, iş tipi, okul tipi hücrelere… Duvarlar ördüler sokağa açılan kapılarımıza. Duvarlarda yarıklar açanlarımızı da F Tipi hücrelere… Yarıklar açmaya devam ettik her tip hücrenin duvarında. Ve Haziran gelip çattı! Hücrelere rağmen yeniden, hep birlikte sokağa çıktık bizim olana sahip çıkmak için. “Haydi sokağa!” diye seslendik birbirimize. Herkes birinin seslenmesini bekliyormuş meğer: “Haydi sokağa!”  Gezi Direnişi’yle birlikte sokağa yeniden ve hep birlikte çıkmaya, sokağı birlikte tanımlamaya, birbirimizin gözüne bakmaya, hatırlamaya başladık yeniden. Etrafımıza örülmeye çalışılan duvarları taşa tuttuk. Yitirdiklerimiz oldu. Acılara alışarak ama acılarımızı unutmadan yola devam etmeyi bellemiştik evvelce… Rengârenk bir dünya yaratmak isterken renksiz duvarların ardına hapsedilmeyi göze alanların arkadaşlarıyız biz. Sokağın asıl sahipleriyiz. “Adı karanfil ki suçu rengidir” dostlarımızın, arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın. Anlamadılar hiç: Karanfil kokusunu hapsedilemez ki!  Sokaklardaki karanfil renginin silinmesine izin vermeyenleriz. Karanfillerin rengini canlı tutmak gerek. Duvarları taşlamaya devam etmek gerek. Sokağa çıktık bir kere, hücrelere geri dönmemek gerek. Haykırmanın vakti gelmedi mi?”

image6-1

Korkma Kimse Yok / Editörler: Sibel Öz – Ayşegül Tözeren / Nota Bene Yayınları / Öykü / Kapak Fotoğrafı: Seda Öz / Kapak Tasarımı: Canis Döşemeci Başsüllü / 1.Baskı: 2014 / 220 Sayfa

Sibel Öz; 1973 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Endüstriyel Elektronik bölümünden politik nedenlerle atıldı. Yine politik nedenlerle on yıl çeşitli hapishanelerde kaldı. 2000 yılı Haldun Taner Edebiyat Ödülü üçüncülüğü, 2000 yılı Dicle Kadın Kültür Merkezi Öykü Ödülü, 2002 yılı TESK (Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu) öykü ödülü aldı. 2011 yılında düzenlenen Gila Kohen Öykü Yarışması’nda üçüncülük ödülüne, 2011 yılı Orhan Kemal Öykü yarışmasında Muzaffer İzgü mansiyonuna layık görüldü. 2012 yılı TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi ve Mimarlık Vakfı tarafından düzenlenen, “3. Mimarlık Öyküleri Yarışması”nda Jüri Özel Ödülü aldı.

Ayşegül Tözeren; 1979 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Mezuniyet sonrası eğitimini aynı fakültenin Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda sürdürmektedir. Yazıları BirGün Kitap, Evrensel Kültür, Mesele, Amargi, Ücra, Poetikhars ve (14 şubat) Dünyanın Öyküsü gibi yayınlarda yer aldı. Hala 14 Şubat Dünyanın Öyküsü dergisi yayın yönetmeni yardımcılığını sürdürmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.