‘Biz, hapishane duvarlarına vuran, o duvarları döverek aşındıran deli dalgalar olmak istedik.’

 

Adını, Sabahattin Ali’nın ünlü dizesinden alan, “Dışarda Deli Dalgalar İnisiyatifi”, duvarları delip geçen bir ses, bir umut olabilme amacıyla yola çıktı. Bugüne kadar pek çok etkinlik ve projeyi sabırla yürüten inisiyatifin son projesi bir öykü kitabı.  “Kıyıya Vuran Dalgalar” alışılagelen öykü kitaplarından biraz farklı… “Kıyıya Vuran Dalgalar – F Tipi Öyküler”, hapishanelerdeki siyasi tutukluların,  dışarıdan gönderilen fotoğraflara yazdıkları öykülerden oluşuyor. Kitabın bir yakasında içerideki siyasi tutuklular, bir yakasında da, uzun yıllardır hapishanedeki siyasi tutuklularla dayanışma içinde olan ‘Dışarda Deli Dalgalar’ inisiyatifi var. Bu kitabın 9 yazarından tek tutuksuz olanı ve kitabı yayına hazırlayan Sibel Öz ile bu sıra dışı projeyi konuştuk.

“Kıyıya Vuran Dalgalar”ın önsözünde, “Biz bir zamanlar adına ‘hapishane’ denilen duvarların ardında günleri aylara, ayları yıllara ekleyerek kalmış ve şimdi demir parmaklıkların ardında nefes alıp veren bir grup ‘deli’, demir parmaklıklar ardında hiç kalmamış, hatta yanından bile geçmemiş başka ‘delilerle’ buluşup kocaman bir ‘dalga’ haline geldik ve ismimize ‘dışarda deli dalgalar’ dedik.” cümlesi geçiyor. Kimdir Dışarda Deli Dalgalar?
“Kıyıya Vuran Dalgalar” kitabı, 2008 Şubat ayında hapishanelerdeki siyasi tutuklu ve hükümlülerle dayanışma amacıyla oluşturulmuş Dışarda Deli Dalgalar inisiyatifinin bir çalışması. Kitaptan önce Dışarda Deli Dalgalar’dan bahsetmek gerekirse, böyle bir inisiyatif oluşturma düşüncesi, aslında tamamen ihtiyaçlardan doğdu. Çoğu 2004 yılında olmak üzere hapisten çıkan insanlar, biraz ürkerek de olsa, içeridekilerle sürekli iletişim köprüsü olacak kitap ve mektuplardan bir köprü oluşturarak, f tiplerinin yarattığı tecrit ortamının biraz da olsa kırılabileceğini ve içerideki insanlara nefes aldırabileceğini düşündüler. Ürküntü, içeride tek ya da üç kişilik hücrelerde yıllardır yoğun tecrit altında tutulan arkadaşları umut vererek hayal kırıklığına uğratma ihtimaliydi. Verilen sözlerin unutulduğu, içeriden çıkanların dahi kimi zaman bir selamı esirgediği, içeride neredeyse yirmi yılları bulan, aşan ‘ceza’ların artık kanıksandığı günlerden geçerken, hapishaneler meselesine dokunmak, onlarla iletişim kurmak, adeta ateşten gömlek giymek demek. Biz işi biraz ‘deliliğe’ vurduk, iyi de oldu. Moda deyimle ezber bozan, beklenenin dışında davranabilen, çılgınlık düzeyinde işlere imza atabilen, küçücük imkanları birleştirerek ‘yapılamaz’ denileni yapabilen bir buluşma deneyimini oluşturduk. Dışarda Deli Dalgalar ismi, Sebahattin Ali’nin 1933’te Sinop Cezaevi’nde nemden çürüyerek “ceza” yatan insanlar için yazdığı Aldırma Gönül şiirinde geçiyor. “Dışarda deli dalgalar / Seni bu sesler oyalar…” Biz de hapishane duvarlarına vuran, o duvarları her daim döverek aşındıran deli dalgalar olmak istedik. Çoktandır içerideki arkadaşlarımız da buna uygun isimler türetiyorlar kendilerine, “İçerideki deliler”, “İçerideki deli dalgalar…”, “Sizin deliler…”

Neler yapıyorsunuz peki ?
Deli Dalgalar inisiyatifinin temel çalışması aslında ayda bir buluşmalar düzenleyerek ‘içerideki delilere’ kitap göndermek, yaygın ve sürekli olarak mektuplar yazmak, dışarıdan içeriye bir dayanışma köprüsü oluşturmak. Şimdiye dek İstanbul’da 39, Ankara’da 6 buluşma yapıldı. Bu buluşmalarda kitaplar toplanıyor, el birliğiyle paketlemeler yapılıyor, bir taraftan mektuplar okunuyor, kimisi hemen orada oturup cevap yazıyor, diğer yanda türküler söyleniyor, halaylar çekiliyor. Yani içeride yaptığımız ‘moral’ gecelerinin benzeri, bize iyi gelen etkinliklerimiz oluyor buluşmalarda. Tatlı bir yorgunlukla ama arınmış, hafiflemiş olarak dönüyoruz evlerimize. Buluşmalar dışında farklı etkinliklerimiz de oldu, oluyor. 2008 Aralık ayında, “Hayata Dönüş” adı verilerek hapishanelerdeki siyasi tutuklu ve hükümlülere dönük yapılan ve 29 insanın ölümüyle sonuçlanan katliamın 8. yılında “Biz Hayata Akarken” adlı bir sergi yaptık.  Sergide hapishanede bulunan tutukluların mektupları, kitapları ve resimleri, eski yeni fotoğraflar yer aldı. 2010 yılında “Ömrümüzün Taş Çiçekleri” adıyla açılan mahpus resimleri sergisiyle, 52 siyasi mahpusun 167 resmi duvarları aşarak sergide yer aldı. 2011 yılında “Dışarıdan İçeriye Kitap Köprüsü Kuruyoruz” kampanyasıyla yaklaşık on bin kitabı hapishanelere ulaştırdık. Kimileri kitaplığındaki kitapları topladı getirdi, kimileri gücünün yettiği oranda aldığı yeni kitaplarla kampanyaya destek verdi. Velhasıl dışarıdaki deliler, 4,5 yıl boyunca sürekli olarak kitap ve mektup göndermeye devam ederken, her yıl takvim hazırlayarak, çok sayıda delinin bir araya gelip kendi elleriyle hazırladıkları yılbaşı kartlarını ve mesajlarını duvarları aşıp içeridekilere ulaştırıyor.

SİBELÖZ1 SİBELÖZ2

Ve Kıyıya Vuran Dalgalar kitabı… Böyle bir kitap hazırlama düşüncesi nasıl doğdu? Dışarıdan içeriye mektup bile zor ulaşırken, içeride üretilen öykülerin sizinle buluşması nasıl gerçekleşti?
Kıyıya Vuran Dalgalar kitabını oluşturma düşüncesi de, aslında Deli Dalgalar’ın 4.5 yıldır söyleye geldiğimiz “Ya siz dışarıya, ya biz içeriye” sloganıyla bağlantılı doğdu. Onlar dışarı çıkıncaya dek, böylesi projelerle içeriye girmenin yollarını arıyoruz. İnisiyatif çalışması içinde yer alan gönüllülerimiz arasında fotoğraf sanatçısı arkadaşlarımız vardı. Bu arkadaşlarımızın, Seda Öz, Murat Yazar ve Paşa İmrek’in çektikleri üçer fotoğrafı, içeride öykü yazdığını bildiğimiz ve aslında bu konuda epey yol da almış arkadaşlarımıza gönderdik. Onlardan seçecekleri bir fotoğrafın öyküsünü yazmalarını istedik. Fotoğraflar hayal gücünü geliştirmeye yatkın, ucu açık, çok katmanlı ve öyküyü açabilecek metinlere izin verebilecek türdendi. Bu konuda içerideki arkadaşlarımızla ön tartışmalarımız da oldu. Fotoğrafın dondurduğu kareyi bir final, son olarak ele alma değil de, öykünün herhangi bir yerine yerleştirme, gördüğünü yazmaya çalışmama, bunun yerine bir kurgunun içine o anı yerleştirme metoduna yönlendirdik arkadaşları. Sonuçta ortaya bir öykü dosyası çıktı. Tabi, bu sürecin oldukça zahmetli geçtiğini de belirtmek gerekiyor. Bir mektubun gidiş gelişi bir ayı bulabiliyor, kaybolabiliyor, çok kesintili, sabır gerektiren bir süreç. Bir yılın sonunda bir dosyaya ulaştık. Yayınlama aşamasında da türlü zorluklar bizi beklemekteydi. Bazı yayınevlerinin kendilerini bir marka olarak değerlendirerek, politik olandan uzak durmayı tercih ettiklerini, edebiyatın insanın her türlü etkinliğini kapsarken ‘politik’ olanı dışlaması gerektiği gibi bir bakış açıları olduğunu gördük. Hapishaneler meselesi çok politik bir konu. Daha yakın zamanda kanlı operasyonlar olmuş, f tiplerine geçişte onlarca insan öldürülmüş, ondan öncesi ölüm oruçlarında yine pek çok insan bedenini açlığa yatırmış, hayatını kaybetmiş. Hatta o kadar uzağa gitmeye gerek yok, Pozantı’da çocuklar tecavüze uğramış, Urfa’da insanlar diri diri yanmış. Dolayısıyla hapishaneler meselesinde bir şey yapmak, bir şey söylemek, ufacık da olsa destek vermek, devletin hedefi olmaya yetebiliyor Türkiye’de. Ancak bu durumu kanıksamak, salt cezaevlerinden gelmiş diye bir dosyayı okumadan rafa kaldırmak, reddetmek, devletin yok sayma, yok etme politikalarına ortak olmak değilse nedir? Dolayısıyla bazı yayınevlerine dosyayı götürdüğümüzde aslında reddeceklerini biliyorduk, yine de bu tavırlarını görmek istedik. Kitap Nota Bene yayınlarından çıktı. Onlara bu vesileyle yeniden teşekkür ediyorum. Son derece ciddi yaklaştılar, kitabın edebi değerini bir kenara itmeden objektif olarak değerlendirdiler. Kitabın editörlüğünü yapan sevgili Bülent Yıldız’ın da güç verici katkıları oldu. Söz gelimi kitabın kapak fotoğrafı üzerinde sevgili Sevinç Koçak Yıldız bir hafta çalıştı. Kitap gerçekten istediğimiz gibi içeri ve dışarının ortak bir çalışması olarak ortaya çıktı.

SİBELÖZ3 SİBELÖZ4

Bu proje içinde yer alan yazarların hepsi tutuklu mu? Kitapta sizin de bir öykünüz var, sizin bu süreç içinde tutukluluğunuz oldu mu?
Kitapta dokuz yazara ait on öykü var. Yazarlardan ben hariç hepsi şu an siyasi sebeplerle hapishanede ve genellikle on altı on yedinci yıllarını içeride geçirmekte olan arkadaşlar. Ben de 1994–2004 tarihleri arasında on yıl hapishanede kaldım. Arkadaşlarla ortak özelliğimiz yirmili yaşlarımızı içeride geçirmemiz ve 90 kuşağına ait insanlar oluşumuz. 1980 darbesi sonrasında Türkiye’de yaşanan baskı ve sindirme yıllarından sonra 90’lı yılların başlarında filizlenen öğrenci hareketinden, üniversite gençliğinden geliyoruz hepimiz. Tabi ezici çoğunluğumuz o yıllarda üniversitelerden atılmış ve politik muhalif duruşumuz ağır şekilde ezilmiş devlet tarafından. Arkadaşların benden farkı ise yirmili yaşlarından sonra otuzlu yaşlarını da içeride bitirmek üzere oluşları… Bunu ifade ederken bile insanın boğazına bir şeyler düğümleniyor, hatta on yıl o koşulları onlarla birlikte paylaşmış olmanıza rağmen, şimdi dışarıda oluşunuzdan dolayı suçluluk duyuyorsunuz. Belki de Dışarda Deli Dalgalar, biz artık ‘dışarda’ olanlar için suçluluk duygusundan kurtulmak için icat ettiğimiz bir şey. Bu ülkede yanı başımızda öyle çok insan öldü ya da işkence gördü ki, geride kalanlara yaşama ‘cezası’ verildi gibi geliyor bazen. O nedenle ‘dışarısı’ ve ‘içerisi’ biraz da göreli kavramlar. Geçenlerde “Çıkarın bizi dışarıdan!” diye bir söze rast gelmiştim, belki genel için bir anlam ifade etmez ama bizim durumumuzu öyle güzel anlatıyor ki… Geride, o duvarlar arasında tanıdığınız, sevdiğiniz insanlar olduğu sürece, hiçbir zaman tam anlamıyla özgür olmak mümkün olmayacak gibi görünüyor.

İçeride, “yazmak” eylemi neyi ifade ediyor?
Yazmak, hep bir içe dönüklüğü, insanın kendisiyle baş başa kalmasını ifade eder. Yazan, yazarken kendisiyle hesaplaşır ya da kaçar, sonuçta kişiye iyi gelen, sağaltan bir şeydir yazmak. İçeride yazmak ise çığlık atmak gibi bir şeydir. Tek başınıza ya da sizden başka iki arkadaşınızla yıllar ve yıllardır kaldığınız hücrede dayanmak, direnmek zorundasınızdır. Ve yazılan öykülere de baktığımızda, yazmanın da bu direnmenin biçimlerinden biri olduğunu görüyoruz.

SİBELÖZ5 SİBELÖZ6

Kitaptaki öykülere gelirsek; hapishane koşullarını, oradaki insansızlığı ele veren öyküler mi? Tutukluların mevcut koşullarında ürettikleri eserlere neler yansıyor?
Onlara gönderdiğimiz fotoğrafların peşine takılıp, o kadar rahatlıkla hayata, sokaklara, mahallelere, başka insanların yaşamlarına akabilmişler ki, bunların ağır bir tecrit ortamında yazıldığını düşünmek güç. Öyle ki yazarlarının hapiste olduğunu bilmesek, bize o yönlü ipucu vermeyen öyküler. İnsanla içli dışlı, sanki on, yirmi yıldır hayattan çekip alınmış kişiler tarafından değil de, hayatın tam içinden yazılmış öyküler. ‘İçeride tecrite karşı direnmenin bir biçimi haline gelmiş yazmak’ dedim de, öyküler sanki şunu söylüyor bize; “Bizi hayattan, insanlardan koparamadılar, koparamazlar” Yine bir diğer şey, öyküler politik kimliklerinden dolayı devlet tarafından ağır şekilde ‘ceza’landırılmış insanlar tarafından yazılmış ancak öykülerdeki politik öğe çok ön planda değil. Yani politik olanı daha çok hayatın içinde ve kendisinde  arayan bir tutum söz konusu. Bu bakımdan öyküleri okurken, “Genel olarak 90 kuşağı özelde de içeridekiler neler yazıyor” sorusuna yanıt bulmak mümkün. Hapishanelerde yazılanlar hiç de sanıldığı gibi ajitasyona dayalı şeyler değil, hatta edebiyata da yeni bir soluk getiren, çıtayı biraz da olsa kendi cephesinden yükselten öykülerle karşılaşıyoruz kitapta.

Murathan Mungan ve Sırrı Süreyya Önder içerideki tutukluları temsilen kitapları imzaladı. O imza günü nasıl geçti, izlenimleriniz nasıl oldu ?
Yazarların biri hariç hepsi hapishanede olduğu için, onların yerine iki değerli insan imzaladı kitabı. 2 Haziran’da yazar Murathan Mungan İstanbul’da, 29 Haziran’da yazar, yönetmen ve milletvekili Sırrı Süreyya Önder ise Ankara’da kitabı imzalayarak bizi ve içerideki arkadaşlarımızı onurlandırdılar. Yüreği demokrasiden, özgürlükten yana atan ve hapishaneler konusunda duyarlı olan insanlar, kitabı şimdiden bir dayanışma köprüsüne dönüştürdüler. Kıyıya Vuran Dalgalar Nisan ayında ilk baskısında 2000 basılmıştı, kısa sürede tükendi ve Haziran ayında ikinci baskı yapıldı. Bu gelişmeler aslında insanların görüp izledikleri hapishane gerçeği karşısında kendilerini biraz da çaresiz hissettiklerini, aslında bunun adının vicdansızlık olmadığını, ortaya bir iş çıkarıldığında büyük bir coşkuyla sahiplenildiğini de gösterdi bize.

SİBELÖZ8 SİBELÖZ7

Okurların tepkisi nasıl oldu?
Okur tepkisi de son derece olumlu. Örneğin liseli bir öğrencinin İstanbul’daki imza gününde gözleri dolu dolu cebindeki son parayla kitabı alışını ve söylediği anlam dolu sözleri unutamam. Adı Umut olan o çocuğun hapishane gerçeğini birebir yaşamaması için olacak bundan sonraki çabalarımız. İsteriz ki hapishaneler uzak tarihlerin acılı sayfalarında kalsın, ama ülke gündemine giderek daha fazla giren, giderek daha fazla sayıda insanın yaşama zorunda kaldığı bir sürece de dönüşüyor. Gün geçmiyor ki bir ölüm haberi gelmesin. Geçenlerde 79 yaşındaki Siti ninenin tahliye olduğu haberine sevinmek zorunda kalışımız, bu ülke adına ne büyük utanç…

Tam bu noktada bir şey sormak istiyorum; geçmişten bugüne hapishanelerde yaşanan zorlu süreçlere de baktığımızda, bugün 12 Eylül’le hesaplaşacağını söyleyen sisteme inanıyor musunuz?
12 Eylül bir dönem gerçeği değil bana göre, daha çok sistemin kuruluşuyla ilgili yapısal bir süreç. Yapısal sorgulamaların, o yapının içinden yapılması tarihte pek görülmüş uygulamalar değil. Örneğin derin devlet, Ergenekon tipi örgütlenmeler masaya yatırılırken, yeni egemen güçler bir taraftan kendi derin devletlerini örgütleme telaşındalar. Dün iktidarda bulunan devlet elitlerinin eylemlerini –işlerine gelen kısımlarını- yargılarken, kendi bugünkü eylemlerinin yarın yargılanmamasına dönük tedbirleri hızla yasalaştırıyorlar. Uludere’de 39 insanımızın bombalanarak öldürülmesi daha çok yeni bir süreç. Demokratik dönüşümden bahsediyorsak, on yıl, otuz yıl değil, bugünkü hukuksuzlukların üzerine öncelikle gidersiniz ve samimiyetiniz bir toplumsal konsensüs yaratır. Ancak bugün olan bitene baktığımızda toplumun her kesiminin baskı altında tutulduğunu görüyoruz. Her türlü hak arayışı ağır şekilde ezilmeye çalışılıyor. Hopa olayları ve Metin Lokumcu örneği yine hafızalarda tazeliğini koruyor. Öldüren, cezaevine tıkan, hiddetle ezmeye çalışan bir iktidar gerçeği söz konusu. Tabi baskılar ve işkence her dönem olduğu gibi en rafine haliyle hapishanelere yansıyor. Devlet cezaevlerindeki insanları her gün yeniden ele geçirme, her gün yeniden cezalandırma ve rehin tutma politikasını bu iktidar eliyle de sürdürüyor. “Kendine Müslüman” yaklaşımlar, açık söyleyeyim, hiçbirimize samimi gelmiyor. Sayıları binlere dayanan hasta tutuklular var, bunlardan yüzlercesi ölüm sınırında. En son, yirmi yıldır içeride tutulan Kasım Demir hasta haliyle Muş’tan İzmir’de açılan Şakran f tipine sevk edildi ve kısa süre sonra da yaşamını yitirdi. Kamuoyuna yazdığı mektup ölümünden sonra yayınlandı, okunacak kadar ilgi gördü mü bilemiyoruz. O derece kanıksandı içeriden gelen ölüm haberleri…

İçeriden gelen ürünler ilgiyle karşılansa da onlar için dışarıda verilen mücadelenin yetersiz kaldığı görülüyor.

SİBELÖZ9 SİBELÖZ10

Sizce yok olan vicdanları biraz olsun harekete geçirebilecek mi bu kitap?
Edebiyatın gücüne inanıyorum ben. İnsana dair ne varsa, edebiyat onu kapsamak zorunda. Hücrede de yazılsa, insana dair olan sonuçta insana değer, dokunur. Onu harekete geçirir. Hala kitaplar ve edebiyat en büyük sığınak bizim için. Başımıza yağan kötülük yağmurundan korunabildiğimiz bir saçak altı… Ve orada çok da yalnız değiliz aslında. Bir öykü bizden geriye kaldığında, ölümü yenmiş oluyoruz. Yaşanan her şey, tüm acılar bir bakıma geride kalıyor, insanlığın büyük sunağına acılarımızı koyup okuyana “adını sen koy” demiş oluyoruz. Biraz daha iyileşiyor, biraz daha çoğalıyoruz.

Kitabın İtalyanca baskısının Aralık ayında okurla buluşacağı bilgisini aldık. Bu süreç nasıl gelişti?
Evet, kitabın İtalyancaya çevrilmesi için Punto Rosso yayınevi ve bazı dostlar kolları sıvadı bile. Bizim Türkçe yayın organlarında yaptığımız röportajları okuyan, etkilenen ve başka dillere çeviren dostlarımızın böyle bir önerisi oldu. Beklediğimiz bir şey de değildi, çok mutlu olduk. Kitabın İtalyanca’ya ve başka dillere çevrilmesi, bu ülkelerdeki okura ulaşması aslında bizim için, hapishaneler konulu dayanışma ağının uluslararası ayaklarının örülmesi anlamına gelir ki, müthiş bir şey olur bu. Dünyanın her yerinde politik tutuklular var, küresel bir sorun muhalif kesimlerin yaşadıkları. O ölçüde de küresel dayanışmayı adım adım örmek gerekiyor.

Öykü sanırım bir tutku sizde, kendi kitaplarınızdan söz etmeden bitirmeyelim…
İlk kitabım “En Çok Seni Bekledim” 2005 yılında Agora yayınevinden çıktı. İkinci öykü kitabım “Serçeler Ölürse” Aralık ayında Nota Bene yayınevinden çıkacak. Kitap on iki öyküden oluşuyor. Senaryo ve kısa film çalışmalarıma devam ediyorum…

Kıyıya Vuran Dalgalar –  F Tipi Öyküler / Hazırlayan: Sibel Öz / Editör: Bülent Yıldız / Kapak Fotoğrafı: Sevinç Koçak Yıldız – Merve Çolak / 1. Baskı Nisan 2012 / 144 sayfa / Nota Bene Yayınları

Sibel Öz; 1973 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Endüstriyel Elektronik bölümünden politik nedenlerle atıldı. Yine politik nedenlerle on yıl çeşitli hapishanelerde kaldı. Öyküleri çeşitli yarışmalarda ödüllere layık görüldü. 2000 yılı Haldun Taner Edebiyat Ödülü üçüncülüğü, 2000 yılı Dicle Kadın Kültür Merkezi Öykü Ödülü, 2002 yılı TESK (Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu) öykü ödülü aldı. 2011 yılında düzenlenen Gila Kohen Öykü Yarışması’nda, “Ah Lena” adlı öyküsü üçüncülük ödülüne layık görüldü. 2011 yılı Orhan Kemal Öykü yarışmasında “Vildan” adlı öyküsüyle Muzaffer İzgü mansiyonuna layık görüldü. 2012 yılı TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi ve Mimarlık Vakfı tarafından düzenlenen, “3. Mimarlık Öyküleri Yarışması”nda Jüri Özel Ödülü aldı. 2006 yılında Agora yayınevinden çıkan “En Çok Seni Bekledim” adında bir öykü kitabı bulunmaktadır. Ayrıca “Hapishaneden Öyküler” (Metis, 2005), “Hapiste Yazmak” (Kanat, 2006) kitaplarında öykü ve yazıları bulunmaktadır. Son olarak 2012 yılında Nota Bene yayınlarından çıkan “Kıyıya Vuran Dalgalar” adlı kitabı hazırladı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.