‘Bir tarafım hep üç günlük dünya diyor ve üç günün ötesinde bir şey varsa, yazarken onu bulmayı umuyorum.’

 

İstanbul… Üzerine bir kaç söz söylemek için uygun kelimeleri bulmak öyle zor ki… Çok kereler anlatılmış, şiirlere, şarkılara, romanlara konu olmuş. Ama bitmemiş öyküsü, yetmemiş kelimeler. Bitmesi de mümkün değil zaten. Bir şekilde değip dolaşıyoruz İstanbul’a çünkü. Belki de hikayenin kendisi İstanbul. Bizler üzerinde birer kahraman… İstanbul’un bol yokuşlu sokaklarında bir yukarı bir aşağı gezinip duran, böylece bol yokuşlu hayatlara tanıklık eden öyküleriyle Yokuş Yukarı İstanbul’u konuştuk Sibel Öz’le.

İstanbul diyerek başladık söze, size de sormamak olmaz. İstanbul’da doğmuş büyümüş, her haliyle İstanbul’u seven ve hatta bir İstanbul aşığı olarak siz Yokuş Yukarı İstanbul ve İstanbul’a dair neler söylemek istersiniz?
İstanbul bütün öykülerimizin kahramanı aslında. Biz faniyiz, o baki. İstanbul Türkiye’nin ‘Batı’sıdır; ancak gerçek olmaktan çok idealize edilmiş, mitleştirilmiş, mübalağa edilmiş, yıldızlaştırılıp zirveye konmuş, ulaşılamadıkça kutsanmış, kutsandıkça daha da ulaşılamaz kılınmış, sonu, sınırı belli olmayan bir ‘Batı’dır. Kitaplar Batı’nın da Batı’sı olduğunu söylüyor. O zaman başkalarının Doğu’su, bizim Batı’mızdır İstanbul. Ve hepimiz Doğu’da doğar, Batı’da ölürüz bana kalırsa. İstanbul’a yaşamak için geliriz, ama ölürüz. Yaşadığımız, okuduğumuz, izlediğimiz İstanbul anlatılarında pek çok soru zihnimizi meşgul edip durur. İstanbul bir öykü kahramanı değildir sadece, romanın kendisidir. Öte yandan İstanbul bir sinema kentidir. İstanbul bir filmdir, kimi kez tek seyircisi olmayan, kimi kez kapalı gişe oynayan bir melodramdır. İstanbul bir filmdir dedik ya, bu filmin karakterleri seks işçisi, transseksüel, mafya babası, pezevenk, marangoz çırağı, darbukacı, kürtajla alınan bebek, mahpushaneden çıkmış genç, Kürt delikanlı, sokak çocuğu, sonradan tetikçidir. Bu karakterler ‘tutunamayanlar’lardır. Bir şekilde kurtuluşu İstanbul’a kaçmakta bulmuş, ancak İstanbul’da tutunamamış, yer yurt sahibi olamamış, kendini kabul ettirememiş, evsiz, yurtsuz kalmış, kabul edilen ‘normal’ler arasına girememiş, toplumun anormal gördüğü, ittiği, kaktığı, kullanıp attığı ‘marjinal’ denilen, oysa -hayata dönük ‘kendi gibi olmak’ gibi büyük hedeflerini saymazsak- basit talepleri olan, talepleri değil varlıkları topluma tehdit oluşturan kesimlerdir. İstanbul’un ‘tortu’su, kandan, etten, sidikten, meniden yapılmış diğerlerinden aslında evsizlikleri ve atılmışlıkları dışında bir farkları olmayan sokağın özgürleri ya da sokağın köleleridirler. İstanbul, en çok onlarındır. Oğuz Atay’ın sözleriyle söylersek, “Çok yükseğe çıkamam; bende yükseklik korkusu var. Kimseyi yarı yolda bırakamam; bende ‘alçaklık’ korkusu var. Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim. Beklenen hep geç geliyor; geldiği zaman da insan başka yerlerde oluyor. Kimseye göstermem üzüntümü. Gündüz gülerim, geceleri yalnız ağlarım.”

IMG_3276

İstanbul filminin başkahramanları kentle savaşırlar, bu savaşta yaralanırlar, iğdiş edilirler, kanarlar, dişleri, tırnakları sökülür, etleri dökülür, onurlarını kaybederler, yine de İstanbul onlardan vazgeçmezse –ki İstanbul acımasızdır zayıflara karşı- ondan vazgeçmeye niyetsizdirler, ancak eninde sonunda bir tenhada kaybederler bu savaşı. O nedenle bu filmde tutunmuş, yer edinmiş kimse yoktur. İstanbul bir filmdir dedik ya, bu filmde sokaklar vardır, meydanlar, kule dipleri, dehlizler, barlar, garlar, yüksek binalar, rıhtımlar. Bir çatının altında barınmayı değil, sokakları; tüm hayalciliği, bitmişliği, trajedisi, şenliği, özgürlüğü ve zincirleriyle sokakları anlatır bu film. Zaten İstanbul da evlerde değil, sokaklarda yaşanır. Birde yokuşları vardır İstanbul’un. Ben yokuş yukarı İstanbul’u anlatmayı seçtim. Zor İstanbul’u. Yani fakirlerin, ‘normal’ler arasına giremeyenlerin, kadınların, öldürülenlerin, çocukların İstanbul’unu. Beyoğlu, Haydarpaşa, Galata köprüsü, Kapalıçarşı, Galata kulesi, Eminönü, Beşiktaş, Kabataş, Haliç’i. Alabildiğine genişlemiş, genişlemekte olan İstanbul’un kalbinde hala soluk alıp vermekte olan, ancak artık nefes darlığı çeken eski İstanbul’un hikayesini anlattım; kah eski kenti, kah kentsel dönüşümü. Öykülerde İstanbul kenti vardır, camisiyle meydanıyla, çarşısıyla, sokağıyla. Elde değil, kentsel dönüşüm manzaraları da sızmıştır başka öykülere. İstanbul İstanbul olalı, bunca beton dökülmemiştir toprağına, bunca inşaat kaplamamıştır eteğini tepesini, kentin kendisi değil, ancak nefreti, yalnızlığı, bunalımı, boğmacası, cinneti konuşulur olmuştur nicedir… Gökdelenlerin geceleri ışıktan birer şelale gibi parladığı siluetler sanılmıştır şehir de, Tophane, Eminönü küsmüştür. Ben küstürmemeye çalıştım İstanbul’u. Bir de soru okura; Kenti dönüştüreceğiz de, biz aynı mı kalacağız, derdimiz kendimizle midir öyleyse?

“Sessizlik ve patlama. Film koptu. Bazen film öyle aniden kopar ki, öldüğünüzü anlamazsınız, ama ölmüşsünüzdür. Beynin, öldüğünü idrak edecek zamanı olmaz. Bana kalırsa bizim de toplum olarak yaşadıklarımızı idrak edecek zamanımız olmadı.”

 

Hasan amcanın kayboluşu üzerinden sade vatandaşın gözüyle Gezi Parkı’nın anlatıldığı bir öyküyle başlıyor Yokuş Yukarı İstanbul. Yakın dönemin çok önemli bir olayı ve hafızalarımızda çok taze yeri var Gezi Parkı’nın. Bu günün insanına bu günlerin olaylarını anlatmak nasıldır, zor mudur? Bu günü belki yıllar sonra anlatsak daha mı kolay olurdu?
Ben çoğu kez yaşanan toplumsal olayların, o olayların merkezinde değil de çeperinde nasıl karşılık bulduğunu, yansıdığını merak ederim. Gezi isyanının Taksim’de değil de, Beykoz’daki yansıması benim için daha önemlidir. Taksim yerine Beykoz’u düzlem kabul edip hikâyenizi oradan kurduğunuzda, toplumu, yani çoğunluğu daha iyi anlama şansınız vardır çünkü. Geride kalanı, izleyeni ‘göz’ kabul edip, bu gözlerin olayları nasıl gördüğüyle ilgileniyorum. Öykülerimin sinema diline yakın olduğu, okurken zihinde canlandığı söylenir hep; belki de bu ‘göz’ meselesiyle, izleyenin neden izlediği, nasıl izlediği ve ne gördüğüyle ilgili merakımdandır. Önemli toplumsal sarsıntıların çeperdeki çoğunluğun yaşamlarında yarattığı değişimler, küçüklü büyüklü sarsıntılar, yarılmalar, yüzleşmeler çoğunlukla benim hikâyelerimin konusunu oluşturuyor. Neden böyle? Aslında hayatın öznesi –öyle görünmeseler de- onlar. Toplumu harekete geçiren politik unsurların sahip olduğu üst bilinçten yoksun, ama toplumun kendisi. Böyle olmasıyla birlikte değişimin yaşandığı ya da yaşanabileceği esas toplam da orada. “Sıradan vatandaş” deniyor ya, bunu kim söylüyor, kim bu kavramsallaştırmayı icat ediyor? Neye göre sıradan? Ben bu tanımlamaları da kabul etmiyorum. Bana göre hayatı üreten, yaratan onlar. Gezi isyanını Cihangir yerine, Beykoz’dan öykülemek bu nedenle bilinçli bir tercih. Olayların bizim değil, halkın bilincinde, yaşamında nasıl yer tuttuğu çok daha önemli geliyor bana. Zor değişen bu toplumun psikolojik algıları, onu harekete geçiren mekanizmalar, olayları izah biçimleri, onlarla yüzleşme yöntemleri, bütün bunlar bana çok daha ilginç ve önemli geliyor. Belki yazarken de anlama isteğinin peşine takılıyorum. Kaldı ki aynı şey yaşamımın da merkezini oluşturuyor. Zor da olsa –ki güzellikleri daha fazladır- yazdığım yerlerde yaşamımı sürdürüyorum. “Sıradan” insanları seviyorum ve onlardan biri olarak yaşıyorum. Gezi gibi önemli olayları anı anına yazmak tabi ki kolay değil. Yüzleşmek, kendimizi ve geçen zamanı dinlemeyi gerektiriyor. Ancak bu gibi olaylar hakkında bir yıl sonra da, on yıl sonra da yazmanın hatırlamak, unutmamak gibi bir işlevi de var. Bazen olayların sıcaklığı dağılmadan yazmak –becerilebilirse- o metinlerin yaşamın buğusuyla, dumanı henüz tüten ateşiyle sarmalanmasını da getiriyor ki, bunun da değeri, yeri ayrı.

IMG_3282

Yokuş Yukarı İstanbul için başka bir röportajınızda “sonu mutlu biten öyküler var diyemeyeceğim” demişsiniz. Nitekim kitap, Ankara katliamında kaybettiğimiz Erol Ekici ve Tekin Arslan arkadaşlara ithaf edilmiş. Ülkenin bu yangın yeri hali maalesef bitmek bilmiyor ve ister istemez öykülerinize de yansıyor diyebilir miyiz?
Çok acı günlerden geçiyoruz. Aklımız, yüreğimiz karmakarışık. Geçen bir yılda pek çok insanımızı, arkadaşımızı kaybettik. Ölüm hep yanı başımızda oldu ama bugün durum farklı. Düşünün ki Yaşar Kemal’in menevişler, çavlanlar, yarpuzlar, kekik kokuları içinde, halklar bahçesi olarak resmettiği Anadolu mudur burası, yoksa kardeş kavgasına ramak kalmış, birbirinin acılarına duyarsızlaşmış karanlık ve soğuk bir coğrafya mıdır? Cemile’nin derin dondurucuya konulduğu gün, kabul etsek de etmesek de insanlığımızdan bir şeyler kaybettik. Annesinin sokak ortasında yedi gün yatan cenazesini izlemek zorunda kalan oğulla, aynı kaderi paylaşıyoruz biz; yüreğimiz buza kesti. Şaşkınız kötülüğün aklımıza, hayalimize ve hayatlarımıza bunca egemen olmasından. Kötülük dilimizi lal etti, kulaklarımızda hala Ankara patlamasından yaralı kurtulanların bir türlü anlatamadıkları patlama öncesi o korkunç sessizlik. Sessizlik ve patlama. Film koptu. Bazen film öyle aniden kopar ki, öldüğünüzü anlamazsınız, ama ölmüşsünüzdür. Beynin, öldüğünü idrak edecek zamanı olmaz. Bana kalırsa bizim de toplum olarak yaşadıklarımızı idrak edecek zamanımız olmadı, daha doğrusu olmasın isteniyor. Bunca kötülüğü bilmezdik biz, tahmin edemezdik. Ama yaşadık, yaşıyoruz. Şunu da biliyoruz; toplumun parçalı da olsa, -Ayşe öğretmen örneğinde olduğu gibi- tepkisi, yaşama dönük refleksi gelişecektir. Halkın umulmadık mecralardan umulmadık çapta büyüyen tepkisi gelişecektir. Artvin Cerattepe’de yaşanan budur. Yaşam, kendi dilinde, mecrasında akacak, ölümü yenecektir. Keşke dünya bu kadar yaşanmaz bir yer haline gelmeseydi. Bunca acı, ölüm, kahır, hayatlarımıza çöreklenmemiş olsaydı, başka dertlerimiz olabilseydi.

Hayat bazen gerçekten boyumuzu aşıyor. Ancak toplumun da bir pik noktası var; tepkime hızının en yüksek ya da en ideal olduğu o noktaya kaynayarak, kavga ederek, didişerek ulaşıyoruz. Huzurla değil huzursuzlukla, memnuniyetsizlikle küçücük tesellileri terk etme cesareti gösterebiliyoruz. Dayanılmaz hale gelmeden vazgeçmiyoruz eski’den. Tanıdık olan, belli olan, bilinen kötüyse bile, yeninin bilinmezliği daha korkunç geliyor çoğu kez. Gezi, uzun zaman sonra dayanılmaz olanın terk edilmesi girişimiydi. İnsanın ortaya çıkması, ‘Buradayım’ demesi, ağaca sarılması, birbirine sarılması, vincin, kepçenin üzerine çıkarak yıkımı çıplak bedenleriyle durdurmasıydı. Ben insan olarak hissettiğimi, yaşadığımı yazıyorum. Yazarlık tavrı olarak da insani olarak da, benim için sahici olan kıymetlidir. Şu yaşadığımız dünyayla, ülkeyle ilgili derdi olmayan bir edebiyat, insanla ne kadar ilgili olabilir ya da ne kadar sahici olabilir ki? Ben duyarsızlaşmış, hissizleşmiş bir yazma eylemini, sahici bulmuyorum. Bir tarafım hep “üç günlük dünya” diyor ve üç günün ötesinde bir şey varsa, yazarken onu bulmayı umuyorum. Bizden önce olan ve bizden sonraya kalacak ne varsa, onlarla yaşamayı önemli buluyorum. Yokuş Yukarı İstanbul, benim üçüncü öykü kitabım. Son kitapta daha rahat, hayata dair öyküler yazmak isterken, yine can yakan metinler ağır bastı. Canımız yanarken, başka ne yazabiliriz ki.


“Bazen insanlar bir devrimin içine doğarlar, bir yasın, bir isyanın…” demişsiniz. 
Bir adı, bir öyküsü olsun istenmeyen numaralandırılmış sokaklarıyla ‘şer yuvası’ olarak görülen mahalleler diye tanımladığınız yerlerde doğan insanlar mıdır “bir devrimin içine doğanlar”? Ve bir yasın, bir isyanın içinde büyümenin ne demek olduğunu, 15 yaşında öldürülen Berkin Elvan’ı mesela, neden bir türlü anlatamıyoruz insanlara, insanlığa?
Yaşadığımız, büyük oranda içine doğduğumuz koşullar, kişiliğimizi ve yaşam çizgimizi belirler. Çok azımız bunun dışına çıkma şansını buluruz. Ve doğacağımız yeri biz seçmeyiz, tıpkı ailemizi, anne babamızı seçemediğimiz gibi. Evet, Kar Yağsaydı adlı öykünün ilk cümlesi, “Bazen insanlar bir devrimin içine doğarlar, bir yasın, bir isyanın…” bu gerçeğe gönderme yapıyor aslında. Düşünün ki Küçük Armutlu’da 17 Kasım 1992’de ilkokulun bahçesinde 7 yaşındayken panzerin altında kalarak yaşamını yitiren Sevcan Yavuz’un öldüğü sene doğuyorsunuz. O günleri hatırlayanlar olabilir, mahalleli çocuğunu ‘mezara değil okula gönderdiğini’ haykırırken, okul müdürü ‘olayı unutun, dersinizi yapın’ demişti. Nitekim pek çok kayıp gibi unuttuk Sevcan’ı da. Düşünün ki, Sevcan’ın öldüğü sene doğuyorsunuz, Armutlu’da. Babanız hapiste. Panzerler hala sokaklarda, okul bahçelerinde, kara tahtalarda ırkçı sloganlar, sokaklarda açıktan açığa uyuşturucu satılıyor. Kar Yağsaydı öyküsü 21 yaşında çetelerin öldürdüğü Hasan Ferit Gedik’e adanmıştır. On beş yaşında, fırına ekmek almaya giderken vurularak öldürülen Berkin Elvan da bir isyanın içine doğmuştur. Devlet dersinden tahtaya kaldırılan çocuklar Berkin’le de bitmemiştir. Artık her gün çocuklar ölmektedir, isimsiz, hikayesiz, bir bodrumda, sokakta bilye oynarken… Berkin öldüğünde, ‘Türkiye’nin çocuğu’ demiştik, cenazesi görülmemiş bir insan seliyle kaldırılmıştı. Ancak 269 gün komada kaldıktan sonra 2014’ün Mart’ında hayatını kaybettiğinden beri, henüz katillerini ortaya çıkarmayı başaramadık. Ölülerimiz, yerde yatıyor henüz. Hrant Dink, Tahir Elçi, hangisini sayalım… Sorunuzda da belirttiğiniz Kar Yağsaydı öyküsünde geçen 1 Mayıs mahallesindeki ismi olmayan, birer numaradan ibaret sokaklar gibi, o kadar çok ölümle kuşatılıyoruz ki, bir ismi, hikâyesi olmasın isteniyor yitirdiklerimizin. Olmasın ki çabuk unutulabilsin. Ankara patlamasında yitirdiklerimiz gibi. İsimleri bile hatırlanmayan, birer rakamdan ibaret insanlar olarak kalsınlar isteniyor. Ancak insan hatırlar, insan nefes aldıkça hatırlamaya, yüzleşmeye, hesaplaşmaya devam eder.

Her ne kadar siyasi konulara değmeden duramasa da Yokuş Yukarı İstanbul aslında siyasi öykü kitabı değil. İnsana nefes aldırmayan cehennemi griliğin içinde azıcık söğüt gölgesi arayan Halil usta, kendi dünyalarına kapılıp gitmiş Kerime ve Leman teyzelerin bir genç kızın tesiriyle fark ettiği aşağıda akıp giden hayat, beyefendiliği, yakışıklılığı, alçak gönüllülüğüyle tüm mahallenin severek andığı Hakkı bey… aslında edebi yönü daha ağır basıyor diyebilir miyiz?
Yokuş Yukarı İstanbul, hayata, insana dair dertleri olan bir kitap ancak tabi ki edebiyatın penceresinden bakıyor. Neyi anlatırsak anlatalım, kullandığımız dil ve o dilin incelikleri edebi metni biricik kılıyor. Ben de yazarken bunu gözetmeye çalışıyorum. Edebiyat sonuçta bir dil işçiliği. Öykü, söz konusu olduğunda işimiz daha da zorlaşıyor. Kısacık metinlerde yoğun bir anlatım yaratmak, geçmişe ve geleceğe dair ince bir hayat bilgisini sızdırmak, dil işçiliği yapmak, diğer türlerden daha zor öyküde. Tabi ki şiir, bu konuda ayrı bir yerde tutulabilir. Ancak düzyazıda öykü, bence çok zor bir tür. Yine de baş tacı olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Belirttiğiniz öykülerde ayrıntılar, ayrıntılarda saklı didişme halleri, yaşama anlam katan incelikler, güzel insanlar, duruşlarıyla, mücadeleleriyle kendilerini güzel kılabilmiş ‘özel’ insanlar var. Dünyanın onların yüzü suyu hürmetine döndüğünü kim inkar edebilir? Hayatı öykü gibi yaşamak, yaşayan her şeye değer vermekten geçiyor. Benim de yazarken değer katmak gibi bir derdim var.

image

“Çocukların oyuncaklarla değil, doğayla, doğanın sunduğu her şeyle oynadıkları zamanlardı. Eşek hıyarı patlatmaca, sökülmüş fasulye sırıklarıyla, kesilmiş ayçiçekleriyle oynadıkları oyunlar, mısır püsküllerinden yaptıkları sarı saçlı bebekler, gübrenin içinde buldukları karafatma kabuklarını fosil diye biriktirmeleri… Şaşılacak şey ama evet, bütün bunlar otuz kırk yıl öncesinin İstanbul’unda yaşanmaktaydı. Bir köy çocuğu kadar çiçekleri, otları, hayvanları, cümle doğayı tanıyan çocukları vardı İstanbul’un o zamanlar.”

Genelde yazarlar eserlerinde kendi yaşamlarına dair bir şey anlatacakları zaman ipucu vermekle yetinir. Sizse tam tersi kendi çocukluğunuzu, ailenizi, komşularınızı sevgiyle, özlemle anlatmışsınız. Bunda bir sakınca görmekten ziyade fayda gördüğünüzü söyleyebilir miyiz?
Yazmakla yaşamak bende çoğunlukla iç içe geçmiş bir eylem. Etrafımı kuşatan, etrafımdan akıp giden hayata dair ne varsa, yazdığım metinlere, öykülere bir şekilde sızıyor. Kaldı ki, hayattan bağımsız bir kurmaca yapı ne kadar mümkündür ya da gereklidir bilemiyorum. En azından bende pek geçerli bir durum değil. Yazmayı bir derdi olmakla bağlantılı ele aldığım için, yaşanan zamana dair derdim neyse onu yazıyorum aslında. Bu isteyerek, planlayarak gelişen bir durum da değil. Yazmadan edemediğim durumlarda öyküler çıkıyor ortaya. Bir derdi olmayan, narsist iç dökmeler bana okurken de çekici gelmiyor. Edebiyatı kaçmanın bir aracı olarak değil de, yaşamanın, anlamanın bir aracı, yolu olarak kavrıyorum. Yazdıklarımız hayatı algılama biçimimizle alakalı gibi geliyor bana. Yani nasıl yaşarsak, öyle yazıyoruz. Ve yazdıklarımız bizi ele veriyor aslında. Örneğin ben sokağa çıktığımda gökyüzüne bakarım, kapalı yerde, evde, odada durmaktan hoşlanmam. Kuşları arar gözüm. Kuşları ‘kuş’ olarak görüp, geçip gitmem, İstanbul kuşları vardır; baştankaralar vardır, bağrıkızıllar, sığırcıklar, kumrular…

“Kaydetmiyorsanız, ölümün farkında değilsiniz demektir.”

 

Hayat sokakta, kokular, renkler ve sesler içindedir. Kendi dünyamda yaşamam, ama kendi dünyamdan bakarım. Kadıköy’ün kokusu farklıdır, Beşiktaş’ın farklı, Kartal’ın farklıdır, Kandilli’nin bambaşkadır. Bu ‘bambaşka’lığı yaratan, bizim buraları yaşama biçimimiz, buralara ait kıldığımız ya da buralardan süzdüğümüz anlamdır. Yemciyle elektrikçinin arasında yorgancı Nazır amca vardır, o dükkanın kokusu farklıdır. Bimilyoncunun kokusu farklıdır. Bir an’ın henüz daha yaşanırken “anı” olduğunun farkındaysanız, o resmi renkleriyle, kokularıyla, sesleriyle kaydedersiniz. Kaydetmiyorsanız, ölümün farkında değilsiniz demektir. Ölümün farkında olmak ya da ömürlerimiz de dahil hiçbir şeyin sonsuz olmadığının bilincinde olmak, özlemi de beraberinde getiriyor. Giderek uzaklaşan, renkleri çaresiz solacak olan çocukluğa, geçmişe özlem, yitirilenlere ve yitirilecek olanlara özlem, bununla birlikte yaşanacaklara dair umut öykülere yansıyor. Bu şuna benziyor; bilirsiniz her bahar Boğaziçi’nde erguvanlar açar. Daha kıştan tam çıkamamışken yaşanan bu kısacık şöleni görmenizle yitirmeniz bir olur. Tabi görebiliyorsanız… Erguvan rengi o coşkunun içinde bile hüzün vardır, çünkü görebileceğimiz baharlar sınırlıdır. Yapabileceklerimiz, yaşayabileceklerimiz gibi.

“…Orakla çekiç vakur ama kitabın kapağında. Beni kesen, beni döven onlar değil sanki. Gözüm ısırıyor bir yerlerden ikisini de, ama hafıza, mahalledeki Hafız amca gibi çatık kaşlı mendebur bir ihtiyar şimdi. Ser verip sır vermiyor. Alt dudağı sarkmış, masaya değiyor Hafız amcanın. Bir avuç erik için sopayı sırtımda kırıyor. Eriğin balı sızarak, ağzımın kenarından akan kana karışıyor. Hafız amcanın sakalından tutuyorum, ellerimdeki kan bulaşıyor ak sakalına. Kurtarıyor sonra sakalını avucumdan, soruyor, orak çekici nereden tanıyorum?…”

Bir avuç erik için bir araba dayak yiyen ve paylaşmayı hırsızlık olarak görmeyen bir avuç insanın kendini anlatma serüveni, orak çekiçle sembolize edilmiş, belki devrimcilik derler adına belki solculuk… Erik hırsızının gördüğüdür öyküsünde soyut anlatım zirveye ulaşmış ve mükemmel bir tat bırakıyor dimağımızda. Erik hırsızlarına ve sembolik anlatım ve soyutlamanın sizin yazınınızdaki yerine dair neler söylersiniz?
Öykünün, hikayeden farklı olarak eksiltme, belki sezdirmeye dayalı bir yapısı olduğunu düşünüyorum. Çok konuşmayan, ama çok anlatan, ne kadar yoğunsa o kadar sarsan metinlerdir öyküler. Sembolik anlatım ve soyutlama da bu eksiltme ve yoğunlaşma ihtiyacından doğuyor kanımca. Eksilten ve sezdiren, belki biraz da okuru bu yanıyla zorlayan öykü yapısını seviyorum. Bir önceki öykü kitabım Serçeler Ölürse’de Ah Lena öyküsünde de benzer bir anlatı yapısı vardı. Gariptir, o öykü de Karadeniz’de, Çamlıhemşin’de geçiyordu. Şimdi sorunuzla birlikte şunu düşündüm elde olmadan; acaba konu Karadeniz olunca mı sembolik bir anlatıma başvuruyorum? O büyülü coğrafya başka nasıl anlatılır ki? Espri bir yana, Erik Hırsızının Gördüğüdür öyküsüne gelecek olursak, öykünün iki kahramanı var aslında; sırt çantasında oyuncak ayısıyla Suruç’a, dillerini bilmediği ama kardeş kabul ettiği çocuklara giden ama köyüne tabutla dönen Karadenizli bir genç adamla, daha önce gördüğü işkencelerden dolayı öyküde kendini, “Uykuyla uyanıklık, akılla delilik, ölümle yaşam arasında bir yerdeyiz” diye tanımlayan adam. Öyküdeki sembolik anlatım, ismini değilse de hikayesini parça parça bildiğimiz “akılla delilik” arasındaki kahramanın iç sesiyle örtüşüyor. Bu nedenle kesik kesik, şimdi’den geriye, geçmişe atlayan, gerçekle bilinçaltının yer yer birbirine geçtiği bir anlatım tarzını, karakterin durumundan dolayı tercih ettim.

image

Bir de öykünün diğer kahramanının ölümüyle yaşadığı bir ironi var aslında. Kırklı yaşlarda olmasına rağmen akrabalarının gece yarısı, alelacele ölüyü gömmesi, “Bizim çocuğumuzu kandırdılar” şeklindeki açıklamaları, hem çok acı hem de tam bir Türkiye klasiği. On beş yaşındaki insanın ardından bile, kişiliğine saygı gereği söylenemeyecek sözler, kırklarında bir insan için söylenebilir bu ülkede. Devletine milletine ne kadar bağlı olduğunu izah etmek için “deli” olduğu bile dile getirilebilir kameralar karşısında. Çünkü o kaç yaşında olursa olsun, ailesinin malıdır. Ailesi de, her Türk ailesi gibi devletin malıdır. Önemli olan devletin bekasıdır. İnsanlar bunun için acılarından, yaslarından bile imtina edebilirler. Öyküde, “Oysa ölüler azıcık ağırdan alınmayı hak ederler. Azıcık aheste gitmeyi, kararınca vedalaşmayı, telaşsız gömülmeyi.” şeklinde geçen cümlede zaten bunu ifade etmeye çalıştım. Bütün bunlar dokunuyor insana. Bu mudur bir insanın hayatı, aile ve iktidar işbirliğinde, âli çıkarlar gereği bir insanın hayatı, hikayesi, önemsedikleri bu kadar mı yok sayılabilir? Erik Hırsızının Gördüğüdür öyküsünü bu nedenle tüm erik hırsızlarına ve hayatlarında erikleri ve kalplerimizi çalmak dışında hiçbir şey çalmamış olanlara ithaf etmek gerekiyor. Ben o öyküyü bu nedenle çok özel birisine ithaf ettim.

Kitabın son öyküsü “İşte her şey böyle başladı” diğerlerinden farklı tarzda bir öykü. Anlatım biçimi kısa film izliyormuş hissi uyandırdı bende. Öykünün bu tarzına dair neler söylemek istersiniz? Ayrıca sinema televizyon eğitiminizi de göz önünde bulundurarak kısa filmi çekilebilir mi, bu veya benzer yönde çalışmalarınız var mı diye de sormak isterim.
Kitabın son öyküsü benim için de özel bir öykü. Ankara patlamasında iki yakın arkadaşımı kaybetmiştim; Erol Ekici ve Tekin Arslan’ı. Ve daha üzerinden bir hafta bile geçmemişti. Kitap dizgiye girmek üzereydi. Oturup o son öyküyü yazdım, elimde değildi. Son öyküde de, diğer öykülerin çoğunda olduğu gibi direkt politik bir anlatım yok. Ankara patlaması çok dolaylı ama bence can alıcı bir bağlamda geçiyor. Öykü kötülüğün nasıl başladığını sorguluyor, kediye ilk tekmeyi kimin attığını, o kedinin kendisini seven çocuğun elini tırmalamasını, o çocuğun yırtınırcasına ağlamasını, annesinin taşmasını, komşu kızına çatmasını, onun da… Sahi ilk tekmeyi kim attı? Sevgi gibi kötülüğün de bulaşıcı olduğunu anlatıyor aslında öykü. Bir yandan da insanların yüzünde bir gün önce olan patlamanın izlerini arıyor; korku, kaygı, öfke. Sorunuza gelirsek; özellikle olay öykülerinde bir ritim var. Bu ritim, tıpkı sinema seyircisinde olduğu gibi okurun zihninde öykünün kanlı canlı oluşmasını getiriyor. Burada öykünün film öyküsüne doğru yol alması çok doğal. Bazı öykülerde özellikle bu var. Okurların tepkilerine bakılırsa, çoğu öyküde durumun böyle olduğu anlaşılıyor. Üniversitede sinema televizyon bölümünde eğitim aldım ve halen sinema bölümünde master yapmaktayım. Yıllardır bir yanıyla sinema ile ilgilenmek, kuşkusuz bakış açımı zenginleştirmiş ya da öyküde sinemasal anlatımın olanaklarını zorlamamı yaratmış olabilir. Ancak sinemayla ilgilenmeden çok önce de, kişisel yazarlık üslubundan kaynaklı böyle bir yanın olduğu söylenebilir. Belirttiğiniz gibi çoğu öykünün kısa filmi çekilebilir. İlk kitabım En Çok Seni Bekledim’in bazı öyküleri kısa filme çekildi. Senaryo çalışmalarım tabi ki var. İleride, ellili yaşlarda çekmek istediğim bir film de var. Tek bir film.

Güzel, anlamlı sorularınızdan dolayı çok teşekkür ederim.

IMG_3277

Yokuş Yukarı İstanbul / Yazar: Sibel Öz / Nota Bene Yayınları / Öykü / Editör: Ayşegül Tözeren / Kapak tasarımı: Can Kaya / Dizgi: Ulaş Akyol / Basım: 2015 / 108 sayfa

Sibel Öz; 1973 yılında İstanbul Üsküdar’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünü bitirdi. En Çok Seni Bekledim (Agora Yayınevi, 2006) ve Serçeler Ölürse (Notabene Yayınevi, 2012) adlı öykü kitaplarının yazarıdır. Kıyıya Vuran Dalgalar ( Notabene Yayınevi, 2012) ve Pabucu Yarım ( Notabene Yayınevi, 2013) adlı kollektif kitapları yayınlamış, en son Ayşegül Tözeren ile birlikte Korkma Kimse Yok ( Notabene Yayınevi, 2014) adlı kitabın editörlüğünü yapmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.