Şiddetsiz Direniş – Todd May

 

“Mısır’daki Tahrir Meydanı’ndan New York’taki Occupy’a kadar dünyanın dört bir yanında şiddetsiz (nonviolent) direnişlerle karşılaşıyoruz. Geçtiğimiz yüzyılı şiddetli çatışmalar ve savaşlarla dolu olarak görsek de, bu yüzyıl Gandi ve Martin Luther King’in başardıklarının ve barışçıl gösterilerin açıkça sergilediği üzere, aynı zamanda şiddetsizlik yüzyılıdır. Peki, nedir şiddetsizlik? Mücadeleyi şiddetsiz kılan nedir? Şiddetsizlik siyaseti bünyesinde hangi değerleri barındırır? Şiddetsiz direnişin “pasif direniş”ten farkları nelerdir? Bu benzersiz çalışmada, kendisi de şiddetsiz kampanyalara katılmış olan felsefeci Todd May, kendine has ve ilgi uyandıran siyasal şiddetsizlik fenomeni üzerine ilk geniş kapsamlı felsefi düşünceyi sunuyor. Hem tarihi hem de güncel örneklerden faydalanan yazar, şiddetsizlik kavramını ve şiddetsizliğin hedeflerini inceliyor ve şiddetsizliğin ahlaki jui-jutsu’dan şiddetsiz zor kullanmaya kadar değişik dinamiklerini ele alıyor. Şiddetsiz faaliyeti, özellikle de haysiyet ve eşitlik varsayımına saygıyı ön plana çıkaran değerleri araştıran yazar, günümüzde şiddetsizliğin rolüne yakından bakıyor. Siyasi bilimler, barış araştırmaları ve felsefe öğrencileri, aktivistler ve günümüz siyasetiyle ilgili olan herkes, etkili fakat çok az tartışılan siyasi yaklaşımlardan biri olan şiddetsizliği anlamak adına bu kitabı paha biçilmez bulacaktır.” Şiddetsiz Direniş’ten okuma parçası yayımlıyoruz.

Günümüz Dünyasında Şiddetsizlik

 

Kitabın seyri boyunca şiddetsizliği siyasal, toplumsal ve/veya ekonomik direnişin belirli bir yolu olarak sınırladık. Şiddetsizlik, katılımcıları tarafından –ve çoğu zaman katılımcısı olmayanlar tarafından– adaletsiz, baskıcı, kanunsuz veya zararlı olarak kabul edilen düzenleri değiştirmeyi amaçlar. Bu yönüyle şiddetsizlik diğer türdeki direnişlere, özellikle de şiddet içerenlere benzer. Şiddetsizliği, siyasal değişimin şiddet içeren türlerinden ayıran şey ise direnişin nihai hedeflerinde değil, kullandığı araçlarda gizlidir. Şiddetsizliğin hem ilkeli hem de pragmatik olabilmesinin de sebebi budur. Buna rağmen araçları öne çıkardıkları amaçlardan ayırmak çoğu zaman mümkün değildir. Sonuç olarak şiddetsiz kampanyaların kullandığı araçlar çoğu zaman şiddet içeren mücadelelerin sonuçlarından daha farklı –ve gördüğümüz üzere daha başarılı– sonuçları beraberinde getirir.

Şiddetsizliğe şekil veren unsurlarına öncelikle negatif yönden yaklaşılabilir. Şiddetsizlik şiddeti, özellikle de şiddettin belirli türlerini reddeder. İster fiziksel, ister psikolojik, ister yapısal olsun, kişinin haysiyetine leke süren şiddeti reddeder. Bu haysiyet ise, hasımlar da dahil olmak üzere başkalarının, ölüm ya da aciz bırakma tehdidinden bağımsız bir şekilde anlamlı faaliyetlere girişebileceği, insani bir hayat yaşama yetisinde temellenir. Gelgelelim bu negatif yaklaşım, her ne kadar uygun şekilde tanımlanırsa tanımlansın, daha pozitif bir görüşü beraberinde getirir. Şiddetsizlik en az iki temel değerin varlığı üzerinden nitelendirilir: eşitlik ve haysiyet. Şiddetsizlikte, herkes –katılımcılar, hasımlar ve dışarıdan izleyenler– haysiyet sahibi olarak algılanır. Bu yüzden de herkese haysiyetli bir şekilde yaklaşılır. Bu haysiyetli yaklaşım, daha önce kullandığımız anlamda haysiyeti muhafaza etmekle ilgilidir. Bununla ilgili bir başka nokta da herkesin, başkalarıyla bir arada insani bir yaşamı hayal etmeye ve gerçekleştirmeye gücünün eşit derecede yettiğinin kabul edilmesidir.

Elbette bu değerlere saygılı bir şekilde yaklaşılmasına karşın, bu değerlerin şiddetsiz mücadelenin katılımcıları arasında bir inanç meselesi olarak görülmemesi gerekir. Şiddetsizliği sadece daha pratik bir direniş yolu olarak benimseyenler, hasımlarının haysiyet ve eşitliğine inanmıyor olabilirler. Hatta bu insanlar, yeri geldiğinde kampanyaların hedef aldığı kişilere karşı şiddet uygulamayı bile tercih edebilirler. Gelgelelim bu mücadeleler şiddetsizliğin gerektirdiği normlarla uyumlu şekilde yürütüldüğü sürece, hasımların eşitliği ve haysiyeti istemeden de olsa muhafaza edilir.

Şiddetsizlik, gerek pragmatik gerek ilkeli olsun, normatif yükümlülükleri yüzünden belirli mücadele dinamikleri kendine sorun edinmez. Bunların arasında en fazla dikkat çekeni, ahlaki ya da en azından siyasi jui-jitsudur. Birtakım şiddetsiz mücadelelerde, hasmın baskısı kendisine veya başkalarına geri döner, başkalarının ve sonra da hasımların kendi durumlarını daha önce sahip olmadıkları bir ahlaki bakış açısıyla görmelerini sağlar. Ahlaki jui jitsu, ahlaki durumu hasmın aleyhine çevirir; böylece bir zamanlar meşru eylemler ya da siyasi yönelimler olarak görülen şeylerin aslında kendisine karşı direnen insanların haysiyetine yönelik gayrimeşru saldırılar olduğunun farkına varılır. Ahlaki jui-jitsu bir anlamda şiddetsiz dinamiklerin en saf olanıdır; zira protestocuları ve hasımları aynı ahlaki düzlemde içeren ortak bir ahlaki görüşün bir araya gelmesiyle sonuçlanır.

Gelgelim şiddetsiz dinamikler ahlaki jui-jitsu ile sınırlı değildir. Bunun yanı sıra, bağdaşma ve hatta zor kullanma dinamikleri de bulunur. Yani şiddetsizlikte hasmın haysiyetini ihlal etmeden ya da onu eşit olarak varsaymadan kendi rızasıyla aksi yönde bir davranışa mecbur etmek mümkündür. Bu da siyasi jui-jitsu sayesinde gerçekleşir; ama sadece bununla sınırlı değildir. Şiddetsizliğin normlarını muhafaza ederken aynı zamanda adil olmayan siyasi, ekonomik veya toplumsal bir düzene itaati reddetmek, hatta bu düzeni etkin şekilde sekteye uğratmak bile mümkündür. Şiddetsizlik kabullenmek değildir; aynı şekilde başkalarının vicdanına hitap etme çabalarının her seferinde nafile sonuçlar vermesinden yılmak da değildir. Ötekinin haysiyetine davranış yoluyla (psikolojik olarak adanmış olmasa da) saygı duymayı sürdürdüğü sürece, şiddetsizlik katılımcı olmayı reddetmekten, halk gösterilerine ve canlı kalkan olmaya kadar çeşitli zor kullanma taktikleriyle uyumludur.

Şiddetsizliği, sıklıkla ya naif ya da bir zamanlar etkili olan fakat artık modası geçmiş bir siyasi yaklaşım olarak düşünme eğilimi söz konusudur. Naif yaklaşım sadece ikna çabası ya da olsa olsa ahlaki jui-jitsu şeklinde, gereğinden fazla basitleştirilmiş bir şiddetsizlik anlayışına dayanır. İktidardaki konumları ve sahip oldukları ayrıcalıklar göz önüne alındığında, çoğu hasmın konumlarından vazgeçmeye ikna edilmesinin muhtemel olmadığı ve ahlaki jui-jitsunun çoğu zaman somutluk kazanmayı başaramadığı doğru olsa da, buradan hareketle şiddetsizliğin gerçekçiliği olmayan bir insan doğası anlayışını gerekli kıldığı sonucuna varmak yanlıştır. Gördüğümüz üzere çoğu mücadele, hasımlarının baskıcı karakterine karşı ellerinden geleni yaparak, aynı anda hem şiddetsiz hem de zor kullanımına dayalı olmaktadır. Şiddetsizliğin modasının geçtiğini iddia eden yaklaşım ise şiddetsizliği çoğu zaman belirli bir tarihsel pencereden görme eğilimindedir: Hindistan Bağımsızlık Hareketi ve Amerikan İnsan Hakları Hareketi’nin penceresinden. Tarihin bu penceresinden bakıldığında, Gandi ve King belirli bir tarihi dönem boyunca artık bizim için geçerliliği kalmayan romantik mücadelelere girişmiş yüce figürler gibi görünmektedir.

Fakat dünyamızda yakın zamanda ve çeşitli biçimlerde gördüğümüz şiddetsizlik örnekleri bu izlenimle çelişir. Mesela, kitabın giriş bölümünde incelediğimiz örnekleri ele alalım. Bunlardan en eskisi 1980’lerin ortalarında meydana gelen Filipinler örneğidir. Estonya Devrimi 1980’lerin sonu, 1990’ların başında; Tahrir ve Occupy ise birkaç yıl önce gerçekleşmiştir. Bugünlerde (2014’ün başlarında) dünyanın her yerinde şiddetsiz mücadeleler devam ediyor. Brezilya’da bir köylü hareketi olan MST (Movimento dos Trabalhadores Sem Terra) büyük zirai şirketlere ait tarım arazilerini işgal etmek ve bu arazilerde üretim yapmak için uğraşıyor. Bu hareket zaman zaman mülkiyete zarar verse de, bu zararın kitabın ikinci kısmında tarif ettiğimiz şiddetin kriterlerine uygun olup olmadığı kesin değildir. Zarar verilen mülkiyet genellikle, tarım işçisi ihtiyacının yerini alan ziraat işletmelerince kullanılan teçhizatı kapsar. Mülke zarar vermek ise mülk sahiplerinin haysiyetini ihlâl etmez. Başka yerlerde de, mesela İsrail işgali altındaki Filistin topraklarında, Filistinlilerin bölgelerini İsrail’den İsrail’inkileri de Filistin’den ayıran “Aparthayd” tipi duvara karşı düzenlenen protestolardan tutun, 1980’lerde Güney Afrika’nın tecrit edildiği şekilde İsrail’i tecrit etmeyi amaçlayan BDS (Boykot, Tecrit, Yaptırım) hareketine kadar çok sayıda şiddetsiz direniş eylemi gerçekleşmiştir.

Günümüzün şiddetsiz hareketleri nostalji üzerine kurulu gerici kampanyalar değildir. Bu hareketler çoğu zaman şiddetsizlik tarihi ve dinamiklerinin farkında olmasına karşın, aralarında daha yaratıcı olanlar, içinde geliştikleri ve tepkilerinin birincil hedefi olan ortama duyarlı taktikleri uygulamaya koymayı amaçlar. Üstelik dünyada şiddetsizlik örnekleri olduğu kadar, şiddetsizliğe duyulan ihtiyaç da vardır. Dünyanın çoğu yerinde işgallerin diktatörlüklerin, sömürünün ve yapısal şiddetin varlığının yarattığı sorunları çözmek için çağrılar yapılmaktadır. Ayrıca Chenoweth ve Stephan’ın çalışmasında gördüğümüz üzere, rejim ve işgal karşıtı hareketlerin bulunduğu alanlarda bu şiddetsiz hareketlerin tarihi sicili şiddet yanlısı hareketlerden çok daha umut vericidir. Bu satırları kaleme aldığım sırada, Tahrir Meydanı’ndaki ve Mısır genelindeki olaylardan sonra Mısır’ın bir hayli umut verici gözüken durumu askeri bir diktatörlüğe dönüşerek Arap Baharı’nın amaçlarına ihanet etmekte. Ordunun olayların başından beri gösterileri kullanarak kendine güç topladığını iddia edecek olanlar da var. Ancak bu doğru olsa bile, Mısır’daki geniş çaplı ordunun şiddetsiz bir hareketin sırtından geçinmeden iktidara gelmesi ve bu yüzden de geniş ölçekli şiddetsiz itaatsizlik eyleminin karşısında iktidarı sürdürmesi zor olacaktır. Şu günlerde Mısır’dan itaatsizlik ve hoşnutsuzluk kıvılcımlarının yükseldiği muhakkak.

Gelgelelim, dikkatimizi bariz istismar ve baskıcılık örneklerinden ilk bakışta göze çarpmayanlara çevirecek olursak, şiddetsizliğin oynadığı rolü anlamaya çalışırken daha büyük zorluklarla karşılaşabiliriz. Diktatörlük rejimine, işgal durumuna, bariz şekildeki ayrımcı yasalara ya da şirketlerin tarımsal arazilerin çoğunu mülk edinmesine karşı durmakla, insanları sinsice istismar eden bir ekonomik düzene karşı durmak arasında fark vardır. İlk durumda hasmı tanımlamak çoğu kez güç değildir. Direnilen kişiler diktatör, işgalci güçler, ayrımcı siyasetçiler, halk tabakası ya da toprak sahipleridir. Diğer durumda ise hasımlar çeşitlidir ve kimliklerini saptamak zordur. Sistemin kendisi de hasımlardan biri olabilir. Nasıl fiziksel ve psikolojik şiddeti saptamak yapısal şiddeti saptamaktan daha kolaysa, dönemin istismarcı ekonomik düzenini anlamak ve bu düzene karşı çıkmak da geleneksel kampanyaların siyasal baskıya ya da bariz ekonomik eşitsizliğe karşı mücadele etmesinden daha zordur. Martin Luther King, bunu dikkatini geleneksel ırk ayrımcılığı sorunundan ekonomik eşitsizliğe çevirdiğinde keşfetmişti. Bu, önce Seattle’da ve başka yerlerde gerçekleşen protestolarla oluşan alternatif küreselleşme hareketi ve yakın zamanda Occupy tarafından yeniden keşfedildi –Seattle da, Occupy da mevcut ekonomik düzenin temelini oluşturan refah ve kaynakların büyük eşitsizliğine dikkat çekiyordu–.

Elbette kitabımızın kısa sonuç bölümünde dünyamızın ekonomik durumu ile ilgili uzlaşmaya varmamız mümkün olmayacaktır. Fakat onlarca yıldır ABD ve Avrupa’da gerçekleşen bazı değişiklikler ve şiddetsizliğin bu değişikliklere karşı çıkmak için ne rol oynayabileceği konuları üzerinde durmaya değerdir. Tabii, ABD ve Avrupa’daki ekonomik gelişmelerin başka yerlerdeki yoğun etkileri mevcuttur; fakat yaklaşımımızı bu alanlarla kısıtlarsak bu gelişmeleri daha açık bir şekilde görebiliriz. Buraya baktığımızda göreceğimiz şey, Büyük Bunalım ile 1980’ler arasındaki dönemde egemen olan refah devletinin çöküşüne ve sıklıkla neoliberalizm olarak adlandırılan şeye doğru bir yönelimdir.

Neoliberalizm ile kastedilen şey, başlangıcı ABD’de Ronald Reagan, Birleşik Krallık’ta ise Margaret Thatcher yönetimleri ile ilişkilendirilen ekonomik bir düzendir. Neoliberalizmin düşünsel merkezi ise Chicago Üniversitesindeki ekonomi bölümüdür. Gerçekten de neoliberalizm çoğu zaman Chicago Okulu ekonomik sistemi olarak adlandırılır. Bu konuya yaklaşmanın bir yolu Bunalım ve Bunalım sonrası döneme egemen olan Keynesçi ekonomiyle tezat kurmaktan geçer.

Keynes’in çalışması Bunalım döneminde, kendinden önceki laissez-faire* ekonomik sistemlere cevaben egemenlik kazanmıştır. Keynes, Genel Teori isimli büyük eserinde, piyasanın mutlak biçimde kendi kendini düzeltemeyeceğini ve belli şartlar altında piyasanın gelişmesi için devlet müdahalesine ihtiyaç olduğunu iddia ederek geleneksel laissez-faire zihniyetine meydan okur. Daha belirgin bir biçimde özellikle faiz oranının düşük olduğu, iş yatırımının ise olası görünmediği durumlarda, hükümetin ekonomiyi kendine getirmek için talebi teşvik etmesi gerekir. Keynes bu talebi teşvik etmek için hükümetin kamu yatırımı biçiminde bütçe açığına dayalı harcama yapmasını önerir. Franklin Roosevelt yönetimindeki ABD hükümetinin Keynesçi görüşü benimsemesi, hükümetin geniş ölçekli bayındırlık çalışmaları programı oluşturmasına ve Sosyal Güvenlik programı başlatmasına önayak oldu. Keynesçi program, İkinci Dünya Savaşından sonra çeşitli kamusal refah tedbirleri ve hükümetin teşvik çabaları yoluyla ekonomiye müdahalenin meşruluğunu kanıtladı. Gelgelelim Chicago Okulu, bu dönem boyunca ekonomiye hükümet müdahalesinin azalmasını savunuyordu.

Bu okulun yükselişinin önünü 1970’lerin başında Arap Petrol Ambargosu ile bunu takip eden ABD ve başka yerlerdeki “stagflasyon” açtı. Stagflasyon, Keynes’in görüşleriyle uyuşmayan bir enflasyon ve durgunluk karışımıdır. Keynes’e göre enflasyon, talebin yüksek olduğunu işaret ettiğinden durgunluktan ziyade ekonomik etkinlik durumuyla örtüşür. Stagflasyonun Keynes’in düşünce sistemini ne derece çürüttüğü tartışmaya açıktır; ama 1979’da Thatcher’ın, 1980’de de Reagan’ın seçilmesiyle Chicago Okulu dönemi başladı. Birçok kişi 2008 Krizinin neoliberalizmin sonunu getirdiğini iddia etse de –ki buna ben de dahilim– neoliberalizm günümüzde halen devam etmektedir.

Peki, nedir neoliberalizm? Siyaset düşünürü David Harvey neoliberizmi “insan refahına en iyi ulaşım yolunun bireysel girişimcilik olanaklarını ve katı özel mülkiyet haklarını, serbest piyasa ve serbest ticaret ile nitelendirilen kurumsal bir çerçevede özgür bırakmak olduğunu öne süren siyasal iktisat pratiğine ilişkin bir teori”  diye tanımlar. Neoliberalizm çeşitli ulusal piyasalara belirli müdahaleleri içerir. Bilhassa Dünya Bankası ve özellikle IMF’nin (Uluslararası Para Fonu) desteğini alan neoliberalizm devlet düzenlemelerinin ortadan kaldırılmasını, özelleştirmeyi ve kamu sektörünün sosyal hizmetlerden elini çekmesini teşvik etmeyi amaçlamıştır. (Yakın zamanda Dünya Bankası ve IMF’nin bu konu karşısındaki tutumu bir nebze esneklik kazanmıştır.) Bu programın işleyişini ABD’de gördük ve bu program halen Avrupa ve ABD’nin kamu politikasının önemli kısmını oluşturmayı sürdürüyor. Devlet düzenlemelerinin ortadan kaldırılması, devlet gözetiminin ekonominin çeşitli alanlarından çıkarılmasıdır. Mesela ABD’de devlet düzenlemelerinin ortadan kaldırılması, ticaret bankalarının finansal yatırımları üzerindeki kısıtlamaları kaldırmayı ve 2008 ekonomik çöküşünün göbeğinde yer alan gizli finansal türevlerin önünün açılmasını içeriyordu. Özelleştirme, İngiliz demiryolu sisteminin 1993’te özelleştirmesi örneğinde olduğu gibi, devlet mülkiyetindeki verimli işletmeleri özel şirketlere satmak demektir. Özel sektörün sosyal hizmetlerden elini çekmesi ise, Bill Clinton’ın 1990’larda yaptığı yardım kesintileri ya da günümüzde Birleşik Krallık’ta ve daha düşük ölçüde ABD’de devam eden üniversite bursu kesintileri örneklerinde olduğu gibi hükümetin kamusal yardım faaliyetlerini durdurması ile gerçekleşir.

Geçen paragrafta verdiğimiz kısa örnekler neoliberalizmin en hararetli destekçilerine ilişkin olsa da, neoliberalizmin Avrupa genelinde benimsendiğini söylemek yanlış olmaz. Neoliberalizmin Avrupa’ya kıyasla yoksul olan birçok ülkeye “yapısal düzenlemeler” diye bilinen şeyleri dayatması da bununla aynı derecede önemlidir. IMF ve kısmen Dünya Bankası tarafından benimsenen bu politikalar, finansal yatırımın şartı olarak özelleştirmeleri, deregülasyonu ve sosyal hizmetlerde kesintiyi gerektiriyordu ve bu da çoğu zaman zaten kötü durumda olan ülkelerin daha da zayıflamasına neden oluyordu.

Harvey’e göre neoliberalizm, zengin sınıfların gelir akışını kendi yönlerine çevirmeye çalıştığı bir sınıf mücadelesi taktiğidir. Harvey neoliberalizmi “ekonomik elitlerin egemenliğini yeniden tesis etmeyi ve sermaye birikiminin gerçekleştiği şartları geri getirmeyi amaçlayan bir siyasi proje”  olarak görür. ABD’de son otuz, kırk yıldır süren eşitsizlik, Occupy hareketi tarafından da altı çizilen kamusal bir tartışma konusu oldu. Bilinçli bir siyasi proje olup olmadığı bir kenara, neoliberalizm, zenginliği tek noktaya yığma ve Keynesçi refah devleti fikrinin niteliklerinden olan birçok destek politikasını ortadan kaldırma etkisine kesin olarak sahiptir.

Ekonomik yığılma ve dolayısıyla artan eşitsizliğe ek olarak, neoliberalizmin başka etkilerini hayal etmek güç değildir. ABD ve Birleşik Krallık’ta yaşayan bizler –ve Avrupa’nın diğer ülkelerindeki çoğu kişi– gitgide Keynesçi ekonomik düzende yaşadığımızdan daha bireyci yaşamlar sürüyoruz. Bunun sebebini uzaklarda aramamak gerekir. Eskiden devletin kendi vatandaşlarını desteklemesi önemli bir toplumsal görev sayılırken, günümüzde insanlar neredeyse kendi kaderlerine bırakılmaktadır. Kamu yardımı, yükseköğretim ve hatta sanat fonları için yardımlar kesildikçe ve sendika dayanışması azaldıkça insanlar, hükümet politikasında güya erişilebilir olması gereken toplumsal kazanımların çoğunu elde etmek için kendi kaynaklarını kullanmak zorunda bırakılmaktadır. Bu sadece halihazırda yoksullukla boğuşanları değil, hepimizi etkilemekte. Sonuçta, işinden çıkarıldığı anda devlet yardımına muhtaç kalmayacak çok az kişi var. Ayrıca şirketlerin uzun dönem çalışanlarına olan sadakatlerinin gitgide azalmasıyla bu tehlike hiç uzak değil gibi görünüyor. (Öyle ki, ben de kadrolu bir profesör olarak neoliberal ekonomide pek nadir bulunan garantili mesleklerden birini yapıyorum. Fakat finansal baskı altındaki üniversiteler ellerinden geldiğince kadrosuz akademisyen almaya bakıyor.)

İnsanlar tökezledikleri vakit devlet yardımından yararlanamayacaklarının bilincindeyse, muhtemelen baskıdan ziyade korkuyla hareket ederler. Bu durumda kişi, elindekileri muhafaza etmek ve böylelikle de toplumda diğerlerine katkıda bulunmaktansa kendi kaynaklarını kendi güvenliği için kullanmak zorunda kalır. Dolayısıyla bu korku, toplumsal dayanışmayı aşındırır; bireyciliğin artmasına katkıda bulunur. İnsanlar başkalarını ortaklaşa toplum yoldaşları olarak değil, kendi imkânları için rekabet eden kimseler olarak görerek imkânlarını buna göre idareli kullanır. Tabii ki –özellikle ABD’de– bireycilik ülkenin tarihi ile kol kola gelişmiş bir değerdir. Gelgelelim neoliberalizmde bireycilik, cömertlik ve iyimserlik gibi başka değerleri de saf dışı bırakmaya başladı.

Bütün bunlar, birbiriyle ilişkili iki etkiye sahiptir: neoliberal ekonomik düzenin yeniden üretimi ve buna karşı gelişen direnişin köreltilmesi. Yeniden üretim dinamiği şu şekildedir: Bireylere yapılan yardımlar özelleştirme, devlet düzenlemelerinin ortadan kaldırılması ve sosyal hizmet kesintileri yoluyla kesilince, gördüğümüz üzere insanlar kendi başlarının çaresine bakmaya mecbur kalır. İnsanlar kendi kaynaklarını en verimli şekilde kullanmaya çalışırken, daha büyük bir toplumsal menfaat uğruna bu imkânlardan vazgeçmeye yanaşmayacaklardır; böylelikle sosyal hizmet açığını büyüteceklerdir. Bununla beraber insanlar vergi yoluyla çalışan bir kurum olan devletin müdahalelerine itimat etmemeye başlayacaklardır. Bu da özelleştirmelere ve devlet düzenlemelerinin ortadan kaldırılmasına yol açar; zira her ikisi de devlete güvensizliğin ürünüdür. Özelleştirme, hükümetlerin insanların paralarını verimli şekilde kullanmadığı fikrine bir cevaptır. Bunun kaynağı ise Reagan’ın “Devlet çözüm değil, sorundur” sözlerinde ifade bulan korkudur. Devlet düzenlemelerinin ortadan kaldırılması ise, şirketlerin kendi sorumluluklarında hareket etmesine imkân vererek, devlet gözetiminden muaf şekilde daha çok kâr sağlamalarına müsaade eder. Bunun sonucunda ise istikrarsız ekonomik ortamda bu yol, ekonomik açıdan bir mecburiyet olarak görülür. Böylece yalıtılmış bireyciliğin daha çok yalıtılmış bireyciliğe yol açtığı kısır bir döngüde neoliberalizm daha fazla neoliberalizme yol açar.

Toplumsal birlikteliğin aşınması bu yüzden insanların neoliberal düzene karşı direniş imkânlarını köreltmektedir. İnsanlar gitgide birbirlerinden yalıtılmış hayatlar sürerken, başarılı toplumsal hareketler için gerekli ortaklık ruhunu aşılamak zorlaşmaktadır. Eğer başkaları sadece tükenen kaynakların ya da servetin peşinde birbirlerinin rakibi ise, toplumsal bir direniş hareketinin nasıl ortaya çıkacağını kestirmek güçtür. Toplumsal direniş, neoliberalizm tarafından teşvik edilen rekabetçi bireyciliğin dışladığı, ötekine karşı güven ve empati duyguları temelinde sahip olunması gereken bir toplumsal yönelim gerektirir. Elbette sanayileşmiş ülkelerde solun düşüşü üzerine birçok tartışma gerçekleşmiştir. Bunun sebeplerinden birini neoliberalizmin kendini kendi yarattığı insan bencilliği üzerinden yeniden üretme biçiminde bulabileceğimize inanıyorum.

Direnişin zorluğunun bir diğer sebebi ise burada anlatmaya çalıştığım şeyin dağınık karakterinden kaynaklanmaktadır. Neoliberalizm bazı bireylerin başka herkesi –o kadar büyük ölçekli olmasa da– enayi yerine koyarak servet biriktirmeyi hedefledikleri bir ekonomik düzen değildir. Geçmişteki şiddetsiz mücadelelerin aksine, kime ne konuda karşı çıkmak gerektiğini saptamak güçtür. Neoliberalizmin Marcos’ları ya da Mübarek’leri yoktur. İşgalci Sovyetler Birliği de yoktur. Neolibealizmin sahip olduğu, Occupy’ınsa karşı çıkmayı amaçladığı şey, dağınık ama küçük bir kazananlar grubu ve eşitlikçilik karşıtı bir ekonomik işleyişin ürünü olan çok daha geniş bir kaybedenler (ya da en azından bocalayanlar) grubudur. Ekonomik düzene kafa tutmak, bir kişiye, rejime, kanuna ya da kanunlar topluluğuna kafa tutmaya kıyasla çok daha zordur. Gerekli değişim daha küreseldir; çünkü söz konusu neoliberalizm olduğunda, şirketler ulusal ölçekte olduğu kadar ulusaşırı ölçekte de işlerler.

O halde neoliberalizmin karşımıza çıkardığı en azından iki zorluk bulunur: yayılmacı bireycilik vasıtasıyla dayanışmanın altının oyulması ve siyasi direnişin hedeflerini ya da nesnelerini tespit etmenin zorluğu. İlki söz konusu olduğunda şiddetsizlik kesinlikle dengeleyici bir güç oluşturabilir. Bunun nedeni ise şiddetsizliğin normatif gerekliliklerinin neoliberalizminkilere cepheden karşı olmasıdır. Neoliberalizm, rekabet, güvensizlik ve yalıtılmışlığı teşvik ederken; şiddetsizlik ise işbirliği, güven ve birlikteliği teşvik eder. Şiddetsizliğin içini dolduran iki değer –haysiyet ve eşitlik– kardeşimiz olan insanları (ve çoğunlukla diğer hayvanları) tam olarak kardeşçe tanınmaya ve saygı duyulmaya değer olarak kabul etmemizi gerektirir. Burada anlaşmazlık olsa bile –zaten anlaşmazlığın olmadığı bir durumda şiddetsizliğe niye ihtiyaç olsun?– bu anlaşmazlık en azından tek taraflı olarak şiddetsizliğin kendi katılımcılarına zorunlu kıldığı temel değerlere ilişkin bağlar yüzünden kısıtlanmıştır.

Bu noktada şiddetsizliğin aslında şiddetsizlık taraftarları ile hasımları arasındaki rekabet üzerinden nitelendirildiği yönünde bir itirazda bulunulabilir. Bu, kişinin başkasına galip gelmesi gerektiği bir görüş uyuşmazlığıdır. O zaman şu soru sorulabilir: bu tür bir rekabet ile neoliberalizmin teşvik ettiği piyasa rekabeti arasında ne fark vardır?

Şiddetsizliğin rekabetçi bir yanı muhakkak vardır. Bunu ahlaki jui-jitsu vakalarında gözlemlemek o kadar kolay olmasa da, iki tarafın da birbirine kafa tuttuğu ve sadece birinin galip geldiği şiddetsiz zor kullanımı örneklerinde görebiliriz. Gelgelelim bu örneklerde bile şiddetsizliğin rekabetçi niteliği neoliberalizminkinden çok daha farklıdır. Şiddetsiz mücadelede söz konusu olanın, iki görüşün uyuşmazlığı olduğunu söyleyebiliriz. Burada –şiddetsiz görüş– bireylerin haysiyetini muhafaza etme fikrinden ayrılmaz. Bu da, şiddetsizlik ilkeli değil, sadece pragmatik olduğunda bile, ötekilere (Kant’ın da dediği gibi) araç değil amaç olarak davranmak anlamına gelir. Bu durumda öteki, sadece faydalanılacak biri olarak var olmaz; onu psikolojik bakımdan olmasa da davranış bakımından değerli olan bağımsız bir yaşam olarak ele almak gerekir.

Bu söylediğimiz, neoliberalizm için geçerli değildir. Neoliberal düzenin teşvik ettiği kuru rekabet, her şeyi ahlaki çerçeveden muaf olan piyasaya tabi kılar. Toplum dayanışmasının bireysel rekabet uğruna aşındırıldığı yerde, kişinin ötekine kendi amaçları doğrultusunda bir araç gibi davranmaması için hiçbir sebep bulunmaz. Neoliberal düzenin yapıtaşları olan özelleştirmeler, devlet düzenlemelerinin ortadan kaldırılması ve sosyal hizmet kesintileri, kardeşlik pahasına böbürlenmeye açılan kapılardır. Bu açık kapı, biraz önce bahsettiğimiz korkulardan beslenir. Toplumsal dayanışma eksikliğinde, ötekiler yalnızca, yokluğunda kişinin kendisini ya da ailesini geçindiremeyeceği, ortak kıt kaynaklar için rekabet eden kimseler olarak görür. Hem neoliberalizmi hem de şiddetsizliği rekabetçi yanları üzerinden tanımlamak mümkün olsa da, ikisinin de rekabetçi tabiatları insanların yan yana olmasının ne anlama geldiğine dair çok farklı görüşlerden doğar.

Eğer şiddetsiz değerler neoliberalizminkilere aykırı düşüyorsa ve bu yüzden de neoliberalizme bir alternatif olabiliyorsa, hedeflere ve nesnelere dair sorumuzun gidişatı ne yönde olur? Neoliberalizme direnmek, adil olmayan bir siyasi düzene direnmekten daha zordur. Neoliberalizmin işleyişini anlamak güçtür, teşvik ettiği yapısal şiddet ise zalimane siyasi rejimlerin, işgalin ya da ırkçı ayrımcı yapının aleni şiddet niteliğinden daha güç anlaşılır. Sorunun kişisel ya da yasal eylemlerden değil, ekonomik bir sistemden kaynaklandığı bir ortamda şiddetsizlik nasıl işleyebilir?

Elbette ki, neoliberal ekonomik düzene karşı, çok sayıda şiddetsiz direniş gerçekleşmiştir. Bazen küreselleşme karşıtı adı verilen fakat aşağıdan küreselleşme olarak adlandırılması daha uygun olan hareketin direnişi, neoliberalizmi uluslararası ölçekte destekleyen kurumları hedef alır: Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve diğerleri. Hareketin en bilindik gösterisi, 1999 Kasımında Seattle’da gerçekleşen, on binlerce kişiyi bir araya getiren ve Dünya Ticaret Örgütü’nün o yılki açılış törenindeki toplantının iptaline sebep olan gösteridir. Gösteriler şiddet içerse de, DTÖ toplantılarının gerçekleştiği dört gün boyunca devam eden bu şiddet, büyük ölçüde polis şiddetine karşılık olarak ortaya çıkmaktaydı. Dahası gösterinin büyük kısmı gerçekten de şiddetsizdi.

Neoliberalizme meydan okumak isteyen hem şiddet yanlısı hem de şiddetsiz başka mücadeleler de bulunur. Şiddet yanlısı örnekler söz konusu olduğunda, Meksika’da Chiapas halkı adına ve onlarla beraber hareket eden Zapatistalar, yerlilerin sorunlarını neoliberalizme sıkı sıkıya bağlı kabul ediyor, sorunu da neoliberalizm olarak tanımlıyordu.  Oakland Occupy örneğinde şiddetin ara ara patlak vermesine rağmen şiddetsizlık taraftarı mücadeleler arasında Occupy’ı muhakkak saymamız gerekir. Occupy, aşağıdan küreselleşme hareketinin mirasçısı olarak görülebilir. Daha çok ABD’deki sermaye yığılmasına odaklansa da, ekonomik kaygıları ekonomik eşitsizliğin merkezi bir hedef olduğu aşağıdan küreselleşme hareketinin kaygılarıyla kesişir. Üstelik neoliberalizm ile servet yığılması arasında karşılıklı desteklemeye dayalı bir döngü mevcuttur. Devlet düzenlemelerinin ortadan kaldırılması, özelleştirmeler ve sosyal hizmet kesintileri, serveti tepedekilere yığar. Bu yığılma ise dolayısıyla, servet sahiplerinin devlet düzenlemelerini daha fazla ortadan kaldırmasına, özelleştirme ve sosyal hizmet kesintisi faaliyetini daha çok teşvik etmesine yol açar. Yani Occupy % 1’i hedefleyerek neoliberalizmin merkezi unsurlarından birine karşı doğrudan tavır alır.

Servet yığılımına meydan okuyan bir diğer hareket ise yukarıda kısaca bahsettiğimiz Movimento dos Trabalhadores Sem Terra, kısaca MST’dir. MST’nin köylülere çalışabilecekleri araziler kazandırma mücadelesi, Occupy’ın da ilgi alanı olan, servet yığılmasına doğrudan bir meydan okumadır. Ayrıca 2001’deki Arjantin ekonomik krizini başlatan, işçilerin fabrika işgali hareketi, ekonomik yığılmaya karşı yeni bir direniş modeli oluşturdu.  Arjantinli işçiler, Brezilya’da köylülerin kullanılmayan arazilere el koyması olayına benzer bir şekilde, terk edilmiş fabrikalara el koymuşlardı. Bu eylemler, krizden önceki on yıl boyunca Arjantin’de alenen benimsenen neoliberal politikalara cevap niteliği taşıyordu. Bu iki hareket de özel mülkiyet kisvesi altında korunan ve neoliberal politikaların etkisinde ivme kazanan ya da bu politikaların doğrudan sonucu olan servet yığılmasına karşı büyük ölçüde şiddetsiz olan meydan okumaları oluşturmaktadır.

Üç vakanın da –Occupy, MST ve Arjantin’de ele geçirilen fabrikalar– ortak özelliği, işgale dayanmalarıdır: ya kamusal ya da özel mülkün, ya tarım arazisinin ya da fabrikanın işgali. Tabii ki, bahsettiğimiz son iki işgal Occupy’dan farklıdır; zira kişilerin geçimlerini sağlamak adına üretim kaynak ve araçlarının işgalini içerir. Gelgelelim geleneksel gösterilerin aksine işgal eyleminin kendisinde, neoliberalizme belli bir yönden meydan okuyan bir şey vardır. Geleneksel gösteriler, tayin edilen kamusal alanlarda, bir süre sınırı gözetilerek gerçekleşir. İşgaller ise zaman bakımından daha açık uçludur ve sıklıkla kamuya açık olmayan yerlerde geçekleşir. Bunun da iki sonucu bulunur. İlki, işgallerin belli alanları özel mülk olarak tahsis etme fikrine ve böylelikle neoliberal servet yığılımına meydan okumasıdır. İkincisi, özel mülkü işgal etmenin ya da kamusal alanlarda süresiz olarak kalmanın, otoriteler için bazı zorluklar doğurmasının muhtemel olmasıdır. Dolayısıyla bu zorlukların, ilişkili kampanyaların halk nezdinde ilgi kazanmasına yol açması muhtemeldir. O halde, değişik işgal biçimleri şiddetsiz kampanyaların neoliberalizme meydan okuma taktikleri haline gelebilir.

Nasıl ortaya çıkarsa çıksın, bu meydan okumaların ortak zorluğu, politik baskıdan çok ekonomik baskıya karşı direniş noktalarını belirlemektir. Gördüğümüz üzere dünyamızda şiddetsizliğin ilgisini bekleyen çok sayıda geleneksel politik baskı olmasına karşın, neoliberal küresel kapitalizm ve bunun servet yığılımıyla, hizmet kesintileri ve bireylerin dışlanması unsurlarıyla ilişkilendirilen yapısal şiddet, şiddetsiz direniş için (aslında her direniş için) benzersiz birtakım sorunları ortaya koyar. MST ve Arjantin fabrika işgal hareketinin müdahale için uygun yerler bulmayı başarmış olması, ekonomik bir direniş biçimi olarak işlerini geri kazanmalarına imkân vermiştir. Occupy ise, ekonomik sistemin bazı etkilerine yerel ölçüde meydan okumaktan ziyade, ekonomik bir sisteme karşı daha küresel bir şekilde meydan okuduğundan işler daha zordur. Ancak belki de çeşitli mücadeleler arasında küresel ve yerel bağlantılar kurarak neoliberalizmin belli semptomlarına ve aynı zamanda bu semptomları yaratan ekonomik düzene dikkat çeken bir aşağıdan küreselleşme hareketini yeniden canlandırmak mümkündür.

Bu tür bir hareket, ilkeli sebeplerle olmasa da pragmatik sebepler üzerine kurulu bir şekilde, büyük ölçüde şiddetsiz olmak zorunda kalacaktır. Bunun birden çok sebebi bulunur. İlk olarak, neoliberalizmi ve etkilerini hedef alan kampanyalar bireylerden ziyade kurum ve faaliyetleri hedef alır. Ayrıca neoliberalizmin tetiklediği şiddet fiziksel ya da psikolojik olmaktan çok yapısaldır. Neoliberalizmin karşı çıkılması gereken temel kısımları, üzerimizdeki etkileri ve ekonomik faaliyet yürütme biçimidir. Bu pratiklere şiddet yoluyla karşı çıkmak imkânsızdır; çünkü sadece insanların davranışları üzerinden hayat bulan pratikler ve neoliberalizme hayat veren insanların çoğu neoliberalizmden çıkar sağlayanlar değil, neoliberalizmin mağdurlarıdır. Çıkar sağlayanlar bile, genelde neoliberalizmin üreticisi olmaktan ziyade, ürünüdürler. Bu kurum ve faaliyetlere saldırmak, dünyamız hakkında düşünme şeklimizin yanı sıra bu düşünme şekline hayat verecek yaratıcı şiddetsiz yollar yaratma konusunda da kendimizi eğitmemizi gerektirecektir. Occupy, MST ve Arjantin fabrika işgalleri, bu doğrultuda atılmış adımlar olmakla beraber, bize nasıl ilerleyeceğimize dair dersler de verebilir.

İkinci olarak, bazı insanlar neoliberalizmi ayakta tutan gücü ellerinde bulundursalar da bu insanlar çoğunlukla silahsızdır. Bu insanlar Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların görevlileri, bankacılar, yatırımcılar, yöneticiler ve ulusal siyasi aktörlerdir. Bu insanlara saldırmak, jui-jitsunun saldırgana geri tepmesiyle sonuçlanacaktır. Bunun sonucunda ahlaki jui-jitsu gerçekleşmese de – yani silahsız neoliberalizm destekçilerine saldıranlar, amaçlarında hata yaptıklarını fark etmeyebilirler– saldırganlar, kampanyaları adına halkın sempatisini toplamakta başarısız olacaklardır. Bu durumda sempati diğer tarafa yönelecektir. Ayrıca, zalim olduğu herkesin malumu diktatörlüklerin ve işgallerin aksine, neoliberalizmi destekleyen kurumları yöneten kimseler, bu sisteme çoğunlukla herkes kadar kapılmıştır. Bu insanların çoğu büyük olasılıkla, topluma ve dünyaya fayda sağlayan bir faaliyete giriştiklerine can-ı gönülden inanmaktadır. Bu kişiler Mübarek’ten ya da Estonya’daki Sovyet yetkililerinden çok muhtemelen ABD’de ayrımcılık dönemindeki çok sayıdaki Güneyli ortalama beyazları andırır. (Bu noktada, neoliberalizm destekçilerinin Güney’deki beyazlar kadar kendi kendilerini kandırdıkları iddia edilebilir. Bu yöndeki bir tartışma, karakter ve kendini kandırma kavramının ne ölçekte olduğu meselesini alanımızın çok dışına çıkarır. Burada sadece, bu insanlar gerçekten de kendilerini kandırıyorlar ise –bu duruma kısmen anlayışla yaklaşabilirim– sebep oldukları zalimliklerin kanıtlarına ulaşma imkânlarının, [beyaz elit kesimin aksine] Jim Crow döneminde Güney’de tecrit halindeki sıradan beyazlardan fazla olduğunu belirtebilirim.)

Son olarak, neoliberalizme arka çıkanlar çoğunlukla silahsız olsa da, neoliberal düzen, ezici bir polis ve ordu desteğine sahiptir. Eğer silahsız siyasetçiler ve ekonomik aktörler neoliberalizmin dayandığı şeyler ise, dünyanın teknolojik açıdan en gelişmiş askeri kurumlarına sahip ülkeler bu dayanakların sağlam kalacağını taahhüt edeceklerdir. Bu kurumların potansiyel şiddetiyle boy ölçüşmek imkânsızdır. Yani sırf pragmatik sebeplerden ötürü, neoliberalizme karşı mücadelede neoliberal kurumları yok etmeyi amaçlayan şiddet içeren bir başkaldırı girişimi ‘donkişotvari’ olacak ve süratle bertaraf edilecektir.

Bütün bu sebeplerden ötürü neoliberal düzene karşı düzenlenecek mücadele, başarılı olmayı amaçlıyorsa şiddetsiz olmalıdır. Bu çıkarımı, şiddetsiz direniş yoluyla meydan okunabilecek bir sürü geleneksel baskıcı yönetimin var olmaya devam ettiği gerçeğiyle ve Chenoweth ve Stephan gibi araştırmacıların şiddetsizliğin genelde şiddetten daha başarılı olduğu yönündeki bulgularıyla birleştirirsek, dünyamızdaki şiddetsiz stratejiler üzerine düşünme ve hareket etme ihtiyacını kavrayabiliriz. Çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıdaki baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız. Bunlara karşı, haysiyetin tanınmasına ve herkesin eşit olduğu varsayımına dayanan bir şekilde itaatsizliği nasıl besleyeceğimizi de sormalıyız. Çok sayıda kanlı devrime sahne olmuş geçmiş yüzyılın hatalarını tekrar etmek yerine, belki de şiddetsiz mücadelenin başarılarla dolu geçmişine göz atabiliriz. Bunu da, Gandi ve King gibi yüceltilen figürlerin sembolü haline geldiği kayıp ve şanlı bir geçmişi romantikleştirmek için değil, geleceğin muhtaç olduğu dersleri bu geçmişten nasıl çıkaracağımızı sorgulamak için yapmalıyız.

(…)

Çevirmen: Can Kayaş
*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.