Sıfır Sayı – Umberto Eco

 

“Tam bir “kaybeden” olan Colonna (50), gazeteci Simei’den iyi bir iş teklifi alıyor: “Yazı işleri sorumlusu ya da benzeri bir şey” sıfatıyla bir yıl boyunca bir günlük gazete için hazırlanan 12 “sıfır sayı”yı yönetecek ve “asla çıkmayacak olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü”nü anlatan bir kitap yazacak. Patron Vimercate, bu gazete sayesinde “finans ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılıkla bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da Yarın tasarısını bir kenara kaldırıp güzel salona giriş yapma iznini koparmış  olacak.” Teklif sahibi Simei’nin de kendi planı var: “her şey suya düşerse kitabı yayımlarım. Bomba gibi patlayacak ve yayın hakkı adına bana belli bir gelir sağlayacaktır. Ya da, olur ya, birileri yayımlamamı istemez ve bana bir total verir. Net.” Olaylar böyle başlıyor ve Eco gözde konuları aracılığıyla İtalya’nın 50 yıllık tarihini yeniden yazıyor: Gladio, bir Papa’ya suikast, başka bir Papa’nın öldürülmesi, hükümet darbeleri, gizli servislerle terör örgütlerinin karmaşık ilişkileri… Ve bir soru: Acaba Mussolini sağ mı?” Sıfır Sayı’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

 

16 Haziran 1992 Cumartesi, saat 8

Bu sabah musluktan su akmıyordu.

Blop, blop, iki bebe hıçkırığı, hepsi o kadar.

Komşu hanımın kapısını çaldım: onların evinde her şey yolundadır. Ana vanayı kapatmış olmalısınız, dedi bana. Ben mi? Nerede olduğunu bile bilmiyorum, buraya yeni taşındım, biliyorsunuz, eve de akşamdan akşama geliyorum. Tanrım, yoksa bir haftalığına evden uzaklaştığınızda da suyu ve gazı kapatmıyor musunuz? Ben mi, hayır. Çok tedbirsiz bir davranış, lütfen içeri girmeme izin verin, göstereyim size.

Eviye altındaki dolabın kapağını açtı, bir şeyleri evirip çevirdi ve su akmaya başladı. Bakın, gördünüz mü? Vanayı kapatmışsınız işte. Özür dilerim, pek dalgınım. Ah, siz single yaşayanlar! Komşu hanım exit,o bile İngilizce konuşur olmuş.

Sakinleşmeliyim. Poltergeist diye bir şey yoktur, sadece filmlerde vardır. Ayrıca uyurgezer de değilim, zaten olsam da, vananın varlığından haberim yoktu; bilsem uyanıkken de kullanırdım, çünkü duş damlatıyor ve geceleri Valldemossa’daymışım duygusu yaşatan o damlama sesi yüzünden pek uyuyamıyorum. Nitekim sık sık uyanıyorum, kalkıyorum ve lanet olası damlamayı duymamak için gidip yatak odasıyla hol arasındaki banyo kapısını örtüyorum.

image

Ne bileyim, elektrik kontağı da söz konusu olamaz (çünkü vana tamamen elle çalışan bir şey), hani oradan fare geçti desem, onun cüssesi ve gücü yerinden oynatmaya yetmez. Antika bir demir tekerlek (bu evde her şey elli yıl öncesine ait) ve de paslanmış. Yani bunu çevirmek için bir el gerekli. İnsan eli. Ve benim Morg Sokağı maymununun inebileceği bir şömine bacam da yok.

Mantık yürütelim. Her sonucun bir nedeni vardır, en azından öyle derler. Mucize seçeneğini bir kenara bırakalım; Tanrı’nın benim duşla ilgilenmesi için bir neden göremiyorum, nihayet bir Kızıldeniz değil. Demek ki doğal bir etki, doğal bir tepki söz konusu. Dün akşam yatmadan önce bir bardak suyla Stilnox içtim. Demek ki o ana dek su akıyordu. Bu sabah kesilmişti. Demek ki azizim Watson, vana gece kapanmış – ve bunu kapayan da sen değilsin. Birisi, birileri evimdeydi ve kendi çıkaracakları gürültüden çok (aslında gayet sessiz davranmışlardı) duş prelüdünün beni uyandırmasından, duş sesinin onları da rahatsız etmesinden, beni uyandırma olasılığından çekinmişlerdi. İşte o arada komşumun da yaptığını yaparak maharetle suyu kesmişlerdi.

Ya sonra? Kitaplar normal düzensizliklerinde duruyor, bütün dünyanın gizli servisleri gelip geçmiş, kitaplarımı sayfa sayfa incelemiş olsa bile farkına varmazdım. Çekmecelerime bakmama, giriş holün-deki dolabı açmama da gerek yok. Olur da biri bir şey keşfetmek isterse, yapacağı tek bir şey var: bilgisayarı didiklemek. Belki de zaman yitirmemek için ne varsa kopyalayıp evlerine dönmüşlerdir. Ve şimdi her bir belgeyi tek tek açıyor olsalar da onları ilgilendirecek bir şey olmadığını görüyorlardır.

Zaten ne bulmayı umuyorlardı ki? Besbelli –bundan başka bir açıklama gelmiyor aklıma– gazeteyle ilgili bir şeyin peşindeydiler. Aptal değillerdir, yazı işlerinde ele aldığımız bütün işler hakkında notlar aldığımı düşünmüşlerdir – Braggadocio olayıyla ilgili bir şey biliyorsam, bir yerlere iki satır karalamış olmalıydım. Şimdi gerçeği tahmin etmişlerdir; ben her şeyi diskete sırlıyorum. Elbette bu gece ofisi de ziyaret etmişler ve bana ait disketleri bulamamışlardır. Ve şu anda (ama ancak şu anda) disketi cebimde taşıdığımı fark etmişlerdir. Ne aptalız, diyorlardır kendi kendilerine, ceketini de elden geçirmeliydik. Aptal mı? Salağız biz. Zaten kurnaz olsalar böyle pis işlere girişmezlerdi.

Yeniden deneyeceklerdir, en azından işi mektup çalmaya kadar uzatacaklar, sokakta kapkaççı gibi saldıracaklardır. Bu nedenle onlar bir kez daha yeltenmeden elimi çabuk tutmalıyım ve disketi bir posta kutusu adresine göndermeli ve sonra zamanı gelince gidip oradan almalıyım. Ne saçmalıklar geçiyor aklımdan, zaten bir kişi hayatını kaybetti, Simei de sıvışarak paçayı kurtardı. Onlar bir şey bilip bilmediğimi, ya da ne bildiğimi umursamazlar. Önlem olarak işimi bitirirler, konu kapanır. Gidip gazetelere o konudan habersiz olduğumu da söyleyemem, çünkü bunu söylemekle bile böyle bir konudan haberdar olduğum çıkar ortaya.

Nereden dolandım ben bu kördüğüme? Sanırım kabahat Profesör Di Samis’in ve benim Almanca biliyor olmamda.

Nereden düştü şimdi aklıma Di Samis, ta kırk yıl önceki bir olay? Di Samis yüzünden üniversiteyi bitirememiş olduğumu düşünmekten hiç vazgeçmedim ve eğer bu entrikanın içine düştüysem bunun nedeni de üniversite mezunu olamamamdır. Öte yandan Anna da beni iki yıllık evlilikten sonra terk etti, çünkü kendi ifadesine göre benim ezik bir takıntı hastası olduğumu fark etmişti – kim bilir daha önce kendimi güzel göstermek için neler anlatmıştım ona.

image

Almanca bildiğim için üniversiteyi bitiremedim. Büyükannem Alto Adige bölgesindendi ve küçüklüğümden beri bana Almanca konuştururdu. Üniversitenin ilk yılından itibaren, eğitim giderlerini karşılamak için Almancadan kitap çevirmeye başlamıştım. O dönemde Almanca bilmek başlı başına bir meslekti. Başkalarının anlamadığı (ve

o dönemde önemli bulunan) Almanca kitaplar okunuyor, çevriliyor, çeviri için de İngilizce ve Fransızcaya göre daha iyi ödeme yapılıyordu. Bugün aynı şeyin Çince ve Rusça için geçerli olduğunu düşünüyorum. Her neyse, ya Almancadan çeviri yapacaktın, ya üniversite bitirecektin, ikisi birlikte olmuyordu. Sözün özü çeviri yapmak bütün gün, hava ister sıcak ister soğuk olsun evde kalıp ayağında terliklerle çalışmak anlamına geliyordu ve bunun yanı sıra bir yığın şey öğreniyordun. İnsan o zaman neden giderdi ki üniversiteye?

Gönülsüzlüğüm yüzünden Almanca bölümüne kayıt olmaya karar vermiştim. Daha az ders çalışırım diye düşünüyordum, nasılsa her şeyi biliyordum. O dönemde konunun piri olan Di Samis, öğrencilerinin kartal yuvası olarak adlandırdıkları bir mekân yaratmıştı; geniş merdivenle tırmanılan, büyük bir avludan girilen köhne bir barok konaktı bu. Bir yanda Di Samis Enstitüsü, öte yanda elli kişi alan amfi ya da profesörün söylemiyle aula magna yer alıyordu.

Enstitüye sadece terlikle girilebiliyordu. Girişte asistanlar ve iki ya da üç öğrenci için yeterli terlik bulunuyordu. Terlik bulamayan dışarıda sırasını bekliyordu. Her taraf cilalıydı, sanırım duvarlara sıralanmış kitaplar da öyleydi. Tarih öncesi dönemlerden beri kürsü sahibi olabilmek için bekleşen ihtiyar asistanların çehreleri bile cilalı gibiydi.

Amfinin son derece yüksek bir kubbesi, (barok yapıdaki varlığını asla anlayamadığım) gotik pencereleri ve yeşil vitrayları vardı. Doğru zaman gelince yani saat tam on dörtte, Profesör Di Samis onu bir metre geriden izleyen yaşlı, iki metre geriden izleyen daha genç, elli yaşına varmamış asistanların eşliğinde enstitüden çıkardı. Yaşlı asistan kitaplarını, gençler kayıt aygıtlarını taşıyordu; o dönemde kayıt aygıtları hâlâ kocamandı, Rolls-Royce’u andırırdı.

Di Samis enstitüyü amfiden ayıran on metreyi sanki yirmi metreymiş gibi yürürdü: düz değil eğri bir çizgi izlerdi; pek anlamadığım için yanlış ifade edebilirim ama belki de bir parabol ya da elips çizerdi ve bu arada yüksek sesle “işte geldik, işte geldik” derdi; sonra sınıfa girer, bir tür yontuyu andıran kürsüye otururdu: sanki az sonra ağzından Bana İsmail Deyin cümlesi çıkacakmış gibi bir havaya bürünürdü.

Vitraylardan süzülen yeşilimsi ışık onun fesatça gülümseyen yüzüne cesedimsi bir ifade verirken asistanlar kayıt aygıtını çalıştırırlardı. Sonra söze “Kısa süre önce değerli meslektaşım Profesör Bocardo’nun söylediklerinin tam tersine…” diye başlar ve iki saat boyunca konuşurdu.

O yeşil ışık beni sıvımsı bir miskinliğe sürüklerken asistanların bakışlarında da aynı duygu okunurdu. Onların ıstıraplarının farkındaydım. İki saatin sonunda biz öğrenciler güruh halinde dışarı kaçarken Profesör Di Samis kayıt bandını geri sardırır, kürsüden iner, demokratça bir edayla asistanlarıyla birinci sıraya otururdu; hep birlikte iki saatlik dersi yeni baştan dinlerlerken profesör ona elzem görünen her bölümü mutlulukla onaylardı. Dikkatinizi çekmeliyim ki ders Kitabı Mukaddes’in Luther Almancasına çevrilmesi üzerineydi. Arkadaşlarım bu bir kösnüllük düşkünlüğü derlerdi donuk bakışlarla.

Derslere ender olarak katıldığım ikinci yılın sonunda Heine’de ironi konusunda bir teze başvurmaya cüret etmiştim (mutsuz aşkları bence uygun bir umursamazlıkla ele alması avutucu görünüyordu – aşklara, kendi yaşayacaklarıma hazırlanıyordum): “Siz gençler, siz gençler” demişti bana Di Samis umutsuzca, “hemen çağdaşların üzerine atlamak istiyorsunuz…”

Bir tür aydınlanma içinde tezimi Di Samis ile hazırlamamın suya düştüğünü anlamıştım. İşte o zaman aklıma daha genç ve uluslararası alanda baş döndürücü şöhrete sahip olan ve romantik ve yakın dönemlerle ilgilenen Profesör Ferio gelmişti. Ne var ki yaşça büyük arkadaşlarım beni Di Samis’in her durumda ikinci tez danışmanım olacağı konusunda uyarmışlardı; Profesör Ferio’ya da resmi biçimde yanaşmamalıydım, çünkü Di Samis bunu hemen öğrenir ve benden sonsuza dek nefret etme konusunda ant içerdi. Şimdi farklı yönden ilerlemeli, sanki tezimi onunla hazırlamamı isteyen Ferio imiş gibi davranmalıydım; o zaman Di Samis benimle değil Ferio ile uğraşırdı. Di Samis, Ferio’dan nefret ederdi ve bunun tek basit nedeni onu kürsü sahibi yapmış olmasıydı. Üniversite dünyasında (o zaman öyleydi, tahminimce hâlâ öyledir) normal dünyanın tersine bir işleyiş vardı, babalarından nefret edenler evlatlar değildi, babalar evlatlarından nefret ediyorlardı.

Di Samis’in aula magna’da düzenlediği, nasılsa hep ünlü bilim insanlarını davet etmeyi başardığı ve bu nedenle pek çok meslektaşının katıldığı aylık konferansların birinde Ferio’ya neredeyse rastlantısal biçimde yaklaşabileceğimi düşünüyordum.

Ama olay şöyle yürüyordu: konferansın hemen ardından doçentlerce yönetilen tartışma başlıyordu; sonra konuşmacı, bölgenin en iyisi ve 19. yüzyıl ortalarına ait bir tarza sahip olan, garsonları hâlâ frak giyen La Tartaruga adlı restorana davetli olduğundan herkes birlikte çıkıyordu. Kartal yuvasından restorana ulaşmak için önce geniş, revaklı yolu, sonra tarihi alanı geçmek, anıtsal bir yapının köşesini dönmek ve sonunda ikinci ve daha küçük bir alanı aşmak gerekiyordu. Konuk konuşmacı, revaklar boyunca çevresinde profesörlerle ilerliyordu, bir metre geriden öğretim görevlileri, iki metre geriden asistanlar ve mantıklı bir mesafeden de en cesur öğrenciler geliyordu. Tarihi alana varınca öğrenciler ayrılıyor, anıtsal yapının köşesinde asistanlar veda ediyor, öğretim görevlileri küçük alanı geçiyor ama restoranın kapısında saygılarını sunuyorlar ve içeriye yalnızca konuk ve profesörler giriyordu.

Böyle olunca Profesör Ferio varlığımdan asla haberdar olmadı. Bu arada ortamdan soğumuştum ve artık derslere katılmaz olmuştum. Robot gibi çeviri yapıyordum, kim ne verirse almak zorundaydım ve Friedrich List’in Alman Gümrük Birliği Zollverein’ın yaratılmasındaki rolünü anlatan üç ciltlik yapıtını Tatlı Yeni Üslup ile tercüme ediyordum. O zaman Almancadan çeviri yapmaktan neden vazgeçtiğim anlaşılabilir ama artık yeniden üniversiteye başlamak için de geç kalmıştım.

İşin kötüsü bu düşünceyi kabullenemedim: günün birinde bütün sınavları geçecek ve tezimi verecek olduğum inancıyla yaşamayı sürdürdüm. İnsan olanaksız umutlar besleyerek yaşadığı sürece zaten bir kaybedendir. Sonra bunun farkına vardığında da her şeyi boş verirsin.

Önce, Engadin’de yaşayan, okula gidemeyecek kadar budala bir Alman çocuğun özel öğretmeni olarak iş buldum. İklim harikaydı, kabullenilebilir bir yalnızlık söz konusuydu ve ben maaşım iyi olduğu için bir yıl dayandım. Sonra bir gün çocuğun annesi koridorda sıkıştırarak (bana) vermesinin onu hoşnut edeceğini belli etti. Dişlekti, dudağının üzerinde hafif bir bıyık gölgesi vardı ve ona benim bu görüşte olmadığımı ima ettim. Üç gün sonra çocuk hiçbir ilerleme göstermedi bahanesiyle kovuldum.

Ondan sonra ufak tefek yazılar karalayarak para kazanmaya başladım. Gazetelere yazmaya hevesliydim ama ancak bazı yerel bültenlerde iş bulabildim ve kasaba tiyatrolarının gösterileri, turne için gelmiş kumpanyaların seyirlikleri hakkında eleştiriler yazdım. Film gösterimlerinin öncesinde sahneye çıkan bahriye giysili kızları gözetlemek için kulise girmeye, selülitlerine hayran kalmaya, akşam yemeklerinde peşlerine takılıp bir sütlü kahveye ya da paraları varsa tereyağda yumurtaya fit olmaya da zaman buldum. İlk cinsel deneyimimi de şarkıcı kızların biriyle hakkında hoşgörülü bir yazı yazmam karşılığında yaşadım – Saluzzo’nun bir yerel gazetesine, bu ona yetiyordu.

Yurdum yoktu, farklı kentlerde yaşamıştım (Milano’ya Simei’nin davetiyle geldim), en az üç yayınevi için taslak düzeltisi yaptım (üniversite yayınları, asla büyük yayınevleri değildi), bir başka yayınevi için ansiklopedi maddelerini gözden geçirdim (tarihleri, yapıtların adlarını vb. denetlemek gerekiyordu), sözün özü Paolo Villaggio’nun Canavarımsı Kültür diye nitelediği alanda her tür işi denedim. Kaybedenler, kendi kendini yetiştirmiş kişiler gibi, kazananlara oranla çok daha geniş bir bilgi ağına sahiptirler; kazanmak istiyorsan tek bir şey bilmen, her şeyi bilmekle zaman yitirmemen gerekir; derin bilginin hazzı kaybedenlere özgüdür. Biri ne kadar çok şey biliyorsa, işleri o kadar ters gidiyor demektir.

Birkaç yılımı yayınevlerinin verdiği (bazen önemlileri de oluyordu) taslakları okumaya adadım, yayınevi bünyesinde, yeni yazarların sunduğu kitap dosyalarını okumaya gönüllü biri bulunamıyordu çünkü. Taslak başına beş bin liret veriyorlardı, bütün gün yatağıma uzanıp hırsla okuyordum; sonra, ayağını denk atmayan yazarı mahvetmek için bütün iğneleyiciliğimi kaleme dökerek bir sayfalık rapor yazıyordum; yayınevinde herkes derin bir soluk alıyor, bu kendini bilmeze, yapıtını reddetmekten ötürü duydukları üzüntüyü bildiriyorlardı. Asla yayımlanmayacak taslakları okumak bir meslek halini alabilir.

Bu arada Anna ile yaşananlar yaşandı, bitmesi gerektiği gibi bitti. Ondan sonra bir kadını ilgi duyarak düşünmeyi başaramadım (ya da şiddetle arzulamadım), çünkü yeniden başarısızlığa uğramaktan korktum. Cinselliği şifa anlamında, âşık olma olasılığı olmayan rastlantısal serüvenlerle yaşadım; tek bir geceydi, teşekkür ederim, hoştunuz; birkaç düzenli ücret karşılığı (dansçı kızlar beni selülit konusunda duyarsızlaştırmışlardı) ilişki sayesinde arzuya yenik düşmemeyi başardım.

Bu arada bütün kaybedenlerin kurduğu hayali kuruyordum: günün birinde bana şöhret ve varsıllık kazandıracak kitabımı yazacaktım. Büyük yazar olmanın yollarını öğrenebilmek için polisiye kitaplar yazan ve spaghetti western oyuncuları gibi kendi yazdıklarını Amerikalı adıyla yayımlayan bir yazar için zencilik (bugün siyasi dürüstlük adına ghost writer deniyor) bile yaptım. Aslında gölgede çalışmak ve iki perdeyle (Öteki ve Ötekinin öteki adı) örtülmek iyiydi.

Başkası adına polisiye yazmak basitti, Chandler’ın ya da hiç olmadı Spillane’nin tarzını taklit etmek yetiyordu; ama kendi adıma bir şeyler karalayayım dediğimde, birini ya da bir şeyi betimlemek için yazınsal durumlara başvuruyordum: şahıs pırıl pırıl ve aydınlık havada geziniyordu demeyi beceremeyip “Canaletto’ya özgü bir gökyüzü altında yürüyordu” diye yazıyordum. Sonra D’Annunzio’nun da böyle yaptığını anladım: Costanza Landbrook adındaki kadının bazı nitelikleri olduğunu söylemek için onu Thomas Lawrence’ın yarattığı birine benzetiyordu, Elena Muti’nin yüz hatlarının Moreau’nun bazı genç kızlarını andırdığını, Andrea Sperelli’nin Galleria Borghese’deki meçhul beyefendinin portresini anımsattığını söylüyordu. İşte o zaman bir roman okumak için insan bayilerde satılan bazı sanat tarihi dergilerini karıştırmak zorunda kalıyordu.

D’Annunzio kötü bir yazar olabilirdi ama bu benim de öyle olacağım anlamına gelmezdi. Gönderme yapma inadımdan kurtulmak için bir daha hiç yazmamaya karar verdim.

Anlayacağınız, pek de müthiş bir hayat değildi benimki. Ve elli yaşıma geldiğimde Simei’den teklif geldi. Neden hayır diyecektim ki? Bu da denemeye değerdi.

Şimdi ne mi yapıyorum? Burnumu kapı dışarı çıkardığımda canımı tehlikeye atmış oluyorum. Burada beklemek işime geliyor, en azından onlar dışarıdalar ve benim çıkmamı bekliyorlar. Ben de çıkmıyorum. Mutfakta birkaç paket kraker ve konserve et var. Dün akşamdan yarım şişe viskim de kaldı. Bu bana bir ya da iki gün yeter. Bar-dağıma iki damla koyuyorum (belki sonra iki damla daha eklerim ama bunu ancak öğleden sonra yaparım, çünkü sabah içmek insanı sersemleştiriyor) ve bu serüvenin en başına dönmeye çalışıyorum, diskete göz atmaya gerek duymadan, çünkü en azından şimdilik her şeyi bütün netliğiyle anımsıyorum.

Ölüm korkusu anılara can veriyor.

(…)

Çevirmen: Eren Yücesan Cendey
*Bu okuma parçasının yayını için Doğan Kitap’a teşekkür ederiz.

Umberto Eco (1932), bilim adamı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür kimliğiyle 20. yüzyılın en önemli düşünce adamlarından biridir. Dünya kamuoyunun gündemine 1980’de çıkan ilk romanı Gülün Adı ile giren Eco’nun romanlarının ve bilimsel kitaplarının pek çoğu Türkçede de yayımlandı. Baudolino (2003), Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi (2005) ve Prag Mezarlığı (2011) adlı romanları ile Güzelliğin Tarihi (2006) ve Çirkinliğin Tarihi (2009) adlı incelemeleri de Doğan Kitap yayınları arasında çıktı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.