Sınırın Yasaları – Javier Cercas

 

“Cennette bir yaz günü… Okulda alay konusu olan, on altı yaşındaki dörtgöz lakaplı çekingen Ignacio Cañas, evinden biraz uzaklaştığında iki karizmatik serseri ile karşılaşır: Delici mavi gözlerle bakan elebaşı Zarco ve baştan çıkarıcı güzelliğiyle Tere. Büyülenmiştir. Suç dünyasına açılan kapıya doğru yaklaşır, kendini değiştirecek bir hikâyeye doğru adım atar ve sınırı geçer: Kapkaç, hırsızlık, soygun… her defasında daha da artan bir tehlike. Mario Vargas Llosa, Susan Sontag, Alberto Manguel gibi yazarların övgüyle söz ettikleri Javier Cercas, okuru sayfalara hapseden canlı anlatımıyla gerçek ve kurgu, yanlış ve doğru, saygınlık ve suçluluk arasındaki sınırların inceliğine ve keskinliğine odaklanıyor. Kişi iki taraf arasında ne kadar gidip gelebilir ve nihayetinde hangi tarafa düşer? Sınırın Yasaları’nda gerçek bir öyküden esinlenerek Franco sonrası İspanya’sının bir portresini çizen Javier Cercas, günümüz İspanyol edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.” Sınırın Yasaları’nın ilk bölümünü paylaşıyoruz.

 

–Başlayalım mı?

–Başlayalım. Ama önce size bir soru daha sormama izin verin. Son bir soru.

–Buyurun.

–Bu kitabı yazmayı neden kabul ettiniz?

–Bunu daha önce söylemedim mi? Para için. Ben hayatımı yazarak kazanıyorum.

–Evet, biliyorum, ama sadece bu yüzden mi kabul ettiniz?

–Ayrıca şu da bir gerçek ki, Zarco gibi bir kişilik hakkında yazma fırsatı her zaman çıkmaz, eğer söylemek istediğiniz buysa.

–Onun hakkında yazmanız size teklif edilmeden önce de Zarco’nun ilginizi çektiğini mi söylemek istiyorsunuz?

–Elbette ki, herkes gibi benim de ilgimi çekiyordu.

–Anlaşıldı. Her hâlükârda size anlatacaklarım Zarco’nun değil, Zarco’yla ilişkimin hikâyesi, Zarco’yla ve…

–Biliyorum, bunun hakkında da daha önce konuşmuştuk. Artık başlayabilir miyiz?

–Başlayabiliriz.

–Bana Zarco’yla ne zaman tanıştığınızı anlatın.

–78 yazının başlarında. Tuhaf bir dönem yaşanıyordu. Ya da ben öyle hatırlıyorum. Franco öleli üç yıl olmuştu, ama ülke Franco yasalarıyla yönetilmeye ve Franco dönemindeki gibi, yani bok gibi kokmaya devam ediyordu. O sırada ben, tıpkı Zarco gibi, on altı yaşındaydım. O günlerde ikimiz hem çok yakın hem de çok uzak yaşıyorduk.

–Bu ne anlama geliyor?

–Şehri bilir misiniz?

–Şöyle böyle.

–Böylesi belki de daha iyi, zira o dönemdeki Girona şimdikinden çok farklıydı: Bir manastır havasının hâkim olduğu, karanlık, kırsalın istilasına uğramış, kışları sisle kaplı ve savaştan yeni çıkmış bir kasaba görünümünü hâlâ koruyan bir yerleşimdi. Bugünkü Girona’nın daha iyi olduğunu söylemiyorum –bir anlamda daha da kötü–, demek istediğim sadece şimdikinden farklıydı. O dönemde şehrin etrafı çarnego denen insanların yaşadığı bir mahalleler çemberiyle çevriliydi. Bu sözcük artık kullanılmıyor, ama o zamanlar İspanya’nın diğer bölgelerinden, oralarda girecek bir mezarları bile olmadığı için yeni bir yaşam peşinde Katalunya’ya gelen göçmenleri ifade etmek için kullanılırdı… Bütün bunları siz zaten biliyorsunuz. Bilmediğiniz kısım belki de, şimdi söylediğim gibi, yetmişlerin sonunda şehrin çarnego mahalleleriyle çevrili olduğu: Salt, Pont, Major, Germans Sàbat, Vilarroja. Her türlü bela kendine orayı mekân edinmişti.

image

–Zarco orada mı yaşıyordu?

–Hayır, Zarco belanın tam göbeğinde, şehrin kuzeydoğu sınırındaki geçici konutlarda yaşıyordu. Benim evimse onunkinden olsa olsa iki yüz metre uzaktaydı: Tek fark, o, sınırın öte tarafında, La Devesa Parkı’ndaki köprüyle geçilen Ter Nehri’nin diğer yakasında, ben ise, beri tarafta, köprüyü geçmeden önceki kısımda yaşıyordum. Evim, bugün La Devesa Mahallesi denen ama o zamanlar henüz hiçbir şey ya da neredeyse hiçbir şey olmayan, sadece birçok bostanla boş arsalardan oluşan ve şehrin son noktasını teşkil eden o muhitteki Caterina Albert Sokağı’ndaydı. İşte orada, on yıl önce, altmışların sonunda inşa edilmiş, şehirden tamamen kopuk üç apartman bloğundan birinde babam bir daire kiralamıştı. Bizler çarnegolar kadar yoksul değildik aslında ama orası da kendince bir çarnego yerleşimiydi. Binalarda oturanların çoğu, benimki gibi bu şehirden olmayan, ama kendilerini çarnego kabul etmeyen ve gerçek çarnegolar hakkında ya da en azından Salt, Pont Major, German Sàbat ve Vilarroja’daki yoksul çarnegolar hakkında hiçbir şey duymak istemeyen orta düzey memur aileleriydi (babamın Belediye Meclisi’nde alt kademe bir işi vardı). Bunlar aynı şekilde geçici konutların adını dahi ağızlarına almazlardı ve eminim ki, bırakın şehir merkezindekileri, Caterina Albert’de yaşayanların birçoğu bile geçici konutlar bölgesine asla adım atmamışlardı. Bazıları belki de onların varlığından bile habersizdi ya da öyleymiş gibi yapıyordu. Ama ben varlıklarından haberdardım. Nasıl bir şey olduklarını çok iyi bilmiyordum ve asla oralara adım atmamıştım, ama orada olduklarını ya da kimse tarafından ne teyit edilen ne de yalanlanan bir efsane gibi orada olduklarından bahsedildiğini biliyordum. Doğrusu şuna inanıyorum ki, biz mahalle delikanlıları için, o geçici konutların adı bile düşmanca zamanlardaki bir sığınağın destansı imgesini çağrıştırıyor ve macera romanlarının saygın havasını yansıtıyordu. İşte bütün bunlardan ötürü size o dönemde Zarco’nun hem çok yakınında hem de çok uzağında yaşadığımı söyledim: Çünkü bir sınır bizi ayırıyordu.

–Peki, onu nasıl aştınız? Demek istediğim, orta sınıftan bir delikanlı nasıl Zarco gibi bir gençle arkadaş oldu?

–Çünkü on altı yaşında bütün sınırlar esnektir ya da en azından o zamanlar öyleydi. Bir de rastlantılar var tabii. Ama bundan önce size başka bir hikâye anlatmalıyım.

–Buyurun.

–Bunu daha önce kimseye anlatmadım; daha doğrusu psikanalistim hariç hiç kimseye. Ama eğer size anlatmazsam Zarco’yu nasıl ve neden tanıdığımı anlamayacaksınız.

–Hiç merak etmeyin: Eğer bu hikâyenin kitapta yer almasını istemezseniz kitaba koymam; eğer onu kitaba koyma biçimimi beğenmezseniz, hemen çıkarırım. Anlaşmamız böyleydi ve ben buna sadık kalacağım.

–Pekâlâ. Biliyor musunuz? Herkes çocukluğun çok acımasız bir dönem olduğunu söyler durur, ama ben ergenliğin çocukluktan çok daha acımasız olduğuna inanıyorum. Benim durumumda öyle oldu. Caterina Albert’te bir arkadaş grubum vardı: En samimi olduğum Matías Giral’di, ama ayrıca Canales, Ruiz, Intxausti, Boix Kardeşler, Herrero ve başka birisi daha vardı. Hepimiz aşağı yukarı aynı yaştaydık, hepimiz sekiz ya da dokuz yaşından beri birbirimizi tanıyorduk, hepimizin hayatı sokakta geçiyordu ve hepimiz eve en yakın okul olan Maristas Koleji’ne gidiyorduk; Sabadell’li olan ve aralarında Katalanca konuşan Boix Kardeşler hariç hepimiz, elbette ki çarnegoyduk. Özetlemek gerekirse, benim hiç erkek kardeşim yoktu, sadece bir kız kardeşim vardı ve çocukluğum boyunca o arkadaşların pratikte, bendeki erkek kardeş eksikliğini doldurduklarını söylersem sanırım hiç abartmış olmam.

Ama ergenlikle birlikte bu sona erdi. Değişim, benim Zarco’yu tanımamdan yaklaşık bir yıl önce, öğretim yılının başlarında sınıfımıza yeni bir öğrencinin katılmasıyla başladı. İsmi Narciso Batista’ydı ve lise ikinci sınıfı tekrarlıyordu. Babası Belediye Meclisi’nin başkanı ve babamın şefiydi; daha önce birkaç kez karşılaştığımız için birbirimizi tanıyorduk. Bu yüzden ve soyadlarımızın tesadüfi yakınlığının (Cañas sınıf listesinde Batista’dan hemen sonra geliyordu) bizi yan yana oturtmasından ötürü onun sınıftaki ilk arkadaşı oldum. Benim sayemde Matías’ın ve Matías’la benim sayemizde de diğer okul arkadaşlarımın arkadaşı oldu. Ayrıca o güne kadar asla bir lideri olmamış (ya da olsa bile benim farkına varmadığım) grubun lideri de oldu. Belki de grubumuzun böyle bir şeye ihtiyacı vardı, çünkü ergenlikteki temel duygu korkudur ve korku, çarpışırken güveneceğin liderler talep eder. Batista bizden birkaç yaş daha büyüktü, güçlü bir fiziği vardı ve kendisini dinletmeyi biliyordu; ayrıca bir çarnegonun arzulayabileceği her şeye sahipti: Öncelikle sağlam, zengin ve Katalan bir aile (gerçi kendilerini tam bir İspanyol olarak görüyor ve sadece Katalan fanatikleri değil, Katalan olan her şeyi, özellikle de bunlar Barselona’dan geliyorsa, küçümsüyorlardı); sonra, şehrin yeni kesiminde büyük bir apartman dairesi, Tenis Kulübü üyeliği, S’Agaró’da yazlık bir ev, La Molina’da kışlık bir ev, ayağını yerden kesen 75cc bir motosiklet ve öğleden sonralarını içinde Rock müzik dinleyerek ve sigara tüttürüp bira içerek geçirdiği, sadece ona ait bir mekân olan, La Rutlla Sokağı’ndaki eski garaj.

Buraya kadar her şey normal; daha sonrasındaysa hiçbir şey normal değil. Demek istediğim şu ki Batista’nın bana karşı tutumu sadece birkaç ay içinde değişti ve sempatisi antipatiye, antipatisi nefrete ve nefreti de şiddete dönüştü. Neden? Bilmiyorum. Birçok kez bunun sadece grubun temel korkusunu pekiştirmek için Batista’nın beni günah keçisi ilan etmesinden ve bana muhbir yaftası yapıştırmasından kaynaklandığını düşündüm. Ama tekrar söylüyorum, bilmiyorum; tek bildiğim şu ki, onun arkadaşıyken çok kısa bir süre içinde onun kurbanına dönüştüm.

Kurban melodramatik bir sözcük, ama melodramın riskini yalanınkine tercih ederim.

(…)

Çevirmen: Süleyman Doğru
*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.