Sınırlar Ülkesinde – Sherko Fatah

 

“Sherko Fatah sınırlar üzerine gidip gelen birinin öyküsünü anlatıyor. İsimsiz kalan adam mayınlı bölgede kaçakçılık yapar. Mayınlarla bir anlaşması vardır: kendisi onları ele vermedikçe onlar da kendisine ihanet etmez. Fakat oğlu kaybolunca her şey değişir. Kaybolan oğlunu bulmak için, istihbaratçılarla konuşmak zorunda kalır ve hemen ihanete uğrar. Böylece mayınlarla ördüğü gizli “anlaşması” da suya düşer. Her gün ölüm tehlikesiyle giriştiği işinde muhtaç olduğu şans bir daha dönmemek üzere onu terk eder… Sherko Fatah’ın isimsiz roman karakterleri kendileri gibi bir coğrafyanın insanlarıdır. Bu romandaki kahramanı “Kaçakçı”yı Irak ve Türkiye sınır bölgesinde gezdirir, yani Kürdistan olduğu her halinden belli olan “sınırlar ülkesi”nde. Romandaki Kaçakçı gibi okur da sınırların deneyimlerini yaşar, okuyarak girdiği dünyadan bir daha zor ayrılırcasına…” Sınırlar Ülkesinde romanından bir bölüm sunuyoruz.

 

Bölgeye yeni gelen misafir, ailedeki ölümü duyduğunda kaçakçı günlerdir yoldaydı. Adam, oğlunun artık resmen doğrulanan ölümünden bihaber yola çıkmıştı. Ama bundan da önce ailesinin kalanını, yani karısını ve yeniyetme iki çocuğunu terk etmişti. Kaçakçı, olacakları tahmin etmişçesine arkasından köprüleri yıkmaya başlamıştı.

Yola çıkmadan önceki son günlerini, sessiz, ufak tefek, ama bütün işlerini sebatla yerine getiren ve başına neler geldiğini birçok kez öğrenmeye çalışan ablasının yanında geçirmişti. Ama kaçakçı susuyordu, ablası da herhalde geçici bir bunalım yaşadığı düşüncesiyle teselli buluyordu. Genç çocuğun hayli gerilerde kalan ölüm haberinden sonra artık her şey tahmin edilemez biçimde kötüleşmişti. Misafir, o güne kadar sadece anlatılan hikâyelerden bildiği ve buradaki kısa ziyareti sırasında yanında kaldığı halasını evin içinde bir hayalet gibi süzülürken gördü. Onun gibi misafir de geri dönüp yıllardır korktuğu şeyin başına geldiğini öğrendiğinde kaçakçının ne yapacağını merak ediyordu.

Misafir kaçakçının karısına taziyede bulunmak için evine gitti. Girdiği ev herkese açıktı; evin kapısı aralıktı. Herkes içeri girebiliyordu, sadece başsağlığı dilemek için değil, bir süre birlikte yas tutmaya katılmak için de. Misafir kapıyı iterek açtı, bir camide olduğu gibi kapının önüne bırakılan ayakkabı yığını arasından kendine yol açtı. Daha kolay bulabilmek için de ayakkabılarını, ilk olarak evin alt katında yas tutan erkek misafirlerin arasına girdiğinde çıkardı. Erkekler duvarlara yaslanıyor, yere çömeliyor ve sohbetlerinin boğuk sesi odayı dolduruyordu. Buradaki misafirleri nasılsa tanımadığı için salona göz atmadan dosdoğru merdivene yöneldi.

Yukarı çıkarken kendisine yol vermeleri için erkeklerin basamaklardan tek tek kalkmalarını bekleyip durdu. Üst kat, evin kalanından daha da karanlıktı. Kadınların toplandığı küçük odaların perdeleri kapatılmıştı. Misafir tek tek odalara göz attı, dikkatlice inceledi. Sadece bakışlarla karşılaştı, kimse konuşmadı.

Kuran okuyan sesi takip edince, doğru odayı buldu. Eğdiği başını eliyle destekleyen kadın yerde oturuyordu. Sırtını çıplak duvara yaslamıştı. Öbür kadınlar da oradaydı, etrafını sarmış ve onunla zaman geçiriyorlardı. Geçmek bilmeyen bir zaman. Öyle ki odaya, akustik biçimini kasetçalardan duyulan tekdüze ilahide bulan bir sürek hâkimdi. Misafir, kadınların arasına dikkatle adım atarak, kaçakçının karısının önüne geçip oturdu. Kadın hemen ona sarıldı, sanki misafir de her an yok olmaya teşneymiş gibi onu göğsüne sıkı sıkı bastırdı. Misafir, ne yapması gerektiğini gelmeden önce soruşturmuştu ve bu yüzden de bir şey demeden kadını yanağından öptü. Kadın onu bırakıp hafifçe başını salladı, kısaca yüzüne baktı, ama işte bu yüzdeki samimiyetten tümüyle yoksun üzüntü misafire daha da dokundu. Bu hüzün, bütünüyle perdelerin masalsı maviliğinin odadaki her rengi, derininkini dahi yutan o koyuluğuna yakınlıktan ileri geliyordu. Misafir, kadından uzaklaşarak ayağa kalktı. Kadın başını kaldırıp ona baktı, ama o da sadece büyük koyuluğun bir parçasıydı, o da gelip gidebilirdi ve hiçbir şey değişmezdi. Misafirin yapabileceği tek şey bu bitmez zamanın bir kısmını evde geçirmekti.

Odadan çıktı, boğuk Kuran sesi merdivenlere ve aşağıya kadar peşinden geldi. Şimdi orada duruyor ve içinde bulunduğu zamanı tam da boş, konuşma ve eylemlerle doldurulmamış olduğu için fazlasıyla belirgin hissediyordu. Her saniye yanından yeni ziyaretçiler geçip gittiği sırada, misafir bu boş zamanın altında eziliyordu. Taziyeye gelen insanlar etraflarına telaşlı bakışlar atmadan sakince eve yaklaşıyor ve selam vermeye hazır görünmüyorlardı. Burada resmiyet yoktu; bu karanlık odalarda kimse misafir değildi, aksine can sıkıcı ve ürkütücü bir anlamda herkes aslında ev sahibiydi.

Belirsiz bir zaman sonra ayrılmaya karar verdi. Biraz uzakta, karanlık bir cumbanın gölgeliğinde, birçok defa kaçakçıyla birlikte gördüğü ve aynı şekilde ayrılmaya hazırlanan Beno’yla karşılaştı. Bu huzursuz adamın konuşma ihtiyacı fark edilmeyecek gibi değildi, sağ elinin parmakları çenesini dövüyordu, derken adamın ilgi dolu kaçamak bakışı, her ikisi de ayakkabılarını giydikleri sırada misafirin bakışıyla kesişti. Evden ayrıldılar ve dışarı, kaçakçının her yola koyuluşunda ya da geri dönüşünde geçmek zorunda olduğu meydana çıktılar. Güvercinler kanatlarını vura vura havalandılar ve tam tepelerindeki ışık onları emip yuttu.

Kadınlar, çocuklar, genç ve yaşlı erkekler yanlarından hızla geçerken Beno, misafirle konuşmaya karar verdi. Misafirse ya onu anlamadı ya da anlamamış gibi yaptı. Parmağıyla sol kulağını göstererek hayır anlamında bir el hareketi yaptı. O sırada da Beno’nun yüzüne baktı. Uyanık gözlerini ve huzursuz dudaklarını gördü. Adamın eli, misafir oradan ayrıldığında hâlâ çenesindeydi.

Misafir meydandan uzaklaşıp gölgeli bir sokağa saptı. Yaylanarak ve yere yapışık gibi sıçanlar kaçıştı. Arkasını döndüğünde derhal olduğu yerde durup kalan, fakat saklanmak için hiçbir hamlede bulunmayan Beno’nun hemen arkasında olduğunu fark etti. Hatta Beno başını kaldırdı ve sanki saldırmaya hazır gibiydi. Beno’yu orada öylece dururken gördüğünde, beni herhalde tamamen belirsiz bir içgüdüyle takip ediyor, diye düşündü. Muhtemelen aklından hiçbir şey geçmiyordu, sadece kaçakçının bir keresinde bahsettiği meslek icabı bir meraktı onunkisi. Misafir, arkasına bakmadan yürümeye devam etti, zenginlerin büyük bahçelerinin ve ötekilerin, avluları insanlarla dolu, duvarları, pencereleri ve çatıları tamir edilmiş dar barakalarının önünden geçti.

Misafir, evin önünde tüysüz, sarkık kulaklarıyla çelimsiz bir köpek gördü. Sanki kendisini bekliyordu. Ama ona yaklaştığında hayvan adım adım geriledi. Misafirse ona fısıldayarak, içinden gelen anlık bir isteği takip edip onu kendisine çekmek istedi. Ama boşuna, köpek mesafeyi korudu. Misafirinse, köpeğin yanından avlunun kapısından içeri girip o yokmuş gibi davranmaktan başka bir çaresi kalmadı.

Günler öncesinde misafir, kaçakçıyla oturup sohbet etmişti, ona amca demek, bu her ne kadar gerçeklerle örtüşse de aklından bile geçmezdi.

“İnsan, yola çıkmadan önce uzun uzun kahvaltı etmeli.” Kaçakçı, hasır şapkasını başından çıkardığında artık bir maceracıya değil, gerçekte ne olduğuna, yani sınırlar ülkesinin tuhaf bir sakinine benzedi. “Erkenden yola çıkmak anlamsız, çünkü geliş zamanın, mayınların umurunda değildir. Hiçbir şey beklemiyorlar. Hiç kimseyi, hiçbir zaman beklemezler. Onlara günün en aydınlık saatinde gitmen daha iyi olur.”

Yeğen, kaçakçının tekrar konuya dönmesine sevindi. Anlatırken konudan sapmalarında bir hayır vardı sanki. Hemen hemen aynı uzunluktaki aşamalardan sonra adam her zaman başa dönerdi.

“Geçenlerde tarlaya çıkan çiftçiden geriye getirebildikleri şey, topu topu koskoca bir bacaktı, ne ironik bir durum. Yani öyle görünüyordu. Kocaman, kavrulmuş bir bacak. O an şöyle düşündüm: Çiftçiden geriye tam da tanksavar mayınına temas eden parçası kalmış. Böyle bir mayına hiç denk gelmedim. Bubi mayını da görmedim. Ama şansım yaver gitmeyecekse, varsın böyle bir mayın olsun. Küçükler daha kötü. Düşünsene, oralarda, yukarıda, üzerine basar ve artık yürüyemezsem, ne yaparım?”

Genç adam dalgınmışçasına başını salladı, ama dalgın değildi. Sabah güneşi mutfak penceresinde oynaşırken bir çobanın koyunları yol boyunca sürdüğünü gördü. Hayvanlar avlu kapısının demir parmaklıkları arasından birçok bacak, kafa ve gözden oluşan tek bir yaratık misali koşuşuyorlardı.

Kaçakçı ikisine de çay koydu ve semaverde tuhaf hareketler yaptı. Bir yandan evde çalışan, diğer yandan da yaşayan yaşlı kadın hemen gelip semavere el attı. Kaçakçı sabahın ilk ışıklarında eve gelir gelmez kocaman bir döşek kurulmuştu onun için. Herkes heyecanlıydı, sanki haftalarca sadece onu beklemiş ve geleceğinden emin olsalar da zamanını bilememişlerdi.

Yeğen, adamın eve gelişiyle birlikte gerçek bir karşılamanın ne olduğunu görmüştü. On gün geçmişti üzerinden. Bu süre boyunca da şehre indiğinde ona eşlik etmişti: Kaçakçı, kendisine verilen değerin farkında, sokaklarda kabara kabara yürüyordu. Kaçakçı, atlatılmış tehlikelerden, uzaklardan ve sadece onun adlandırabildiği korkulardan oluşan bir haleyle çevriliydi. Yolda onunla karşılaşan insanlar selamına ürkerek tepki verip yolundan çekiliyorlardı. Anlaşılan onunla istemeye istemeye sohbet ediyorlardı. Yeğen, kaçakçı soğukkanlılıkla onları izlerken, eşyalarını ellerinde çekinerek evirip çeviren tüccarlar gördü. Kaçakçı, şehrin etrafında, ayak basmanın imkânsız hale geldiği, sadece orada kalmaktan başka seçimi olmayan çiftçilerin yaşadığı topraklardan bir ulaktı.

Onlarsa, kaçakçı bu araziyi arşınlarken, mayınlı bölgenin kıyısında sefalet içinde yaşıyorlardı.

Yeğen, amcasının yürüyüşüne şaşırıp duruyordu. Etrafta dolanıp dursa da, bir hedefi vardı. Ayaklarını güvenle ve sağlam basıyordu yere. Belki de mayınlarla deneyimi yüzünden, diye düşünüyordu yeğen. Ne olursa olsun, şehirde bu adamın özel olduğunu fark etmeyen kimse yoktu. Ama insan onunla yürüdükçe şunu da giderek daha açık bir şekilde anlıyordu; insanların duyduğu belirsiz korku aslında onun getirdiği haberlerle değil, aksine kendilerinin bu haberler hakkında düşündükleriyle ilgiliydi. Yeğen, kaçakçının yakınlarında olduğundan beri onun bu korkudan zevk aldığından şüpheleniyordu. Fakat bir süre sonra bu düşüncesi değişti: Bu adam sadece faaliyetiyle özdeşleşmişti, faaliyetinin değerini ise getirdikleri belirliyordu. O bu şehrin dışarıdaki ülkeyle olan bağlantısıydı.

Kaçakçı yolu biliyordu, ve hiç kimse onun yolu ne kadar iyi bildiğini, o uzun yolda daha önce görmediği tek bir taş, ne olduğuna yakından bakmadığı tek bir ot demeti dahi olmadığını kestiremiyordu.

Kaçakçı uzun uzun kahvaltı ederken ilk karşılaşmaları kendiliğinden gelişti. Genç adam uykulu uykulu odaya girmiş ve birisinin ona dikkatlice baktığını fark ettiğinde ürkmüştü. Sabahın ilk saatlerinde evdeki heyecan dikkatini çekmiş, hatta yataktan da kalkarak odasının kapısını açmış ve yengesinin battaniyeleri zemin kata taşımasını izlemişti. Ama yengesinin sakinleştirici gülümsemesini yakaladıktan ve tekrar yatmaya gittikten sonra olaylar hafızasından silinmişti. Şimdiyse, tek başına loş odada oturup iki değerli aletmiş gibi çiziklerle dolu masanın üzerine ellerini özenle yan yana koyan adamı gördüğünde, uçakla birkaç bin kilometre ve ardından da arazi dolmuşuyla dağ bayırı aştıktan sonra vardığında karşılanma biçimini gölgede bırakarak gece vakti herkesin heyecanlanmasına yol açan şeyin ne olduğunu merak ediyordu.

Kaçakçı, buradaki herkesten farklı olarak misafiri görür görmez samimi davranmadı. Yüzünde ne zeki ne de aptal bir ifade vardı; düşmanca, meraklı, hatta sorgulayıcı bile değildi. Misafirin bu yüzde daha ilk bakışta fark ettiği tek bir ifade, tüm ötekileri etkisizleştirmişti: derin, kendi içinde bir huzur barındıran, ama kendini üstün görmeyen bir ifade. Sokaktakilerin gözünü korkutan da, tam da kaçakçının bu sükûnetiydi; sanki bu sükûnette, tıpkı şehri saran o geçilmez topraklar gibi insanların faaliyetlerini de büsbütün saran bir yokluğun varlığını hissediyorlardı. Kaçakçı misafire başını salladı, semavere döndü, çaydanlığı alıp onun için hazırlanan bardağa çay koydu. Bu hareket davet anlamına geldiğinden gergin hava gevşedi ve yeğen gülümseyerek masaya oturdu. Yaşlı kadın da onu fark etmiş ve sessizce yaklaşmıştı. Sevecenlikle başını sallayıp, kısaca omzuna dokunup yeğene ekmek getirdi.

Zamanla, konuşa konuşa öğrenebildikleri bir dil buldular. Misafirin soruları bütün sohbetlerinin iskeletini oluşturdu. Kaçakçı sevecen olabiliyordu ama sadece bir anlığına, asla büsbütün keyifli olduğundan değil. Yeğenin şehirde dolaşırken ona eşlik etmesine izin vermesinin nedeni, kaçakçının kendi bölgesinde hareket ediyor oluşunun verdiği güvendi.

Evden çıkarken güneş yükselmişti. Parıldayan sıcakta şehir, çevredeki düz tepelerin arasında yaşamla dolup taşan bir yuvaya benziyordu. Evlerin demirleri ustaca işlenmiş pencerelerinin, ahşap kazık sıralarının ve solgun kıyafetlerin asılı olduğu uçsuz bucaksız çamaşır iplerinin yanından geçtiler. Yeğen, kaçakçının yeni bir yolculuk planladığını öğrendi, şehirde geçirdiği birkaç günün dinlenmeye yetip yetmediğini önce kendi kendine, sonra da ona sordu.

“Şimdi tam zamanı. Hazır mevsim yaz, yollar da açıkken, bundan faydalanmalıyım. –Hayır, esasen hava sıcak olduğu için değil. Ayrıntılar önemli; otları görmem lazım.”

Şehrin en eski mahallesinin kenarındaki büyük ve yeni bir eve vardılar. İnsan boyundaki güller, sıvanmamış bahçe duvarlarının üzerinden sarkıyordu. Kaçakçı, bahçe kapısının üzerinden içeri doğru bağırdı ve birkaç saniye sonra onları dostça selamlayan yirmili yaşlarında bir erkek çıkageldi. Cam eşya ve pahalı halılarla döşeli misafir odasında sehpanın yanına oturdular. Bir tüccarın atik canlılığına sahip yaşlıca, tombul ev sahibi, karşılarına geçip Rokokovari kıvrımlı bacakları çatırdayan, altın rengi cilalı sandalyeye oflaya puflaya oturdu. Yeğen ve onun şehri ziyaret nedenini konu edinen bir sohbet gelişti; bu sayede yaşlı iki adam ciddi bir iş görüşmesine kolaylıkla geçiş yapabildiler. Ne de olsa kaçakçı, komşu ülkedeki ürünleri ödeyeceği parayı almak için gelmişti tüccarın evine. Tabii kendi payından da söz ettiler. Tüccar sohbeti uzattıkça uzattı, oğluna kola, çay ve çörek getirtti. Ziyareti bu şekilde sündürerek pazarlık yapmanın sağlayacağı bütün imkânlardan faydalanma niyetindeydi. Kaçakçı inatla isteğinden vazgeçmese de ticaret adabı, dolandırılmış olma hissine kapılmamak için bu vakti harcamayı gerektiriyordu. İşte burada, diye düşündü yeğen, nakit tam da bu nedenle vakitti.

Ayrılırlarken tüccar, demir bir kutudan nakit para çıkarıp ödeme yapmıştı. Veda ederken görevini yerine getiren biri gibi rahatlamış görünüyordu. Şimdi, çay içerken olduğundan daha neşeliydi ve oğlunu, onlara iki anahtarlık, yazılarla süslenmiş minicik gümüş plaket getirmesi için gönderdi.

Caddede sürekli “yeni” saatçilerle karşılaştılar. Gerçek saatçiler, uluslararası ambargo yüzünden mağazalarını çoktan kapatmışken, saat satmayıp tamir konusunda uzmanlaşan gençler kaldırımlarda oturuyorlardı. Ülkeye neredeyse hiç mal gelmediğinden bu oğlanlar pek bir rağbet görüyorlardı, hatta bazıları mücevherler konusunda uzmanlaşmıştı. Ahşap tezgâhların arkasına çömeliyor ve gelen geçene seslenmeleri gerekmiyordu.

Kaçakçı, banklardan birinin önünde durdu, cebinden artık çalışmayan eski bir kuvars saat çıkardı. Yeğenine yan yan bakarak saati oğlanın burnunun dibine tuttu. Oğlan da kısaca saate bakıp başını salladıktan sonra onu aldı. Saati tezgâhın üzerine koydu, eliyle yanına uzanıp üç cam kavanoz çıkardı; içlerinde ölü böcekler misali eski saat kalıntıları toplamıştı. Önce kuvars saati parçalarına ayırdı. Ortaya o kadar çok ufak parça çıktı ki bunları tekrar bir bütün haline getirmek imkânsız gibi görünüyordu. Oğlan bir kere başını kaldırıp müşterilerine baktı, herhalde gölgede bir yerde beklemek yerine ellerini izlemelerine şaşırmıştı. Kaçakçı sadece kısaca başını salladı ve oğlan işine devam etti. Saati adeta yok ettikten sonra, imalatçının büyük olasılıkla sadece bir bütün olarak değiştirilmesini amaçladığı bir parçayı işaretparmağıyla çalışma alanının ortasına itti. O şeyi açtı ve güçbela görünen kontakları kurcaladı. Burası işin en zor kısmıydı. Oğlan dudaklarını sıktı, fazla titremeye başladığındaysa elini birkaç kere uzaklaştırdı. Başını eğmişti, sanki bu minik gövdenin içine daha fazla güneş ışığı girsin istiyordu, ama boşuna. Baştaki kurcalama nihayetinde tornavidanın hassasiyetle yolunu bularak aşağı inme hareketine dönüştü. Hatta bir keresinde oğlan nefesini bile tuttu. Sonraki soluğuyla bir daha kaçakçıya baktı; bu sefer yüzünde gurura benzer bir ifade vardı. Saati tekrar bir araya getirmeye başladı. Yaptıkları esrarengizdi. Ne yaptığını biliyormuş gibi görünmüyordu. Habire parçaların birbirine uyup uymadığını deniyor, sonuçtan hoşlanmayıp vazgeçiyordu. Ama tek yapması gereken görünmez bir ipin ucunu bulup onu izleyerek eserini tamamlamaktı. Parçalar tek tek yapının içinde yok olup gerçekten tekrar bir kuvars saatine dönüştü. Bitmeden hemen önce –artık kalan parçaların da nereye ait olduklarını tam olarak biliyordu– minicik bir vida eksik kaldı. Herhalde tezgâhtan düşmüştü. Oğlan kavanozları tek tek kaldırdı, çevirdi ve içindekilere dikkatle baktı. Sonra birini açtı, ama boşaltmayıp iki parmağıyla dişlilerle çevrili bir hurda parçası çıkardı. Bu parçadan da bir vidayı söktü; vida gerçekten uymuştu. Adeta merasimle kuvars saati kapattı, bir saniye kadar önüne tezgâhın üzerine bıraktı, sonra da test etmeksizin onu kaçakçıya uzattı. Yeğen, gözünü kaçakçının elindeki saate dikip baktı. Kırmızı rakamlar gördü, kaçakçının denediği bütün işlevler sorunsuz çalışıyordu. Kaçakçının gülümsemesi üzerine oğlan da ilk kez bir anlığına gülümsedi, kavanozlardan birini kaldırıp bir barmen gibi salladı.

Yeğen şimdi kendini gerçekten de bir yabancı gibi hisse-diyordu, burada hayatın ne kadar indirgenmiş olduğunu, ister saat ister araba için olsun her türden tamir atölyesinde en basit yedek parça yığınlarının bile ne kadar önemli olduğunu kavradı. İnsanlar var olana bağımlıydı. Şehir tüccarlara aitti, ama diğer yandan onlar da kaçakçılara bağımlıydı.

O günün ikinci ziyaretini öğleden sonra geç saatlerde yaptılar. Ev şehrin kenarındaydı ve kaçakçı yeğenine, bu evin ziyaret etmek zorunda olduğu üç önemli adamdan ikincisine ait olduğunu ima etti. Bu üçü dışındaki herkes ona gelirdi. Evin arkasında tepeler görünüyordu. Çoraklardı, sanki kahverengi balçıkla sıvanıp üzerlerine tokmakla vurulmuştu. Puslu, ama parlak gökyüzünde yırtıcı kuşlar daireler çiziyordu. Kaçakçı yeğeninin dalgın bakışını fark etti. Durup belli bir yönü gösterdi. İşaret ettiği yerde sıradağlar görülüyordu.

“Sınır, dağların önünden geçiyor. Ovayı geçmek kolay, tek sorun geniş olması.”

“Arazi o kadar boş görünüyor ki.”

“Sadece öyle görünüyor. Tepelerin arkasında nehir var, nehirden sonraysa çayırlar başlıyor. Başlarda, kolayca geçilebilecek birkaç tarla var.”

“Peki, tanksavar mayınına basan çiftçiye ne demeli?”

Kaçakçı bıyık altından güldü. “Elbette dikkatsiz olmamalısın. Mayınlı bölge tam da tarlalarla başlar. Ama çiftçiler veya çocuklarınca şu veya bu şekilde o kadar çok mayın bulundu ki, tarlalar artık pek de tehlikeli değiller. –Yürüyebiliyorum.”

“Ne demek bu?”

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Sherko Fatah / Şêrko Fatah, Berlin’de yaşayan Almanca yazan Kürt-Alman yazardır. 28 Kasım 1964 Doğu Berlin doğumlu, annesi Alman, babası Güney Kürdistanlı. Çocukluğunu Doğu Almanya’da geçirirken babasının ülkesine pek çok defa uzun yolculuk yaptı. Ailesiyle 1975’te önce Viyana’ya sonra da Batı Berlin’e geçti. Berlin’de Felsefe ve Sanat Tarihi okuyup Felsefi Yorumsama konusunda yüksek lisans yaptı. 1985/86’da Hindistan/Bangladeş/Nepal’e, 2000’de Orta Afrika’ya seyahat etti, birkaç kez ABD’de bulundu, hayatı boyunca da hep Kürdistan’a ve Irak’a gidip geldi. Eserlerini Almanca yazan Sherko Fatah, ilk romanını LCB Berlin Edebî Kolokvyumu bursuyla hazırladı.  Almanya PEN üyesidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.