Sis Kelebekleri – Nazlı Eray

 

“”Bir şehir bana bir roman yazdırabilir” diyen Nazlı Eray’ın Sis Kelebekleri zamansız şehir Sinop’ta kanat çırpıyor. Romanın her sayfası okurun zihninde yıllara tekabül ediyor, insanın zamanla kavgası ve ölüme meydan okuma isteği kahramanımızın yolculuğuna eşlik ederken, şehrin dehlizlerinden çıkıp sihirli bir iksirle tarihin sapaklarına giriyor. Nazlı, dedesi Tahir Lütfi Tokay’ın geçmişinin peşinden koşmaktadır. Ona adını veren dedesi, henüz bebekken ölmüş ve geriye yalnızca 40 yaşlarındayken çektirdiği bir fotoğrafını bırakmıştır. Tahir Lütfi, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın katli üzerine yargılanarak, 1913 senesinde Bahricedid vapuru ile Sinop Cezaevi’ne getirilir. Nazlı, cezaevinin insan fosforu sinmiş taş duvarları, ürkütücü sessizliği, rüzgârın boyun eğdirdiği kavak ağaçları ve Karadeniz’i de içine alan puslu sisi eşliğinde dedesi Tahir Lütfi’nin ve mazinin peşindedir artık.” Sis Kelebekleri’nden bir bölüm yayımlıyoruz.

Tuhaf, yarı karanlık ve havasız, hiç bilmediğim, kentin dış taraflarındaki bir kapalı garajın en alt katındaki morarmış bağırsak bölümlerini anımsatan bir yerde, tek kanadı koparılmış bir pervane gibi koşup duruyordum. Yalpalıyordum aslında, arada küf kokulu duvarlara hafifçe sürtünüp bir türlü göremediğim ışığa doğru koşmaya gayret ederek, beni boğan bu labirentten çıkmaya çalışıyordum.

Neredeydim, neyin nesiydim, pek belli değildi. Garip bir yaratık olmalıydım. Ruhumdaki fırtına beni yormuş, güçsüz bırakmıştı. Dışarıya çıkabilirsem kendimi tanıyıp geçmişimi anımsayabilecektim, ama bu boğum boğum, tozlarla kaplanmış, havasız dehliz yakama yapışmış, bırakmıyordu beni.

Birdenbire gördüm onu. İrkilip olduğum yerde kaldım bir an. Karşımdaki duvarın kenarından bir adam belirmişti. Tanımadığım biriydi ama gözlerini gözlerime dikmişti. Tuhaf bir biçimde etki alanına alıvermişti beni. Kortizondan zayıf düşmüş bedenim elektrik verilmiş gibi titredi. Terli sırtımı fil kıçı renkli duvara dayayıp nefes almaya çalıştım. Cebimde buruşuk bir kâğıt mendil bulmuş, alnımdan aşağıya akan terleri silmeye uğraşıyordum.

Adam bana bir-iki adım yaklaşmıştı şimdi. Bir şeyler anlatmaya başlamıştı; tok sesi, 1962 yılının sıcak bir yaz ayında, Los Angeles morgunda, Dr. Naguchi tarafından otopsisi tamamlanan Marilyn Monroe’nun morarmış kalınbağırsağını anımsatan bu dehlizin içinde yankılanıyordu.

“Harcadılar seni, değil mi?” dedi adam. “Hakkını yediler. Milletvekili seçimleri için hazırlanan sıralarda altlara fırlatıp attılar seni! Hiç kazanma şansın yoktu. Liste okunduğu zaman anlamıştın bunu. Şaşkındın, ağzını açıp bir şey söyleyememiş, hiçbir tepki gösterememiştin. Her zaman yaptığın gibi… Suskun ve sakin kalmıştın. Saftorik!”

Elimde buruşturup, nemli bir top haline getirdiğim mendilimi, Çarşamba Pazarı’ndan almış olduğum fıstık rengi montumun cebine koymaya çalışıyordum. Onu nereden aldığımı anımsamıştım birdenbire. Çarşamba Pazarı’nın o canlı, cıvıl cıvıl kalabalığını, sızlayan kolumu dengelemeye çalışarak kalabalığın arasında yürüdüğüm o sabahı, köşedeki tezgâhın üstünden seçip aldığım montumu hatırlamıştım. Seçim kampanyası gezileri sırasında, ya civar köylerden geçerken sürekli pencereden el sallamaktan, ya da otobüsün üstüne içerideki daracık, demir merdivenlerden çıkarken omzumda bir lif kopmuş veya bir adale yırtılmıştı. Geceleri acıdan ağlıyor, gündüzleri seçim kampanyasına katılıyordum. Her sabah saat dokuzda otobüsün yanında oluyordum. Sıralamada, ön saflara konmuş arkadaşların arasına karışıp Haymana’nın, Balâ’nın köylerine doğru yol alan otobüste, bir yandan hoparlörden kulağıma dolan müziği dinliyor, bir yandan da Ankara’nın bir saat dışındaki bu dünyalardaki kerpiç evlere, çevrede koşuşan hindi sürülerine, uçsuz bucaksız, bir ak Arap gerdanını anımsatan bozkıra, yol kenarlarında durmuş, bir türlü bana el sallamayan ‘taş kocakarılara’, balkonlarına çıkıp önlerinden geçen seçim otobüsünü sessizce süzen insanlara bakıyordum. Sağ kolumdaki bir lif, o zaman bertilip kopmuş olmalıydı. Geçmesi çok uzun sürmüştü şiddetli ağrının. Şimdi o kolumu dehlizin duvarına hafifçe dayamış, karşımdaki adamın söylediklerini dinliyordum.

image

“Boşuna emek verdin sen onca yıl. Kazığı yedin. Harcadılar seni. O son gece kendini gösteremedin, yapılan sıralamada önüne geçenleri iteleyemedin. Güvenmiştin arkadaşlarına. Şimdi onlar milletvekili. Sen buralarda sürünüyorsun!” dedi adam.

Söyledikleri doğruydu. Bir gün önce Meclis’teki yemin töreninin başını izlemiş, içimde buruk bir acı ile yatak odama çekilmiştim. Bir süre kadın dergilerini karıştırdıktan sonra tekrar salona, televizyonun başına dönmüş, yemin edenleri içimde tarif etmesi güç duygularla, yeni baştan takip etmeye başlamıştım.

Herkes kendine yeni takımlar diktirmiş, kadınların saçları değişik fönlenmiş, yakalarına altın rozet takmışlardı. Heyecan içindeydiler. Kaçırdığım dünya, karşımda duruyordu.

“Yalan mı söylediklerim?” diye gürledi adam.

“Doğru,” diye mırıldandım. “Doğru…”

Adam konuştukça yaşamımın bir bölümü şekilleniyor, bu yarı karanlık garajda, ‘hayatım’ dediğim olayın bazı kısımları sanki açıklığa kavuşuyordu.

“Bozuk para gibi harcandın,” diye devam etti adam. “Nasıl katıldın o seçim çalışmalarına, hâlâ anlamış değilim. Bir okullu çocuk gibi kabullenmiştin konduğun o arka sırayı. Üstelik genel oylamada, elini kaldırıp onaylamıştın da bu geri sıraya fırlatılıp atılışını. Olacak iş değil. Şokta olmalıydın. Ne tuhaf şey… Oysa sen hayatında hep önlerde olmaya alışık değil miydin? Ne olmuştu sana; bir durgunluk, sanki bir salaklık gelmişti üstüne. Hiçbir tepki göstermiyor, inadına seçilecekmişsin gibi çalışıyordun. Kolun kopuyordu be!”

“Ama…” diye sözünü kestim adamın.

“Aması maması yok,” dedi o, sert bir sesle. “Niye istifa etmedin? O parti, bir dönem bitip gittiğinde, bir tek sen vardın onun rozetini takan. Kimse şimdi milletvekili olan o kişilerin yüzüne bile bakmazken, sen hep partine bağlı ve inançlı kaldın. Budala, saftorik! İşte, sırada önüne, daha partinin kapısından içeriye girmemiş kişileri koydular. Yediler seni. Zaten bu son umuttu, son bir yol açılımı. Parti için, anlıyorsun ya. Orada da sana yer verilmedi. Özlediğin o yaşam, televizyondan izlediğin yemin töreninde önünden akıp gitti, değil mi? Fırsatını elinden aldılar.”

Adam susup cebinden çıkarttığı bir paketten çektiği sigarayı yakmıştı.

“Sus!” diye bağırdım. “Sus! Yeter artık! Partime, arkadaşlarıma laf söyletmem ben! Bunca yıllık emeğim var orada. İl’den geldiydim ben yönetime, biliyor musun? Kurultaylarda delege oyları ile seçildim her defasında. Böyle konuşamazsın partim hakkında.”

Adam sigarasından derin bir nefes çekmiş, gülerek bakıyordu bana.

“Yok ya,” dedi alaycı bir sesle: “Demek konuşamam partin hakkında. Canını sevsinler. Sen hiç akıllanmayacak mısın? Her seferinde onlar milletvekili oluyor, sen böyle buralarda kalıyorsun. Partine laf yok demek. Sevsinler senin partini. Pek vefalıymışsın, helal olsun! Ama karşındakilerin seni taktığı yok. Tek kişilik bir oyun gibi seninkisi. Aptal mısın, nesin? Mahalledeki bütün kapıcılar, manav, mahalle esnafı, duraktaki şoförler hırslandılar senin konduğun sırayı duyunca.”

“Sus lan!” diye bağırdım. “Yeter!” Sesim karanlık labirentin kaygan zemininde ve kirli duvarlarında yankılandı. Bedenime garip bir enerji gelmişti, oysa son aylarda gördüğüm ilaç tedavisinden gücümü toplamakta zorlanıyordum, kortizonun verdiği kof şişlik dizlerimi mecalsizleştiriyor, bu dehlizin bayat ve durgun havası beni terletiyordu. “Yeter, sus artık!” diye bağırdım bir kez daha.

Adam oralı değildi.

“Ben senin yerinde olsam çoktan tekmeyi atardım partiye. Amma da inançlıymışsın. Baştakilerde sendeki inanç yoktur, saftorik! Değerlendirmede konduğun yere bak! Bir de seni değerlendirenlere göz at. Sevilmeyen, hep aynı yerlere yapışmış fosiller. Herkes bunu gördü de sen nasıl göremedin? Al gülüm, ver gülüm dünyası. Giremedin işte içine.”

“Girmedim!” diye haykırdım. “İstesem girerdim. Uzak durdum ben.”

“İyi halt ettin,” dedi adam. “Son fırsat da avuçlarının arasından akıp gitti. Böyle fırsatlar insan yaşamında bir kez belirir. İşte bu seferki öyle bir şeydi. Vermediler bu fırsatı sana.”

Adamın söyledikleri kanıma dokunuyordu. Gözlerim dolmuştu, burnumdan hızlı hızlı nefes alıp veriyor, sönük ciğerlerimi havayla doldurmaya çalışıyordum.

Tam önümdeydi şimdi. Söze başlamasına vakit bırakmadan üstüne atladım. İki elimle boğazına yapışmış, var gücümle sıkıyordum. Cildi terli ve kaygandı. Burnuma bir erkek kokusu dolmuştu. Onu öldürmek istiyordum. Partimin aleyhinde konuşmuş, beni küçük düşürmüştü. Söyleyeceklerini daha fazla duymak istemiyordum. Tırnaklarım etine gömülmüştü. Kalbim duracak gibiydi. Ellerimin altındaki bu kalın ve kemikli et ve kas parçasının yutkunduğunu hissettim.

Ben üstüne atlayınca boş bulunmuş, ağzındaki sigara ileriye doğru fırlayıp yana düşmüştü.

“Partime laf yok, puşt!” diye haykırdım. “Geberteceğim seni! Leşini yere sereceğim! Benim inançlarımla oynayamazsın, anladın mı? Oynayamazsın inançlarımla!”

Adam birden silkinip beni yavaşça yana savurdu. Garip, yalnız bir sonbahar yaprağı gibi havada yumuşak bir yay çizip öteki tarafa düştüm.

“Senin inançlarınla oynayan ben değilim,” diye hırladı adam. “Çocuksun sen. İnançlarını sarsan ben değilim. Bunu bir gün anlayacaksın. Adım Lokman.”

“Lokman,” diye mırıldandım.

“Adım Lokman,” diye yineledi adam. “Ben hep buradayım. İstediğin zaman gel, konuşuruz. Olaylar, yaşadıkların biraz otursun içinde, konuşuruz gene. Hadi, şimdi çık git buradan.”

“Nasıl çıkıp gideceğimi bilemiyorum,” diye inledim. Kolum sızlamaya başlamıştı. “Yolumu bulamıyorum. Yerin altında kayboldum ben.”

“Sağdaki sarı okları takip et,” dedi Lokman. Elleriyle boynunu ovalıyor, paketinden yeni bir sigara çıkartmaya çalışıyordu.

“Hadi git,” dedi bana. “Yoruldun. Zaten çelimsizsin. Çık buradan.”

Sağ taraftaki sarı okları takip ederek koşmaya başlamıştım. Bir köstebek gibi yokuş yukarıya tırmanıyordum. Döne döne yeryüzüne çıkıyordum sanki. Bir süre sonra dehlizin ağzındaki ince aydınlığı görmüştüm. Bir sokak kadınının içkili gülümsemesi gibi, azar azar büyüyen aydınlığa doğru var gücümle koşuyordum. Sonunda kendimi bu karanlık, havasız tünelin dışına attım. Ter içindeydim, ağlıyordum. Şansı elinden alınmış bir insandım. Sağ koluma bir ok saplanmıştı sanki, bir yerden bir sinir zonk zonk atıyordu.

Gözümün önünden Polatlı’daki evlerin pençelerinden, seçim otobüsüne hareketsiz, el sallamadan bakan insanlar gelmişti. Otobüsün geçtiği bazı sokaklar, bana bir robot kentten geçtiğimizi duyumsatmıştı sanki. Ne tuhaftı, Polatlı’nın o sabah zamanı, seçim otobüsünün içinden görünüşü. Bir bütünün parçasıydım o an, gösterilen sessiz tepki beni de kapsıyor, otobüsün kumaş kaplı koltuğuna adeta sıkıştırıyor, eziyordu beni.

Açık havaya çıkınca düşüncelerim birden dağılıverdi. Çevreme bir göz attım. Mamak çöplüğünün oralarda bir yerde olmalıydım. Başımı iki yana sallayıp havayı kokladım. Sabahtı.

“Lokman,” diye bir hırıltı çıktı ağzımdan.

Sinop’taki Melia&Kasım otelindeki 114 numaralı, denize bakan odamda, yatağımın üzerine serilmiş pikenin üstünde yatıyordum. Yavaşça sol tarafıma dönüp yattığım yerden, aralık perdenin arasından görünen sislere bürünmüş Karadeniz’i izledim bir süre. Ne denli büyüleyici ve güzeldi. Şuh bir kadının beyazlı, morlu tüllerle oynaması gibi, bir kapanıp bir açılıyor; bu hareketlilik ve kente özgü o tuhaf durağanlık insanı heyecanlandırıyordu.

Sinop, her zaman olduğu gibi kollarına almış, içine çekivermişti beni. Beş dakikada gezilip bitirilebilen, ama akıldan elli yıl çıkmayan tuhaf bir sevgili gibiydi. Kentin bu özelliğini yıllar önce, onu ilk gördüğümde hayretle fark etmiştim. Sessizdi. Hiç konuşmuyordu. Belki de üzerimdeki etkisi buradan geliyordu. Suskun ve gizemliydi.

Bir süre daha sislerle oynayan koyu renkli denizi izledim. Sonsuza uzanan iskele meydana çıkmıştı şimdi. Hafifçe doğruldum yattığım yerden. Perdenin ucunu kaldırıp bir tiyatro perdesi gibi yavaşça iki yana doğru açılan sise baktım.

Eski Sinop Cezaevi tam karşımda duruyordu.

Bu, kayalıkların üstündeki; kirli, nikotinli diş sarısı renkli taş binaları, avlulardaki incir ağaçlarını, yılların nemi ve yağmurunu üstünde hissetmiş acılı duvarları, demir parmaklıklı pencerelerin kenarına çekilmiş, solmuş, et renkli, yer yer akmış boyaları, yuvarlak vanalarla kapanan hücre kapılarını, telli görüşme deliklerini, üst katlara çıkan aşınmış merdivenleri, üst üste yığılmış şiltelerin bulunduğu bir koğuşu, dış duvar ile bina arasındaki dar koridordaki, sübyan koğuşunun demirli pencerelerinin altındaki infaz yerlerini çok iyi biliyordum.

Şimdi boş olan, Osmanlı’dan kalma bu cezaevi, yılların sillesini yemiş taş duvarlarının arasına sıkışmış binlerce iniltiden, haykırıştan ve daracık hücrelerde ayakta dururken insanın içini ürperten, ensesinde hissettiği geçmişin o acılı nefeslerinden, garip hırıltılarından, çığlıklarından kurtulamamıştı.

Bir gün önce Sinop’a varır varmaz gezdiğim bu bomboş binalar, birbirine bağlı insansız avlular, köşeleri yeşillendiren incir ağaçları, daracık, kirli ve havasız koridorlar, duvarları insan izleri taşıyan koğuşlar, kat kat ranzalar ve içinde tek bir lağım deliği bulunan, insanın içinde ancak ayakta durabileceği tabutluklar, zifiri karanlık iki kişilik hücreler, köşedeki kırık bir küvet, yerdeki paslanmış bir zincir, eskiden gardiyanların oturduğu, köşedeki tuhaf bir geçmişi içinde barındıran kameriye şimdiye değin gezdiğim en kalabalık yerlerdi sanki. Bu sessizlik, içinde gizlediği çığlıklarla kulaklarımın zarını patlatmıştı, başım dönüyordu. Bu görünmeyen kalabalığı yanı başımda hissettiğim an şaşırmış, mahkûmların asıldığı infaz yerinden geçerken ayağım bir taşa takılmış, az kalsın yere mıhlanıyordum; boynuna ip geçirilmiş bir mahkûmun gözleri ile son bir kez gökyüzüne bakmıştım sanki. Bu kimsesiz taş binalar, bu terk edilmiş bomboş dünya, çıkartılıp suya konmuş bir yaşlının protezini anımsatan bu soluk renkler, geride bırakılmış izler, nasıl bu kadar kalabalıktılar, dopdoluydular, bir türlü anlayamıyordum bunu. Bambaşka bir dünyaya kayıp gitmiştim sanki; kulağıma her yandan fısıltılar geliyordu; üçüncü avluyu koşarak geçmiştim, bir an cezaevinden hiç çıkamayacağımı sandım, acaba rüzgârda yaprakları hışırdayan incir ağaçlarının sesi miydi duyduğum?

Sanmıyorum.

Cezaevinden çıktığım zaman dayak yemiş gibiydim, derin nefesler alarak, dış kapıdan kendimi sokağa atmış, bu sessiz ve acılı geçmişin içinden sanki o an için kurtulmuştum. Yolun karşısındaki Pervane Han’ın içine dalıp, boncuklara bakarak, cezaevinin üstüme yüklediği o çökertici ağırlıktan kurtulmaya çalışmıştım. Mavi taşlı bir yüzük almıştım Pervane Han’daki bir dükkândan. Parmağımdaydı şimdi. Ona bakarken düşüncelere dalmıştım.

Gene gitmek istiyordum cezaevine. Sisli Sinop’un orta yerindeki bir vantuz gibi kendine çekiyordu beni. Dördüncü avlunun oradaki altı mazgallı hücreleri, demir parmaklıklı koğuşları ve o ürkütücü sessizliği yeni baştan yaşamak istiyordum.

Doğruldum yattığım yerden, saçlarımı elimle arkaya atıp odamdan çıktım.

Ankara’da, Kavaklıdere’deki, Kader Sokak’taki evin alt katında karşılıklı oturuyorduk. Lale karşımdaydı, sigarasını yakmış, kahvesinden bir yudum almıştı.

Ev soğuktu, kalorifer yanmıyordu. Gece zamanı ona gelirken yanıma aldığım yün hırkaya iyice sarılmıştım. Ben de kahvemden bir yudum aldım. Televizyonda iki manken gülerek konuşuyorlardı. Haftanın rüküşü görünmüştü şimdi. Olmamıştı işte! Siyah pullu elbisenin kesimi yanlıştı; ya elindeki o dore çanta? Ne olmuştu ona böyle? Yırtmacı eğri duruyordu; bu elbise özenli bir terzinin elinden çıkmamıştı besbelli, güzelimiz ‘haftanın rüküşü’ seçilmiş, on üstünden üç puan alabilmişti.

“Haberleri açsana.”

“Bitti haberler.”

“Dur, şu kanala bakalım.”

Televizyonun kumandasını elime almış, ekranın içinde gezinmeye başlamıştım.

“Şok gazetesindeki emekli paşayı aradım,” dedi Lale doğallıkla.

Şaşırmıştım.

“Hangi paşayı?”

“Gazeteye, arkadaşlık edebileceği bir bayan aradığını yazan ve telefonunu veren emekli paşayı… Belki paralı bir adamdır; bir-iki resim satabilirim ona. Sırf onun için aradım,” dedi Lale.

“Pekiyi, ne oldu?” diye merakla sordum.

“Hiç. Adresi verdim, yarın kahveye gelecek.”

Gülmeye başladım.

“Yahu, ne biliyorsun gelecek olan adamın emekli bir paşa olduğunu? Bir serseri, bir sapık da olabilir. Aslında korkunç bir şey bu…”

Ciddileşmiştim birden.

“Nasıl verebildin adresini, şaşırttın beni.”

“Sesi güven vericiydi. Yaşlı bir ses. Onun emekli bir paşa olduğuna eminim,” dedi Lale.

“Yarın, onun geleceği saatte burada olur musun?”

“Yahu, nasıl olayım! Sana söylemedim mi, yarın sabah Sinop’a gidiyorum.”

“Aman sen de!” dedi Lale. “Her neyse… Kahve yapacağım ona. Zaten bir-iki cümle konuştuktan sonra iş anlaşılır.”

“Belki de gerçekten kendine bir hayat arkadaşı isteyen, yaşlı bir paşadır. Aslında fena bir şey değil,” diye mırıldandım. “Kafalarsan adamı rahat edebilirsin, bir evin olur; bir sürü olanak… Saçını orduevinde boyatırsın!” Başladım gülmeye.

Lale kumanda ile oynuyordu.

“Öyle arkadaşlık etmeye, evlenmeye filan niyetim yok. İşte belki bir-iki tablo satarım diyorum, rahatlarım.”

“Ya paşa tabloya meraklı değilse?”

“Dur bakalım, hele bir yarın olsun da,” dedi Lale.

Ekonomik bir mengenenin içine sıkışıp kalmış, bunalmıştı. Her çareyi düşünüyor, yaşamını sürdürmeye çalışıyordu. Ona uğradığım geceler, çoğunluk canlı ve neşeli görünürdü, ama dağ gibi sıkıntılarını içinde sakladığını bilirdim. Kimi geceler gözleri şiş, yüzü mutsuz olurdu. Bana bir çırpıda ‘hayatı’ şikâyet eder, ondan sonra kahveleri yapmaya mutfağa giderdi. Son zamanlarda yaptığı İstanbul resimleri şaşırtmıştı beni. İçinde büyük hareketler, fırtınalar olan tablolardı bunlar. Sanki Sütlüce’yi, Balat’ı, Kalamış’ı yapmıştı. Eskiden İstanbul’da yaşamıştı ama buraları ne denli iyi bildiğini kestiremiyordum; tablolar çok değişikti; benim çocukluğumun geçtiği Tünel taraflarına, Tepebaşı Parkı’nın oralara benzeyen yerler görüyordum bu resimlerin içinde; hayata haykırırken yapmıştı bunları, dünyaları bilmesine imkân yoktu. Gene de o eski dünyalar tuvallere yerleşmiş, Kader Sokak’taki bu evde, yaşamın içine girmişlerdi.

Mamak çöplüğünün oralarda dolaşıyordum. Zaman akşama yakındı, buralara bir ıssızlık çökmüştü, gece erken iniyordu çöplüğün civarına besbelli. Çevrede in cin yoktu. Çevreme dikkatle bakarak yürüyor, geçen gün Lokman’la konuştuğum yeraltının girişini arıyordum. Bir türlü bulamıyordum dünya yüzüne çıktığım o dar, topraktan oluşmuş, bir dişi organa benzeyen yarığı. Gökyüzünde tek tük yıldızlar belirmeye başlamıştı. Ankara’da akşam oluyordu. Tuhaf bir biçimde o havasız, beni boğan yeraltı dünyasını, Lokman’ın duvarlara çarpa çarpa yankılanan sesini özlemiştim.

Ayağım bir şeye takıldı, öne doğru fırladım. Cebimdeki kâğıda sarılı ilacım yere düştü. Eğilip aldım onu yerden. Yutmayı unutmuştum; çevrede su alabileceğim bir büfe var mı diye bakınırken, yarığı önümde görüverdim. Garip bir şehvetle açılmış, beni bekliyordu sanki. İlacımı ağzıma atıp yarıktan içeriye süzüldüm.

Kortizon ağzımı zehir gibi yapmıştı. Daracık aralıktan içeriye sızarken bir kadının iniltilerine benzeyen garip sesler duydum. Bir an olduğum yerde durup kulak kabarttım. Sesler toprağın içinden geliyordu sanki. Karanlık dehlizde yavaş yavaş ilerliyordum şimdi. Kadının inlemesi artmıştı; birileri iş mi tutuyor karanlıkta, diye düşündüm ama görünürde hiç kimse yoktu.

“Daha derine! Daha derine!” diye fısıldadı bir kadın sesi. Şaşkındım, durduğum yerde kalakalmıştım. Ses, üstüne bez bağlanmış bir hoparlörden gelir gibiydi, bütün dehlize tepeden bir yerden yayılmıştı sanki.

“Geldin mi?” diye bir erkek sesi gürledi birden.

Lokman’ın sesiydi bu. Tanımıştım onu.

“Lokman Abi, buradayım. Geldim, ama seni göremiyorum,” diye seslendim.

“Sağdaki şu sarı oktan dön, buradayım,” dedi Lokman.

Sağ yandaki sarı okun oradan döndüm. Lokman karşımdaydı.

“Yalnız mısın Lokman Abi?”

“Yalnızım tabii,” dedi Lokman. “Kör müsün? Yalnız olduğumu görmüyor musun?”

“Ne bileyim, bir sesler geldi kulağıma içeriye girerken. Bir kadın sesi…”

Lokman bir kahkaha patlattı. Dehlizin duvarlarındaki yıllanmış kir ve is topakları yerlerinden havalandılar.

“Duyarsın tabii,” dedi Lokman. “Çöplüğün oradan mı girdin?”

“Evet. Mamak çöplüğünün oradan süzüldüm içeriye.”

“Burası yeraltı,” dedi Lokman. “Kentin amı. Anladın mı?”

Başımı yavaşça salladım.

“Anladım.”

“Anlat bakalım, neler yaptın?” diye sordu Lokman.

Düşündüm bir an.

“Hiçbir şey yapmadım aslında” dedim. “Kentin sokaklarında avare avare dolaşıyordum. Vitrinlere bakıyordum. Kitapçılara girip çıkıyordum. Öyle… Zaman geçiriyorum işte…”

“İyi yapıyorsun,” dedi Lokman. “Boşluktasın şimdi. Bir-iki haftaya kadar geçer. Unutursun her şeyi. Boş verirsin.”

“Öyle,” dedim. “Herhalde boş vereceğim.”

Yeraltında, Ankara’nın amında, Lokman’la karşılıklı konuşuyorduk.

“Sen hiç dışarıya çıkmaz mısın Lokman Abi?”

“Çıkmam,” dedi o. “Ben hep buradayım.”

Dehlizin kenarındaki bir çıkıntıya uzanmış, bir sigara yakmıştı. Dumanını tepeye doğru upuzun üfledi.

“Ne yapayım dışarıda ben…” diye ekledi.

Kendi kendine konuşur gibiydi. “Bir yarasa gibi, karanlıkta daha iyi görürüm her şeyi.”

“Baykuş gibi,” diye düzelttim.

“Evet, bir baykuş gibi,” dedi, doğrulup dikkatle yüzüme baktı.

“Zekisin,” dedi. “Yazık ettiler, harcadılar seni. Hazırcevapsın. Çoğunda yoktur bu zekâ. Meclis’e girenlerin yani, anlıyorsun ya… Ama sende temiz bir yan var, çocuk gibi. Ondan kazığı yedin sen,” dedi. “Safsın.”

Bir derin nefes daha çekti sigarasından.

“Oturumları televizyondan takip ediyor musun?” diye sordu.

“Takip ediyorum.”

“İyi. Bakalım neler olacak? Gelecek bize neler gösterecek,” dedi o.

“Lokman!” diye bir ses duydum. Dönüp arkama baktım. Dehlizin ağzından, o yanlardan birisi bize doğru gelmişti. Duvardaki sarı okun dibinde duruyordu.

Arabamla Sinop’a giderken geçici bir şoför tutmuştum. İyi bir adamdı, sevmiştim onu. Uzun yol şoförüydü, bir şirkette çalışıyor, tırlarla Türkiye’nin dört bir yanına mal götürüp getiriyordu. Patronundan izin almış, beni Sinop’a götürüyordu şimdi.

Yol boyunca konuşmuştum onunla. Eskiden bir şilepte çalışmış, bütün dünyayı gezmişti. Belki de bir yük gemisiydi bu, bilemiyorum. Rio de Janeiro’yu bile görmüştü Müfit Efendi; laf arasında bana oraları anlatıyordu.

“Hava öyle sıcaktı ki, gündüzleri gemiden dışarıya çıkıp sokakta gezemiyorduk, ancak gece çıkıyorduk dışarıya, hava buharlıydı, çok dolaştım oralarda,” diyordu.

Sinop’a doğru yol alırken, Boyabat’ı geçtikten sonra, her zamanki o tuhaf duygu gelip içime yerleşivermişti. Bu insiz cinsiz yolun sonunda sanki hiçbir şey yoktu. Belki de Sinop diye bir kent yoktu, sonsuza doğru giden bir yoldu bu yalnızca. Saatler boyu arabamı sollayan hiçbir araba olmamıştı. İleride bir yerde beni bekleyen bir kent olduğuna dair çevrede hiçbir işaret yoktu. Bu kimsesiz yolun sonunda, bu coşkun doğanın bittiği yerde, beni karşılamaya hazır bir kent olabileceğine sanki aklım yatmıyordu. Çoktandır bir tabela geçmemiştik, gideceğimiz yere kaç kilometre kaldığına dair bir işaret, herhangi bir ipucu yoktu. Bir yalnızlığa doğru yol alıyorduk, bunu ruhumda ve sanki kemiklerimde hissediyordum.

Birden çok uzaktan deniz göründü. Şaşırtıcı, heyecan verici bir şeydi bu. Soluk renkli bir deniz parçası, bir çocuğun suluboya takımından çıkmış, rastgele boyanmış gibiydi; uçuk mavi, sisli ve çok güzeldi. Gökyüzüne karışmıştı sanki. Sağda bir tabela gördüm. ERFELEK yazıyordu üstünde. Gittikçe yaklaşıyorduk Sinop’a.

Şoför de heyecanlanmıştı denizi görünce.

“Abla, denizi gördün mü?” diye sordu.

Gittikçe yaklaşıyorduk bu uçuk mavi, sanki gökyüzünün bir parçası olan denize. Az ileride Sinop başlamıştı. Büyük bir heyecanla, çoktandır görmediğim kenti nasıl bulacağımı merak ediyor, içerilere doğru girdikçe onu son bıraktığımdan bu yana serpilmiş ve gelişmiş olarak görüyordum.

Ama sis aynıydı. Beni karşılayan sessizlik, ciğerime dolan rutubet ve bir zamanlar yalnızca bir cezaevi kenti olduğu için; tüm yolları cezaevinden kaçan bir mahkûmun yakalanabilmesi için, anında kuşatılmaya elverişli yapıldığından, fazla da değişmemişti kent. Sahildeki çay bahçeleri ile bana göz kırpıyor, “Hoş geldin,” diyordu.

Sinop’a girmiştik.

Sahildeki Melia&Kasım otelinin 114 numaralı odasında yatağımın üstüne uzanmış, bir yandan dinlenmeye çalışıyor, bir yandan da yanımda getirmiş olduğum bir kitaba göz atıyordum. Kırmızı kaplı bir kitaptı bu. Üstünde Hayatım ve Hatıratım yazıyordu. Alttaki imza, Rıza Nur idi. Sinop milletvekili Doktor Rıza Nur’un bir trenden inerken çekilmiş, başı kalpaklı, soluk sarışın yüzünü, açık renk gözlerini gösteren bir fotoğraf da vardı üzerinde kitabın. Sayfaları rastgele çevirip bazı bölümlerine göz atıyordum.

Rıza Nur Kitaplığı otelin arka tarafında bir yerdeydi. Bir ara gezmeliydim orayı. Anılardan birkaç satır dikkatimi çekmişti. Okumaya başladım.

… “İlk evlendiğimiz zaman çok kıskançtım. Namusuma bir leke gelir diye ödüm kopardı. Yalnız sokağa gitse, gizlice arkasından giderdim… İşi bırakıp takip ediyorum. Sinemada ne yapıyor diye arkasında oturuyorum.” (Mısır’da) (447-457)

… “Yeni evlilik, fazla cinsi münasebet beni pek zayıflattı. Hasılı bunlar beni mektepteki gibi yeniden nevrastenik yaptı…” (447)

… “Ankara’da bulunduğum beş-altı yıl içinde asla hamama gitmedim, evde yıkandım, nezle oluyorum, onu da yapamadım, yazın ıslak havlu ile siliniyordum.” (535)

… “Lozan’da Polonya ile müzakereler devam ediyor. İsmet’in hükümetten bu antlaşmayı imzalamak için yalnız kendisi için yetki istediğini öğrendim. Vay, bu ne iş! Çıldırdım. Üf! Yandım, kaynadım.” (1211)

… “Mustafa Kemal benim için, “O her partiden döner, âdetidir,” demiş… Hatta bana ‘fırıldak’ demiş. Bu pek haksız bir suçlama ve edepsizlik.” (370)

… “Bana birçok evlenme teklifi oldu. Böyle otuz tane teklife maruz oldum…” (320)

… “İsmet gönlümü almaya çalışıyor, ne yapsın; daha görülecek iş, bana lüzum var. Lozan bitmedi. Bensiz, o işin sökülemeyeceğini gördü, anladı.”

… “Berber dükkânını dürüstçe işletebilsek pekâlâ yaşarız. Lâkin karıdan ümidim yok.” (1570)

Sayfaları çeviriyor, gözüme çarpan satırları dikkatle okuyordum. Gülmeye başlamıştım.

… “Askerlerin altında otomobilleri var. Biz vekiliz, fakat ne yaver ne saire.” (803)

… “Bu yiyip içme şehveti artırdı. Kadın bulmanın da imkânı yok. Beni fena hırs tuttu, deli olacağım. Bir hizmetçi kadın bulmalarını ötekine berikine rica ettim.” (181)

… “Bu esnada iki defa bel soğukluğu aldım.” (177)

… “Karımın üzerine yürüdüm. Vay sen misin yürüyen? Bana bir tokat vurdu. Gözüm döndü, hayvanlaştım. Bir iyice dövdüm. Ama tam. Tokat, tekme! Kaldırıp yere çaldım. Hatta hırsımı alamamışım, burnunu da hart diye köpek gibi ısırmışım.” (474)

… “Lozan’ı İsmet yapmadı. İlk kötü projeyi imzalayacaktı, ben mani oldum. Şimdi o, Lozan kahramanı!” (1722)

Elimdeki kitabı kapatıp yattığım yerden doğruldum.

Kuşkusuz kaçıktı Rıza Nur. Büyük bir açıklıkla yazılmış hatıratından bu belliydi. Eğlenceli bir adam olmalıydı. Besbelli çok kıskançtı. İsmet Paşa’yı, belki de Atatürk’ü kıskanmıştı ömrü boyunca. Nasıl bir doktordu acaba? Anıların o bölümlerini henüz okumamıştım. Karısı eroine alışmıştı. İğneleri Rıza Nur yapıyordu ona. Karısının edepsizliğinden korkuyordu, onun elinde oyuncak olmuştu.

Balkona çıkıp sisin içine, uzaktaki bir-iki takaya, alçaktan uçan martılara baktım bir süre. Bir şey daha fark etmiştim bu tılsımlı kent ile ilgili; sürekli kentin üstünde oynayan, oraya buraya dağılan, birden toparlanıp her yeri adeta örterek görünmez kılan sis, Sinop’ta zamanı da belirsizleştirmişti. Balkondan baktığımda, zamanın sabah mı, öğlen mi, yoksa akşama doğru mu olduğunu anlamama imkân yoktu. Sis perdesi bir anda denizi ve kenti soluklaştırıp akşam ışığına bürüyordu onu, sonra birden dağılıp güneş ışığı meydana çıktığında kentte yepyeni bir sabah başlıyordu sanki.

Ufak balkonumdan izlediğim kentteki bu zamansızlık ya da zamanın değişik bir biçimde oynaşması şaşırtıyordu beni. Sabahken birden sanki gece oluyor, sonra güzel bir öğleden sonranın, uzun iskelenin üstünde yürüyüşe çıkanları aydınlattığı solukça bir güneşin varlığı, bütün zamanları birden değiştiriveriyor, Sinop ise kaldığı yerden bir başka zamanı yaşamaya devam ediyordu.

Las Vegas’ta zamanın yok edilmesi, dertop edilip rengârenk bir ışık cümbüşüne dönüştürülmesi; uçsuz bucaksız kumar salonlarının içinde, eğlenceyi daha vazgeçilmez ve sürekli kılmak için gündüzün silinip tüm olayın sonsuz bir aydınlık yapay geceye çevrilmesi gibi bir şeydi bu. Birden Las Vegas’taki zamansızlığı, onun insanın üstünde yarattığı o muhteşem özgürlük duygusunu anımsamıştım. Ama bu özgürlük duygusu, eğlence ve mutluluk, insanları tutsak ediyor, onların o sonsuz kumar ormanlarından ayrılmamalarını sağlıyordu. Sinop’ta da aynı şey, çok değişik bir biçimde süregeliyordu. Las Vegas’ta zamanın yok edilmesi tümüyle yapaydı, kumar salonlarında zamanı gösteren hiçbir saat yoktu, dışarıya bakan pencere görünmüyordu. Oyun alanları içeriye doğru yoğunlaşan, şıkır şıkır aydınlık, içlerinde kendine has kumar gürültüleri barındıran, pırıltılı ve zengin mekânlardı. Sinop’ta ise bunun tam tersi, bir durağanlık, sessizlik ve insanı tutsak eden, ne olduğunu tam anlayamadığım bir şey vardı. Sisin kentin üstündeki sürekli değişen oyunları kuşkusuz tümüyle doğaldı, bir doğa olayıydı buradaki, ama Las Vegas’takinden farksızdı bir yerde. Benim için öyleydi. Sinop’ta zaman yoktu. Tümüyle silinmişti. Bu kentte rahatlıkla, dün, yarın; bugün ise bir hafta öncesi ya da yarın sabah, elli yıl öncesi olabilirdi.

Kolumdaki saate bir göz attım, sabahın onunu gösteriyordu, oysa balkondan koyu grilere bürünmüş bir akşamüstüne bakıyordum şimdi.

Eğlence yoktu bu kentte. Las Vegas’tan burada ayrılıyor, kendi bambaşka yolunda yürüyüp gidiyordu.

Cezaevinin gölgesi denize düştü bir an. Güneş, arkadan bir yerden, alçak bulutların arasından sıyrılmış olmalıydı. O tuhaf ağırlık gene çökmüştü içime. Bir eğlence kenti ile bir ceza kentini aynı anda düşünüyor, onları kıyaslıyordum.

Tuhaf duygular içindeydim.

Bu kentte tutsak olduğumu sonunda anlamıştım.

Prangalı bir mahkûm gibiydim, otel odamın ufak balkonundan dışarıya, denize doğru bakarken, birden fark etmiştim bunu. İçimde bir ürperti dolaşmış, kuyruksokumuma kadar tüm gövdemi sızlatıp titretmişti.

Taksiden inip Lale’nin kapısını iki kez üst üste çaldım. Dış kapı, her zaman olduğu gibi, ‘şak!’ diye bir ses çıkartarak açıldı. Sokak kapısı aralanmış, Lale karşımda duruyordu.

“Gel, gir. Nasılsın bugün?” diye sordu bana.

“Bu kortizon yüklemesi müthiş bir şey. Korkunç! Ayaklarımı sürüyerek geldim buraya. Halim yok, ayağımı kaldıramıyorum. Senin eşiğe zor çıktım. Dur, şöyle bir oturayım,” dedim.

Köşedeki koltuğa yığılmıştım. Yüzüm, boynum ter içindeydi. Ter saçlarımın içinden fışkırıyor, şakaklarımdan aşağıya akıyordu. Çantamdan çıkardığım bir kâğıt mendille boynumu, yüzümü ve şakaklarımı kurulamaya çalışıyordum. Ter, kirpiklerimin arasından gözlerimin içine doluyordu.

“Al, bak burada bir yelpaze var,” dedi Lale.

Tahta oymalı bir yelpaze uzatmıştı bana, Boyabat işi bir yelpazeydi bu sanki. Onunla yüzümü yelpazelemeye başladım.

“Şimdi geçer. Ter boşandı. Hareket edince oluyor. Eklemlerimde mecal kalmadı; şu bacağımı sehpaya dayayacağım.”

“Daya, dur sehpayı çekeyim. Rahat et. Hepsi geçecek,” dedi Lale. “Doktor ne diyor?”

“Bunların ilacın yan etkisi olduğunu söylüyor. Kortizonun yan etkileri… Bazı hastalar dayanamıyormuş, kesiyorlarmış tedaviyi…”

“Yani, ne dedi sana? Nasıl bir tedavi yapıyor?”

“‘Size ilkin bir kortizon ve İmuran yüklemesi yapacağım. İyice kontrol edeceğim bu arada sizi. Kortizonun yan etkilerine bakacağım, dedi’” dedim. “Yirmi günde bir kan tahlili yaptırıp doktora gidiyorum. Bunlar verilen ilaçların yan etkileriymiş. Çok ağır ilaçlar…”

“Sana nazar değdi.”

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.