Sivrisinek Şehirde

“”Ay sıradan bir sokak lambası değildir, bunu herkes bilir. Kim bilmiyorsa, zamanı gelince öğrenir.” Yukarıdaki cümle, içinde masmavi gözlü bir sivrisineğin uçtuğu bu romandan. Katilini arayan bu kanatlının romanı, Sivrisinek Şehirde. Sadece onun da değil: kendini ararken kurbanıyla karşılaşan Cimşer’in, grafoman bir yazarın, gördüklerini farklı değerlendirebilme yetisi olan Lia’nın, Lia’yı pek anlamayan abisi Gia’nın yollarının nasıl kesiştiğini anlatan öyküsü. Herkesin ve aslında hiç kimsenin. Farklı katmanlarda ilerleyen olay örgülerini başarılı bir şekilde okuyucuya aktaran Ahvlediani, bu romanıyla, bilinç akışında bize de bir yer açıyor kendimizi bulabilmemiz için.” Sivrisinek Şehirde’den bir bölüm yayımlıyoruz.

Bakın, ben, dünyaya gözlerimi açtığımdan beri karanlık gecede dolaşıp duruyorum. Bazen uzaktan, varla yok arası bir ışık belirince, bir böcek gibi oraya yöneliyorum. Ne var ki, sonra bu ışığı da karanlık yutuyor ve kendimi yeniden zifiri karanlık gecenin içinde buluyorum.

***

SİVRİSİNEK ŞEHİRDE

Yazı masama büyü yapılmış olmalı; ne kadar düzenlersem düzenleyeyim, otları iyi ayıklanmamış tarla misali, kısa zamanda üzeri yeniden gereksiz eşyayla dolup taşıyor.

Bundan dolayı, uzun zamandan beri, bu boş işi yapmayı bıraktım.

Herhalde, bu eşyanın bir zamanlar bir işlevi vardı, ama neyin ne işime yaradığını, artık hatırlayamıyorum.

Masamın üzerinde, sadece üzerine yazı yazdığım beyaz bir kâğıt duruyor olsaydı önümde, ne iyi olurdu!

Masamda ayrıca, bir yazı kalemi, dolu bir sigara paketi, eski eczane terazisi (küller ve filler, tanıdıklarım ve gece, rüyalarım, anılarım gibi her şeyi tarttığım eczane terazisi), kum saati, masa lambası ve en önemlisi, büyüteç bulunmalı. Büyüteç mutlaka olmalı, çünkü geceleyin, masa lambası ışığına sayısız böcek geliyor. Gece sessizliğinde, arada bir pat sesi duyuluyor, böceklerden biri kâğıda konuyor ve ben onu, işte bu büyüteçle inceliyorum.

Doğanın tuhaf fikri olan her böcek bende, ne çok düşünmelere ve duygulara sebep oluyor! Onların küçücük hâlleri bende sonsuz bir hüzne yol açıyor. Bazen, onların bizim başka yaşamlarımız olduğu duygusuna kapılıyorum, bu küçücük bedene sığınmış. Biz de onlar gibi aciz, korunmasız, iğrenç, sahipsiz, can sıkıcı, gereksiz yaratıklarız. Belki de böcekler, bizim gerçek varlığımızı daha iyi göstermek için varlar.

Her şeyi bir yana bırakacak olursak, masamın böcekleri, bu gereksiz, işe yaramaz eşya arasında, beni tekdüze yalnızlıktan kurtaran ve hayatıma neşe katan tek canlı varlılardır.

***

PROLOG

Bja didaçkimi,
Tuta mumaçkimi,
Hviça-hviça muritshebi
Da do cima çkimi.**

Kolheti Ovası’na okaliptüs ağaçlarını dikip bataklığı kuruttuklarında, her sivrisinek ölmeye karar verdi. İnsanlarda yüksek ateşe ve üşüyüp titremeye yol açmadan, hepsi o anda öldü.

Ölüm yaşam değil, bunu herkes bilir. Kim bunu bilmiyorsa, zamanı gelince öğrenir.

Sivrisinekler her zaman ölüyor. Bir su birikintisine atılan yanan sigara, sivrisineğin yaşamının son bulduğu andaki vızıltısından daha fazla ses çıkararak söner.

Ne kadar sivrisinek varsa, hepsi kırıldı. Hepsi tek tek öldü. Sivrisinekler hep birlikte kırıldığında, kim onların tek tek ölmediğini sanıyorsa, kesinkes yanılıyor.

Onların arasından sadece bir sivrisinek kurtuldu (Gerçek bir Kolhetili gibi onun da gözlerinin mavi olduğunu söylüyorlar. Kuşkusuz ben buna inanmıyorum, sanırım siz de inanmayacaksınız. İnanan inansın, ben engel olmam). O, kendini kurtardı. Oysa kendini kurtarmak çok zordur. Kendini kurtarmaktan daha zor bir şey yok bu dünyada ve kendini kurtarmak çok zor olmasına rağmen, mavi gözlü sivrisinek kendini kurtarmıştı.

Mavi gözlü sivrisinek kendini kurtardı, çünkü o, başka bir ölümü kucaklayacaktı, daha ağır ve aşağılayıcı olan bir ölümü.

Benim sivrisineğim diğerleriyle birlikte ölmedi, çünkü yerine getirmesi gereken çok önemli bir görevi vardı. Katiliyle karşılaşması gerekiyordu, bu canına mal olacak bir karşılaşmaydı.

Ölüm yaşam olmadığı halde, o yine de ölümden korkmuyordu. Bazısı şöyle diyordu: Bir sivrisineğin yaşamı nedir ki, ölümü bir şey olsun! O, ölüm için bile çok küçük. Nasıl ki yaşam, onun dünyaya gelişinin farkına varamadıysa, bu dünyadan gidişi de, onun üç tüye sığmış bilincini aynı şekilde teslim alır. Bu durum, sivrisineğin varla yok arası vızıltısının uğuldayan bir kraterin içine düşmesine benzer.

Ben onlarla aynı fikirde değilim. Sivrisinek için yaşamın ne olduğunu, ölünce ne kaybettiğini nereden biliyorlar ki?! Belki de o, yaşamın değerini bizden daha iyi biliyordur, belki de biz abartıp, ölümün felaket, yaşamın ise değerli olduğunu söylüyoruz.

Öyle ya da böyle, sivrisinek, kardeşleriyle birlikte tatlı ve soylu biçimde ölmeye hayır demişti (Ah, ne kolaydır herkesle birlikte ölmek), çünkü başka bir ölümle kucaklaşmak istedi, daha ağır ve aşağılayıcı bir ölümle. O, kendisini öldürecek olan kişinin iki elini bulacaktı, kendisini ezecek olan o iki eli.

Böylece meramına ulaşacaktı.

Sivrisinek bunda yanılmamalıydı. Hiç kuşkusuz, o, herhangi birinin elinde de ölebilirdi, ama bu sıradan bir cinayet olurdu. Daha da önemlisi, bu daha çok bir intihar sayılırdı ve büyük görevini de yerine getirememiş olurdu.

Öte yandan, sivrisineğin katilini bulup, onun eliyle öldürülünce ne olacağını, aslında kimse bilmiyordu. Galiba bunu, sadece sivrisinek biliyordu, ama bu büyük sırrı kimseyle paylaşmıyordu.

Kendi katilini bulmak, hiç de kolay bir iş değil. Bunun için nereye gideceğini, hangi yolu tutacağını bilmen gerekir. Ne var ki bizim sivrisinek doğaya, onun nefes alıp vermesine güvendi, esrarlı yollarına ve akarsularına itimat etti. Hangi yolu izlerse izlesin, bu isteğin peşinden nereye giderse gitsin, kendi katilini bulacağından hiç kuşkusu yoktu; sadece gördüklerinin peşinden gitmesi halinde bile.

Kendisini buna inandırdıktan sonra, bu konuda daha fazla kafa yormadı, ilk esintiye kapılıp yola çıktı.

Güzeller güzeli bir esintiydi bu, nazlı bir esinti, şeffaf ve ince kanatları vardı. Sivrisinek ona, kendini unuturcasına âşık oldu.

Esinti sivrisineği şehre kadar taşıdı. Burada ise, bir sürü küçük esintiye dönüştü; pervane esintisine, açıp kapanan kapı esintisine, nefes vermeye ve almaya… Bizim sivrisineği ise orta yerde bırakıp gitti.

Sivrisinek kedere kapıldı, ancak sonra görevi olduğu aklına geldi, kederini yenip cesaretini topladı.

Şehre geldikten sonra, önceleri sadece sarayları dolaşıyor ve geniş caddelerde geziniyordu. Sonra şehrin nabzına uyum sağladı, iş de buldu. İşini son derece dürüstçe yaptığını teslim etmemiz lazım.

Onun işi, hangi yıldızın kime ait olduğunu saptamaktı. Bu işin karşılığında ona kimse ücret ödemiyordu, çünkü bu işe kimsenin ihtiyacı yoktu. Bunun yol açtığı bir tek sonucu vardı, o da sivrisineğe ayrılmış olan zamanın gittikçe tükenmesiydi. Kısaca söylersek, öldürülmeden önce onun hayatta olması gerekiyordu; hayatta olduğu sürece de sevmesi…

Onun ev edindiğini ve orada aşk biriktirdiğini söyleyenler bile vardı. Kimi ise, onun nefret de biriktirdiğini söylüyordu; çünkü nefretin, daha çok zehirlenmiş bir aşk olduğuna inanıyorlardı. Biz kesin olarak biliyoruz, diyorlardı, sivrisinek birkaç nefretin zehrini emdi ve onu yeniden aşka dönüştürdü (Buradan hareketle kimi, bu tür zehri, sivrisineğin başının içinde sakladığı sonucuna varıyordu).

Başkaları tam tersini söylüyorlardı. Onun üstlendiği büyük bir görevin asla olmadığına, her şeyi sivrisineğin uydurduğuna bizi inandırmak için çaba harcıyorlardı. “Avareliğini gizlemek için bunu uydurmuş, işte bakın, beni ölüm bekliyor diye; sanki ölüm bizi beklemiyor! Ve beni öldürmelerine değin aşksız yaşayamam, diyor.” Aslında o büyük şehrin her ayartıcı şeyine kendisini kaptırmıştı; sokak ve meydanlarda, bahçe çöplerinde, toz ve çamur içinde ne bulsa evine getiriyordu: Bakışları ve anlık parıltıları, çiy ve yağmur damlalarını, kar tanelerini, yaprak hışırtılarını, kır çiçeği kokularını, esinti püflerini, batan güneşin renklerini, ayın solgun ışığını, yıldızların uzak parıltısını, yolunu şaşırmış müzik seslerini ve çeşitli dinlerin ahenksiz melodilerini, iniltilerini, her şeyi ve gereksiz yere koyulmuş noktalama işaretlerini bile…

Ne var ki, inanın bana, bütün bunlar dayanağı olmayan dedikodulardan başka bir şey değildi. Mavi gözlü sivrisinek, ben kesinlikle biliyorum ki, inatla kendi katilini arıyordu, ama bulamıyordu. Sonra ne olmuş ki, bu zaman içinde pek çok kez âşık olmuşsa! Daha da önemlisi, onun her aşkı ve gönül kapılması bir araya gelse bile, ölüme duyduğu aşkla boy ölçüşemezdi (Ben bütün bunları eczane terazisiyle çok dikkatlice tarttım). Onun her aşkı, hasretle beklediği ölüme yaklaştıran bir adımdı…

Mavi gözlü sivrisinek kendi katilini arıyordu…

Mavi gözlü sivrisineği düşünürken, bu eskinin eskisi Kolheti şarkısını hatırladım:

“Güneş annemdir benim,

Ay ise babam…

Bu parıltılı yıldızlar

Kız ve erkek kardeşlerimdir benim.”

**Eski halk şiirinin Megrelcesi: Güneş annemdir benim / Ay ise babam… / Bu parıltılı yıldızlar / Kız ve erkek kardeşlerimdir benim. ç.n.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Erlom Ahvlediani, 1933 yılında Tiflis’te doğdu ve 2012 yılında aynı şehirde hayata veda etti. 1957 yılında Tiflis Devlet Üniversitesi Tarih Fakültesi’nden mezun oldu. Ahvlediani edebiyat alanında çok sayıda öykü ve üç roman kaleme aldı. Bunda Ahvlediani’nin Sovyet rejimine muhalif bir duruşa sahip olması ve genelde editörlerin onun yapıtlarını basma cesareti gösterememeleri de etkili olmuştur. Ünlü yazar Nodar Dumbadze, Niangi (Timsah) adlı mizah dergisinde Ahvlediani’nin ilk öyküsünü yayımlayınca, Ahvlediani ve Dumbadze neredeyse “halk düşmanı” ilan edilmiştir. Ahvlediani’nin Tembel Fare’nin Hikâyesi, Vano ile Niko gibi yapıtları arasında, Sivrisinek Şehirde özel bir yere sahiptir ve yazarın başyapıtı kabul edilir. 2010 yılında yayımlanan bu roman, ertesi yıl Gürcistan’da Saba edebiyat ödülüne değer bulunmuştur. Ahvlediani’nin eserleri Türkçe dışında, Almanca, Flamanca, Rusça, Ermenice, Çekçe, Macarca ve Arapçaya çevrilmiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.