Siyonizmin Dönüşleri – Gabriel Piterberg

 

Siyonizmin Dönüşleri için Avi Shlaim ‘Siyonizmin Dönüşleri, Siyonist Hareketin ve onun ana ürünü İsrail Devleti’nin sivri eleştiriler içeren entelektüel ve edebi tarihi. Bu kitap Siyonizm araştırmalarında bir dönüm noktası oluşturuyor. Bu kalabalık alandaki yazarların çoğundan farklı olarak Gabriel Piterberg hem Siyonistlerin niyetleriyle hem de Filistin’in yerli halkının üzerindeki bilfiil etkisiyle ilgileniyor,’ diyor. Siyonizmin Dönüşleri’nden Giriş bölümünü yayımlıyoruz.

1976 yılının mart ayında İsrail’de iki önemli şey oldu. İlki, 30 Mart’ta İsrail’in Filistinli yurttaşlarının, 1948 savaşının ardından başlayan ve sonunda devletin önderliğindeki bir toprak yağmalamasına varan koşullara karşı ayaklanmasıydı. 30 Mart Toprak Günü ilan edildi ve her yıl Toprak Günü Filistinli İsrailliler ve bu drama sempati duyan birkaç İsrailli Yahudi tarafından anılmaktadır. 1976 Mart’ının ilk günlerinde, İçişleri Bakanlığı’nın İsrail’in kuzey bölgesinden sorumlu müdürü İsrael Koenig, iç iletişimde dağıtılmak üzere bir genelge kaleme almış ve Toprak Günü dolayısıyla genelgeye ikinci bir bölüm eklemişti. Koenig Raporu olarak anılan bu metin, Mapam’ın Birleşik İşçi Partisi’nin gazetesi Al-Hamishmar’a sızdırıldı ve 1976 Eylül’ünün ilk günlerinde yayımlandı. Konu Celile kentiyle ilgiliydi ve Celile, 1948 yılındaki etnik temizliğin nispeten ve sınırlı bir başarıyla yapıldığı bir bölgeydi. Koenig, raporunda hükümeti Celile nüfusunda Arapların baskın olmasının tehlike arz eden yönüne karşı uyarmış ve bu durumu kökünden değiştirecek bir dizi politika önermişti. Bu politikalar arasında hızlandırılmış toprak istimlakı (daha çok sayıda Yahudi yerleşimi yoluyla yapılacak bu işlem Celile’nin Yahudileştirilmesi adını alacaktı) ve İsrailli Filistinlileri yurtdışında okumaya yönlendirmek ve dönüşlerini engellemek vardı.

Özetle bu kitap, entelektüel ve edebi bir tarih sondajıdır; modern Filistin’e sonradan yerleşenler ile yörenin yerlileri arasındaki ilişkilerin maddi tarihini anlatmanın yanı sıra İsrailli Filistinlilerin yurttaşları olduğu bir devletin eliyle yerlerinden edilmelerinin tüm hızıyla devam ettiğinin bilincinde olduklarını, Koenig Raporu gibi bir şeyin yazılmasını mümkün kılan ve o raporda önerilen politikaları gerçekleştirmeyi hedefleyen şuur ve siyasi imgelemi açıklamaktadır.

İsrail/Filistin üzerine yazılmış elbette tonlarca metin vardır. Ama Siyonizm ve İsrail üzerine yapılan eli yüzü düzgün çalışmalarda hep belli bir tema öne çıkar. Siyonizm yanlısı yazarlar Siyonizmi, ilerici Avrupa anlayışından kaynaklanan ideolojik bir ütopya olarak temsil ederler; onlara göre bu ütopyanın gerçekleştirilmesi, kuruluş fikri kadar saf ve özgün olmayabilir ama gayet makbuldür. Bu doğrultuda, kibutzlar sosyalist bir ütopya deneyi olarak gösterilmiştir. Bilinçli ya da değil, bu çalışmalar ideolojik bir neden-sonuç ilişkisine bağlı kalır, zira bunlar yalnızca düşünsel düzleme değil Siyonist yerleşimcilerin niyetlerine de öncelik verirler (örneğin, apaçık görülen gerçekler ne olursa olsun, Siyonist yerleşimcilerin bölgedeki yerlileri yurtsuzlaştırma amacı taşımadığının entelektüel ve etik açıdan kesin olduğunu ifade ederler). Bu yazarların anlatılarında yerleşimci topluluklar sadece Siyonist Yahudi dinamikleriyle şekillenmiştir. Bir diğer deyişle, bölgenin yerlileriyle olan karşılıklı etkileşim, o topluluğun doğası ve kimliğinden kopuk ve konu dışı kalmıştı.

Öte yandan, Siyonizmi ve İsrail’i şiddetle eleştiren yazarlar Avrupa düşünsel birikiminin önemini kale almayıp, Filistin’deki kolonileşme sürecini ön plana çıkarırlar. Bu bakışa göre, on yedinci yüzyıl başlarında Virginia ve New England’daki kolonilerle yapısal benzerlikler taşıyan bu kibutzlar, salt yerleşimci kolonisine bir örnektir. Bu yazarlar genelde ideoloji ve edebiyata kuşkuya bakarlar; zira onlara göre ideoloji ve edebiyat, sosyal ve ekonomik gerçeklikleri yansıtmaz; kendileri ise maddi ve kurumsal olana odaklıdırlar. Onlara göre niyet önemli değildir, sonuçlar ise münhasırdır: Yerli Filistinliler ile yaşanan çatışma, devlet-öncesi Yişuv topluluğunun hudutlarından ve İsrail devletinden ayrı bir şekilde ele alınamaz; bu çatışma her ikisini de şekillendirmiştir.

Bu kitap yukarıdaki iki eğilim arasında bir uzlaşma değildir, ama iddia edilen birçok çatallanmanın yıkılmasında ısrarlıdır. Bu çatallanmaların ilki şudur: Her ne kadar kendine özgü tarihsel özellikleri varsa da Siyonizm hem Orta ve Doğu Avrupalı bir milli hareketti hem de Doğu’da bir koloni kurarak kendine milli bir miras şekillendirmek isteyen Avrupalı yerleşimcilerin hareketiydi. Siyonizmin bu fenomenlerden biri ya da diğeri olduğunu söylemek cılız ve sınırlı bir yorum olur. İkincisi, Filistin’deki kolonileşmeyi toprak, emek ve özel kurumlar açısından ele alıp diğer yerleşimci toplumlarla karşılaştırmak, fakat ideolojik, bilimsel ve edebi metinlerin yorumlarını bunun dışında bırakmak problem yaratır. Hatta bu metinlerin tam da yerleşimci bilincini ve imgelemini dışavurduğu gösterilebilir. Üçüncüsü, yerleşimci ulusun hegemonyacı öyküsü eleştirel muhakemeden geçmeksizin hâkim kılınmamalı, yerleşimcilerin niyetleri değerlendirilirken yerlilerin sesini bastırmanın sonuçları veya akıbeti konu dışı bırakılmamalıdır. Siyonist İsrailli yerleşimci ulusun kendi öyküsünü kurma tarzında bunu hiçbir yerde olmadığı kadar açık ve net görürüz: Bu ulus adeta eşi benzeri olmayan bir şekilde, hiç kimsenin zaptedemeyeceği bir ulus olarak kurulmuş ve sırf orada yerli bir halk var diye ya da onların ellerinden zorla topraklarını alma gereğiyle kesinlikle şekillenmemiştir. Bu anlatıyı yanlış bilinç gibi adlandırarak bir kenara atmak yerine onu –tarihsel açıdan kendine özgü özellikleri ne olursa olsun– tipik bir yerleşimci ulus olarak yorumlamak daha ilginç olacaktır.

Dolayısıyla bu kitaptaki çeşitli savların altında Avrupa ile onun dahilde ve hariçte kolonileşmiş grupları ve toprakları arasındaki gerilimin yanı sıra tarihsel açıdan özel olan ile tarihsel açıdan karşılaştırılabilir olan arasındaki gerilim yatmaktadır. Kitabın etrafında döndüğü eksen Siyonist kuruluş mitidir ve üç tezahürü vardır: sürgünün hükümsüzleştirilmesi (şeilat ha-galut), İsrail ülkesine dönüş (ha-şiva le-Eretz Yisrael) ve tarihe dönüş (ha-şiva la-historia). Bu üç temel ifade, aslında tek ve tümleşik bir kuruluş miti kurmak şeklinde algılanabilecek bir şeyin farklı kayıtlarıdır ve kopmaz bir şekilde gerçekten birbiri içine örülüdür. Bu kitap bu mitin alabildiğine milli ve yerleşimci-kolonyal olmasının yanı sıra özel ve karşılaştırabilir olduğunu ve Avrupa’daki düşünsel akımlar ile sömürge mücadelelerinin gerçekliğiyle şekillendiğini ileri sürmektedir.

Kısa, öz ve açık olmak adına Marksist ayrımı kullanacak olursak, bu kitap, üstyapı alanına ait bir dizi metni ele alır. Bu metinler üç dolambaçlı alanı temsil eder: siyasi-ideolojik, edebi ve bilimsel alan. Burada incelenen kaynak malzemenin çok geniş bir İbranice külliyattan alınmış olduğunu ve bu metinlerin çoğunun İngilizcelerinin olmadığını özellikle vurgulamalıyım. Bu külliyat, burada yer darlığı nedeniyle tamamen tercüme edilemiyor olsa da, İngilizce çevirilerde bütünüyle ve bağlamsal olarak tartışılıp alıntılanmıştır. Bu konuya dair bir not daha düşelim. Bu kitap, özellikle sosyal bilimlerdeki akademik yazı geleneklerinden iki önemli açıdan ayrılır: Birincisi, bu kitapta ‘ana’ ve ‘yardımcı’ edebiyat ya da kaynak ayrımı yapılmamaktadır. Ne genel bir tez ortaya koyup kanıtlar verilir ne de dolaysız bir anlatıya sahiptir. Yine de ilk bölümde fin de siécle Avrupa anlatılır, son bölümde ise 1950’lerin ve 1960’ların İsrail’i aktarılır. İlk gelenekten sapılmasının nedeni, bu geleneğin bezginlik verici olmasının yanı sıra entelektüel dürüstlüğün hedeflenmesidir. Bu çalışmadaki temalar, kuruluş miti, edebi imgelem veya tarih bilinci yani kurgulanmış soyutlamalar olduğundan, halihazırdaki ya da geçmişte yazılmış araştırma yazılarının bu temaların dışında olduğunu (bir diğer deyişle, soyutlamaların ta kendisi her nasılsa ‘ana’ iken bunlara ‘yardımcı’ denmesini) savunmak entelektüel açıdan mümkün değildir; aksi halde bu da hegemonyanın somutlaştırılmasına yardımcı olmakla sonuçlanır.

Kitabın ilk bölümünde, Siyonizmin kuruluş hegemonyasındaki bir noktaya yapılacak itirazların zemini kurulur. Burada hegemonyanın kendi dünya görüşünü, ideolojik bir bakış açısı olarak değil kerameti kendinden menkul bir şeymiş gibi, a priori bir hakikat olarak yayma yeteneği ele alınacaktır. Daha sonra ise edebiyat eleştirmeni ve muhabir Bernard Lazare’ın ve ardından Hannah Arendt’in ortaya koyduğu ‘‘bilinçli parya’’ kavramını kullanarak ve bu kavramı geliştirerek, modern seküler Yahudilikte var olan, uygulanabilir, ilerici ve aynı zamanda anti-asimilasyoncu bir Siyonizm alternatifi olduğunu ve bunun ortaya çıkışının Herzl’in siyasi Siyonizminin doğuşuyla –ve ona muhalif olarak– eşzamanlı olmasının tesadüf olmadığını savunacağım. Ayrıca bilinçli paryanın bakış açısının ahlaki ve siyasi açıdan bugün bile –hatta özellikle bugün daha fazla– geçerli olduğunu da ileri sürüyorum. Bu bölümde başlangıç noktası olarak ikisi de ‘‘The New Ghetto’’ (‘‘Yeni Getto’’) başlıklı ve Kasım 1894’te Paris’te birbirinden dokuz gün arayla yazılmış iki metin kullanılmaktadır: Herzl’in oyunu Das neue Ghetto ve Lazare’nin La Justice’deki makalesi ‘‘Le nouveau ghetto’’.

İkinci Bölüm, gitgide büyüyen karşılaştırmalı yerleşimci milliyetçiliği ya da sömürgeciliği alanının neden Filistin’deki Siyonist kolonileşmenin, İsrail devletinin ve İsrail-Filistin çatışmasının anlaşılabileceği en geniş çerçeve olduğunu açıklar. Bu bölümde önce söz konusu alan incelenir ve bu alanın Siyonist kolonileşmenin erken aşamalarında uygulanan yöntemi ve diliyle ilgili bugüne kadar görülen en önemli girişim vurgulanır. Yerleşimci ulusların hegemonyacı anlatılarının esasları belirlenir ve bunların Siyonist İsrail vakasında da var olduğu gösterilir. Son olarak ise önde gelen Siyonist liderlerden Chaim Arlosoroff’un (1933’te Tel Aviv’de öldürülmüştür) 1920’lerin ortalarında yazdığı uzun –ve hemen hiç kimsenin bilmediği– makalenin ayrıntılı bir yorumu sunulmaktadır. İngilizceye hiç çevrilmemiş olan bu çarpıcı yazının beyaz-yerleşimci bilincini nasıl açığa vurduğu da bu bölümde anlatılmaktadır.

Üçüncü Bölüm’de Siyonist kuruluş mitinin üç tezahürünün –sürgünün hükümsüzleştirilmesi, İsrail ülkesine dönüş ve tarihe dönüş– ayrıntılı bir tartışması yer almaktadır. Bu bölüm bu mitin üç kaydının bilinen tanımlamalarıyla başlar ve ardından genel çeşitlemeleri verilir. Radikal sağ kanadın perspektifine bakılarak bu analiz derinleştirilir. İlk olarak 1940’lı yılların başlarında ortaya çıkan bu radikal sağ kanat akımı, indirgeyici bir ifadeyle Kenanizm olarak adlandırılmıştır. Daha sonra Kenanistlerin Siyonizmi reddedişi, 1980’lerde Boas Evron tarafından ve neo-Kenanist diye adlandırılabilecek bir perspektiften yazılmış olan önemli bir kitapta incelenmiştir. Ardından bu mitin, İsrail ve Siyonizm alanında en önde gelen Siyonist tarihçi olan ve ‘Siyonizmin Prensesi’ olarak adlandırılan Anita Shapira tarafından yinelenmesi gelir. Bölüm, Walter Benjamin’in ‘‘Tarih Felsefesi Üzerine Tezler’’ metninden etkilenen Amnon Raz-Krakotzkin’in bu mit üzerine yakın zamanlarda yazdığı radikal eleştirinin incelenmesiyle sona erer.

Dördüncü Bölüm Kudüslü akademik araştırmacıların çarpıcı kariyerlerini inceleyen iki bölümün birincisini teşkil eder. Bu araştırmacılar, yirminci yüzyılın ilk yıllarında Yahudi İncelemeleri Enstitüsü ile İbrani Üniversitesi’ni kuran ve entelektüel dünyaları Alman romantizmi ve tarihçiliği ile şekillenen birinci kuşak tarihçi ve filologlardır. Bölümde, her ne kadar kuruluş mitinin önceki haline göre bazı farklar olsa da, kuruluş mitine nihai istikrarını ve bütünlüğünü kazandıranın bu grup olduğu savunulur. Üçüncü Bölüm’de değinilen mitin çeşitlemelerinde sürgün dönemi göz ardı edilmiş ya da atlanmışsa da, bu Kudüslü araştırmacılar, ‘geçici’ sürgün dönemini de içine kattıkları organik ve bölgesel bir anlatı yaratmışlardır. Bu bölümde özellikle, hem bir sofu hem de eşi benzeri olmayan bir Alman tarihçi olan Yitzhak-Fritz Baer’in ve 1950’lerdeki Eğitim Bakanı olduğu dönemde İsrail milli eğitim tarihine en büyük etkide bulunan ve ona en net şeklini veren siyasetçi-artı-milliyetçi-artı-tarihçi Ben-Zion Dinur’un çalışmalarına odaklanacağım. Üçüncü Bölüm’de olduğu gibi bu faslı da söz konusu mitin ve dolayısıyla Siyonizmin halihazırdaki yaygınlığına dair bir örnekle kapatacağım. Bu örnek, Anita Shapira’nın 2001 yılında Yad Vashem’de yaptığı açılış konuşmasında, Eichmann davasındaki iki bakış açısının –1948 kuşağının sevilen şairlerinden Haim Gouri’nin perspektifi ile Hannah Arendt’in yaklaşımı– karşılaştırmasına dair olacak.

Beşinci Bölüm’de, sırf dehasıyla karşı konulamaz bir güç sergilediği için Gershom Scholem, Kudüslü meslektaşlarından ayrı bir şekilde ele alınacaktır. Scholem, kuruluş mitinin üç kaydından da dem vurmasına rağmen Siyonizmi tarihe dönüş olarak vurgulamıştır. Scholem’in hayatı ve ouevre’u Cambridge’li entelektüel tarihçi Quentin Skinner’dan ödünç alınan ‘‘prolepsis mitolojisi’’ terimi yardımıyla yorumlanır. Burada, Yahudi tarihinin hakiki ve sahici anlamını ortaya koymak için önce tarihe dönüşten ve kendisine Minerva’nın baykuşu gibi keskin gözler bahşedilmiş olan Hegelci tarihçi Scholem’in Siyon’a dönüşünden söz etmek gerekecektir. Bu noktadan sonra bölüm, modern bir düşünür olan Scholem’in Siyonizm ve İsrail gibi temalar üzerine diğer yorumlarıyla devam edecek. Bölümde, Scholem’in düşüncesini Carl Schmitt ile ilişkilendirme yönünde benim ve bir başka araştırmacının iki yönlü girişimi yer alacak. Bunların ilkinde, bu girişimin tümünü Siyonist siyasi teoloji olarak ele alacağım. İkincisinde, Scholem’in yasacı-Talmudcu Yahudilik şeklinde ‘patlayan’ mesihçiliğindeki amacının ona can vermek ve dinamizm katmak olduğunu ve bunun, devleti korumak adına anayasanın askıya alındığı bir tür Schmittci an olduğunu öne süreceğim. Bu bölüm Benjamin’in mirasının ‘kimde’ olduğuna dair yapılan tartışmaya bir müdahaleyle sona erecek: Ortodoks Marksistlerde mi? Scholem ve/veya Theodor Adorno’da mı? Hiçbirinde mi?

Dördüncü ve Beşinci Bölüm Siyonist tarihyazımının ve tarih bilincinin, Alman romantizmi ve tarihselciliğinin uzantıları olarak nasıl görülebileceğini gösteriyor olsa da, kitabın son iki bölümü, yerleşimci kolonileşmesinin tezahürü olarak Filistin’e ve Siyonizme ‘dönüş’ yapar. Altıncı bölüm ise Eski Ahit’in yerleşimci cemaat tarafından kullanılışını inceler; bu bölüme yine Anita Shapira’nın ama bu kez Ben Gurion’a dair çalışmasıyla ilgili eleştirel bir yaklaşımla başlanacak ve Kitab-ı Mukaddes ve onun İsrailli Yahudi kolektif kimliğindeki yeri incelenecektir. Bu bölümde, Shapira’nın yerleşimcilerin temel ilkelerinden birini yani Yişuvların tarih ve kimliği ile İsrail devletini, iki apayrı ve varsayımsal olarak alakasız anlatıya ayırması anlatılır. Bu anlatılardan biri Ben-Gurion’un Kitab-ı Mukaddes projesine ve ‘bizim’ kolektif kimliğimizde, ‘bizim’ kim olduğumuzun cevabında Kitab-ı Mukaddes’in durduğu yere dairdir; diğeri ise ‘Arap meselesi’ üzerinedir. Bunun ardından ise Yişuv’da doğan en sıradışı İbrani yazar S. Yizhar’ın (mahlası: Yizhar Smilansky) edebi eserinin çapraşık bir incelemesi gelecektir. Yizhar’ı, nihayetinde Siyonist bir yazar mı yoksa aslında muhalif mi olarak sınıflandırmaya karar vermek yerine, her iki uçta da gidip geleceğim. Tondaki bu kararsızlığın nedeni, Yizhar’ın kendisinin de durmaksızın bir o uca bir diğerine gidip gelmesidir. Yizhar vasıtasıyla önce, bir tarafta Kitab-ı Mukaddes ve ‘‘bizim’’ kim olduğumuz ile diğer tarafta ‘‘bizim’’ 1947-48’de uyguladığımız etnik temizliğin ve ardından toprak kapmamızın birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe olduğunu göstereceğim. Bu bölümde ayrıca Smilansky’nin karmaşıklığının da altı çizilir: Smilansky Filistin’in temizlenmesi sürecini eşzamanlı olarak hem eleştiren hem de onun bir parçası olan; hem 1949’da yazdığı bir öyküde Filistin kırsalının yerle bir edilmesine ağıt yakan hem de 1958’de kaleme aldığı bir diğer muhteşem kahramanlık öyküsünde Filistin’i yerle bir edenleri fedakâr çocuklar olarak ebedileştiren bir yazar; bir yandan Siyonizm ve İsrail devletini eleştirirken her nasılsa Ben-Gurion rejiminin organik aklı olarak seferber olmuş biridir. Son olarak bu bölümde, Yizhar’ın ‘bizim’ kim olduğumuz ile ‘bizim’ yerli Filistinlilerle etkileşimimiz arasındaki duvarı yıkmasından endişe eden çağdaş liberal yerleşimci yazarların, özellikle de Amos Oz’un, pür telaş bir şekilde Yizhar’ı milletin bağrına zorla döndüren açıklamalar üretmesi aktarılacaktır. Bu yerleşimci yazarlar, Yizhar’ın aslında –mazallah– ‘bizim’ ne yaptığımızın ‘bizim’ kim olduğumuza karşılık geldiğini sorgulamaktan ziyade ‘bize’ ve ‘bizim kimliğimize’ değindiği üzerinde ısrarla durarak Yizhar’ı yanlarına çağırırlar.

Yedinci Bölüm’de, Ben-Gurion’un özellikle Yeşu Kitabı üzerine yaptığı tefsirlerin analizi aracılığıyla, onun Eski Ahit’e ‘Protestan’ bir yerleşimci olarak yaklaştığını ve bu anlayışın, kesintisiz bir Yahudi geleneğinden yola çıkmadığı gibi, organik bir Yahudi tarihinden de kaynaklanmadığı öne sürülür. Bu bölüm Ben-Gurion tefsirlerinin ve onun Kitab-ı Mukaddes projesinin, bir bütün olarak, 1950’lerde ve 1960’ların başlarındaki ulus-kurma ve 1948 savaşında yerli halkların topraklarına el konulmasına gerekçe bulma ihtiyacına cevap vermesini ele alır. Ben-Gurion’un bu yorum çabalarının incelenmesinin ardından ise olan bitenin nasıl anlaşılması gerektiğini gösteren bağlam tasvir edilecektir.

Çevirmen: Aysun Babacan

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Gabriel Piterberg, Buenos Aires’te doğan yazar, gençliğini İsrail’de geçirdi. Tel Aviv Üniversitesinde Orta Doğu tarihi ve siyaseti üzerine master yaptıktan sonra doktorasını Oxford Üniversitesi’nde Osmanlı İmparatorluğu üzerine çalışarak tamamladı. Halen İngiltere ve İsrail’de akademisyenlik yapmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.