Pencere Kenarındaki Çocuk: Rapunzel – Menekşe Toprak

 

“Skolastik Fantazya, arkaik dönemlerin olağanüstü masallarına ilişkin çağdaş popüler kültür odağından yapılmış eleştirel bir fiil çekimi; verili olana tutsaklığın bastırılmış acısını bin bir türlü oyalamayla savuşturan popüler kültür olgusunun iğdiş edici değerler alanına yönelik yapısökümcü bir girişim… “Büyü bozucu” bir girişim de denebilir buna. Değişmeden kalanı görüp rahatlama ve böylelikle var olanı kabullenme dürtüsünün onayına katkıda bulunur bu girişim. Bu yüzdendir ki, etkisi sözcüğün gerçek anlamında ideolojiktir. Masallar, belki de en çok bu niteliklerinden ötürü “değişmeyen mutlak”ın anlatılarıdır. Masalın gizli politik/ideolojik önermesi geniş halk kitleleri üzerinde yarattığı büyülü onayda bulur yankısını… Masallar kurgusal alternatif bir sosyo-politik toplum modeli önermez. Olsa olsa kurulu toplumsal düzenin karşısına çıkarılacak olası alternatif düşünme biçimlerini öne çıkarmayı amaçlar. Masal bir yönüyle de teselli edici bir tür fantastik yatıştırıcıdır. Uyuşturmayı, teselli etmeyi amaçladığı ölçüde acıtır; uyuşturduğu yer zaten acının merkezidir… Skolastik Fantazya, popüler haz odaklı yaşamsal rutine yönelik bir uyarıdır. Kişilerin gerçek yaşamlarına fazladan hayal taşır.” Skolastik Fantazya’dan Menekşe Toprak’ın yazdığı metni paylaşıyoruz.

Pencere Kenarındaki Çocuk: Rapunzel

 

“Orada çocuklar büyüyor pencere kenarlarında,
hep aynı gölgede kalarak
ve bilmiyorlar dışarıda çiçeklerin çağırdığını,
mutluluk ve rüzgâr yüklü geniş bir güne
ve çocuk olmak zorundalar ve üzgün çocuk.”
Rainer Maria Rilke, Yoksulluk ve Ölüm Üzerine

Çocukluğumun yedi yılını geçirdiğim Almanya’nın Köln kentinde, okula ortaçağdan kalma bir kalenin önünden geçerek giderdim. Kalenin iki yanından yükselen kulelerden birinin tepesindeki küçücük bir delik dışında hiçbir penceresi yoktu ve ben başımı yukarı kaldırıp bu kuleye her baktığımda ürküntüyle karışık bir baş dönmesi yaşadığımı, zaman zaman adeta saç köklerimden çekiştirilmişim gibi bedensel bir acı hissettiğimi hatırlıyorum. Bu bedensel acının kaynağını ancak yıllar sonra, çocukluğumun geçtiği yerleri görmek için yola koyulup da yeniden kalenin önünde dikildiğimde kavrayacaktım: Rapunzel’in yaşama ve aşka uzanan saçlarının kökünden çekilme düşüncesiydi bu. Belki de bu yüzden, geç sayılabilecek bir yaşta (sekiz yaşımdan sonra) keşfettiğim Rapunzel, Grimm Kardeşler’in Pamuk Prenses, Yüz Yıl Uyuyan Güzel, Kül Kedisi gibi genç kız masalları arasında bana en ürkütücü geleniydi. Çocukluğun masallarının hatırlandığı bir şehirde, adeta masal atmosferlerinin yaratıldığı yahut yaşandığı duygusunu veren koyu bir kalenin karşısında bu kez o bedensel acıyı hissetmesem de, Rapunzel’inki kadar kederli ama onunkinden çok daha gerçek başka şeyler hatırlayacaktım: Bir eve, bir aileye, bir mahalleye, bir ülkeye, bir yaşam biçimine kapatılma halini. Zira aynı kalenin iki sokak ötesinde bakımsız binalarla çevrili bir mahallede, o zamanlar Almanya’yı kendilerine henüz vatan belleyememiş, gettolarından dışarı çıkmaya cesaret edemeyen göçmenler yaşardı ve koyu binaların pencerelerinde dışarıyı izleyen kederli bakışlı kadınlar, genç kızlar otururdu. Rapunzel, benim için bir evin penceresine yaslanmış, dışarıya bakan, dünyayı o pencereden görmeye çalışan böylesi kadınlardı biraz da. Yani Rilke’nin yukarıda alıntıladığım “pencere kenarlarında büyüyen çocuklar”ı. Bir de Almancayla henüz yeni tanışmış olan bir çocuğun, kendi çocukluğumun soğuk ve yabancı bir ülkede ruhundan atamadığı melankolinin tezahürü.

Ama itiraf etmeliyim ki tüm iticiliğine rağmen beni Rapunzel’e çeken tam da bu melankoliydi. Saçlarını hem celladına hem de sevgilisine merdiven olarak sunan, yani bedeninin bir parçasıyla yaşam için bedel ödemek zorunda kalan kadının yazgısı.

Herhangi bir internet sayfasında, bir çizgi filmde yahut ilkokul ikinci ve üçüncü sınıf öğrencilerine yönelik okuma kitaplarında yer alan Rapunzel masalının yaygın yorumu, kimi detaylarda masalın orijinalinden ayrılıyor. Diğer Grimm masallarındaki gibi, burada da her şeyden önce yetişkin edebiyatında görülen betimleyici bir anlatım ve Alman romantizminin karanlığı hâkimken, gerek çizgi filmlerde gerekse sayısız resimli çocuk kitaplarında hikâyenin köşeleri yuvarlaklaştırılıp yumuşatılmış, böylece hem masalın dünyası ve diliyle uyum sağlanmış hem de olası kafa karışıklığının önüne geçilmiş gibi görünüyor.

Masalın yaygın yorumunda, Rapunzel’in annesinin evinin penceresinden gördüğü bahçe komşu kadının bahçesi olarak tanıtılırken, masalın orijinal baskısında bu şöyle geçer: “Evin arka odasındaki küçük bir pencereden dünyanın en güzel çiçekleri ve bitkileriyle dolu bir bahçe görülüyormuş. Ancak yüksek bir duvarla çevrili olan bu bahçe, herkesin çok korktuğu bir cadıya aitmiş ve hiç kimse içine girmeye cesaret edemiyormuş.”

image1

Masalın orijinalinde yer alıp da çocuklara yönelik yorumlarda dışarıda tutulan diğer bir ayrıntı ise, Rapunzel’in sürgün edildiği çölde, sevgilisi prensten biri kız diğeri erkek olmak üzere ikiz çocuklar dünyaya getirmiş olması. Çocuklar için yeni üretimlerde bu ayrıntının yer almaması da anlaşılır bir şey; zira kendini masal kahramanının yerine koyan çocuğun en son seveceği şey, onun yetişkinlerin dünyasına adım atıp sorumluluklarını üstlenmiş olması. Ne de olsa, benzer masalların hemen hemen bütününde prensle prenses, güzel kızla yakışıklı delikanlı hep cinsellikten arınmış bir aşk yaşarlar. Kötü kalpli rakipler, cadılar, insafsız krallar veya üvey anneler tarafından kavuşmaları engellenir. En sonunda kavuştuklarında, o biricik an sonsuzlukla sabitlenip taçlanır.

O halde gelelim henüz ana rahmindeyken annesi tarafından yazılmış Rapunzel’in yazgısına:

Annenin evinin arkasındaki küçük pencereden gördüğü güzel bahçe, masal yorumcusu Dr. Eugen Drewermann’a göre kadının kendi bahçesidir, bahçenin sahibi cadı ise annenin karanlık alter egosu.  Drewermann’ın bu tezini kabul ettiğimizde –masalı gerçeklikle ilinti kurarak anlamaya çalıştığımıza ve masalların, mitolojilerin toplumların birer bilinçaltı okuması olduğunu kabul ettiğimize göre, bunun tersini iddia etmek için bir neden göremiyorum–, masalı bir mantık silsilesi etrafında mercek altına almak mümkün.

Hikâyenin bütün yükünü sırtlayan, çizdiği karaktere sonuna kadar sadık kalan Rapunzel’in annesi şizofren bir kişilik olarak çıkıyor karşımıza. Evinin arkasında yetişen bahçedeki bitkilere dahi uzaktan bakıp iç geçiren, elini uzatsa kavuşabileceği şeylere; yani hayatın nimetlerine kapılarını kapatmış, yaşama katılmaktan ölesiye korkan bir kadın söz konusu burada. Dindar, katı (Katolik) kurallarla yetişmiş, yaşamla şizofrence bağlar içinde olan hastalıklı bir kişilik olarak özetlemek mümkün bu kadını. Arzu ile günahı, sevinç ile karanlığı aynı bünyede yaşamaktadır. Sözü edilen bahçe Drewermann’ın iddiasının tersine, komşuya ait olsa bile, kadının bu bölünmüş kimliği değişmez; aksine, bu kimliğe bir de üreterek mutlu olmak yerine kıskançlıkla başkalarının yaşamını seyreden haset dolu özelliğini eklemek gerekir. Böylesi bir kadın yaşama uzanabilmeyi, bir çocuk dünyaya getirebilmeyi arzulamaktadır, ama bu arzusunu günah sayan katı kişiliğiyle baş etmesi gerekmektedir. Ve baskın gelen arzu olur, kadın sonunda o çok istenilen çocuğa gebe kalır.

Aslında gebelikten bir önceki adım olan cinsellikle birlikte o çok korkulan günah da işlenmiştir. Bu günah bir yenisine teşnedir. Bu yeni günah ise dünyanın nimetlerini temsil eden bahçe olarak çıkar karşısına kadının. Arzunun maddi boyutu bahçe ve bahçedeki o iştah açıcı marul. Ama arzuya/günaha bu denli yüz çevirmiş bir kişiliğin ona kapılarını araladığında kendi kendine vereceği ceza da bir o kadar ağır olacaktır. Kadının yedikçe yiyesi gelen özel marul, kabızlığa da iyi gelen çançiçeğinin bir türü olan “Rapunzel” bitkisidir ve böylece “Rapunzel” günahın nesnesi olarak yeni doğan çocuğun alnına isim olarak yazılır. Hem kadının iştahını kabartan bu bitki hem de yeni doğan çocuk tek bir isim altında, birbirini tamamlayan aynı günahın iki yüzüdürler ve bu günah elbette cezasız kalmayacaktır. Günah ve ceza ikilisi bizi ister istemez tek tanrılı dinlerdeki ilk günaha götürüyor. Havva’nın şeytanın yahut yılanın aklına uyup yasak meyveden tatmasına ve Âdem’i de buna ortak etmesine. Nasıl ki yasak meyveyi yiyen Âdem’le Havva cinselliklerini, yani günahı keşfedip çıplaklıklarından utanmaya başlar ve Tanrı tarafından cennetten kovulurlarsa, Rapunzel de annesinin (ve babasının) işlediği günahın bedelini, cinselliğini keşfetmeye başlayacağı bir yaşa geldiğinde, dış dünyadan aforoz edilmek suretiyle öder. Arzuya bu kez Tanrı’dan önce kadının eliyle bir ket vurma söz konusu. Kadının cinselliği burada da tıpkı Tevrat’taki gibi politik bir mesele olup bir ast-üst ilişkisine işaret eder. Tanrı toplu bir suçun tarafları olan Âdem’i yeryüzünde çalışmaya, yılanı yerde sürünüp sadece toprak yemeye mahkûm ederken, Havva’yı erkeğe tabi kılmak suretiyle gövdesinin acısıyla cezalandırır. “Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır!” der Tanrı kadına. Tevrat’taki bu günah ve ceza sistemini Rapunzel’in cezasıyla karşılaştırmak ilk bakışta ters gibi görünebilir, ancak bu kanımca cezanın mantığıyla uyumlu. Zira Tanrı’nın gazabına inanan ve onun yaptırımlarına karşı kızını koruyan bir anneyle karşı karşıyayız: Doğar doğmaz cadıya, yani annenin karanlık alt egosuna teslim edilen Rapunzel, saçları altın sarısı, dünyanın en güzel çocuğudur. Bu kadar güzel olan bir çocuğa muhtemel ki –annenin karanlık yanına rağmen– iyi bakılıyor, sevilip korunuyordur. Ama çocuk ne zaman cinselliğini keşfedecek yaşa gelir, annenin yaşama ve arzuya karşı olan günah işleme korkusu da nükseder yeniden. Ve kızını masalda “ormanda bir kule” olarak geçen, büyük bir ihtimalle kendi zindanı olan evlerine, kendi eski karanlığına hapseder. Dünyanın kışkırtıcılığından ve günaha davet eden ayartıcı bakışlarından kızını koruyan anne, onun ihtiyaçlarını gidermeye devam eder. Hem de kadınlığın en önemli simgesi sayılan en güzel yerinden kavrayarak yapar bunu. Onun güneş rengi saçlarından tutunur ve yukarıya tırmanır her gün. Bu yukarı tırmanma eylemi de anne-kız ilişkisine dair başka bir kapıyı aralar bize. Anne bir yandan kızını dünyanın kötülüklerinden korurken, öte yandan kendisine bağlı kıldığı bir güzelliğe doğru tırmanır. Zira yüksek bir kuleye hapsedilen şey, aynı zamanda güzelliğin kendisidir ve bu sadece cadı-annenin ulaşabileceği bir mertebedir. Kadın bu ayrıcalıklı güzelliği sadece kendisinin dokunabileceği, sevebileceği şekilde, yüksek bir noktada saklar. Ta ki kızı onun kendisine çizdiği kadere karşı koyana ve kurtarıcısı olan prense sesiyle ulaşana kadar.

Rapunzel’in prensle karşılaşma anı ise başka tanıdık kadın figürleri, Yunan mitolojisindeki Sirenler’i getiriyor akla. Gerek Medea mitinde, gerekse Homeros’un Odysseia’sında Sirenler bir adada yaşayan, söyledikleri şarkılarla denizcileri büyüleyip kendilerine çeken, güzel sesli, büyücü kadınlardır. Ne mi yapar bu kadınlar erkeklere? Onları öldürürler. Medea mitolojisinde, Medea’nın kocası İason, bu büyücü kadınlardan Tanrıça Hera’nın evrenin diğer bütün seslerini bastıran şarkıları sayesinde kurtulur. Homeros’un yazdığı varsayılan Odysseia eserinde ise, ünlü denizci Odysseus Sirenlere yem olmamak için şu çareye başvurur: “Ulu Tanrıça Kirke, ‘Ne yapın yapın, Tanrısal Sirenler’den sakının’ dedi bana. ‘Büyüleyen seslerinden, çiçekli çayırlarından sakının. Sen dinle o sesi. Ama bağlasınlar ayakta seni kollarından bacaklarından orta direğe.’ Böyle dedim ve uyardım arkadaşlarımı. Bu ara gemimiz Sirenlerin adasına varmıştı bile. Çünkü itici bir rüzgâr esiyordu arkamızdan. Derken rüzgâr düştü, deniz oldu çarşaf gibi. Bir tanrı bütün dalgaları dindirmişti. Yoldaşlarım kalkıp geminin yelkenlerini topladılar, sonra da kürekleriyle döve döve köpürttüler denizi. O zaman ben tunç kılıcımla mum peteğini parçaladım ufak ufak, ezdim güçlü ellerimle mumu. Sürdüm arkadaşlarımın kulaklarına. Duymaz oldular artık Sirenleri. Onlar da bağladılar kollarımdan bacaklarımdan orta direğe beni. Sonra vurdular kürekleriyle kırçıl denize durmadan.”

Rapunzel kuşkusuz bu erkek düşmanı büyücü kadınlardan değildir. Ama güzel sesiyle söylediği şarkı masumiyeti, kurtarıcısını arayan bir kadının çaresizliği şeklinde okunsa da, sonuç itibariyle erkeği baştan çıkaran kadının fettan sesinden öteye gitmez. Zira erkeği büyüleyip kendine çeken bu ses, ona hem aşkı hem de bedensel ve ruhsal acıyı tattırır. Aslında masum bir erkektir prens. Rapunzel’in babası gibi o da sadece hikâyeye katkı sağlayan, gölge bir kişilik gibidir. İki erkek de geniş çapta kadınların çağrılarına cevap veren, onların eylemleriyle etkinle-şen birer izleyicidir. Tıpkı ilk günahta olduğu gibi, kadınların hırslarının, arzularının ve onlara duydukları aşkın kurbanıdırlar sadece. Baba, aşeren karısının ölüm tehditlerine karşı yasak bahçeye girip marulu çalar, yine prens duyduğu güzel bir ses karşısında büyülenip yasak alanı deler. Sonunda sevgiliyle mutlu bir geleceğe kavuşsa da, annenin gazabıyla kendini kuleden aşağı atıp gözlerinin ışığını kaybeder, uzun bir süre ormanda kör ve yalnız, acı çeker. Kadının cazibesiyle büyülenip onun günahlarına ortak olan ve bu ortaklığı nedeniyle verilen cezalara katlanmak zorunda kalan o kadim hikâyenin biçare erkeğidir prens de.

Bir masalı esin aldığı mitolojilerden yola çıkarak yorumlamak, masalı masalla açıklamak gibi görünebilir. Ama mitler bize çok şey anlatır. Hele hele bu mitler, Âdem’le Havva örneğindeki gibi hâlâ inanç sistemimizin bir parçasıysa, bugünkü geleneksel düşün yapımızın, özellikle de geleneksel kadın erkek ilişkisinin ve bu ilişkinin dışına çıkan tekinsiz kadın imgesinin kaynağını tam da burada aramamız gerekir. Özellikle Yunan mitolojisinde sayısız etkileyici ve güçlü tanrıçanın olduğunu biliyoruz. Ne var ki bu ölümsüz kadınların tek tanrılı dinlere geçişe doğru ötekileşmeye ve etkinsiz olmaya başladıklarını da biliyoruz. Tıpkı yeryüzündeki ölümlü hemcinsleri gibi onlar da ne kadar güçsüz, sessiz ve eylemsizlerse o kadar masum ve görünmezler. Erkeklerden rol çalmaya başladıkları noktalarda ise çoğunlukla her türlü kötülüğe ve hileye başvurur ve hırsı yüzünden çocuklarını dahi öldürebilecek Medea gibi bir büyücüye dönüşebilirler. Grimm masallarındaki güçlü kadınlarsa genellikle cadılardır. Kötülükleriyle sürekli iyi ve güzel kızdan başrolü çalmaya kalkışırlar. Pamuk Prenses, Kül Kedisi, Yüz Yıl Uyuyan Güzel, Rapunzel gibi genç kız masallarında kötülük hep cadılar, üvey anneler yahut kaderlerine razı olmayan kindar periler tarafından üretilir ki; bunlar aynı zamanda söz söyleyen, inisiyatif sahibi kadınlardır. Öte yandan kötülüğün karşısında çile dolduran kadın her şeyden önce güzeldir, çocuksuluğuyla masum ve mağdurdur ve bu masumiyeti geniş çapta pasifliğinden ve eylemsizliğinden kaynaklanır. Bu eylemsizlik, onu iyi olma mertebesinden hiç ayırmaz. Nitekim burada da Rapunzel’in masumiyetine sonuna kadar sadık kalınır ve masumiyet sonunda ödüllendirilir. Zira çölün ortasında aç biilaç dolaşan ve derdiyle şarkı söylemeye devam eden Rapunzel, bu kez sevdiği prensi bulduğunda, akıttığı gözyaşlarıyla derde deva olur. Çekilen onca acı, onca haksızlık masum ve mağdur kadının dökülen iki damla gözyaşıyla sona erer. Eyleyen, karar veren, sorumluluk alan ve bu eylemleriyle kötülük üreten kadının karşısında, korumasız kadının acı ve iyilik dolu gözyaşlarıdır bunlar. Masal her ne kadar Rapunzel karakterine arıza takmak gibi bir niyete kapılarını kapatsa da, gözyaşının iyileştirici gücü, bize anadan kıza geçmiş olan büyücülüğü de hatırlatır ister istemez. Acaba Rapunzel annesinin bazı genetik huylarını almış olabilir mi? Çok güzel olduğunu bildiğimiz ama huyu suyu hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuz bu kadın pekâlâ annesine benziyor olabilir. Diyelim ki soyaçekim yaklaşımını bir kenara attık, bir kişinin böylesi bir dramatik yaşamdan hasar almadan, kişilik bozuklukları geliştirmeden çıkması mümkün mü? Ama eğer kötü niyetli yetişkinler olarak Rapunzel’e leke sürmeyi bir kenara bırakırsak, gözyaşının gücünü kaderini değiştirmek için harekete geçen bir kadının eylemleri şeklinde de yorumlayabiliriz. Kötülüğü tersine çeviren gözyaşlarının büyüsü bu. Aşk gibi, hayatı genişleten sevgi gibi, merhamet ve iyilik gibi hepimizin ihtiyacı olan, belki de ömür boyu aradığımız o yegâne büyü.

O halde başa dönüp masalı yeniden yeryüzüne indirebilirim. Kederle pencereden dışarıya bakan çocukluğumun göçmen kadınlarından, genç kızlarından söz etmiştim ya. Belki de bugün aynı mahallede oturan çocukların camdan bakmak yerine dışarıda olmalarında, bir zamanlar pencere kenarlarında beklemiş olan annelerinin, büyükannelerinin ya da ablalarının, sadece bir simge olarak gördüğüm gözyaşlarının da katkısı vardır. Hapsolduğu evinden, gettosundan çıkıp dışındaki topluma dokunabilen, bencil bir korkuyla bir şeylerin kendisine verilmesini beklemek yerine eyleme geçen kadınlar. Ve Rapunzel masalının karanlığından çıkarabileceğim en aydınlık sonuç da bu olsa gerek: Kendi ellerimizle yeşerttiğimiz bahçenin meyvelerini yine kendi ellerimizle toplamaya başladığımızda, bize kalan, içimizi kemiren korkunun yükü değil de, eylemlerimiz ve emeğimizle hak ettiğimiz bir şeye kavuşmanın verdiği iç huzur, gönül rahatlığı olsa gerek.

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.