Solucanlı Ay – Sally Gardner

 

“Hector ve Standish, Anavatan’ın onları -ve onlar gibi olan diğerlerini- gözetim altında tutabileceği Yedinci Bölge’de yaşamaktadır. Bu iki dost, Anavatan’ın Ay’a iniş planlarına dair bir sırrı öğrendiklerinde hayatları tehdit altına girer. Ve Standish, kısa bir zaman içinde yoluna çıkan tehlikelere karşı direnmek zorunda olduğunu anlar. Gerçek mücadele silahlarının güven ve arkadaşlık olduğu güçlü, orijinal ve etkileyici bir hikâye. Sally Gardner, Londra’da yaşıyor. Genç okurlar için yazdığı romanlar büyülü ve tarihsel gerçekçiliğin karışımından oluşuyor ve hem konu hem üslup itibarıyla okurlarını Gardner’ın yarattığı dünyalara davet ediyor.” Solucanlı Ay’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Eğer diyorum;

Eğer o futbol topu duvarın ardında kaybolmasaydı,

Eğer Hector onu aramaya hiç gitmeseydi,

Eğer karanlık sırrı kendine saklamasaydı,

Eğer…

O zaman herhalde kendime başka bir öykü anlatırdım. Görüyorsunuz ya, “eğer”ler yıldızlar kadar çoktur.

Eski öğretmenimiz Bayan Connolly, “Öykülerinize en başından başlayın,” derdi hep, bize dışarı bakabileceğimiz temiz bir pencere sağlamak için. Yine de onun, aslında bunu kastettiğini sanmıyorum. Hiç kimse, hatta Bayan Connolly bile o kirli pencereden dışarı baktığımızda gördüklerimizi yazmaya cesaret etmez. En iyisi hiç bakmamaktır. Bakmak zorunda kalırsan da en iyisi sesini çıkarmamaktır. Kafasızlık edip de bunları yazacak, kâğıda dökecek halim yok.

Zaten istesem de yapamam.

Görüyorsunuz ya, kendi adımı bile heceleyemiyorum.

Standish Treadwell.

Yazamam, okuyamam.

Standish Treadwell akıllı biri değildir.

Standish’i diğerlerinden ayıran şeyin kimseye benzememesi olduğunu söyleyen tek öğretmen Bayan Connolly’di. Bunu Hector’a anlattığımda gülümsemişti. Şahsen bunu daha en başından çaktığını söylemişti.

“Bir tarafta düz düşünenler vardır. Diğer tarafta da sen varsın, Standish. Hayal parkındaki bir esinti gibisin.”

Bunu kendi kendime tekrarladım. “Parkta gönlünce eserek dalları görmeyen, sadece köpek bokunun olması gerektiği yerde olmadığını fark eden bir hayal gücüyle, diğer tarafta Standish var.”

Müdürün ofisinden gönderilen not bana ulaştığında dersi dinlemiyordum. Çünkü ben ve Hector suyun karşısındaki şehirde, binaların bulutları gökyüzüne mıhlayacak kadar yükselmekten vazgeçmediği başka bir ülkedeydik. Güneşin rengârenk parladığı bir yerde… Bir gökkuşağının sonundaki yaşamda… Bize ne dedikleri umrumda değil, televizyonda gördüm. Sokaklarda şarkılar söylüyorlar, hatta yağmurda bile… Hem şarkı söyleyip hem de bir sokak lambasının etrafında dans ediyorlar.

Artık karanlık çağlardayız. Şarkı falan söylemiyoruz.

Ama bu Hector ve ailesi ortadan kaybolduğundan beri kurduğum en iyi düştü. Genellikle Hector’u aklıma getirmemeye çalışırdım. Onun yerine kendimi, Hector’la birlikte icat ettiğimiz gezegenimizde hayal etmekten hoşlanırdım, Jüniper’de. Böyle yapmak Hector’un başına ne geldiğini kara kara düşünmekten iyiydi. Fakat bu uzun zamandır kurduğum en iyi düşlerden biriydi. Sanki Hector yine yakınımdaydı. O kocaman, dondurma renkli Cadillac arabalardan birine binmiş geziyorduk. Neredeyse koltuk derilerinin kokusunu alacaktım. Parlak mavi, gök mavi, deri koltuklar mavi… Arkada Hector… Ben kolumu inik camın kromuna koymuşum ve bir elim direksiyonda… Bizi ekoseli bir masa örtüsünün üstünde Croco-Colaların beklediği ışıl ışıl bir mutfağı ve çimenlerinden elektrikli süpürge geçmişe benzeyen bir bahçesi olan evimize götürüyorum.

Ancak o zaman Bay Gunnell’ın adımı söylediğini hayal meyal fark ettim.

“Standish Treadwell. Müdürün odasına çağrılıyorsun.”

Hay aksi şeytan! Böyle olacağını tahmin etmeliydim. Bay Gunnell’ın değneği gözlerimi sulandırdı. Elimin üstüne öyle sert vurdu ki orada kartvizitini bıraktı: İki ince, kırmızı kabarıklık. Bay Gunnell uzun boylu değilse de kasları eski ordu tanklarından yapılmış gibiydi ve kolları da güzelce yağlanmış tanklardan farksızdı. Terli ve parlak kafasının üstüne, orada yapışık kalmak için var gücüyle uğraşan kendine has bir peruk takardı. Diğer vasıflarının da ona bir fayda sağladığı söylenemezdi. Ağzına kadar inen küçük, koyu renkli, sümüklü bir bıyığı vardı. Sadece değneğini kullanırken gülümserdi, ağzının kenarını sarkıtan ve kuruyup kalmış bir sülüğe benzer dilinin dışarı çıkmasına yol açan bir tebessümle. Düşünüyorum da, “gülümsemek” sözcüğünün doğru olduğundan emin değilim. Belki de en sevdiği eğlenceyle, yani canınızı yakmakla meşgul olduğunda ağzı o şekilde kıvrılıyordu, hepsi bu. Ete vurduğu ve sizi yerinizden sıçrattığı sürece değneğin nereye indiğini de umursamazdı.

Anlarsınız ya, şarkılar sadece suyun karşısında söylenir.

Buradaysa gökyüzü uzun zaman önce çöktü.

(…)

Çevirmen: Cihan Karamancı
*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Sally Gardner, Birmingham’da doğdu. On bir yaşında disleksi teşhisi konan Gardner, on dört yaşında okumayı öğrendi. Sanat okulunu dereceyle bitirip bir süre dekor tasarımı, bir süre de kostüm tasarımı yaptı. Sonrasında çocuk ve gençlik kitapları yazmaya başlayan Gardner’ın Solucanlı Ay dışında Türkçeye çevrilen diğer kitabı Kırmızı Kolye’dir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.