Sonbahar Ülkesi – Ray Bradbury

 

“Ama ölüm nedir? Başka bir oda mı? Mavi bir oda, yeşil bir oda, şimdiye kadarki bütün odalardan daha büyük bir oda! Ama anahtarı nerede?” Bu kitaptaki öyküler ya ölümle başlıyor ya da ölümle bitiyor. Ray Bradbury, korkunun, içimizdeki karanlığın, yıllarca birlikte yaşadığımız ama henüz farkına varmadığımız arzuların ve bunların davet ettiği dehşetlerin, “hepimizin bağrındaki cinayet”in, saflığın ve şeytaniliğin birlikte nefes alan öykülerini anlatıyor bize. Haritasını hep yanımızda taşısak da ziyaretimizi sürekli ertelediğimiz bir ülkeyi, sonbahar ülkesini anlatıyor. Mehmet Moralı’nın Türkçeye çevirdiği Sonbahar Ülkesi, ölüm hakkında okunabilecek en hayati kitaplardan biri. Bu kitabın giriş öyküsünün tamamını okurlarımıza sunuyoruz…

Sonbahar Ülkesi

 

…yılın hep son döneminin yaşandığı ülke. Tepelerin sisli, derelerin puslu olduğu; öğlenin çabucak geçtiği, gün doğumuyla gün batımının uzadığı ve gece yarılarının sürüp gittiği; büyük ölçüde güneşe bakmayan bodrumlardan, bodrum altlarından, kömürlerden, dolaplardan, tavan aralarından ve kilerlerden oluşan; halkı sonbahar halkı olan, yalnızca sonbahar düşüncelerine sahip oldukları; geceleri boş kaldırımlarda dolaşan insanlarının yağmur sesine benzediği…

Cüce

 

Aimee sessizce göğü seyrediyordu.

Bu gece, o kıpırtısız sıcak yaz gecelerinden biriydi. Beton rıhtım boştu, ipe dizilmiş kırmızı, beyaz ve sarı ampuller, ahşap hiçliğin üzerinde, havada sinekler gibi parlıyordu. Çeşitli lunapark tezgâhlarının yöneticileri, yol üzerinde erimeye başlamış balmumu heykeller gibi, gözler boşluğa dikilmiş, konuşmadan dikiliyordu.

Bir saat önce buradan iki müşteri geçmişti. O iki yalnız insan şimdi eğlence trenine binmiş, vagon yakıcı gecede bir hiçliğin çevresinden diğerine kurşun gibi inerken çılgınca bağırıyorlardı.

Aimee alanda yavaşça dolaşıyordu, nemli ellerinde birkaç eskimiş ahşap halka vardı. AYNA LABİRENTİ’nin önündeki bilet gişesinin arkasında durdu. Labirentin dışındaki üç aynada kendisini hayli şekilden çıkmış bir halde gördü. Kendisinin binlerce yorgun sureti koridor boyunca yok olup gidiyordu, o bariz soğukluğun içinde bir o kadar sıcak görüntü.

Bilet gişesine girip, uzun uzun Ralph Banghart’ın ince ensesine baktı. Uzun ve düzensiz sarı dişlerinin arasında yakılmamış bir puro, bilet tezgâhının üzerinde fal açıyordu.

Eğlence treni inleyip korkunç inişine yeniden başlayınca, konuşmak aklına geldi.

“Ne biçim insanlar eğlence trenine biner ki?”

Ralph Banghart tam yarım dakika purosunu geveledi. “Ölmek isteyen insanlar. Şu eğlence treni ölmenin en kullanışlı yolu.” Atış alanındaki silahların uzak seslerini dinlemek için durakladı. “Tüm bu lunapark işi çılgınca. Mesela şu cüceyi al. Gördün mü adamı? Her gece, on sentini öder, taa Çatlak Louie’nin Odasına kadar Aynalar Labirentini gezer. Tanrım!”

“Ah, evet,” dedi Aimee, anımsayarak. “Hep merak etmişimdir, cüce olmak nasıl bir şeydir diye. Onu gördüğümde hep üzülürüm.”

“Onu bir keman gibi çalabilirim.”

“Böyle şeyler söyleme!”

“Tanrım!” Ralph boştaki eliyle kadının kalçasına bir şaplak attı. “Hiç karşılaşmadığın herifler için üzülmen yok mu!” Başını salladı ve kıkırdadı. “O ve sırrı. Yalnız bildiğimi bilmiyor, anlıyor musun? Bak sen şu işe!”

“Sıcak bir gece.” Kocaman ahşap halkaları sinirli sinirli ıslak ellerinde döndürdü.

“Konuyu değiştirme. Gelecektir, yağmur da yağsa, güneş de açsa.”

Aimee ağırlığını diğer ayağına verdi.

Ralph dirseğini yakaladı. “Hey, çıldırdın mı? Cüceyi görmek istiyorsun, değil mi? Sus!” Ralph döndü. “İşte geliyor!”

Cücenin esmer ve kıllı eli gişenin önünde aniden belirip penceresinden içeri gümüş bir on sentlik uzattı. Görünmez bir kişi, tiz, çocuksu bir sesle, “Bir!” dedi.

Aimee ister istemez öne eğildi.

Cüce yukarı doğru ona baktı. Kara gözlü, siyah saçlı, çirkin, sanki üzüm presine sokulmuş, sıkılmış da sıkılmış, acılar içinde katlanmış da katlanmış, sonunda suratı şekilden çıkmış, korkunç bir kitle haline gelmiş gibi çirkin bir adamdan başka bir şey değildi. Gecenin ikisi, üçü ya da dördünde, gövdesi uyurken gözlerinin açık ve uyanık olması gerektiğini bildiğiniz bir surattı bu.

Ralph sarı bir bileti ortadan ikiye yırttı. “Bir!”

Cüce, geldiğini gördüğü bir fırtınadan çekinirmiş gibi siyah yakasını sıkıca boğazına çekti ve yalpalayarak uzaklaştı. Bir an sonra, on bin kayıp ve avare cüce aynaların arasında çılgın kara böcekler gibi süzüldü ve kayboldu.

“Çabuk!”

Ralph Aimee’yi aynaların arkasındaki karanlık bir geçide sürükledi. Kadın tünel boyunca, gözetleme deliği olan ince bir bölmeye kadar iteklendiğini hissetti.

“Bu muhteşem,” diye kıkırdadı adam. “Bak.”

Aimee tereddüt etti, sonra yüzünü bölmeye dayadı.

“Görüyor musun?” diye fısıldadı Ralph.

Aimee kendi kalp atışlarını duyuyordu. Bir dakika geçti.

Cüce orada, küçük mavi odanın ortasında duruyordu. Gözleri kapalıydı. Daha onları açmaya hazır değildi. Şimdi, işte nihayet şimdi göz kapaklarını araladı ve karşısındaki geniş aynaya baktı. Ve aynada gördüğü de gülümsemesine neden oldu. Göz kırptı, ayak parmakları üzerinde döndü, yan durdu, el salladı, eğildi, beceriksizce dans etti.

Ve ayna da her hareketini, uzun ince kollar, uzun, çok uzun bir gövde, büyük bir göz kırpış ve muazzam bir dans hareketiyle tekrarladı ve devasa bir selamlamayla bitirdi!

“Her gece aynı şey,” diye Aimee’nin kulağına fısıldadı Ralph. “Muhteşem, değil mi?”

Aimee Ralph’a döndü ve ifadesiz bir yüzle, sabit bakışlarla uzun uzun baktı, hiçbir şey demedi. Sonra, kendisine hâkim olamazmış gibi, başını yavaş, çok yavaşça hareket ettirip, bir kez daha delikten baktı. Nefesini tutmuştu, gözlerinin sulandığını hissetti.

Ralph onu dürttü ve fısıldadı.

“Hey, küçük ucube şimdi ne yapıyor?”

  • ••

Yarım saat sonra, bilet gişesinde oturmuş birbirlerine bakmadan kahve içerlerken cüce aynalardan dışarı çıktı. Şapkasını çıkartmış gişeye yaklaşıyordu ki, Aimee’yi gördü ve dönüp gitti.

“Bir şey isteyecekti,” dedi Aimee.

“Evet.” Ralph dalgın dalgın sigarasını dışarı fırlattı. “Ne istediğini de biliyorum. Ama sormaya cesaret edemedi. Bir gece, o ciyak ciyak sesiyle, ‘herhalde bu aynalar çok pahalıdır değil mi?’ diye sordu. Eh, ben de anlamamış gibi yaptım. Evet, pahalıdır dedim. Bana şöyle bir baktı, bekledi, ben başka bir şey söylemeyince evine gitti, ama ertesi gün, ‘herhalde bu aynalar elli hatta yüz papel eder,’ dedi. Ben de herhalde eder, dedim. Kendime bir fal açtım.”

“Ralph,” dedi kadın.

Adam ona döndü. “Neden bana öyle bakıyorsun?”

“Ralph,” dedi kadın, “neden fazlalardan birini ona satmıyorsun?”

“Bak Aimee, halka oyununu nasıl oynatacağını sana söylüyor muyum?”

“Bu aynalar kaçadır?”

“İkinci el otuz beş papele alabilirim.”

“O zaman ona nereden bir tane edinebileceğini neden söylemiyorsun?”

“Aimee, hiç kafan çalışmıyor.” Elini kadının dizine koydu. Kadın dizini çekti. “Nereye gideceğini söylesem bile, gidip bir tane satın alacağını mı sanıyorsun? Hayatta almaz. Neden mi? Adam kendini biliyor. Eğer Çatlak Louie’nin Odasında o aynanın karşısında yaptıklarını bildiğimi anlasa, bir daha gelmez. Sanki herkes gibi aynaların arasında kaybolmaya gelmiş gibi yapıyor. Sanki o özel odayla hiç ilgilenmiyormuş gibi. Hep gece geç saatlerde, işlerin azalmasını bekliyor, oda ona kalsın diye. İş iyiyken akşamları neyle eğlendiğini Allah bilir. Hayır efendim, hiçbir yere gidip de bir ayna almaya cesaret edemez. Arkadaşı yok, olsa da onlardan kendisine böyle bir şey satın almalarını isteyemez. Bana bundan söz etmesinin tek nedeni, aslında benim tanıdığı tek insan olmam. Tasarruf ediyor olabilir, ama bugünün dünyasında, bir cüce sirk dışında nerede çalışabilir ki? Sürüsüne bereket bulunuyor.”

“Kendimi çok kötü, hüzünlü hissediyorum.” Aimee oturmuş, boş yola bakakalmıştı. “Nerede yaşıyor?”

“Deniz kıyısında ufacık bir odada. Ganghes Arms oteli. Niye?”

“Çok öğrenmek istiyorsan, adama deli gibi âşık oldum.”

Purosunu geveledi. “Aimee,” dedi. “Sen ve o komik şakaların.”

  • ••

Ilık bir gece, sıcak bir sabah ve yakıcı bir öğlen. Deniz çarşaf gibiydi.

Aimee yürüyerek denize bakan lunapark yollarında ilerliyor, kolunun altında güneşin soldurduğu birkaç dergi, gölgeden gidiyordu. Bir kapıyı açtı ve karanlığa doğru seslendi. “Ralph?” aynaların arkasındaki karanlık hole doğru ilerledi, topukları tahta zeminde takırdıyordu. “Ralph?”

Birisi beceriksizce bez yatakta kıpırdandı. “Aimee?”

Oturdu ve tuvalet masasındaki duya bir ampul vidaladı. Yarı körleşmiş gözlerini kısarak kadına baktı. “Hey, fare tutmuş kedi gibisin.”

“Ralph! Onun hakkında çok muhteşem bir şey öğrendim!”

“Allah aşkına,” dedi kendi ellerine; kendi inanmazlığının kanıtı olarak ellerini tutuyordu. “Bu kadın! Kimin umurunda, o küçük, çirkin….”

“Ralph!” Gözleri pırıl pırıl, dergileri gösteriyordu. “O bir yazar! Düşün bir!”

“Düşünmek için çok sıcak bir gün.” Arkasına yaslanmış, hafif bir gülümsemeyle kadını izliyordu.

“Ganghes Arms’ın önünden geçiyordum, müdür Bay Greeley’yi gördüm. Bay Big’in odasındaki daktilonun sabahlara kadar çalıştığını söyledi!”

“Adı bu mu?” Ralph gürültülü bir kahkaha patlatmıştı.

“Ucuz polisiye öyküler yazıyor, yaşamasına yetecek kadar. İkinci el dergiler satan yerde öykülerinden birini buldum, Ralph, bil bakalım?”

“Aimee, yorgunum.”

“Bu küçük adamın dünya kadar büyük bir ruhu var; her şey kafasında!”

“O zaman, sorarım sana, neden büyük dergilere yazmıyor?”

“Belki de çekindiği içindir, belki de yapabileceğinin farkında değildir. Olur böyle şeyler. İnsanlar kendine güvenmez. Ama bir denese, bahse girerim ki dünyanın her yerine öykülerini satabilir.”

“Neden zengin değil, merak ediyorum?”

“Belki de o köhne otel odasında yaşadığı için fikirler yavaş yavaş geliyordur. Kime olmaz ki? Hele o kadar küçük olunca? Bence çok küçük olmak ve tek odalı ucuz bir dairede oturmaktan başka bir şey gelmez insanın aklına.”

“Of!” diye homurdandı Ralph. “Florence Nightingale’in anneannesi gibi konuştun.”

Kadın dergileri gösterdi. “Sana bu suç öyküsünün bir kısmını okuyacağım. Tabancalar ve sert adamlarla dolu, ama anlatıcı bir cüce. Bahse girerim ki editörler yazarın ne yazdığını bildiğini hiç düşünmemiştir. Lütfen Ralph, orada öyle oturma! Dinle.”

Ve yüksek sesle okumaya başladı.

“Ben bir cüceyim ve bir katilim. Bu iki şey birbirinden ayrılamaz. Biri diğerinin nedenidir.

“Öldürdüğüm adam ben yirmi bir yaşındayken sokakta beni durdurur, kollarına alır, alnımdan öper, alçak sesle şarkılar mırıldanır, bana çocuk şarkıları söyler, beni kasap dükkânlarına sokup tartının üstüne koyar ve bağırırdı, ‘Buraya bakın; hey, kasap, tartıyı elleme!’

“Yaşamlarımızın cinayete doğru nasıl ilerlediğini görüyor musunuz? Bu aptal, bedenimin ve ruhumun işkencecisi!

“Çocukluğuma gelince: Annemle babam ufak tefekti, ama tam anlamıyla cüce değillerdi; hayır, kesinlikle değillerdi. Babamın mirası bize bir oyuncak ev sağlamıştı. Bu şaşırtıcı bir şeydi, beyaz bir düğün pastasına benziyordu; küçücük odalar, küçük iskemleler, minyatür resimler, mücevherler, içinde sinek olan amber parçaları, her şey minik, minik, minik! Devlerin dünyası uzaklarda, bahçe duvarının ötesindeki çirkin bir söylentiydi. Zavallı annem, babam! Benim için en iyisini istiyorlardı. Beni, küçük ve değerli bir porselen vazo gibi, kendi karınca dünyalarında, arı kovanı odalarımızda, mikroskobik kütüphanemizde, karafatma boyutunda kapıların, güvelere göre pencerelerin olduğu diyarımızda kendilerine sakladılar. Ancak şimdi, ebeveynimin psikozunun muhteşem boyutlarını görebiliyorum! Herhalde beni bir kelebek gibi camın altında tutarak ebediyen yaşayabileceklerini hayal ettiler. Ama önce babam öldü, sonra posta pulu aynalar ve tuzluk kadar dolaplarıyla arı kovanı evimizi yangın süpürdü attı. Annem de gitti! Ve sönmekte olan ateşin közlerini bir başına seyreden ben, devlerin ve canavarların dünyasına fırlatılıverdim, hakikatin yer kaymasına kapılmış, itildim, yuvarlandım ve uçurumun dibine yapıştım!

“Uyum sağlamam bir yıl sürdü. Gösteriyle ilgili bir iş düşünülemezdi. Dünyada yerim yok gibiydi. Sonra, bir ay önce, işkencecim yaşamıma girdi, hiçbir şeyden kuşkulanmayan kafama bir takke giydirdi ve arkadaşlarına haykırdı, ‘küçük kadınla tanışmanızı istiyorum!’”

Aimee okumayı kesti. Gözleri buğulanmıştı, Ralph’a uzattığı dergi de elinde titriyordu. “Sonunu sen getir. Gerisi bir cinayet öyküsü. Tamam. Ama görmüyor musun? O küçük adam. O küçük adam.”

Ralph dergiyi bir kenara atıp tembel tembel bir sigara yaktı. “Ben kovboy öykülerini yeğlerim.”

“Ralph, bunu okumalısın. Birilerinin ona ne kadar iyi olduğunu söylemesi lazım ki, devam etsin.”

Ralph kadına baktı, başını bir yana eğmişti. “Ve bil bakalım bu işi kim yapacak? Bak bak bak, Kurtarıcı’nın sağ kolu değil miyiz biz?”

“Seni dinlemeyeceğim.”

“Allah kahretsin, kafanı kullan! Üstüne gidersen ona acıdığını sanacak. Seni odasından bağıra çağıra kovar.”

Kadın oturdu ve söylenenleri yavaşça, evire çevire, her yönünü değerlendirerek düşündü. “Bilmiyorum. Belki de haklısın. Of, bu acıma değil Ralph, vallahi değil. Ama belki ona böyle gözükecek. Ya da belki de ona olduğu gibi gözükecek. Çok dikkatli olmam lazım.”

Adam parmaklarıyla yavaşça sıkıştırarak kadının omuzlarını ileri geri salladı. “Hey, hey, ondan uzak dur, tek istediğim bu; yapacaklarınla yalnızca başına dert açacaksın. Tanrım, Aimee senin bir şeye bu kadar taktığını hiç görmemiştim. Bak, sen ve ben, ikimiz bugün tatil yapalım, yiyecek alalım, benzin alalım, kıyı boyunca gidebildiğimiz kadar gidelim; yüzelim, yemek yiyelim, kasabanın birinde güzel bir gösteri seyredelim. Lunaparkın da cehenneme kadar yolu var, ne dersin? Çok güzel bir gün, tasaları bir kenara bırakalım. Ben birkaç dolar biriktirmiştim.”

Kadın, “Çünkü onun farklı olduğunu biliyorum,” dedi, gözlerini karanlığa dikmişti. “Çünkü o bizim hiç olamayacağımız bir şey; senin, benim ve burada, rıhtımdaki herkesin. Ne kadar komik, ne kadar. Yaşam onu yalnızca lunapark gösterilerinde yer alacak biçimde yaratmış, ama o toprak üzerinde. Bizi de yaşam lunapark gösterinde çalışmak zorunda kalmayacağımız gibi yaratmış, ama işte biz burada, denizin üzerindeki bu rıhtımdayız. Bazen kıyı sanki bir milyon kilometre uzaktaymış gibi olur. Ralph, nasıl oluyor da, bizim bedenlerimiz varken onun beyni var ve bizim hayatta tahmin bile edemeyeceğimiz şeyleri düşünüyor?”

“Beni dinlemedin bile,” dedi Ralph.

Kadın oracıkta oturuyordu, adam da başında dikilmiş, sesi uzaklarda. Kadının gözleri yarı yarıya kapanmıştı, elleri de kucağında, seğiriyordu.

“Öyle cin cin bakmandan hoşlanmadım,” dedi adam sonunda.

Kadın yavaşça çantasını açtı, küçük bir para rulosu çıkarttı ve saymaya başladı. “Otuz beş, kırk dolar. İşte. Billie Fine’a telefon edeceğim ve Ganghes Arms’taki Bay Bigelow’a o uzun gösteren aynalardan bir tane göndermesini sağlayacağım. Evet, yapacağım bunu!”

“Ne!”

“Düşün Ralph, odasında bunlardan her istediğinde bakabileceği bir tane olması ne kadar muhteşem olur. Telefonunu kullanabilir miyim?”

“Peki, yap bakalım bir çılgınlık.”

Ralph döndü ve tünelde ilerledi. Bir kapı çarptı.

Aimee bekledi, bir süre sonra telefonu alıp numaraları acılı bir yavaşlıkla çevirmeye başladı. Numaralar arasında duruyor, nefesini tutuyor, gözlerini kapatıyor ve dünyada küçücük olmanın nasıl bir şey olacağını ve sonra, günün birinde birisinin özel bir ayna göndermesinin nasıl bir şey olacağını düşünüyordu. Odanızda kendi parlak, kocaman görüntünüzle saklanabileceğiniz bir ayna ve mecbur kalmadıkça dış dünyaya hiç çıkmadan, hikâyeleri yazsanız da yazsanız. Nasıl olurdu acaba, odada yapayalnız, odada tastamam muhteşem bir yanılsamayla. Bu sizi mutlu mu ederdi, hüzünlü mü, yazmanıza yardımcı mı olurdu, yoksa incitir miydi? Başını ileri geri, ileri geri salladı. Bu durumda hiç olmazsa size kimse bakmayacaktı. Ardı ardına geceler, belki de soğuk sabahlarda saat üçte gizlice kalkarak, ortalıkta zıplayıp dans eder, o parlak aynadaki uzun, upuzun görüntünüze gülümseyip el sallardınız.

Telefondaki ses, “Billie Fine’ın yeri,” dedi.

Kadın, “Ah Billie,” diye hıçkırdı.

  • ••

İskeleye gece çökmüştü. Tahtaların altında okyanus karanlık ve gürültülüydü. Ralph cam tabutunda soğuk ve donuk oturuyor, kartlarını diziyordu, gözleri sabit, ağzı hareketsiz. Dirseğinin altında, sigara izmaritlerinden oluşan bir piramit ha bire büyüyordu. Aimee sıcak kırmızı ve mavi ampullerin altından gülümseyip el sallayarak geçtiğinde, kartları yavaşça, çok yavaşça dizmesine ara vermedi. “Selam Ralph,” dedi kadın.

“Aşk hikâyesi nasıl?” diye sordu, kirli bir bardaktan buzlu su içen Ralph. “Charlie Boyer nasıl, yoksa Gary Grant miydi?”

“Demin gittim ve kendime yeni bir şapka aldım,” dedi kadın, gülümseyerek. “Ah, kendimi ne kadar da iyi hissediyorum! Neden biliyor musun? Billie Fine yarın yeni bir ayna gönderecek! O küçük, tatlı adamın suratını düşünebiliyor musun?”

“Hayal kurmada o kadar ateşli değilimdir.”

“Gören de onunla evleneceğimi filan düşündüğünü sanacak.”

“Neden olmasın? Adamı bir bavulda gezdirirsin. İnsanlar sorar, Kocanız nerede? Tek yapacağın, çantayı açıp bağırmak, İşte burada! Gümüş bir kornet gibi. Olmadık saatlerde kutusundan çıkarıp, bir parça çalıp, yerine kaldırırsın. Arka verandada onun için bir kum kutusu bulundurursun.”

“Kendimi o kadar da iyi hissediyordum.”

“İyiliksever, diyecektin.” Ralph ona bakmıyordu, ağzı kapalıydı. “İyi-lik-se-ver. Sanırım bu iş benim onu delikten seyredip kıkırdamamdan kaynaklanıyor, değil mi? Aynayı bu yüzden mi gönderdin? Senin gibi insanlar ortalıkta ellerinde tefle gezer, yaşamımdan eğlenceyi çıkartır.”

“Hatırlat da bir şeyler içmeye sana gelmeyeyim bir daha. Adi kimselerle görüşeceğime, hiç kimseyle görüşmem.”

Ralph derin bir nefes bıraktı. “Aimee, Aimee. Bu adama yardım edemeyeceğini bilmiyor musun? O kaçık. Ve bu senin yaptığın çılgınca iş, ona git, kaçık ol, ben sana yardım edeceğim, demek.”

“Ne olursa olsun, birine iyiliği dokunacaksa, hayatta bir kez olsun hata yapmak iyidir,” dedi kadın.

“Tanrı beni iyilikseverlerden korusun, Aimee.”

“Sus, sus,” diye haykırdı kadın, başka da bir şey söylemedi.

Adam da sessizliğini bir müddet daha sürdürdü, sonra parmak izi lekeli camı bir kenara itip kalktı. “Biraz gişeye bakar mısın?”

“Tabii, neden?”

Adamın on bin soğuk beyaz yansımasının cam koridorlarda, aynaların arasında ilerlediğini gördü, ağzı kapalı, parmaklar hareket halinde.

Gişede tam bir dakika oturdu, sonra birdenbire bir titreme geldi. Gişede küçük bir saat tik-tak ediyordu, destedeki kartları tek tek, yavaşça çevirdi. Labirentin içinde, uzakta bir yerlerde bir çekicin vurduğunu, dövdüğünü, gene vurduğunu duydu; sessizlik, yeni bir bekleyiş, sonra da on bin yansıma eğilip, bükülüp, katlanıp çözüldü, Ralph geldi, kadının gişedeki on bin yansımasına bakarak. Rampadan çıkarken, Aimee adamın sessizce güldüğünü duydu.

“Eee, seni böyle neşeli bir ruh haline sokan nedir?” diye sordu kadın, kuşkuyla.

“Aimee,” dedi adam fütursuzca, “tartışmamalıyız. Yarın Billie Fine’ın o aynayı Bay Big’in oraya göndereceğini mi söylemiştin?”

“Bir komiklik yapmayacaksın değil mi?”

“Ben mi?” Kadını gişeden çıkarttı, kartları eline aldı, mırıldanıyordu, gözleri parlamıştı. “Yok, ben öyle şeyler yapmam, hiç yapmam.” Kadına bakmıyor, ama kartları hızla atıyordu. Kadın adamın arkasında durdu. Sağ gözü biraz seğiriyordu. Kollarını kavuşturup bıraktı. Bir dakika geçmişti. Duyulan tek ses, rıhtımın altındaki okyanusun sesi, Ralph’ın sıcak havada nefes alıp vermesi, kartların yumuşak hışırtısıydı. İskelenin üzerindeki hava sıcak ve bulutluydu. Açık denizde hafif yıldırım ışıltıları görünmeye başlamıştı.

“Ralph,” dedi kadın sonunda.

“Sakin ol Aimee,” dedi o da.

“Kıyı boyunca yapmamızı istediğin şu gezi var ya…”

“Yarın,” dedi adam. “Belki gelecek ay. Belki gelecek yıl. Yaşlı Ralph Banghart sabırlı bir adamdır. Ben endişelenmiyorum, Aimee. “Bak.” Bir elini havaya kaldırdı. “Ben sakinim.”

Aimee denizden gelen gök gürültüsünün dinmesini bekledi.

“Yalnızca senin kızmanı istemiyorum, o kadar. Kötü bir şey olmasını istemiyorum, bana söz ver.”

Rüzgâr, ha sıcak, ha soğuk, rıhtım boyunca esiyordu. Havada bir yağmur kokusu vardı. Saat tik-tak ediyordu. Aimee terlemeye başladı, bir yandan da kartların ha bire hareket etmesini seyrediyordu. Uzaklarda, atış alanında, tabancaların sesi ve hedeflerin vurulduğu duyuluyordu.

Sonra, işte o gelmişti.

Boş yolda, sinek ampullerinin altında, yüzü çarpılmış ve kapkara, her hareketi bir ıstırap halinde, badi badi geliyordu. Rıhtımın uzak ucundan geliyordu, Aimee de onu izliyordu. Ona söylemek istedi ki, bu son gecen, son kez olarak buraya gelerek kendini mahcup edeceksin, son kez olarak, gizlice de olsa, Ralph tarafından izlenmek zorunda kalacaksın. Bağırabilmek ve gülmek ve bunları tam da Ralph’ın önünde söylemek istedi. Ama bir şey demedi.

“Merhaba, merhaba!” diye bağırdı Ralph. “Bu gece bedava, bizden! Eski müşterilere özel!”

Cüce başını kaldırıp şaşkınlıkla baktı, siyah gözleri dikilmiş, tereddüt içindeydi. Ağzı teşekkür sözcüklerinin şeklini aldı ve döndü, bir eli ensesinde, minik yakasını bükülmüş gırtlağının üzerine çekiyor, diğer elinde gümüş onluğu gizlice sıkıyordu. Arkasına baktı, başını salladı, sonra düzinelerce sıkıştırılmış ve işkence edilmiş, ışıkların garip rengiyle yanmış surat cam koridorlarda ilerledi.

“Ralph,” Aimee adamın dirseğini yakaladı, “ne oluyor?”

Adam homurdandı.” İyilikseverlik ediyorum, Aimee, iyilikseverlik.”

“Ralph,” dedi kadın.

“Şşşt,” dedi adam. “Dinle.”

Gişenin içinde, uzun, sıcak sessizlikte beklediler.

Sonra, uzaklarda, boğuk bir çığlık duyuldu.

“Ralph!” dedi Aimee.

“Dinle, dinle!” dedi adam.

Bir çığlık daha geldi, sonra bir daha, bir daha ve sonra da bir dövme, bir vurma ve kırma sesi, labirentin içinde bir koşuşturma. Sonra, aynadan aynaya çılgınca çarpıp seken, histerikçe haykırıp hıçkıran, yüzü gözyaşlarına boğulmuş, ağzı açılmış Bay Bigelow geldi. Yakıcı gece havasına fırladı, çılgınca etrafına baktı, inledi ve rıhtım boyunca koşmaya başladı.

“Ralph, ne oldu?”

Ralph oturduğu yerden kahkahalar atıyor, bacaklarını tokatlıyordu.

Adamın suratına bir tokat attı. “Ne yaptın?”

Hâlâ gülüyordu. “Gel, sana göstereyim!”

Sonra, labirentteydiler, bir sıcak beyaz aynadan diğerine, kırmızı dudak boyasının binlerce kez tekrarlandığını gördüğü, kendisi gibi garip histerik bir kadının hızla hareket eden, gülümseyen bir adamı takip ettiği yakıcı gümüş mağarada. “Gel,” diye bağırdı adam. Ve toz kokan bir odaya geldiler.

“Ralph!” dedi kadın.

Her ikisi de cücenin bir yıl boyunca her gün geldiği odanın eşiğinde duruyordu. Her ikisi de cücenin her gece, karşısındaki mucizevi görüntüyü görmek için gözlerini açmadan önce durduğu yerde duruyordu.

Aimee yavaşça soluk odada bir elini ileri doğru salladı.

Ayna değişmişti.

Bu yeni ayna, normal insanları bile küçük, küçük, küçücük gösteriyordu; uzun boylu insanları bile küçük yapıyor ve ilerledikçe de daha fazla küçültüyordu.

Ve Aimee bunun karşısında durdu, düşündü, burada duran büyük insanları bile küçülttüğüne göre, Tanrım, bir cüceyi, minik bir cüceyi, kara bir cüceyi, şaşkın ve yalnız bir cüceyi kim bilir ne yapar diye düşündü.

Döndü ve neredeyse düşüyordu. Ralph durmuş ona bakıyordu. “Ralph,” dedi. “Tanrım, bunu neden yaptın?”

“Aimee, geri dön!”

Aynaların arasından, ağlayarak kaçtı. Bulanık gözlerle çıkışı bulmak zordu, ama gene de buldu. Gözlerini kırpıştırarak boş rıhtımda durdu, önce bir yöne, sonra diğer yöne doğru koşmaya başladı, sonra gene diğerine, sonra durdu. Ralph arkasından yetişti, konuşuyordu, ama bu sanki gecenin bir saatinde, duvarın arkasından duyulan uzak ve yabancı bir ses gibiydi.

“Bana bir şey söyleme,” dedi.

İskelenin diğer ucundan birisi koşarak geldi. Bu atış alanından Bay Kelly’ydi. “Hey, hemen şimdi küçük bir adam göreniniz oldu mu? Bücür herif benim oradan bir tabanca kaptı ve ben daha bir şey yapamadan, doldurdu ve kaçtı! Bulmama yardım eder misiniz?”

Ve Kelly koşarak, her çadırın arasına bakabilmek için başını döndürerek, sıcak mavi, kırmızı ve sarı ampullerin altında uzaklaştı.

Aimee öne arkaya sallandı ve bir adım attı.

“Aimee nereye gidiyorsun?”

Ralph’e, sanki yabancıymışlar da bir köşeyi döndüklerinde çarpışmışlar gibi baktı. “Sanırım aramaya yardım edeceğim.”

“Bir şey yapamazsın.”

“Ne olursa olsun denemem lazım. Tanrım, Ralph, bunların hepsi benim suçum! Billie Fine’a telefon etmemem lazımdı! Bir ayna sipariş etmemem lazımdı, çok kızdın ve bunları yaptın! Bay Big’e kendim gitmem gerekirdi, satın aldığım çılgın bir şeyi göndermem değil! Hayatta yaptığım son şey de olsa, gidip onu bulacağım.”

Yanakları ıslak, yavaşça sallanırken, labirentin önünde duran titrek aynaları gördü, birine Ralph’ın görüntüsü yansımıştı. Gözlerini görüntüden alamadı; görüntü onu ağzı açık, soğuk ve titrek bir büyülenmişliğe sürüklemişti.

“Aimee, ne oldu? Nereye bakıyorsun?”

Kadının nereye baktığını hissetti ve neler olduğunu görmek için döndü. Gözleri fal taşı gibi açıldı.

Cayır cayır aynaya kaşlarını çatarak baktı.

Korkunç, altmış santim boyunda, çirkin, küçük bir adam, eski bir hasır şapkanın altından solgun, ezik suratıyla kaşlarını çatmış, tehditkâr bir ifadeyle ona bakıyordu. Ralph orada durmuş, elleri belinde, kendisini seyrediyordu.

Aimee yavaşça yürümeye başladı, hızlandı ve koşmaya başladı. Boş rıhtım boyunca koştu, rüzgâr ılık esiyor, o koştukça da, gökten kocaman sıcak yağmur damlalarını üzerine savuruyordu.

Çeviren: Mehmet Moralı

* Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınlarına teşekkür ederiz.

 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.