“Erkeğin şiddet uygulamasına mazeretler aranırken, kadına her aşamada travma yaşatılıyor.”

 

Son yıllarda, kadın cinayetleri ve kadın intiharlarındaki gözle görülen artışı ve kadına yönelik aile içi şiddetin ülkemizde geldiği düzeyi ortaya koyan, bu konuda alınan ya da alınması gereken önlemleri geniş ölçekli bir araştırmayla anlatan bir kitap Türkiye’de Kadın Sığınmaevleri. Kitap 2009-2010 yıllarında on ilde yürütülmüş bir çalışmanın ürünü. Toplamda 24 sığınmaevinde kadınlarla, çalışanlarla ve yöneticilerle yapılan derinlemesine görüşmelerin ışığında, Türkiye’deki sığınmaevlerinin mekânsal özellikleri, yönetsel yapıları, olanakları, hizmetleri ve yeterlilikleri belirlenmeye çalışılmış. Sığınmaevlerinde kalan kadınların yaşamları ve sığınmaevlerinin şiddete çözüm arayışında ne düzeyde çare olabildiği ortaya konmuş. Kadına yönelik ve aile içi şiddet konusunda Türkiye’nin genel durumunu ve bu konuda Türkiye’de ve dünyada yapılan çalışmaları ve düzenlemeleri Songül Sallan Gül’le konuştuk.

Kadın ve aile içi şiddet konusunda araştırmaların, psikolojik – sosyolojik açılımların da bulunduğu bir kitap Türkiye’de Kadın Sığınmaevleri… Bu araştırma için birçok danışman, uzman ve profesörle yola çıkmışsınız. Nasıl bir çalışma gerçekleştirdiniz?
Türkiye’de kadın sığınmaevlerinin durumunu tüm yönleriyle incelemeyi hedefleyen bu çalışmada, farklı statüdeki sığınmaevlerinin yapılanması, yönetim ilkeleri; destek, güvenlik ve paydaş ilişkileri ele alınmış, hizmet sunum modelleri karşılaştırılarak, şiddet gören kadınların profilleri çıkarılmaya çalışılmıştır. Kadına yönelik şiddetin kavramsal ve kuramsal açıklamalarını yaygın bir literatürle ele aldığım bu çalışmada, dünyada kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamındaki kazanımlarda taciz yasası dahil, Avusturya ve Almanya gibi önemli başarılar elde etmiş ülke örnekleri değerlendirilmiştir. Ülkemizde ise, kadın hareketinin ve AB uyum sürecinin öncülüğünde gelişen aile içi kadına yönelik şiddetle mücadelede yasal ve kurumsal gelişmelerin geldiği düzey, eleştirel bir bakışla irdelenmiştir. İki yıllık bir alan araştırma sürecindeki gözlem, deneyim ve veriler ışığında kadına yönelik şiddet ve özellikle aileiçi şiddet ve sığınmaevi gerçekliği tüm yönleriyle değerlendirilmiş, sığınmaevlerinin erkek şiddetinden uzakta bir yaşam için işlevsel olma niteliği sorgulanmıştır.

Çalışmanız TÜBİTAK tarafından finanse edilmiş. Bu çalışmalar ne kadar sürede ve kaç ilde yapıldı?
Çalışma, 2008 yılında üniversitede toplumsal cinsiyet konulu doktora bir dersimde öğrencilerle birlikte yaptığımız bir tartışmadaki merakla başlamıştır. 1990 yılında ilkleri açılan kadın sığınmaevlerine ilişkin kamuoyunda ve literatürde yeterli bilginin, hatta sayılarının bile bilinmemesi bizi araştırmaya yönlendirmiştir. 2008 yılında hem Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu, hem belediyeler ve hem de kadın kuruluşlarıyla bire bir yapılan ön görüşmeler sonucunda konu bağımsız kadın kuruluşları ve SHÇEK Genel Müdürlüğü’yle görüşülerek bir proje haline dönüştürülmüştür. TÜBİTAK’ın sosyal bilimler alanında yapılan bilimsel araştırmaları teşvik ettiği projeler kapsamında (SOBAG 1001) da desteklenmiştir. Saha araştırma süreci 2009 ve 2010 yıllarında iki yılda ve 10 ilde gerçekleştirilmiştir. Ankara, İzmir, İstanbul, Bursa, Sakarya, Kocaeli, Muğla, İçel, Eskişehir ve Van’da çalışma yürütülmüştür. Araştırmanın yapıldığı dönemde işlevsel olan kadın sığınmaevlerinin yaklaşık neredeyse yarısını kapsamıştır. 24 sığınmaevinde kadınlarla ve yöneticilerle yapılan derinlemesine görüşmelerin yanı sıra destek ve paydaş ilişkiler bağlamlı olarak da toplamda 60’ın üzerinde kuruluş ve kanaat önderiyle yapılan görüşmeleri içermiştir. Kadına yönelik şiddetle mücadele sürecinde yer alan paydaş kurum ve kuruluşların koruyucu ve önleyici rolleri sorgulanmıştır.

songülsallangül3

Son yıllarda, hatta son günlerde kadın cinayetlerinde ve kadın intiharlarında gözle görülür bir artış var. Bu artışın temelindeki sebepler neler? Sizce kadına şiddetin önüne neden geçilemiyor?
Ülkemizde bir özel alan, yani aile içi mesele olarak görülen ve mahremiyet adı altında aile içinde kadına yapılan eziyete, şiddete göz yumulması, bunun suç olduğu ve uygulayanın cezalandırılması gereği, ilk kez 1980’li yılların sonunda kadın örgütlerinin kampanyalarıyla gündeme gelmiştir. İlk kadın danışma merkezleri ve ardından sığınmaevlerinin açılmasıyla aile içi şiddetle gerçek mücadele ve kurumsallaşma süreci başlamıştır. 2000’li yıllarda bu süreç hız kazanmış, başarılı olmak için işbirliğinin önemi ise, 2010’lu yıllarda anlaşılmıştır. 1998 yılında çıkarılan 4320 sayılı Aileyi Koruma Kanunu, 2005 yılında uygulamaya konulan 5393 sayılı Belediye Yasası, 2006/17 sayılı Başbakanlık genelgesi ve 2008 yılında KSGM’nin “Kadına Karşı Şiddetle Mücadele İl Eylem Planları”nın hazırlanmasındaki koordinasyon görevini üstlenmesi bu anlamda atılan önemli adımlar arasında sayılabilir. Bu doğrultuda yapılan çalışmalarda istatistiksel bulguların sağlanması gereği ve verilerin analiz edilmeye başlanması da, aile içi şiddetin ulaştığı düzeyi görmemiz açısından önem taşımıştır.

Aile içi şiddetle mücadele etmenin yolu ne sizce?
Aile içi şiddetle mücadele özünde ataerkil kurum ve zihniyetlerle mücadeleyi gerektirir. Çünkü kadına yönelik aile içi şiddetin temel nedeni cinsiyete dayalı hiyerarşik toplumsal düzendir. Çoğu kez şiddet, koruma, sahiplenme ve himaye etmenin bir gereği olarak kabul görmekte, hatta cinsiyetle, yani kadın ve erkeklik rolleriyle meşrulaştırılmaktadır. Ataerkil bakışla ev içi rollere yüklenen kültürel ve toplumsal anlam ve değerler, aileiçi erkek şiddetini daha da artırmaktadır. Ailede dayağı, fiziksel şiddeti ve diğer şiddet türlerini uygulamayı kendinde bir hak olarak gören erkeğe karşı, şiddete maruz kalmak ve susmak da kadının namusu ve katlanması gereken bir ödev haline dönüşmüştür. Bu eril bakış açısı kamusal alanda ve kurumlarda da çoğu kez kabul gördüğünden şiddetle mücadeledeki başarı düzeyi düşük kalmaktadır.

Nitekim ülkemizde de aile içi şiddeti önlemeye yönelik olarak çıkarılan yasalar ve sığınmaevleri süreçleri ataerkil bir zihniyetle düzenlenip, uygulamaya konulmaktadır. Konuşulmayan sessiz bir anlaşma gibi işlev gören bu eril zihniyet, aile içi şiddete ilişkin bu açık ya da kapalı göz yumma, hatta onay, şiddeti daha da beslemektedir. Şiddetle mücadele kurumlarının başında yer alan ve yasaları uygulama görevi olan diğer kişiler, erkekler, yasaları uygulama ve gerekli tedbirleri alma konusunda ilgisiz ya da duyarsız davrandıkları için kadın cinayetleri ve ölümleri günümüzde daha da artmaktadır. Şiddetle mücadele yasaları ve kurumlar, sorunu çözmek yerine, aileyi koruma ve boşanmayı önleme adına (!) şiddet gören kadın ile şiddeti uygulayan erkekleri barıştırmaya çalışarak şiddete yeşil ışık yakmaktadırlar. Bu neredeyse tüm kamu otoritelerinin adeta bir görevi haline gelmiş durumdadır. Terör, hırsızlık ya da adam öldürme oldu mu tolerans göstermeyen adli ve idari kamu gücü, konu kadına karşı şiddet olduğunda samimiyetsiz davranmakta, sözde sıfır tolerans sloganlarına karşın, uygulamada sorumluluklarını yerine getirmemektedirler. Bu durumu bilen ve yatırımların olmadığı ya da isteksiz davranıldığını bilen toplum ve erkekler de şiddeti uygulamaya devam etmektedir.

Aile içi şiddeti uygulayan erkek değil, gündeme getiren kadın suçlu görülmekte, evin namusunu / mahremiyetini kamusal alana taşıdığı için suçlu gibi muamele görmektedir. Şiddet uygulayan erkeğin şiddet uygulamasına mazeretler aranırken, kadına, şiddetle mücadelenin her aşamasında travma yaşatılmaktadır. Bu nedenle de her gün kadın cinayetlerini haberlerde izlemekteyiz. Her ne kadar medyada her gün aile içi şiddet vakaları ve travmatik yaşanma biçimleri gündeme gelse de, sosyal öğrenme süreci erkeklere şiddeti uygulamadan vazgeçtirebilecek yaptırımları içermediği sürece aynı sahneler sergilenmeye devam edecektir.

songülsallangül4

Belediyeler bünyesinde ilk kadın sığınmaevleri 1990’lı yıllarda açılıyor. Kadın sığınmaevleriyle ilgili sosyal belediyecilik anlayışının Türkiye’de zayıf olduğunu yazmışsınız. Bunun nedeni nedir peki?
Belediyelerin seçimle iş başına gelen yerel yönetim kurumları olmaları, onların seçim süreçlerinde prim yapacak alanlara öncelik vermelerine neden olmaktadır. Belediyecilik çoğu kez yol yapmak ve muhtaç ailelere sosyal yardım dağıtmakla eşdeğer görülmekte, kadına yönelik sosyal hizmet ve destek alanları, aileye bir tehdit olarak algılandığından çoğu belediye için sığınmaevleri açmak, siyasi prim yapacak konu olmamaktadır. Yerel yönetim hizmetleri daha çok altyapı olarak görüldüğünden, sığınmaevleri riskli bir siyasi yatırım alanı sayılmaktadır. Hatta geleneksel ve muhafazakâr belediyeler ve seçmen için kadın teması sorunlu bir alan olarak tanımlanmaktadır. Kadınlara ilişkin hizmet alanları da aileyi güçlendirme adına, bir lütuf ve bir hayır işi olarak görülmektedir. Bu nedenle birkaç belediye örneğinde 1990’lı yıllarda sığınmaevi açılmışsa da, ömürleri uzun olmamış, yaşanan siyasal baskılar ve maddi desteksizlik yüzünden sığınmaevleri kapanmıştır. Sığınmaevi açma süreci 2005 yılı sonrasında kısa süreli bir ivme kazanmış görünmekte ise de, başarı düzeyi oldukça sınırlıdır. Avrupa Birliği uyum sürecinde kadın kuruluşlarının ve uluslararası kuruluşların desteği, kadın örgütlerinin de baskılarıyla çıkarılan 5393 sayılı Belediye Yasası’yla Batı’da olduğu gibi belediyelerin sosyal sorumluluklarının artırılması ve sığınmaevleri sürecindeki rollerinin güçlenmesi hedeflenmiştir. Ancak yasada sığınmaevlerinin açılması bir zorunluluk olarak ifade edilmediğinden ve özel bir bütçe kalemi de ayrılmadığından, çoğu belediye personel ve bütçe yetersizlikleri, güvenlik zafiyetleri gibi bahanelerle sığınmaevi açma girişiminde bulunmamıştır.

Şiddet mağduru her kadının koruma ve destek hakkını gerçeğe dönüştürmek için devletlerin yapması gereken hizmetler neler?
Şiddet mağduru kadınlara yönelik koruyucu ve önleyici hizmetleri sağlamak devletlerin görevidir. Bunların başında kadın sığınmaevleri, kadın danışma merkezleri ve acil yardım hatları gelmektedir. Bu kurumların sayısal ve niteliksel olarak artırılması gereklidir. Ülkemizde bu kapsamda öncelikle 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un içeriğine uygun olarak, “koruma emri” hükümleri yerine getirilmesi, yasanın kapsamının genişletilmesi ve yasa kapsamında uygulamadan kaynaklanan eksikliklerin giderilmesi gerekmektedir. Örneğin, 4320 sayılı yasa kapsamında nikâhsız olarak birlikte yaşayan çiftler ve bir zaman birlikte yaşayan kişiler ile nişanlılar da yasa kapsamına dahil edilmelidir. Yine 4320 sayılı yasaya konulacak açık bir hükümle, evlilik ilişkisinin herhangi bir nedenle sona ermesinden sonra da, eski eşe yönelik şiddet içeren fiiller yasa kapsamına alınmalıdır. Aile içi şiddet fiillerinin aynı zamanda ceza hukuku bakımından suç teşkil etmesi halinde, mağdur suçun işlendiği yer dışındaki kolluk kuvvetlerine başvurduğu takdirde, başvurunun kabul edilmesi gerekir. Çünkü 4320 sayılı yasa kapsamındaki başvurularda kolluk kuvvetlerinin yetki sınırlaması yoktur. Ancak yine de yasada başka yerlerdeki kolluk kuvvetlerinin de bu başvuruyu alacağına dair açık hükümler getirilmelidir. Yasada hafta sonu ve resmi tatillerde gelen talepler hakkında nöbetçi hâkim / savcının gerekli tedbir kararını verebileceğine dair bir değişiklik yapılmalıdır. Ayrıca yasalar kapsamında aile içi şiddeti, ihmal ve istismarı öğrenip de bildirmeyenler hakkında TCK’nin 98. maddesi işletilmelidir. Yine kolluk görevlileri, hâkimler ve savcıların görevlerini ihmal etmeleri nedeniyle yetersiz kalan yasanın farklı yorumlanmasındaki zayıflatıcı etkilerin giderilmesi için savcı ve aile mahkemesi hâkimlerine yönelik yeterli, sürekli ve kapsamlı bir eğitim verilmelidir.

Benzer olarak sığınmaevi sürecinin başlamasında rol oynayan SHÇEK, artık Aile ve Sosyal Politikalar bünyesinde hizmet veren “183 Aile, Çocuk, Kadın ve Sosyal Hizmet ve Özürlü Çağrı Merkezi’nin çalışmasındaki sorunlar giderilmelidir. Bu hatlarda ayrışmaya gidilmeli ve kadın bakış açısına sahip kadın personellerle bilgilendirme yapılmalıdır. Ayrıca yasal gereklilikleri ve uluslararası standartları sağlamak kadar, şiddet mağdurlarına yaklaşım tarzını değiştiren, kadın deneyim ve ihtiyaçlarını göz önüne alan sığınmaevleri politikalarının geliştirilmesi gerekmektedir. Benzer biçimde yerel düzeyde il eylem planları işlevsel hale getirilmeli, sorumlu kamu kurumlarının faaliyetleri denetlenebilir olmalıdır.

Bugün kadın sığınmaevlerinin durumu nedir? Bu anlamda hizmet veren belediye sayısı ne kadardır ve sizce kadın sığınmaevleriyle ilgili belediyelerin verdikleri hizmet tatminkâr mı?
Ülkemizde nüfusu 50.000’in üzerinde olan belediyelerin sığınmaevi açması yasa gereği söz konusudur. Bu kapsamda 241 belediye olmasına rağmen sadece 32’sine ait sığınmaevi var olmakla birlikte, bunların bir kısmı sığınmaevi binasını yapıp, SHÇEK’e devretmiştir. Bir kısmı da sığınmaevini açmış ama kısa süre sonra işlevsizleştirmişlerdir. Bir kısmı ise, sığınmaevini herkesin kalabildiği bir barınağa çevirmiştir. Dolayısıyla belediyelere ait sığınmaevlerinin 27’si kadın sığınmaevi olarak işlev görmektedir. Bir başka ifadeyle yasal gerekliliğe karşın belediyelerin yaklaşık yüzde 10’unu kadın sığınmaevine sahiptir ve şiddet gören kadınlar ile çocuklarına hizmet vermektedir. Ancak çoğu sığınmaevinin standardı AB standardının çok altındadır. Bu nedenle sığınmaevlerinin nicelik ve nitelik olarak geliştirilmesi ve destek hizmetleriyle güçlendirilmeleri gerekmektedir.

Avrupa Birliği yasal zorunluluk ölçütünde 1.400 sığınmaevi ve yine AB tavsiye kararları doğrultusunda da her 10.000 kişi için bir aile odası koşulu çerçevesinde 7.400 aile odasının olması gerektiğinden bahsediyorsunuz. Bugün Türkiye’de toplam kaç sığınmaevi var?
Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Avrupa Ağ Örgütü WAVE’e göre, sığınmaevlerinde benimsenen ya da olması gereken ideal uygulama aile konutu veya aile odası modelidir. Kadınların bağımsız yaşamlarına dikkat edilmesi, kadınların ve çocuklarının mahremiyetinin korunması için tek kişilik oda ve/veya içinde tuvalet ve banyosu da olan bir yaşam alanı kadınlara sağlanmalıdır. Ancak bizdeki uygulama araştırmanın yapıldığı birkaç sığınmaevi dışında (sadece yüzde 4’ünde), daha çok bir ya da birkaç katlı binalarda 1-15 odalı mekânlardaki ortak yaşamı kapsamaktadır. Sığınmaevlerinde kadınlar ile çocukların kaldıkları odaların kapasitesi 1-9 kişi arasında değişmekte ve çoğunluğunda koğuş sistemi uygulanmaktadır. Ülkemizde SHÇEK-Aile ve Sosyal Politikalar il müdürlükleri, belediyeler ve bağımsız kadın kuruluşlarına ait olmak üzere 2012 yılı itibariyle sayı 72 olmuştur. Bunlardan 3’ü 2011 yılında faaliyete geçmiştir. 2012 yılında 43’ü SHÇEK’e (3’ü istasyon olan), 27’si belediyelere ve 5’i de kadın kuruluşlarına ait olmak üzere toplamda kadın sığınmaevi vardır.

songülsallangül5

Gün geçtikçe artan kadına şiddet ve Türkiye’de sadece 72 kadın sığınmaevi. Bu rakam oldukça düşük. Peki, bu kadın sığınmaevlerinin, mekânsal özellikleri ve fiziki yeterlilikleri ne durumda?
Sığınmaevlerininin fiziksel koşullarını belirleyen özelliklerden biri sığınmaevinin mekânsal koşullarıdır. Bu bakımdan ülkemizdeki sığınmaevleri çeşitlilik göstermektedir. Araştırmadaki sığınmaevlerinin 3’ü müstakil görünümlü evlerde, 7’si birkaç lojman ya da villanın bileşiminden oluşmuş bir bina kompleksinde, 10’u iki-üç katlı kamu binası içinde, 4’ü de müstakil evde hizmet vermektedir. Birkaç sığınmaevi haricinde, çoğunluğunda yasal zorunluluklardan biri olan yangın merdiveni çıkışı yoktur. Araştırma illerinde sığınmaevlerinin fiziksel olanakları bakımından en iyi durumda olan nitelikleri, küçük de olsa çoğunda bahçenin olması ve kadınların bir rahatlama mekânı olarak bahçeleri kullanabilmesidir.

Fiziksel koşullar ve mekânsal özellikler bakımından araştırma illerinden sadece birinin uluslararası standartlara uygun olduğu gözlemlenmiştir. Aslında bu durum sığınmaevi yönetimlerinin çoğu için özendirici olmama kaygısının bir sonucudur. Birçok sığınmaevi yöneticisi sığınmaevinin standartlarının yüksek olmasının kadınların orada kalmalarını özendireceğini ve onları gitmekten (eve dönmekten) vazgeçireceğini düşünmektedirler. Bu nedenle sığınmaevlerinin temel ihtiyaçları karşılamasının yeterli olacağına ve asgari hizmetleri sunup, özendirici olmamaya dikkat edilmesi gerektiğine inanılmakta, buraların ev gibi görülmesine karşı çıkılmaktadır. Oysa sığınmaevleri kadınların erkek şiddetinden uzak bir yaşamın olabileceğini görebilecekleri ve ev gibi hissedebilecekleri yaşam alanları olmalıdır.

Kadına şiddet ve aile içi şiddet. Bu iki kavram arasındaki fark nedir? Bu iki kavramın ayırt edici özellikleri nelerdir?
Şiddet, insanın bedensel ve ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan, güç ve baskı uygulayıcı bireysel ve toplu hareketlerdir. Kadına yönelik şiddet ise, özel hayatta, ailede ya da toplum içinde, kadınların fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar görmesiyle sonuçlanan ya da sonuçlanabilecek her türlü, cinsiyete dayalı eylemi içerir. Tehdit, zorlama ya da özgürlüğün keyfi kısıtlanması da buna dahildir. Aile içi şiddet ise, en genel anlamda özel yaşamda yani ailede, cinsel ilişki ya da kan bağıyla bağlı bireyler arasında gerçekleşen bir şiddet türüdür. Ev içinde şiddet, kişinin eşine, çocuklarına, anasına, babasına, kardeşlerine ya da yakın akrabalarına yönelik her tür saldırgan davranışıdır. Bir başka deyişle, aile üyeleri arasında fiziksel, psikolojik, cinsel ya da ekonomik-parasal şiddet olup, zorlayıcı ve kontrol altına alma davranışı şeklinde ortaya çıkar. Aile içi şiddet, ailenin tüm üyelerinin karşılaşabileceği bir sorundur. Ancak, en çok kadınlar, çocuklar, engelliler ve yaşlılara uygulanır. Çoğunlukla da erkekler, yani koca ve baba şiddet uygular. Aile içi şiddet, evli olanlar ve aynı evde yaşayanlar arasında olabileceği gibi eski eşe, eski nişanlıya ya da arkadaşa yönelik de olabilir. Aile içi şiddet her türlü otorite, baskı ve kontrol ilişkisiyle ortaya çıkabilir. Çoğu kez saldırgan davranışlar fiziksel saldırılarla ortaya çıkar, ama duygusal, ekonomik ve cinsel saldırı ve tacizler de şiddetin bilinen türleri olup, genelde birlikte uygulanırlar.

Okurlarımız kitabınızda bu araştırmaların açılımlarını ve detaylarını bulacaklar fakat kısaca bilgi vermek istersek, aile içi şiddet yaşayan şiddet mağdurlarında ne tür sorunlar ve rahatsızlıklar görülüyor?
Aile içi şiddet yaşayan kadınlar, bir dizi sağlık sorunu yaşamaktadırlar. Araştırmada kadınların yaklaşık üçte biri kronik düzeyde sağlık sorunu yaşadıklarını belirtmişlerdir. Özellikle kadınların yüzde 74’ü psikolojik sorunları olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca, kadınların yarısında jinekolojik sorunların yanı sıra yüzde 20’sinde de kalp ve şeker gibi kronik hastalıklara rastlanmıştır. Sağlık sorunlarının yanında düşük benlik algısı, kendini beğenmeme, travma sonrası stres ve depresyon da en yaygın görülen rahatsızlıklar arasındadır. Kadınlar şiddet sonucu özgüvenlerini yitirmekte, sürekli kaygı, ağlama, değersizlik duygusu yaşamaktalar.

songülsallangül6

Psikolojik, duygusal şiddet türlerine baktığımızda, bir kadına isim takmak, küçük görmek, çekici olmadığını, şişman, zayıf ya da çirkin olduğunu söylemek gibi davranışlarla karşılaşıyoruz. Bugün birçok kadın kocası tarafından psikolojik ve duygusal şiddet görüyor diyebiliriz. Peki, bu davranışlar kadında nasıl bir psikoloji yaratıyor?
Aile içinde yaşanan duygusal şiddet kadının, şiddeti normalleştirmesine yol açarken, başta kendisine daha sonra aileye, evliliğe, topluma ve insanlara olan güvenini azaltmaktadır. Duygusal ya da psikolojik şiddetin süreklileşmesi toplumda genel olarak sosyal duyarsızlığın artmasına, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kabulüne, sağlıklı iletişim ve iknaya dayalı süreçlerin zayıflamasına yol açmaktadır.

Sizin de yaptığınız araştırmalardan görünüyor ki, bugün hâlâ kızını zorla ve başlık parasıyla evlendiren ebeveynler var. Kadını istemediği cinsel davranışa zorlya da fahişeliğe zorlamak, satmak (ki, çok yakın zamanda medyaya bununla ilgili yansıyan bir haber oldu: 12 yaşındaki kızını 5.000 lira karşılığında kendisinden yaşça büyük bir adama satan baba)… Cinsel şiddet, kadına nasıl bir tahribat/travma yaşatıyor?
Yapılan araştırmalarda kız çocuğunun fiziksel, duygusal istismarı, cinsel olarak da istismar riskini artırmakta, namus anlayışının neden olduğu toplumsal baskı, cinsel istismarları ve ensestin açığa çıkmasını engellemektedir. Özellikle ensest ilişkiler, baba-kız, amca-yeğen, ağabey-kardeş arasında küçük yaşlarda başlamaktadır. İlişkilerin ortaya çıkması ve kabullenme uzun zaman alabilmekte, ya hamilelikle ya da başkalarının istismarıyla sonuçlanabilmektedir. Aslında ülkemizde 5395 sayılı Çocuk Koruma Yasası aile içi şiddete maruz kalan çocukları koruma kapsamına almaktadır. Yasanın “Koruyucu ve Destekleyici Tedbirler” bölümünde yer alan 6. maddesiyle adli ve idari merciler, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bildirmekle yükümlüdürler. Aslında 24 Mayıs 1983 tarih ve 2828 sayılı SHÇEK Çocuk Koruma Yasası’nın 3. maddesinin b fıkrası da, ana ya da babası tarafından ihmal edilip, fuhuş, dilencilik, alkollü içkileri veya uyuşturucu maddeleri kullanma gibi her türlü sosyal tehlikelere ve kötü alışkanlıklara karşı savunmasız bırakılan ve başıboşluğa sürüklenen çocukların korumaya alınmasını hükmetmektedir. Bu sürecin takibi de SHÇEK’e, yani yeni adıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı il müdürlüklerine verilmektedir. Konuda bahsi geçen çocuğun 6 yıl travma geçirdikten sonra koruma kapsamına alınması ise kamusal bir sorumluluk ihmalidir. Buna göz yumuldukça da benzer olaylar tekrar yaşanacaktır. Bu nedenle Çocuk Koruma Yasası üzerinde yeni düzenlemelere gidilmeli ve bu alanda yaptırımları ağırlaştırıcı çalışmalar yapılmalıdır.

Kitabınızda sosyal öğrenme kuramını anlattığınız bir bölüm, aile içi şiddetin önlenmediği takdirde şiddetin kuşaktan kuşağa geçerek yayılmasına bir örnek gibi: “Aile içi şiddete tanık olan çocuklarda şiddet eğiliminin etkisi erkek çocuklarda daha güçlü olur. Şiddet uygulayan ailenin çocukları şiddet uygular.” Şiddete tanık olan kız çocukları nasıl bir algıyla yansıyorlar geleceğe?
Şiddete tanık olan kız çocukları da, bu durumu öğrenilmiş çaresizlik içinde kabul etmekte ve sessiz kalmayı bir çözüm olarak görmektedirler. Çok uzun yıllar süren şiddet, kendi evliliklerinde de devam etmekte ve şiddete karşı çözüm arayışlarını geciktirmektedir. Ancak şiddet kendilerine ya da çocuklarına yönelik hayati bir tehlike yarattığında kamusal alana yansımakta, sığınmaevi süreci başlamaktadır.

Bugün Türkiye’de ne kadar kadın aile içi şiddete maruz kalıyor?
Kesin rakamlar maalesef bilinmemektedir. Bilinen oran ise, yani şiddetin kamusal otoritelere yansıma oranı ise, sadece yüzde 8’lerdedir. Yine bazı kamu kurumlarının yaptığı çalışmalar bize ışık tutmaktadır. Örneğin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı olan Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet (2009) araştırması 4.048 hanede ve 24.000 kadınla yapılan görüşmeleri içermektedir. Araştırmada kadınların en çok duygusal istismara, fiziksel ve cinsel şiddete maruz kaldıkları belirtilmektedir. Kadınların yüzde 85’i yakın ilişki içinde oldukları kişilerden şiddet görmektedir. yüzde 44’ü duygusal istismara, yüzde 39’u fiziksel şiddete ve yüzde 42’si de hem fiziksel hem de cinsel şiddete yaşamlarının herhangi bir döneminde maruz kalmaktadır.

13 yıldır yürürlükte olan ailenin korunmasına dair 4320 sayılı yasa, etkin uygulanıyor mu? Korunma tedbirlerinin infazında yaşanan sorunların engellenebilmesi için çalışmalar yapılıyor mu?
4320 sayılı Aileyi Koruma Yasası’nın kadınları koruyuculuğunda ciddi sorunlar söz konusudur. Yasanın uygulanmasında kolluk görevlileri, hâkimler ve savcılar, görevlerini ihmal etmeleri nedeniyle yetersiz kalmaktadır. Başta koruma kararını alabilecek kişilerin kapsamı olmak üzere yasanın farklı yorumlanması da etkisini zayıflatmakta ve aile içi şiddetin en savunmasız mağdurlarını dışarıda bırakmaktadır. Evli olmayan, boşanmış ve dini nikâhlı kadınlar için korumaya erişim halen sıkıntıları içermektedir. Aile mahkemesi sürecinde ise, çoğu kez hâkimler isteksiz davranmakta, karar alma süreci yavaş ilerlemekte ve kadınlar mağdur edilmektedir. Aslında 2007’de yapılan değişiklikle yasa kapsamına, aynı hanede yaşayan, aile bireylerinden şiddet gören kadın veya erkek, kişinin doğrudan ya da savcı aracılığıyla aile mahkemesinden koruma kararı çıkarmasına olanak tanıyan bir koruma kararı sistemi alınmıştır. Ancak uygulamada yer alan polisler, savcılar ve aile mahkemesi hâkimleri kadınları kocalarıyla barıştırmaya, yani aile birliğini korumaya yönelik tutumları nedeniyle dayak yiyen kadınları şiddet uygulayan kişilerle barışmaya zorladıkları için kadınlar şiddet görmeye devam etmektedir.

songülsallangül1

Aile içi şiddete maruz kalan çocukların korunması için yasal çalışmalar var mı?
Bu kapsamdaki tek yasa 5395 sayılı Çocuk Koruma Yasası’dır. Bu da uygulamada çoğu kez yetersiz kalmakta, kadına yönelik aileiçi şiddette olduğu gibi çocuğa yönelik şiddet ve ihmaller de ailenin mahrem alanı olarak görülmekte, yasanın uygulanmasındaki isteksizlikler ve göz yummalar nedeniyle soruna çözüm getirilmemektedir. Çoğu kez konu basının gündemine geldiğinde kamuoyunun tepkisi karşısında harekete geçilmektedir. Bu nedenle bu yasa kapsamında da yeni düzenlemelere ihtiyaç vardır.

Mor Çatı 1999 yılında, “Şiddete Sıfır Tolerans”, “Ekonomik Şiddete Hayır”, “4320 Sayılı Yasa ile Erkek Şiddeti Kapı Dışarı” kampanyalarıyla kadına şiddet kampanyalarının öncüsü oldu. Bu kapsamda, medyanın ya da kadın örgütlerinin düzenledikleri kampanyaların geri dönüşleri nasıl oldu?
1999 yılında Mor Çatı’nın “Şiddete Sıfır Tolerans”, “Ekonomik Şiddete Hayır” ve “4320 Sayılı Yasa ile Erkek Şiddeti Kapı Dışarı” kampanyaları süreçte etkili olan çalışmalar olmuştur. İlerleyen yıllarda benzer nitelikli çok sayıda kampanya yürütülmüştür. Hürriyet ve CNN Türk gibi basın kuruluşları da bu kampanyalara, aile içi şiddetin bir insan hakları ihlali olduğu düşüncesi temelinde dahil olmuşlardır. Benzer biçimde “Kadınlara Yönelik Şiddete Son” kampanyası da, 5 Mart 2004 tarihinde Uluslararası Af Örgütü ile STK’lerin işbirliğiyle başlatılmıştır. Bu kampanyalarla bilinç artırma süreçleri hız kazanmış, kamuoyu baskı mekanizmaları harekete geçirilmiştir. Aile içi şiddetle mücadelede yerel yönetimlerin sorumluluk alması amacıyla 2005 yılında çıkarılan yasayla sığınmaevlerinin açılması için öncülük yapılmıştır. Yine çeşitli meslek örgütlerinin bu konudaki çalışmaları hız kazanmıştır. Böylece kampanyaların desteğiyle konu devletin gündemine taşınmış, gerek Anayasa’nın, gerekse Medeni Kanun ile Türk Ceza Yasası’nın şekillenmesinde etkili olmuştur.

Sığınmaevlerinde kalan kadınların profillerine bakacak olursak nasıl bir profil ortaya çıkıyor? Kadınların sosyodemografik özelliklerinden örnekler verebilir misiniz?
Türkiye’nin hemen her bölgesinden ve diğer ülkelerden gelen göçmen ya da sığınmacı kadınlar sığınmaevlerinde kalmaktadır. Her yaştan (14-61), her sınıftan ve her eğitim düzeyinden kadın, aile içi şiddetin mağduru olarak sığınmaevlerine gelmektedir. Bazı kadınlar okuma yazmayı sığınmaevlerinde kaldıkları süre içinde öğrenmişlerdir. Kadınların yüzde 74’ü ilkokul ve altı eğitime sahip iken, yüzde 11’i lise ve yüzde 2’si de üniversite mezunudur. Yüzde 13’ü okuma yazmayı sığınmaevlerinde öğrenmişlerdir. Kadınların doğum yerlerine bakıldığında toplamda yaklaşık yüzde 40’la ilk sırayı Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgeleri almaktadır. Kadınlar yaşamlarının büyük kısmını kırsal alanlarda ya da küçük kentlerde geçirmişlerdir. Büyük çoğunluğu (yüzde 88) evli olan kadınlar, yaşamlarının büyük bir kısmını doğdukları bölge ve illerde geçirmişlerdir.

Araştırmada görüşülen kadınların yaklaşık % 60’ı, 14-28 yaşlarındaki genç annelerden oluşmuştur. Kadınların yüzde 88’i evlidir ve ilk evlenme yaşları da 11’e kadar düşmektedir. Görüşülen kadınların yaklaşık dörtte biri, küçük yaşlarda aileleri tarafından zorla evlendirildiklerini belirtmişlerdir. Yüzde 62’sinin resmi nikâhı vardır. Yine kadınların yüzde 70’i ilk evliliklerini ve yüzde 13’ü de ikinci evliliklerini gerçekleştirmişlerdir. İlk evlenme yaşlarına bakıldığında 11 yaştan 34 yaşa kadar değişen bir yaş yelpazesinin olduğu görülmektedir. Sığınmaevlerinin statüleri bakımından farklılaşan özellik, kadınların yüzde 15,5’ini oluşturan ve 14-18 yaşlarındaki genç kadınların yüzde 70’inin SHÇEK’lere bağlı sığınmaevlerinde kalmasıdır. Bu grubu, çocuk anneler, gebeler, ensest ve töre mağdurları oluşturmakta, bunlar koruma yasası kapsamında yasal bir zorunluluk olarak SHÇEK’lerde kalmaktadırlar. Sığınmaevlerinde kalan şiddet mağduru kadınların mesleklerine bakıldığında ise, yüzde 86’sının ev kadını olduğu ve daha önce herhangi bir iş deneyimleri olmadığı görülmektedir. Çalışma deneyimi olanların oranı ise, sadece yüzde 14’tür. Çalışmanın yapıldığı dönemde sığınmaevlerinde kalan ve işe yerleştirilen kadın oranı ise sadece yüzde 5,8’dir.

Büyük çoğunluğu çok küçük yaşlarda evlenen ve evlilikleri süresince şiddete katlanan kadınların şiddete karşı çare arama ve kendi başına yaşam kurma mücadelesi uzun yıllar alabilmektedir. Önce kendi ailelerinden sonra eşin ailesinden destek istenmekte ama şiddet devam etmektedir. Şiddetten kurtulmada çare arama süreci uzun yıllar alabilmekte, şiddet uygulayan eşten ayrılma oranı da oldukça düşük olmaktadır. Sığınmaevi sürecinde boşanan kadınların oranı yüzde 15’tir. Boşanma davaları sürenlerin oranı da yüzde 13’tür. Kadınlar sığınmaevlerinde çocuklarıyla birlikte kalmaktadır. Bu çalışmada anneleriyle birlikte kalan çocukların oranı yüzde 36 iken, bu sayı toplamda kalanların yüzde 45’ini oluşturmaktadır.

Sığınmaevlerine geliş nedenlerini gösterdiğiniz tabloya baktığımızda, yüzde 34’lük bir oranla fiziksel şiddet ilk sırada yer alıyor. Kalacak yerinin olmaması ikinci ve cinsel şiddet ise üçüncü sırada. Kadının ekonomik gücünü kazanmamış olması, korku gibi nedenler mi, kadını şiddet ortamında yaşamaya razı bırakıyor?
Sığınmaevlerinde kalan ve görüşülen kadınların yüzde 34’ü ailede dayaktan organ kesmeye kadar uzanan geniş bir yelpazedeki fiziksel şiddet, beraberinde küfür, hakaret ve aşağılamaya kadar varan psikolojik şiddet mağdurudur. Araştırmaya katılan kadınların yüzde 27’si aile içi fiziksel ve cinsel şiddeti ve yüzde 8’i de cinsel şiddet ve istismarı yaşamışlardır. Ancak kadınlar uzun süre şiddete katlanmak zorunda kalmışlardır. Bunda pek çok etken rol oynamaktadır. Kadınların ekonomik bağımsızlığının ve sosyal güvencesinin olmaması, onları bağımlı bir hayata mahkûm etmektedir. Kendilerine ait bir gelirleri olmayan kadınların ev dışında bir barınma olanakları da yoktur. Çoğunluğu ev hanımı olan ve işi ya da mesleği olmayan kadınların büyük bölümü çocuk sahibidir ve şiddete uğradıklarında kendi aileleri geleneksel değerlerden dolayı, kadınları çocuklarıyla birlikte kabul etmemektedir. Ayrıca aile içi şiddete maruz kalan kadınların, hem kocaları hem de kamu kurumları tarafından çocuklarından uzaklaştırılacakları korkuları ve çocuklarını fiziksel olarak gözetmek istemeleri, yani onlardan ayrılmak istememeleri, bu süreçte rol oynamaktadır. Yine şiddet uygulayandan gelen kadına ve sevdiklerine yönelik zarar verme ve öldürme tehditleri de kadınların şiddete katlanarak aynı ortamda kalmalarına yol açmakta, yardım arama süreçlerinin gecikmesine neden olmaktadır.

Kadına şiddet uygulayanlar ile istismarcılar arasında kocalar ilk sırada. Evli kadınlar eşlerinin yanı sıra, eşin akrabaları ya da kendi aile ve akrabaları tarafından şiddete maruz kalmışlar. Bu durum kadın sağlığını nasıl etkiliyor? Kadınların şiddet kaynaklı sağlık sorunlarının başında hangi hastalıklar geliyor?
Şiddete uğrayan kadınlarda acı çekme, yaralanma, kalıcı sakatlıkların yanında çoğunlukla somatik belirtiler görülmektedir. Çoğunda süreğen baş ve bel ağrıları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, jinekolojik sorunlar, santral sinir sistemi ve sindirim bozuklukları, kardiyak belirtiler oluşmaktadır. Yine uyku ve yeme bozuklukları ve sosyal uyumsuzluk gibi bir dizi belirti ve bulgu da söz konusudur.

Sığınmaevlerinde güvenlik nasıl işliyor. Eşinden tehdit gören ve şiddete uğramış bir kadın sığınmaevinde güven içinde kalabilir mi?
Ülkemizde kadın sığınmaevleri yönetmeliğinin 13. maddesi gereği güvenliği sağlamak için tüm kuruluşlar, kuruluşun adres ve telefon numarasını gizli tutmak zorundadır. Kuruluşu tanıtan tabela asılması ve kuruluş binasında açılış törenleri düzenlenmesi de yasaktır. Ayrıca sığınmaevlerinde toplantı yapılmaması ve ziyaretçilere kapalı tutulması da gizliliğin korunması kapsamındaki uygulamalardır. Çalışmanın yürütüldüğü sığınmaevlerinin yarısından fazlasında (yüzde 62,5) güvenlik, iç ve dış kamu güvenlik personeliyle sağlanmaktadır. SHÇEK’lerde özel güvenlik şirketi elemanları çalışmaktadır. Dış güvenlikte genelde erkek, iç güvenlikte ise kadın personel yer almaktadır. Sadece Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, güvenlik kamera sistemiyle ve Çankaya Belediyesi de içerde kamera ve dışarıda da dış güvenlik personeliyle güvenliği sağlamaktadır. Yine güvenliğin sağlanmasında sığınmaevi yönetimleri farklı yollar izlemektedirler. Çoğu sığınmaevinde güvenliği sağlamak için kadınların cep telefonları, fotoğraf makineleri ve kayıt cihazı gibi aletler kilit altına alınmaktadır. Kadın, sığınmaevi dışına çıktığında cep telefonu verilmekte, sığınmaevine girdiğinde yine telefonu teslim alınmaktadır. Yine giriş ve çıkış saatleri kontrol altında tutularak güvenlik sağlanmaya çalışılmaktadır. Sığınmaevlerinin yüzde 58’inde giriş-çıkış saatleri personelin mesai saatlerine göre ayarlanmaktadır. Sadece bağımsız kadın kuruluşlarına ait iki sığınmaevinde saatler konusunda bir kısıtlama söz konusu değildir. Sığınmaevlerinde alınan güvenlik önlemlerine karşın, yüzde 75’inde sorunlar olmuştur. Özellikle sığınmaevlerinin açıldığı ilk yıllarda önemli güvenlik sorunları oluşmuş, şiddet uygulayan kişi ya da ailesinin sığınmaevi baskınları yaşanmıştır.

Son olarak, kimler sığınmaevlerine başvurabilir? Başvuru süreci nasıl gelişiyor? Sığınmaevlerinden sonraki yaşam için çalışmalar yapılıyor mu?
Sığınmaevlerinde kimlerin kalabileceği 1998 yılında çıkarılan yönetmelik çerçevesinde belirlenmektedir. Yönetmeliğe göre sığınma evlerinden, eşler arası anlaşmazlıklar nedeniyle evini terk eden ya da eşleri tarafından terk edilen ve bu sebeple yardıma ihtiyaç duyan kadınlar; fiziksel, cinsel, duygusal ve ekonomik şiddete uğrayan kadınlar; boşanma veya eşin ölümü nedeniyle ekonomik ve sosyal yoksunluk içine düşmüş kadınlar; istenmeyen evliliklere zorlanan kadınlar; evlilik dışı hamile ya da çocuk sahibi olan ve bu nedenle ailesi tarafından kabul edilmeyen kadınlar; daha önce uyuşturucu, alkol bağımlılığı olup, bu konuda tedavi görmüş ve alışkanlıklarını terk etmiş kadınlar; cezaevinden yeni çıkmış olup, yardım ve desteğe ihtiyacı olan kadınlar ile kontrolleri dışında oluşan çevre koşulları nedeniyle ekonomik ve sosyal yoksunluk içine düşmüş kadınlar yararlanabilir. Ayrıca sığınmaevlerinde kalan kadınların 12 yaşına kadar olan kız ve erkek çocukları da anneleriyle birlikte kalma olanağına sahiptir. Ancak uygulamada sığınmaevlerine göre farklı uygulama ve kısıtlamalar da söz konusu olabilmektedir.

Sığınmaevlerine başvurularda kadınlar genelde iki yol izlemektedir. İlki, özellikle kolluk kuvvetleri ve savcılık aracılığıyla sığınmaevine gelmektir. İkincisi de, kadınların doğrudan sığınmaevi olan kuruluşlara başvurmalarıdır. Araştırmada kadınların yüzde 57’si karakollara müracaat etmişlerdir. İkinci sırada yüzde 22 belediyelere ve üçüncü sırada da yüzde 9’la SHÇEK’lere başvurarak sığınmaevi sürecini başlatmışlardır.

SHÇEK’lerde, yani Aile ve Sosyal Politikalar il müdürlüklerine ya da Aile Danışma merkezlerine, belediyelerde ise Sosyal İşler müdürlüklerine veya Kadın Danışma merkezlerine başvuru yapılabilmektedir. Kadın kuruluşlarında ise derneğe ya da vakfa telefonla veya doğrudan aile içi şiddet bildirilmekte ve sığınmaevinde kalma talebinde bulunulabilmektedir. Ayrıca acil yardım hattı olan “Alo 183” ve/veya diğer ihbar mekanizmaları yoluyla da başvuru yapılabilinmektedir. Yine kişinin kendisinin yanı sıra ailede yaşayan bir başkası, üçüncü şahıslar, okullar, sağlık kuruluşları, kamu kurum ve kuruluşları, özellikle kolluk kuvvetleri, mahkemeler, yerel yönetimler ve basın yoluyla da şiddet bildirisi ve sığınmaevi istemi yapabilmektedir.

Sığınmaevi sonrasında kadının şiddet ortamına geri dönmemesi ve/veya şiddet uygulayan tarafından rahatsız edilmemesi için gerekli önlemlerin alınması ve mekanizmaların geliştirilmesi gerekmektedir. Araştırmamızda kadınların sığınmaevi sonrası yaşamlarına dair planlarında üç yol izledikleri belirlenmiştir; eşe-eve dönmek, eşten ayrılma-boşanma sürecinin başlatılması ya da ne yapacağını bilememek. Eve-eşe dönmeye karar verenlere ilişkin olarak ise kurumsal arabuluculuk süreci başlatılmaktadır. Eşten ayrılmaya karar verenler için barolardan adli yardım desteği alınmakta, çocuk velayet davaları açılmakta ve aile mahkemeleri süreci başlatılmaktadır. Yine kadınların istihdam edilmeleri için sınırlı da olsa, iş, eşya ve diğer yardım olanakları araştırılmaktadır.

Türkiye’de Kadın Sığınma Evleri / Yazar: Songül Sallan Gül / Bağlam Yayıncılık / Kitap Tasarımı: Canan Suner / 1. Baskı / Aralık 2011

Songül Sallan Gül; 1966 yılında Ankara’da doğdu. 1987 yılında Ankara Üniversitesi DTCF Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi ve aynı bölümde 1989 yılında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2003 yılına kadar Ankara Üniversitesi DTCF Sosyoloji Bölümü’nde görev yaptı. Süleyman Demirel Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

1 Yorum

  1. Digdem Cinar

    Merhabalar,
    ben acikcasi bunlari duydukca cok ama cok üzülüyorum, sanirim bir cok kisi gibi. Ayni sorunlardan bir tanesini ben yasiyorum, kizim Türkiyede ben ise almanyada yasiyorum, kendisi evli ve bir kiz cocuk annesi, esi alkol bagimlisi ve siddet uyguluyor. Fakat bir cok iskence magruz kalan bayanlar gibi, benim kizimda SIKAYET etmekten cekindi cünki parasal konuda ona bagimli. Simdi ayrilmak istiyor, ama kizini elinden alirlar diye, tüm iskencelere katlaniyor, 3 gün evvel bicak ile üzerine yürüdükten sonra, evi terk etti ve ne para ne yiyecek birakti ” kocasi ” olacak sahis. Ben kendi evladimin bunu yasadigi icin bu yazilar ilgimi cekti, eminimki cogu bayanlarda bu durumda ne yapacagini bilmiyorlardir. Korkutuluyorlar, tehdit altinda kaliyorlar, veeee üstüm üstelik yanlis anlamayin ama Türkiyede arkaniz saglam ise ( yani poliste, jandarmada, devlet dairelerinde tanidiginiz var ise ) isiniz gittikce zorlaniyor. Ben kizimin durumunda buradan yani almanyadan jandarmayi ariyorum, gidin cocugumun evinde siddet var dedim, 45 dakika sonra giden bir jandarma ve sonradan kizima denilen söz ( yarin barisirsiniz, aile icinde olur böyle tatsizliklar, zaten taniyoruz bu sahisi, bence sen SIKAYETCI olma ) bence ilk önce bu ” arka kollama ” durumlari ortadan kalkmali, siddet siddettir, bunun kankasi, dostu, akrabasi yoktur aksi taktirde daima bayana siddet haberleri ile sarsilacagiz… buna bir DUR denilmeli…. Saygilar

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.